Hangi Elim?
Seviyorum….
Sol elimi boşta bırakan pozisyonları.
[Bu postanın tamamı yalnızca Bold üyeler tarafından okunabilir]. 18 yaşından büyüksen üyelik formunu doldurmak için tıkla. Eğer üye isen buradan giriş yapabilirsin.
Seviyorum….
Sol elimi boşta bırakan pozisyonları.
[Bu postanın tamamı yalnızca Bold üyeler tarafından okunabilir]. 18 yaşından büyüksen üyelik formunu doldurmak için tıkla. Eğer üye isen buradan giriş yapabilirsin.
Dünyanın sayılı mutfaklarından birine sahip olmamıza rağmen bunun muhabbetini hiç yapmıyoruz. En azından bizim evde ve etrafımda gördüklerimde böyle oldu hep. Ve bu da Türk’ü Avrupalı’dan ayıran en büyük özeliklerden biri. Oysa bizim tam tersimize, gavurda sürekli bir yemek muhabbeti…
Rakı sofrasını veya çalgılı, eğlenceli yemekleri sevsek de, yemeğin bizzat kendisi hiçbir zaman anatema değil. Oysa Avrupalı’da bu tam tersi. Hatta beni irite edercesine bir zıtlık bu. Koca-koca, kelli-felli adamlar birazdan gidip kasaptan alacakları dananın bilmemneresinden yapacakları Fransız, Belçika yada Katalan usulü sosun inceliklerinden falan bahsetmiyorlar mı, kıl oluyorum. Benim ilgim yok ya yemeğe ve de yemeğin pişirilmesine, tahammülüm de yok muhabbetinin edilmesine.
Gourmet (gurme) var, bir de gourmand var… Ayrı şeyler bunlar. Gourmet, hepimizin çok duyduğu, yemekten ve onun kültüründen iyi anlayan, sofra adabı ve düzenlenmesine çok dikkat eden, sofrada kağıt peçeteden çok kumaş peçete görmek isteyen bir tip. Yediği yemeğin fiyatı önemli değil onun için.
Gourmand ise yine kaliteye önem vermekle birlikte daha çok ödediği paraya değer, karnını doyuran, basit damak zevkini tatmin edebilecek bir mutfak kültürüne odaklanmış kimse… Ciddi ortamlarda kasıla kasıla yemek yemektense daha rahat ortamlarda, özellikle de servisi yapan kişiden çok büyük beklentileri olmayan kişi…

Erman Toroğlu Yer Sofrasında
Bunu Türkiye’deki kebapçı sevenlerle Meksika lokantasına gidenler arasındaki fark olarak algılamamak lazım. Birebir örneklemek oldukça zor. Çünkü, maalesef bizde inanılmaz kuvvetli bir mutfak olmasına karşın son derece bilinçsiz bir yemeksever tabaka var. Geçen gün Star tv açık kaldı maçtan sonra. Yemekteyiz diye bir program gözüme ilişti. Pakistanlı mültecilerin yemek yaptıkları mutfağa benzer bir mutfakta pişirilen yemekler, pet şişede kola ile birlikte sunuluyor. Bir de kokona karılar var programda, herşeyi eleştiriyor. Durum bu… Birtek yere gazete kağıdı serip, bağdaş kurup, aynı tencereden fasulye kaşıklamadıkları kaldı…
Hayır neden beni esasında bu kadar az ilgilendiren bir konuda gevezelik ediyorum? Yanlış bilinen şeylerin ısrarla iddia edilmesi kafamı bozuyor da ondan…
Geçen Cuma ani bir kararla İtalya’ya gittim. Biraz gecikmiş bir doğum günü hediyesi, eh biraz da ”acaba şampiyonlar ligi final maçına bilet bulur muyum” un cevabını aradım. Bu İtalya’nın erkeği meşhur biliyorsunuz. Bilimum hatun blogcularda var, oraya buraya italyan erkeklerinin fotoğrafını koyup methiyeler düzmece… Sırf blog camiası değil, günlük hayatta da böyle. Kendimi bildim bileli bu böyleydi, taaaa liseden beri… Kızlar defterlerinin kapaklarına yapıştırırdı italyan artistleri falan.
Neyse işte, bunların bir erkeği, bir de mutfağı ünlü ya, yerinde görmek ve bloga yazmak açısından ekstra inceledim…
Yukarıda gourmet ve gourmand’ı yüzeysel olarak açıkladım. Tabii Roma’yı baz alarak söylüyorum ve genelliyorum, her iki kategoride de İtalyan mutfağı tam bir fiyasko. Konserve mantardan yapılan pasta funghi’nin 8 euro olmasına mı çıldırırsın, yoksa o ünlü ince kesilmiş et Prosciutto‘nun pizza üzerindeki sunumuyla kedinin bile burnunu çevirdiği bir hale gelmesine mi?
Yemekler pahalı, lezzetsiz, bol konserve… Espressonun vatanında heriflerde take away kahve olayı bile yok. Hastanelerde sidik numunesi bırakmaya yarayan küçük beyaz bardaklara benzeyen birşeyin içine kahveyi doldurup yolluyorlar seni. Yanına croissant alayım desen sadesi yok, illa üzeri şekerli alacaksın.
Haa diyeceksiniz ki, ‘’sen turist olduğun için bulamamışsındır, yoksa muhakkak yeri vardır”. Büyük şehir, turist şehri, metropol diye tanımlayabileceğimiz Barcelona öyle değil… Hem fiyatlar daha uygun, hem de yemeklerin kalitesi yüksek. Roma’da yediğin en iyi pizzayı Stockholm’ün gettosundaki Iraklı pizzacıda yersin. Bunun yanına alın İstanbul’u koyun. Turisti İstiklal caddesinde bırakın, hiçbirşey bilmeden girip Türk mutfağından gayet tatmin edici örnekler tadabileceğin yığınla yer var.
İllüzyonu iyi biliyor İtalyanlar. Yollarda görmedim lüks, italyan spor arabalar. Skindirik, eski Fiat’larla dolu ortalık. Ama hakkını vereyim, Roma çok, ama çok güzel bir şehir. 100 yıldan daha genç bir bina neredeyse görmedim diyebilirim. Her yer inanılmaz tarih eserleri ile dolu. Yardımsever, güleryüzlü insanlar bunlar bir de.

Herşey uçmuş – satılık – 3500 Euro
Bu Vatikan denen şey var… O konuda fazla konuşmayayım, hristiyan vatandaşları üzerim. Ekonomistler, reklamcılar falan kitap yazıyor ya, var mıdır aralarında Vatikan’ı konu alan? Çünkü marketing, branding, kıl, tüy… Big biznıs bu Vatikan. Maalesef ilk hristiyanların saklandıkları yeraltı yapıları olan Katakomblara bakayım derken 14 Euro’yu kaptırdım Katolik Kilisesi’ne. Boğazlarına dursun…
Hatunlar merakla bekliyor italyan erkekleri ile ilgili yorumumu tabii. 5 günlük dikkatli incelememin çok kesin ve net sonucu şu:
Siz siz olun, Serie A’dan bir futbolcu veya İtalyan sinemasının gelecek vadeden delikanlılarından biriyle çıkmadığınız sürece İtalyan erkeklerinin adını ağzınıza pek almayın. Çünkü bu kategorilerin haricinde kalanlar Türk erkeğinden kalibre olarak çok farklı değil. Tabii şu var, yıllarca yapılan yalan reklam sayesinde belli bir üne kavuşan italyan erkeği, ülkesine de bir ton turist hatun gelince sürekli karnı içeri çekerek veya başka abartılı hareketler yaparak kendi yarattığı bu resime kendini uydurmak istiyor. Hakkını vereyim ki, İtalyan erkeği’nin başı dik. Süklüm, püklüm yere bakmıyor. E bir de etrafına şöyle bir baksa herif, hangi mirasın üzerinde oturuyor? Kibir oradan geliyor. Üzerine yavşaklığını da ekle… Kafayı eğik tutması mümkün değil. Zannedersem kadınları çeken de bu…

Bunun gibi 1500 Piazza (meydan var) belki. Turistik değil, sıradan
Alengirli, aktobatik, gözleri faltaşı gibi açtıran erotik videolar bir tarafta dursun, bazen çok da fazla özelliği olmayan, bilindik ama favori bir pozisyona dair xxx videoya bakmak insana ayrı bir huşu veriyor.
Alice’e sorduk, doggy dedi, hikayesini pazartesi günü yayınlayacağım bir hatun var, onun da favorisi doggy imiş. E kendime soruyorum, şöyle bir düşündükten sonra cidden de doggy nin üzerine yok.
Doggy style iyi pozisyon… Tonla içkinin karıştırıldığı kokteyl denizinde kaliteli ve yıllanmış bir şarap gibi…
Bir kere hafif bir bel olayı varsa hatunda, arkadan manzara nefis… Poponun biz erkekler için değerini az görmeyin hanımlar. Tüm şatafatıyla insanın önünde yarılmış bir popo, ıslak ve davetkar kukuyu da öyle bir açıdan sunuyor ki… Artık gerisi er kişiye kalmış… İster bacakları birleşik tutup kıstırarak ve popoyu kaldırarak içeri girecek, isterse bacaklar iyice yana açılıp, bel mümkün olduğu kadar yere yapıştırılarak penisin boyundan azami istifade sağlanacak…
Hiç unutulmaması gereken ve maalesef hatun kişinin tanık olamadığı kalçaların dalgalanma olayı var bir de… Ayrıntı demeye dilim varmadı, bir görsel şölen olarak addettiğim için.
Bir diğer avantajı, iki alternaifi de birbirine çok yakın olarak sunması. Bir tarafta ıslak, yumuşak, sıcak ve bilindik hak yolu, hemen kuzeyinde gavurun ”chocklad highway” diye argosunu söylediği otoban var. Dile ne dilersen. Otobana girerken izin almayı ihmal etme yeter ki…
Öylesine güzel bir pozisyondur ki bu, adına şarkılar bile yazılmıştır. Benim İsveççe dilini öğrenirken büyük yardımını gördüğüm, müziğini sevdiğim pop/jazz grubu Bo Kaspers Orkester yaptı bunu. ”Varför är det så skönt att knulla bakifrån” parçanın adı. Ayan beyan tercümesi ”Arkadan sikmek neden bu kadar zevkli” oluyor…
Cuma Striptizi olmadı, çok kişi istemişti halbuki… Yine de bu videoya itiraz olacağını zannetmiyorum. Sensüel, duygulu, birbirini seven iki insanın doggy (köpek) pozisyonunda yaptığı aşkın abartısız, katıksız belgesidir…
Erkek olalım, kadın olalım hepimiz oral seksle ilgili problemler yaşamışızdır. Hem karşımızdakine oral seks yaparken, hem de bize yapılırken… Bu problemlerin kaynağı küçüklüğümüzden itibaren cinsel organlarımızın bize çağrıştırdığı kelimelerin pis ve ayıp olarak kafamıza işlemesi.
Bir de bunun üzerine medyada seksin ve cinselliğin ele alınırken sürekli aşkın ve romantizmin bu resim içersinde tutulması, ortaya çıkan olası problemleri ele alırken de yatakta birbirine sırtını dönmüş çiftlerin fotoğrafları bizlere seksin son derece hijyenik, yapış yapış olmayan bir şey olarak benimsememiz gerektiği şeklinde bir ideoloji dayatıyor. Benim için resim çok daha farklı…

Bu hijyen, temizlik, yapış yapış olmaktan kaçınma konusunda empoze edilen yapay bilgiler çok tehlikeli. Sonu iktidarsızlık, orgazm olamama, kendini sapık gibi hissetme, partnerinde bulamadığını orospularda deneme gibi şeylere kadar gidiyor.
Titiz adam denince beni gösterirler ailede. Tamam biraz dağınığım falan, ama hijyen konusu benim için önemli. Hijyenin ötesinde kirlenmeyi, ellerime birşey bulaşmasını, terlemeyi falan sevmem. Bunun dışında ilginç huylarım da var. Mesela kahvaltıda ağzına bir iki lokma atıp, bunları yutmadan çay, kahve gibi şeylerin ağza alınmasına son derece karşıyım. Bakamıyorum karşımdaki böyle birşey yapıyorsa eğer. Ağızda karışan ekmek, peynir ve çayı düşünmek miğdemi kaldırıyor. Lokmanı bitir, çayını yudumla… Evet biraz zor olabilir kuru kuru yutmak. Ama bu iğrenç olmak için bir sebep değil. Portakal ve mandalina gibi şeyler önüme soyulup gelmedikçe yemem. Koku bırakıyor parmaklarda. Ayrıca zarı biraz kalın olursa portakalın, içindeki suyun istem dışı çenemize veya elimize akma riski var. Bir başka olay kahvaltıda yanlışlıkla parmağıma reçel bulaşması. Parmaklarımı yalamaktansa lavaboya gidip anında elimi yıkıyorum. Havluya kurulayıp, kahvaltıya devam sonra… Konu seks olunca bu kadar titiz değilim. Cum eating, arkasından French Kiss… Enfes…
Seks kirli bir olay… Öyle olmak zorunda… Herşeyden önce zevki böyle çıkıyor bu meretin. Bu yüzden tahammülüm yok kukusuna giren penisleri ağzına almayı reddeden hatunlara. Hatun allame-i cihan olsa kontrat iptal bu durumda… Gerçi erkekler de var, ağzına verdikleri hatunu o gün bir daha öpmüyorlar. Allah sizi ıslah etsin demekten başka birşey gelmiyor aklıma…
Evet seks kirli bir olay. Bu böyle biline… Sperm, tükürük, kan… Hem emmeye, hem de gömmeye gelmek lazım bu işe soyunduğun zaman. Kadın için de erkek için de geçerli… Şimdi bu psikolojik bariyeri yıktığımızı farzederek oral seks konusuna daha derinlemesine girelim…
Kadının ister tecrübe eksikliği olsun, isterse de seksde arzu ettiklerini dile getirmedeki çekingenliği olsun özellikle de oral seksde erkeğini yönlendirmesi çok rastlanılan bir durum değil. Erkek ise yönlendirme konusunda fena değil. Oral seks istediğinde kadın ne kadar anlamamazlıktan gelse de erkek ısrarcı. Dondan çıkarıp kızın yanağına doğru bastırmaktan tut, saçı kavrayıp hatunu apış arasına eğilmeye zorlamaya kadar değişik ifade tarzı var erkekte. Sakın erkeğin bu hareketini eleştirmeye kalkmayın yalnız. Çünkü erkeğin bu iyi-kötü çabasına karşın, gözlerini ve dudaklarını sımsıkı kapatan bir kadın türü de mevcut. Neredeyse bu taraf zopayı daha çok hakediyor.
Bir şekilde olay başlamışsa eğer, yine erkek burada yönlendirme konusunda içgüsülerinden kaynaklanan bir yeteneğe de sahip. Biz daha açık belirtebiliyoruz kadınlara ne istediğimizi. ”Ellerini kullanma”, ”dudaklarını relaks yap, sıkma”, ”üzerine tükür” gibi komutları utanmadan veriyoruz… Kadın ise oral seks kendine yapıldığında komut verme konusunda utangaç.
”Eee peki nereden bileceğiz, kadın nasıl yalanmak istiyor, hangi düğmeye ne zaman basacağız?”. O zaman bu yazı okurlar için bir ”Pussy Eating For Dummies” olsun…

Erkeğin öküzlüğünün kaynak noktası, çok fazla ”object oriented” olması. Seks diyoruz kuku, popo, meme geliyor aklımıza. Oral seks diyoruz, zannediliyor ki tek olay dakikalarca klitorise çalışmak. Şu var ki, klit ile fazla oynadığınız zaman aksine rahatsızlık bile yaratıyor.
Bu olayı öpüşmek gibi düşünmek gerekiyor. İyi öpüşmek için ne lazım, bunları bir gözden geçirmekte fayda var. Bir kere öpüşmenin bin çeşidi var. Yanağa kondurulan öpücükten, dili gırtlağa sokmaya kadar envai çeşit ağızdaki salyaları değiştirme yöntemi var. Bir kere potpurimizde bunların çoğunu bulundurmak gerekli. Yani tek bir öpüşme seansında dahi birkaç stili karıştırmanın faydası var. Hafiften başla, ateşli olan doğru git diye bir kaide de yok. Sıralamayı tamamen tersyüz edip tempoyu sürekli değiştirmek mümkün. Fransız öpücüğü dediğimiz ıslak ve dilin çokca işin içinde olduğu bir tarzı dakikalarca uyguladıktan sonra yüzün muhtelif yerlerine konduracağınız hafif öpücükler daha siz hatuna oral seks vermeden onun kukusunun değil ıslanmasına, köpürmesine yetecektir zaten.
Yine de horraaaa diye çıkarıp, saplamanın gereği yok bir anda. Haa o da olur, ama yerine göre… Burada amaç kendimiz değil, hatunu doruklara çıkarmak. Erkek olarak biz kolay orgazm oluyoruz zaten. Bir bekle, sabret… Sonunda sana da bir mükafat var….
Diyelim ki öpüşmenin ardında klasik yatay pozisyonlara geçildi ve muhtelif tekstil parçaları vücuttan çıkarıldı. Bir kere şöyle bir nefes alıp aklınız başınıza almanız gerekiyor. Neredeyim, ne yapıyorum, amacım ne?…. Ben genelde inanan bir insanın ibadete verdiği önemi veriyorum karşımdaki insana. Elinizin altındaki o vücuda kutsal bir nesne gibi bakmalı, hakkını vermelisiniz. Biliyorum testisler zonkluyor… Biraz daha sabır…
Nasıl ki öpüşürken sadece dudaklara ve ağzın içine konsantre olmadık, aynı zamanda kalçaları ve göğüsleri sıktık, kaşlardan tutun, kulak arkalarına kadar öptük… Hatunun apış arası da bunun bir tekrarı olmalı. Sırf klitorise kanalize olmamak önemli. Baldırların iç tarafından, gövdenin bacaklarla birleştiği yere, oradan anüsün başlangıcına ve hatta gerekiyorsa lülenin bizzat kendisi, her yer tatbikat alanı.
Tüm bunlar olurken, çok abaza değilseniz, taşşaklarınız bir hayli zonklamasına rağmen hala boşalmadınız büyük bir ihtimalle. Bu iyi işte… Çünkü bu tarz bir antremanla taşşakların içindeki çocukları da disipline etmiş oluyorsunuz. Zamanı gelmeden çıkmamalılar oradan. Erken boşalmaya karşı yapabileceğiniz en iyi antrenman bu.
Yanlış biliyorsam bayan okuyucular düzeltsin, ‘’sok-çıkar” ın kadın seksüalitesinde fazla bir önemi yok. Bizler penisimiz sıvazlanmadan gelemiyoruz belki, ama bir kadın içine almadan da orgazm olabiliyor. Artı pekçok psikolojik faktör var bunun yanında. Senaryo, ortam, psikoloji vesaire…
Yine de adet yerini bulsun diye sokup çıkarmakta fayda var… Finali vermek gerekiyor ne de olsa… Ve bu da tüm ihtişamı ile olmalı. Çok uzatmaya gerek yok bu kısmı. Zaten ha geldin, ha geleceksin… Bu final kısmını planlamakta fayda var. Kaç kısa, kaç uzun, kaç derin vuruş yapacaksın. Bu hesaplamalara, hatunun işi ekstradan birkaç vuruş uzatmak isteyeceğini de düşünerek, son bir 3-4 derin vuruşu bonus olarak katmanın faydası büyük.
Ve hep dediğim gibi… Sperm hiç ziyan edilmemeli. Hayatın, yaşamın kaynağı o… Tıs tıs tosbağa gibi içeri gelenlerden olmayın…

Pucca beni uyardı bir ara ”neden başka blogları çok fazla gezmiyormuşum”. Bu benim bir eksikliğim tabii. Ancak şu var ki erkek blog yazarları genelde teknik konuları ele alıyorlar. O konuda açıkcası çok merakım yok. Daha çok kadınların yazdıkları blogları takip edeyim diyorum, ama orada da çokça melankoli ve şiirsellik gördüğüm için takip etmekte zorlanıyorum. Burada suç bende, şiirden anlayan bir insan değilim, müzeye gitmek kadar sıkıcı geliyor bana. Bunun yanında birgün space cake nasıl yapılır tarif verip, ertesi gün wordpress’in bilmemneresine koyacağın php kodunu yazan blogları da takip etmek zor. O yüzden niş blogları (tek bir konu üzerine yoğunlaşmış) veya kişisel olanları vaktim olduğunca takip ediyorum.
Bu blog şeysi en çok homoseksüellere ve kadınlara yaradı. Bunun da doğal karşılanması gerekir. Toplumda sesleri bastırılmak istenen kesimler blog fenomeni sayesinde bir ses buldular. Kafadan bir hesap, blogların yazarlarının ve okuyucularının % 55 kadın % 42 erkek ve % 3 homoseksüellerden oluştuğunu kabaca tahmin ediyorum. Dolayısıyla etable olmuş hatun bloglarının bir postaya 20 den aşşağı yorum almadığını görüyoruz. İşin cıbırını attırmış olanlar 50-60 yorumda geziniyor… Kadınları anlamak için pratik yapmak isteyen bir erkek, bundan iyi fırsat bulamaz. Bir kadının anlattıklarına diğer kadınlar nasıl katılıyor, tepki veriyor… Benim de bir blog yazısı dikkatimi çekti, konu yapayım dedim.
İnsanların özel hayatları tabii ki kimseyi ilgilendirmez. Ancak söz konusu kişi olayı kendi blogunda okur huzuruna çıkardığı için benim de başka bir yerde aynı olayı örnek göstererek yazmam yanlış bir davranış olmaz. Zaten amacım kadın ile erkeğin aşk,ilişki dediğimiz olaylara bakış açılarındaki farklılıklara dikkat çekmek.
Camilla bir süre önce Değer adında bir erkek ile tanıştı. Kendini bayağı bu çocuğa kaptırdığını yazdı blogunda. Müzikti, kültürdü vesaire her konuda bir elmanın iki yarısı gibi olduklarını anlıyoruz. Tabii çocuk böyle de bir pırlanta çıkınca, anlaşıldığı üzere blogun bayan okurları da çocuğa aşık olmaya başladılar. Eh hadi abartmayayım, ama en azından büyük bir tezahürat var yani okuyucudan. Zannedersem blogun bayan okuyucularını koparan şu satırlar oldu. Bayanlar ve özellikle de baylar… Dikkate okuyun;
Hatta hayatımda geçirdiğim en güzel geceydi. Yürürken, bi otelin önünde durduk. ‘Eve gitmiyoruz’ dedi, otele girdik. Oda anahtarının Değer’in üstünde olduğunu fark ettiğim için, daha önceden ayarlamış bir şey olduğu belliydi. Oda kapısını açtı. Mum dolu bir oda, her yerde mumlar yanıyor, adım atılacak kadar bir boşluk var sadece, oda bembeyaz ayrıca, üç şişe şarap var ve çikolatalar, en sevdiklerimden, Tutku ve Damak. Fonda bir müzik, Danny Vera’dan ‘I was made for loving you baby’…Hayatımdaki en mutlu olduğum an, bu andır işte. Anlarsın sen, şimdi burda yazsam bile olmayacak ki, kelimeler yetmeyecek.. O yoğunluğu anlatacak kelimeler bilmiyorum ben.
Kadınların kalbini küt küt attıracak bu sahne bende çok başka düşünceler uyandırdı oysa. ”Normal bir erkek asla böyle birşey yapmaz” gibi klasik ve ucuz bir espri yapmaya gerek yok burada. Bu kadar olmasa da benim de buna yaklaştığım koreografiler olmuştur. Ardındaki düşünce ne olursa olsun, kadınları tabii ki büyük bir mutluluğa sevk ediyor. Yine de too good to be true bir vak’a, bunu söylemek lazım. Ticarette de var bu, adına ”dans etmek” deniliyor. Bir anlaşmada, alışverişte karşındaki insan gereğinden fazla kartı ve kozu ortaya sürüyorsa şüphelenmek için her sebebin var artık. Hiç çaktırmadan, ”tamam biz anlaşmayı inceleyelim, sonra size döneriz” denmeli. Toplantıdan çıkar çıkmaz imzalanmamış sözleşmeyi yırtıp, sekreterinize o adamın telefonlarını bağlamaması için tembih etmeniz gerekiyor.
Tabii aşk başka birşey. Çok gerçekçi olamıyorsunuz. Belki güzel olan tarafı da bu. Ben çok zor beğenen bir insan değilim. İnsanlarda hatalarının yerine, artılarını görmeyi tercih ederim. Cinsellikte dahi böyleyim. Hiç tipim olmayan bir hatunla sırf biçimli göğüsleri var diye sevişebilirim. Veya ayak bilekleri… Saçları… Kokusu… vs…
Yalnız birtek şeyden vebadan kaçar gibi kaçarım. Kıskançlık… Bu bir ilişkiyi cehenneme çeviren yegane illet. Bir virüs gibi de ayrıca. Bir kere girdiği zaman çıkarması çok zor. Tabii domuz gibi de olmamalı insan. Belli bir dozajı var kıskançlığın. Hafif göstermelik olacak, espri ile karışık, gülümseyerek…. Üzerinde de asla durulmayacak. Isıtıp, ısıtıp getirilmeyecek.
Kıskançlığın en istenilmeyen evresi şiddet. Ki bu muhakkak yaşanıyor. İlla fiziksel olarak değil, karşındakini bilerek sözle incitme de bu şiddetin kapsamına giriyor. Kıskançlığın en büyük sebebi kendine olan güven eksikliği. Yetişkin bir insanda bunu düzeltmek pek kolay değil, çocukluktan geldiğini tahmin ediyorum.
Otel, mum, şarap… Bunlar güzel tabii. Ancak Camilla’nın yazdığı tüm yazılarda oğlan son derece kıskanç bir tipleme çiziyor. Pek adetim değil, okuduğum bloglara da fazlaca yorum bırakmıyorum. Ama bu sefer düşündüğümü yazayım dedim ve bir yorum bıraktım oraya. Ancak bazı okuyucuların ”amaaan bozma eğlenceyi, uyandırma bizi bu rüyadan” tarzinda tepki verdiğini görmek gecikmedi.
Bu kadın-erkek olayı, düşünce farklılıkları ilgimi çeken bir konu olduğu için yazdım. Son olarak aşk ve romantizm tezahüratçısı bayan okurlar için bir tüyo ile kapatayım.
Benim beceremediğim iş olan internetten hatun ayarlama konusunda usta olan bir arkadaşıma sordum bu işin sırrını.
”Kadınlar o kadar sevgiye aç ki, onlara duymak istediklerini söylüyorum” demişti. Yine de arkadaşımın yanıldığını ummak isterim…
Son Atılan Yorumlar