5 Posta – FriendFeed Olayına Ait Gerçekler (tanıkları ve belgeleri ile)

You don’t get to 500 Million Friends without making a few enemies

diye bir laf var. İnternetlerde, sosyal medyalarda kendi kimliğinizi, düşüncelerinizi, beğeninizi orta yerde, binlerce hatta milyonlarca insanla paylaşırken sempatinin yanında nefreti de üzerine çekeceğini hesaplamanız gerekiyor.

5 Posta blogu, 2007 den beri aktif. 500 kadar yazı girdim. Bir diğer blogumda herhalde 50 kadar yazım vardır. 2 yıldır içinde bulunduğum FriendFeed adlı sosyal ağda ise yaklaşık günde post ve yorum olarak 5 girdi yapsam, 600 günden hesaplarsak herhalde 3000 kere kendimi ifade ettim. Yazılarla, fotoğraflarla, videolarla…

Beğenen oldu, beğenmeyen oldu, küfür ve hakaret eden de vardı. Ancak iftira ve bilinçli bir karalama kampanyasına hiç malzeme olmadım. En sonunda bunca paylaşımın ardından, çocuk pornosu içeren bir görseli yaymakla suçlandım 2 kişi tarafından. Bu yazıyı kaleme alıyorum. Çünkü bugüne kadar blogun adını hiç duymayıp da suçlamayı duyanlar gelip bakarsa gerekli açıklamayı bir de benden alsınlar istedim.

Sözkonusu olay pazartesi günü meydana geldi. Daha öncesinde tumblr blogumda Dashboard (yönetim paneli) üzerinden reblog ettiğim bir fotoğraf, otomatik olarak FriendFeed hesabıma da düşmüştü. Bu fotoğraf, benimle beraber, telif hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü, internet sansürü konusunda çok sayıda aktif insana karşı hakaret, taciz ve tehditte bulunmayı kendine görev edinmiş bir kişi tarafından FriendFeed paylaşımlarım arasından didiklenerek bulunmuş.

Olaylara konu olan fotoğraf, şikayetçi kişinin ‘kendi anlayışına göre” çocuk pornografisi içerdiği için FriendFeed yönetimine şikayet edilmiş. FF yönetimi bunun üzerine hesabımı silmeyip, tedbir olarak, yalnızca askıya aldı.

Bu olay, meydana geldiği Pazartesi gecesi FriendFeed kullanıcıları ve Twitter üzerinde bir hayli yankı uyandırdı. Ben kendi hesabıma girebiliyor ve diğer insanların tepkilerini görebiliyordum. Ancak onlar beni göremiyordu. Hesabıma diğer FF kullanıcılar ulaşamıyordu.

FriendFeed kullanıcıları arasında büyük yankı uyandıran bu olay, kısa sürede 5 Posta hesabının geri getirilmesi için büyük bir destek kampanyasına dönüştü. Bu destek, yalnızca arkadaşlarım ve feed abonelerim tarafından değil, aynı zamanda gün gelip kavga ettiğim, dünya görüşümüz tamamen ayrı olan insanlardan da geldi. Eğer FriendFeed platformunun kendi arama motorundan #5postaback diye aratırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Gösterilen büyük tepki ve FriendFeed yönetimine atılan sayısız destek maili yanında tarafımdan da bir açıklama gönderildi. Son derece normal bir süreç yaşandı. FF yönetimi hesabımı silmemişti. Yalnızca benden gelecek açıklamayı bekliyordu. Tedbir olarak hesabımı dondurmuşlardı. Sözkonusu görselde iddia edildiği gibi bir unsur saptamadıklarından hesabım yaklaşık 7 saat sonra geri verildi. Bu tip durumlarda hizmet sağlayıcıların ilk tedbir olarak hesabı hemen dondurması çok sık rastlanan bir olay. Ancak yine de yalnızca bir kişinin şikayeti üzerine, benle iletişime geçmeden bunu yapmaları büyük eksiklik. Protestolarda bu da açıkça işlenen bir konuydu ve kendilerine iletildi.

Peki tüm bu gürültüye sebep olan fotoğrafın içeriği neydi?



Her şeyden önce söylemem lazım ki bu fotoğraf, Asyalı bir kızın Tumblr blogundan kendi paylaştığı fotoğraf. Bu nedenle ortalıkta dönen çocuk pornografisi iddialarından kendisinin zarar görmemesi için o fotoğrafı hem FriendFeed’den hem de Tumblr blogumdan kaldırdım. Fakat sizlere kompozisyonu açıklayayım:

Asyalı kız, giyinik halde, yalnız başı ve omuzları, biraz da dizkapakları görünecek şekilde yakın kadrajla kendi fotoğrafını çekmiş. Fotoğrafta dikkati çeken tek unsur, kızın ağzından saldığı tükürüğü aşağı doğru bırakması. Bunun dışında fotoğrafta çok özel bir şey yoktu. Özellikle fotoğrafın altında yazan text ilgimi çektiği için Tumblr blogumda reblog (bir yazıyı veya görseli aynen alıp, forward etmek diyelim) ettim.

Reblog yapacağım içeriklerin kaynaklarını bizzat ziyaret edip, iletişim bölümünden yaşını soran bir mail atıp, gelen cevaba göre reblog yapıp yapmamaya karar vermiyorum. Hele de paylaşacağım içeriğin teması tükürük ve text üzerineyse.

Fotoğrafı kaldırmama kadar geçen sürede yine de içeriğini gören ve değerlendiren bir kısım insan vardı. Bunların içinden ”bu çocuk pornografisidir” diyen çıkmadı. Şikayetçi olan kişi ve daha sonra bu ilk şikayetçiye destek veren bir diğer kişi dışında. Zaten daha sonra bu ikinci kişi topluluk önünde ”çocuk pornografisinin anlamını bilmediğini, daha önce böyle bir materyal görmediği için de karar verecek bilgi ve tecrübeye sahip olmadığını, yanıldığını” deklare etti. Özür diledi.

Aslında ne geriye kalan 1 (yazı ile BİR) şikayetçinin düşünceleri ne de fotoğraf için ”bunda bir şey yok” diyenlerin düşünceleri çok önemli değil.

Asıl önemli olan, bu konuda belirlenmiş, uzmanlar tarafından kullanılan yöntemler ve bunların ne söylediği. Bunların içinde en bilineni Miller Testi. Daha sonra Avrupa’da çeşitli polis teşkilatlarında suç içeren materyali belirleme konusunda kılavuz olarak kullanılan Ethel Quayle ve Max Ethel‘in yazdığı Child Pornography: An Internet Crime adlı kitap var. Bunların yanına bir de Three prong Obscenity Test i ekleyelim. Son olarak, yakın zamanda kullanılmaya başlayan Dost Test adlı yöntemden bahsetmek de yararlı olur. Öğrenmek ve fikir sahibi olmak isteyenler için daha başka kaynaklar da var.

Bu konudaki bilgim ve gözlemlerim, değil Türkiye’de, dünyada herhangi sıradan bir internet kullanıcısından daha yeterli. Bunun da sebebi İsveç Korsan Partisi’yle paralel olan görüşlerim, Parti’nin özellikle çocuk pornografisi ve internet sansürü konusunun üzerinde titizlikle durmasıdır. Bunu bir getirisi olarak, sürekli  şekilde düzenlenen seminerler, geleneksel ve yeni medyada çıkan makaleler, araştırmalar, uzmanlarla yapılan röportajlar, dünyada olup bitenlerin paylaşımı ve bu paylaşımlar üzerine yapılan tartışmalara katılmam, diğer aktiviteleri de ciddiyetle takip etmem konu hakkında kendimi ister istemez bir hayli geliştirmemi sağladı. Tüm bunların üzerine cinselliği ağırlıklı olarak işleyen bir blogda bildiklerimi, düşündüklerimi okuyanlarla paylaşmak, konu hakkında bilgisi olan diğer insanlarla da bir kontak ağı kurmama yardımcı oldu.

İşte belki de bu nedenle sık sık yazılarımda ve görsel paylaşımlarımda bazen açıklayıcı olarak bazen de provoke ederek bir tartışma ortamı yaratmaya çalışıyorum. Ancak tüm bunları yaparken konu hakkındaki bilgime güvenerek, sınırı aşacak şeylerden kaçınıyorum. Küfür yemeyi göze alıyorum. Ancak asılsız iftira ve kasıtlı karalama çok başka bir şey.

Bu yazıda, şikayetçi kişinin ismi geçmeyecek. Kendisinin aksine o kadar etik ve ahlak bende var. Olur da asılsız propagandasından vazgeçerse kendi isminin daha fazla yara almaması için bu kararı aldım. Çünkü blogdan hiç bir yazıyı silme, kaldırma gibi bir ihtimal yok. Ancak bu suçlamalardan kendisi vazgeçerse aşağıda vereceğim public olarak yapılmış iftiralarına ait linkleri kaldırabilirim.  Bu şekilde ismi daha fazla açığa çıkmamış olur. Bunun ötesinde, konu hakkında hukuki sürece ait bildiriyi kendisine yaptım.

Aslında bu kadar yazdım ama belki beni suçlayan kişinin kendi tezini savunmak için yaptığı şikayetlere de kısaca göz atarsak, daha önce başkalarına da hakaret ve tehditten tazminata mahkum olmuş, komplo teorileri üzerine yazılar yazan bu kişi hakkında bir bilgiye sahip olursunuz. Hem ben de bu uzun açıklama yazısını biraz daha eğlenceli bir şekle sokmuş olurum.

# Çocuk pornografisi suçlamasında bulunan kişinin, bundan bir gün önce FriendFeed’de, NTVHaber’in Wikileaks’e İsveç’in destek verdiği haberinin altında beni “İsveç’ten para alan bir ajan” olarak yaftaladığını görebilirsiniz. Bununla beraber diğer ekran görüntüleri elimde var, eğer yorumlar silinirse buraya onları da koyabilirim.

FriendFeed’e İngilizce olarak bir şikayette daha bulunuyor kendisi. Bu sefer blogda yazdığım fantezi ürünü bir hikayeyi ve içinde geçenleri, kendisinin çocuk pornografisi sandığı Tumblr fotoğrafı ile ilişkilendirme çabası var. Bu konudaki tek dayanak noktası, hikayedeki kadınlardan birine erkeğin ”küçüğüm” diye hitab etmesi. Yalnız bu kişi yetişkin insanların da birbirlerine ”küçüğüm” diye hitab edebileceğini düşünmemiş. Avrupalı, 1,85 boyunda, 40 yaşında, 95 kiloda bir erkek, 18 yaşında 47 kilo çeken Asya ırkına ait bir kadına ”küçüğüm” diyemez mi? Üstelik hayal ürünü olan bu hikayeden midesi bulanmayıp hikayenin ortasına kadar gelebilseydi, o bahsi geçen kadının evli ve kocalı olduğunu da görürdü. (Son cümlemin başındaki ”hayal ürünü’‘ ibaresine dikkat!)

# FriendFeed şikayet kanalının yöneticileri tarafından, saçma sapan şikayetlerine ısrarla devam ettiği için sert bir şekilde sistemden bloklanmakla uyarılan bu kişi için moderatörün sarfettiği cümleyi aynen buraya alıyorum.

I’m going to go ahead and block you since I have not seen one worthwhile post of yours and only junk

# Yönetici tarafından bloklanmakla tehdit edilen saldırgan, bir sonraki şikayetinde ”sinem” takma adı ile yeni bir profil açıp, asılsız taciz ve ithamlarına devam ediyor. Bu sefer Tumblr blogumda yaptığım bir paylaşım konu. Amaç, paylaşımlarımla cinsel tercihlerim, eğilimlerim arasında bir bağ kurmaya çalışıp beni karalamak. Şikayet ettiği paylaşımın konusu Japanese Shibari. İşin farkına varan yöneticilerin artık buna bir cevap bile vermediğini görüyoruz. Üstelik FriendFeed kullanmayı bilecek kadar interneti kullanabilen bu kötü niyetli şahısın şikayet ettiği içeriğin birebir hem text hem de görsel olarak Wikipedia’dan alıntı olduğunu kontrol dahi etmemesi gerçekten şaşırtıcı.

Başladığım gibi bitirmek istiyorum:

You don’t get to 500 Million Friends without making a few enemies

500 milyon olmasa da bu iftiralar karşısında bana destek veren her yaşta, meslek grubunda, siyasi görüşte ve cinsiyette ezici bir FriendFeed kullanıcı grubu bu kişi ve kişilere gerekli cevabı verip, sansüre ve iftiraya tolerans göstermeyeceklerini çok net olarak göstermişlerdir.

5 Posta blogunun yazarı olarak arkama aldığım bu desteğin hakkını, ancak bu konudaki titizliliğimi ve ısrarımı devam ettirerek verebilirim. İlk fırsatta, en kısa zamanda, her zaman bu konu ile ilgili görüşlerimi bilgi, belge ve araştırmalara dayandırarak yayımlayacağım. Başka bloglarda, sosyal ağlarda, elime geçen her fırsatta ve platformda… Ola ki bunları bir arada toparlamayı başarırsam, Creative Commons lisansı ile dijital ortamda da yayacağım.

Bookmark and Share

Anıların ve Hayalin Sansürü

Kendime ait olan tek albümü aldım önüme, karıştırıyorum. Şöyle bir bakıyorum, beraber olduğum eski kız arkadaşlarıma. Yeşim’in olduğu sayfada uzun kalmak zorundayım. O kadar güzel ki… Zevkim, cidden hiç de fena değilmiş. Öyle güzellik normlarının hepsine birebir uyan biri yok aralarında. Ama hepsinde ”bir şey” var. Yeşim’de ise ”çok şey” var. Benim karşı cinsde aradığım özellikleri zannedersem daha çok küçük yaşta babam da iyi gözlemlemiş, notunu vermişti.

Küçük bir çocukken, Bravo dergisinden çıkarttığım Broke Shields posterini odama asmıştım. Hatırlarsınız, Brooke Shields’in Blue Lagoon filmini. Hepiniz değil ama yaşı 30 un üzerinde olanlar hatırlar. 1980 yılı yapımı bu filmde, çocukken bir adaya düşen Shields ve Lambert (Christopher) ergenlik çağına da beraber giriyorlar ve aralarında kaçınılmaz olarak bir cinsellik yaşanıyor.

Babam, elleri cebinde bir şekilde odaya girdi, etrafa şöyle bir bakınıp gözüne duvardaki poster iliştiğinde, ”aferin, zevkin iyi” dediğini hatırlıyorum.

Tekrar albüme dönecek olursam, Yeşim’in güneşten bronzlaşmış bir vücudu, simsiyah uzun saçları ve yemyeşil gözleri var. Güney sahillerinde bir plajdayız. Yalnızca iki kare fotoğraf var o günden. Birinde kumsalda top oynuyoruz, öbüründe öpüşüyoruz. İkimizin de üzeri çıplak. Daha doğrusu, vücutlarımızın üst tarafları çıplak. Zannedersem benim ya da Yeşim’in annesi çekti bu fotoğrafı. Altımda mayo, Yeşim’de ise bikinisinin altı var. (Yanlış bir şey de söylüyor olabilirim. O yaşdaki çocuklara bikini oluyor mu? Benim çocuk olduğum yıllarda yoktu öyle bir şey ama şimdilerde görüyorum ki 4-5 yaşındaki kız çocukların da alt ve üst takımı ile bikinisi var.)

Bu albümü artık evimde saklayacak olamamam çok yazık. Temizlik malzemelerinin olduğu dolaptan bir adet vakum torbası alıp, albümü içine koyuyorum. Elektrik süpürgesi ile de torbanın içindeki havayı çektikten sonra ağzını iyice kapatıyorum. Bu torbayı yaşadığım evde tutamam. Bir arkadaşımın orman içinde yazlık bir kulübesi var. Kulübenin hemen dışındaki su kuyusuna, dışardan görünmeyecek şekilde iyi gizlediğim bir ip ile sarkıtsam, 20-30 yıl sonra belki daha iyi günler geldiğinde ortaya çıkartabilirim tekrar. Ama o günler gelene kadar oldukça zor bir dönem beni ve sizleri bekliyor.

Temmuz ayının şu sıcak günlerinde bu satırları yazlığından okuyan var mı? Çocuklu aileler var mı mesela? Çocuklarınızın fotoğraflarını çekiyor musunuz plajda? Tavsiyem, aynen benim gibi yapmanız. Bir an önce Flickr’dan silin o fotoğrafları, albümleri de bir yerlere tıkın. Yoksa önümüzdeki zaman diliminde evinizde yapılacak bir aramada bulunan o fotoğraflar yüzünden saçlarınız sıfıra vurdurulup, tek tip bir elbise ve kolunda P işareti ile gezmeye mecbur bırakılabilirsiniz. Saçma mı? Dinleyin o zaman:

Oldukça tanınmış bir Japonofil var. Hayatını, Japon manga serilerini İsveçce’ye çevirmekle kazanıyor. Evli ve bir çocuk babası olan bu Japonofil, bir boşanma davasının eşiğinde uzun zamandır. Kadın, bir başka şehire taşınacağı için çocuğun vesayetini tek başına almak istiyor. Baba ise buna karşı ayak diretiyor. İsveç adalet sisteminin, tek başına yaşayan kadınlara olan zaafını bilen kadın, adamı kendi çocuğuna sarkıntılık etti diye polise şikayet ediyor. Yapılan ön araştırmada kadının bu iddiasını doğrular bir kanıta ulaşamıyor polis. Ancak kadının tekrar şikayetiyle bu sefer adamın evine bir baskın düzenleyen polis, Japonofilin iş için kullandığı bilgisayarına el koyuyor. Daha sonra bu bilgisayarda yapılan incelemelerde bulunan 51 tane manga çizimi, ilgili çocuk pornografisi kanununa göre suç teşkil ettiğinden hapis ve tazminat ödemeye mahkum ediliyor adam. Ancak en fazla koyan, herhalde çocuğunu bir daha göremeyecek olması.

Bu olay şimdi değil de az daha önce olsaydı, hakkında hiçbir işlem yapılmayacaktı adamın. Malzemesi kanlı ve canlı insanlar olan film ve fotoğraflarla beraber, hiçbir canlı varlığın zarara uğramadığı, yalnızca fiktiv eserler olan animasyonların da kanun kapsamına alınması çok yeni bir olay. Kabinedeki sosyalistlerin ve feminist lobinin, ABD de kurulmuş ve aşırı sağcı, hristiyan bir örgüt olan ECPAT’ın İsveç kolunun da kışkırtmasıyla beraber sahneye koyulan bir faşizm bu.

Yazının başında çocukluk albümümü dipsiz bir kuyuya saklamam, kendi çocuklarının fotoğraflarını çeken anne ve babalara Nazi Almanya’sına taşlama yaparak başlarına gelecekleri bildirmem ve en sonunda işi faşizme vurdurmam, aranızda saf olanları güldürecektir, biliyorum. Oysa asıl gülünecek olan, biraz çizim kabiliyeti olan birinin önündeki beyaz kağıda, karakalem ile yapacağı bir çalışmanın sonucunda ”pedofil” diye damgalanacağı bir hukuki ortama gelmiş bulunmamız. Üstelik bu hukuki ortamın ipe sapa gelmezliğini, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda anavatanım Türkiye ile arasında dağlar bulunan bir yerden sizlere bildiriyorum. Verdiğim senaryolara gülebilir, omuz silkebilirsiniz. YouPorn’a sorunsuz erişimi olan bir ülkede Cin Ali’nin Cin Ayşe’yi domaltması hapis cezası veriyorsa, YouTube’u dahi engelleyen bir ülkede, kendi amatör kameralarımız ile kendi Midnight Express’imizi çekeceğimiz günler çok yakındır.

Güya bu yazıyı sizleri bir şeye ikna etmek için yazdım ben. Ama yazdıkça, (ki sırf bu yazımı kastetmiyorum, bu işi bir süreden beri yapıyorum), aldığım, alacağım bazı yorumlar ve tepkiler, artık belki beni de sisteme dönüştürüyor.

Çünkü bu yazıdan sonra sizleri ikna edebilmiş olmaktan çok kendimi babamı ihbar etmeye daha yakın görüyorum.

Ne demek istedi adam, Brooke Shileds’in ”küçük gösterdiği” o postere bakarak? Aklında gölde yıkanan Shields’ın ilk defa regl olduğu sahne mi vardı? Yoksa filmin bir başka unutulmaz sahnesi olan, suyun altından yapılan bir çekimde, çırılçıplak yüzen Brooke Shields’ın vücudunun alttan kameraya yansıması mıydı, elleri cebindeyken düşündükleri?

Otto Mueller – Zwei Mädchen im Grünen – Ormanda İki Kız (Nazi sansürü kurbanı)

Bu yazı burda bitti!. Sabredip okuyanlar için dişlerini biraz daha sıkıp bir de wikipedia’dan Entartete Kunst maddesine göz atmalarını rica edeceğim.

————————————–

Blogu yeni okumaya başlayanlar için ek bilgi:

Yaklaşık 200 yıl önce kendi kapalı iç dünyasının kapılarını açan Japonya, kültürünün yabancılar tarafında yanlış anlaşılıp, kendini utandırmamak için bir dizi kanun çıkarttı. Kadın ve erkeklerin beraber gittikleri umumi hamamlarda bölümler ayrıldı, heykellerdeki cinsel organlar eğe ile kesilerek koparıldı. Bunun üzerine bir de II. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan ve ülkesini ABD nin ve onun ahlak yapısına uygun sansür kurallarına emanet eden Japonya’da, bu dönemde çıkıyor animasyon – manga, savaşın yıktığı bir ülkede, ucuz eğlence olarak. Tabii ki sansürden de nasibini alarak. Tüylü cinsel organ ve cinsel ilişki tasvir edilmeyecek!!! Cinsel ilişki tasvir edilmeyeceği için cinsel birleşme sonrası ejaculation yani spermin fışkırtılması da bu yasaklar arasında.

Bizim ülkemizdeki bastırılmış cinsellik ve pornografiye son yıllarda getirilen yasak, dışavurumunu Pippa’nın tecavüz edilerek öldürülmesi veya okul müdürlerinin öğrencilerini sıradan geçirmesi, ya da hiç yoksa, güya herkese yönelik Tv dizilerinin gereksiz ve yersiz bir sekszim paketi ile önümüze sürülmesine yol açıyor galiba.

Japonya’da ise çizimlerde cinsel organların tüylü çizilememesi, tüm kültürlerde olan genç vücutlara olan ilgi ve hayranlık ile birleşince belki de Lolikon olarak ortaya çıktı. Bundan çok emin değilim, ama cinsel birleşme sonrası çıkan spermin sansürlenmesi bugünün popüler kültürüne bukkake‘yi armağan etti, bu gerçek.

Ben kendim ne kadar anlamaya çalışıp sizlere iletmeye çalışsam, ve sizler de anlamak için elinizden gelen gayreti gösterseniz, bu işi hakkı ile kotaramayız. Gelenekleri ve yapısı ile bize göre son derece karmaşık, kompleks bir toplumdan bahsediyoruz. Şu videoya bakmak bile belki bir fikir verebilir, ne menem insanlar bunlar diye.

Bookmark and Share

Sen Ne Düşünüyorsun Sevgilim?

Baş, boğaz ağrısı veya bilimum diğer ufak tefek sağlık arızalarınızda sizlere kocakarı yöntemleri ile gelip kafanızı şişiren akrabalarınız vardır muhakkak.

Tarçını bal ile karıştır, devekuşu sütünün içine katıp bir tutam karabiber ekle, tülbente sar, testislerinin altına koy, 40 dakika beklet. Veya zencefili limon suyunda kaynatıp içine iki dirhem ısırganotu tozu attıktan sonra, iki kulvalla bir elham okuyaraktan, çiğnenmiş ekmeğin üzerine yatırarak pipetle burnuna çek.

Siyah bir cübbenin içinde, iki büklüm şekilde, ormanın içinde bir kulübede yaşamadığım için zaten bu malzemelerin çoğu bende yok. Üstelik bir dirhemin kaç grama tekabül ettiğini gösteren bir iPhone aplikasyonu da henüz çıkmadı bildiğim kadarı ile. Bir de yüzyıllardır anlatılan bu kocakarı ilaçlarının malzemeleri, bir türlü Toros tepelerindeki ıhlamurun esans özünden Martini Bianco’ya geçemedi. Bianco artık her evde var, ıhlamuru görmeyeli 15 sene oldu.

Neyse ki bu çok bilmiş, yaşlı, aile eşrafının çenesini susturacak bir önlemi yüce Türk devleti yavaş yavaş artık sisteme koyuyor.

Çok yakın bir zamanda, anneanneniz daha ”ıhlamur ve tülbent” lafını ağzından çıkartır çıkartmaz Sağlık Bakanlığının kolluk kuvvetleri apartman kapınızı balyozlarla kırarak oturma odanıza gelecek ve kadıncağızın ağzını gagball ile tıkayacak.

Şüphesiz devletin bu tip müdahaleleri bizlerin yararına. Bugüne kadar, direğe vurduğu için mosmor olmuş bir alnın, çiğnenmiş ekmek basıldığı için 30 saniye içinde eski haline gördüğünü görmedik. İğrençliği de cabası. Halkın yanlış bilgiye erişimi, ne şekilde olursa olsun engellenmeli.

‘Hattı müdafa yoktur, sathı müdafaa vardır” diye buyurdu Mustafa Kemal. Bizleri örnek vatandaş olmamız için yönlendiren devletimizin sokaklar ve evlerimizdeki anneannelerimiz kadar, bugüne değin başıboş bir mecra olan interneti de yola getirmek için kolları sıvaması tabii ki tüm satıhı müdafaa etmekle eş tutulmalı.

Toplum hayatımızı düzenlemekle yükümlü olan devletin, peyder pey bu projeyi diğer kurumlarına ve bakanlıklarına da yayması, bu kurumların yetkilerini arttırıp hatta kendilerine birer kolluk kuvveti de vermesi, vatandaşların laik, müslüman (sünni, hanefi olanlarından) ve milliyetci bir çizgide büyük Türkiye’ye yakışır bir profil çizmeleri için mutlaka gerekli.

İşte zaten bu amaçla ilk olarak Emniyet teşkilatına, ardından da Diyanet İşleri Başkanlığına, ”kendi zat-ı alilerinin gerekli gördükleri durumlarda internet sitelerine erişim engeli koyma yetkisi” verildi.

Tahminim, site kapatma yetkisi verilecek bakanlıklar sırasında bir sonraki Tarım Bakanlığı. Kuzu eti yemekli tarif veren siteler, ülkede hayvancılığın geliştirilmesi ve halkın daha çok et yiyebilmesi için ithal edilen Angus inekleri aleyhine propaganda kabul edilebilir. Bu da Angus ineklerine yapılan yatırımın çöpe gitmesi ve halkın et yiyememesi neticesini doğrabilir. Tarım Bakanlığı’nın yaptıracağı ”İnek eti yiyeceksiniz lan! O kadar” yazılı kampanya afişleri ise vatandaşların kendilerini baskı altında hissetmeleri neticesini doğurabilir ki, sağ liberal demokrat köşe yazarlarının dahi bunu pohpoh.. pardon destekleyeceğini düşünmek saflık olur.

Çok mu fantezi yaptım? Yapmayın canım!!!. Ben papaz oldum kendisiyle ama, yiğidin hakkını vereyim hemen şuracıkta. Türk internetinin tanınan simalarından Serdar Kuzuloğlu‘nun kendine taktığı lakabı bilenleriniz vardır. İnternet Ekipler Amiri kendisi. Ben onu uzaktan beri bildim bileli böyledir. Radikal’de yazıları çıkıyordu, Türkiye’de Korsan Partisi kurmak için de atılımları olmuştu. Şimdilerde biraz bozuk olmalı. Kuzuloğlu’nun kendine biçtiği görevi, gittiler Emniyet’e verdiler. Yine de tebrik edeyim, Türkiye’de bir İnternet Ekipler Amirliği kurulmasının gereğine ilk uyanan kişi oldu belki de kendisi.

1990 ların ortalarına kadar laik, müslüman, Atatürkçü, çocuk haklarına saygılı ve bölünmez olan ülkemiz, internetin gelmesiyle beraber tecavüz, youtube, çocuk pornosu, kumar siteleri, google, fuhuş, hakaret ve hırsızlığın yatağı oldu. Mutlaka internetin bu kadar olumsuzluklarının yanında Türk milletine getirdiği yenilikler ve faydalar da var. Patient, tetris, Facebook, iddaa online, email, MS word, Excel, emesen, Garanti bankası internet ve tüm gov.tr alan adı üzerinde, Microsoft Frontpage ile ya da ASP ile yapılmış siteler, kötülüğün ve ahlaki çöküntünün karşısında cansiperane duruyorlar. Unutmayın ki, bu devleti google bile yenemedi.

Ammavelakin dostlar… Bu işler böyle giderse, bana da yol görünüyor aranızda. Hazırlığımı yavaş yavaş yapıyorum ben. Bakın blogun en yukarısında eskiden ”liberal aile blogu” yazıyordu. Liberal, gavurca Liberty’den geliyor. Türkçesini yazmak istemiyorum buraya, kafanız karışmasın. Meğersem liberal demek, ”iktidarda olanı pohpohlayan, güce tapan” demek imiş buralarda. Özgürlük deyince de, eleştiriye uğramama ve başörtüsü özgürlüğünden başka bir özgürlük yok menüde.

O yüzden yanlış anlamaya mahal vermemek için ”Batı’nın bilimini değil, ahlakını aldım” diye yazıverdim. Zaten yollarımız da burada ayrılıyor. Hem devlet baba, yarrağı-küreği engelleyeyim derken Batı teknolojisinden, filtreleme ekipmanlarından faydalanıyor, hem de siz orada burada iki bomba tarifi alıp, çocukları nasıl düzeriz diye manuallere bakıcaz derken DNS ayarları ile oynamaktan bilgisayar mühendisi oldunuz. Teknik sizde kalsın, ahlakını ben alırım.

Ben Tumblr üzerinden başka bir site açtım. Batı’nın ahlakına uygun, Batı’nın dilinde yayın yapıyorum orada. ”kal gitme yaa, dur belki bişeyler olur” derseniz, yarın Taksim’de saat 17.00 da bir gösteri düzenlenecek. Orada bir kendiniz gösterin derim.

Afişlere falan yanlış yazmışlar aceleden. İnternet sansürü değil konu. Devlet babanın, kapını kırıp, ağzına gagball takmaması için bir gösteri bu.

Bookmark and Share

Collateral Murder Burada, Bloglar Nerede?

2010-04-06 - 11 Yorum Aptalca Şeyler

Yılın blog ödülleri için henüz kayıtlar tamamlanmamış olsa gerek. Yoksa kendine oy isteyen blogları orada, burada görürdük. Gerçi sosyal medyadaki reklam ve kampanya blogları kavgası da henüz geçmiş değil. Belki yarışma başladı ama haberim yok o zaman diğer gürültüden.

Öğreten ve eleştiren adamlardan oldum olası hazetmedim. Kendim de böyle biri olmamak için çaba gösteriyorum. Ama bugün midem o kadar bulanıyor ki, buraya kusmam kaçınılmaz oldu.

Dün geceden beri dünya bloglarında tek konu var
. 2007 yılında, Bağdat’da bir Amerikan helikopterinin, içinde gazeteci ve çocukların da olduğu bir düzine insanın üzerine kafam kadar mermileri sebepsiz olarak yağdırmasının görüntüleri sızdı. Medyanın profesyonel ve para kazananları, Türkiye’de internetten devşirme fotoğraf galerilerini en çok tıklanılan fotoğraflar olarak lanse ededursun, öbür cenahta da 60 sene önce kafasına iki atom bombası gömdüğü ülkeyi, çıkardığı video oyunları ile çocukları zehirlemekle suçlayan bir CNN vardı.

İşte bu sebeplerden dolayı katliamın görüntülerini ortaya çıkaran ne BBC, ne CNN, ne de bütçesi milyonlarca dolarları bulan diğer medya kuruluşları. Bu WikiLeaks‘den başka biri değil.

Bu yüzden olsa gerek, dünyada kendine ”blog tutuyorum” diyen pekçok insan, medyaya olan güvensizliklerinin de etkisiyle kah bedava, kah üç on paraya kurdukları kendi platformlarını, içlerindeki tepkiyi dökmek, düşüncelerini paylaşmak için kullandı.

Şöyle yanlış anlaşılmak istemem; burada bir insanlık suçuna karşı olan tepkimi ortaya koymuyorum. Onu diğer blogumda yaptım. Şimdi yalnızca söylemek istediğim, Türk blogosferinin, dolayısıyla da Türk insanının neden kendi dışında olan bitenlere bu kadar kapalı olduğu, umursamadığı. Hürriyet ve NTV nin verdikleri ile yetiniyoruz, sonra dünyada olan biten her konu hakkında ahkam kesmekten geri kalmıyoruz.

Yorulmayacaksanız eğer, google.co.uk, google.se ve google.com.tr üzerinde, videonun adı olan ”Collateral Murder” ı bir arattırın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. İngiltere’de ilk 40 arama sonucu direkt olarak konu ile ilgili sonuçlar veriyor, google.se de ise ilk 70 arasında bu haber ile ilgili arama sonuçları var. Bunların çoğu blog üstelik.

Google.com.tr üzerinde ise ilk 20 den sonra gelen sonuçlar oldukça yetersiz. Günlük gazetelerin domainlerini görmek zaten mümkün değil bunlar arasında. Fakat şunu da utanarak söylüyorum ki, bu yazımı saymazsam ilk 20 de 5 tane sonuçta benim paylaşımlarım var. FriendFeed’de dün yaptığım paylaşım ve diğer blogum Postdijital‘deki 1 saat önce yazdığım yazı arama sonuçlarında yerini almış.

Collateral Murder pekçok açıdan önemli. Bizim coğrafyamızda olan bitenler açısından önemli, yakın dünya tarihi açısından önemli, insan hakları açısından önemli, savaş suçlularının cezalarını çekmeleri açısından önemli, enformasyon özgürlüğü açısından önemli, 200 yıllık basın özgürlüğü açısından önemli, internet sansürü açısından önemli.

Kedi, çiçek, böcek, aşk ve yemek tarifleri de güzel. Bunlarsız bir alternatif medya cidden çok asık suratlı olurdu. Ama eğer adına alternatif medya diyeceksek, bunun da hakkını versinler. Kimse birşeyi araştırsınlar, ortaya çıkarsınlar diye beklemiyor bloglardan. Yalnızca üzerinde yaşadığın dünyada neler olup bittiğine biraz kulağını, gözünü açacaksın. Çünkü üç gün sonra biri sana birşey dediği zaman ”ben buna götümle gülerim” dediğinde, asıl sen gülünç duruma düşüyorsun.

Bookmark and Share

Eşşeğin Siki, Dingo'nun Ahırı

80 lerin sonundan 90 ların sonuna kadar, Commonwealth of Australia birbiri ardına sinemada ve müzikte dünya yıldızları çıkarıyordu. Özellikle de müzikte. Hatırlar mısınız, bilmem? Midnight Oil, Men At Work, Inxs, Kylie Minoque, Nicole Kidman, Natalie Imbruglia ve adını benim hatırlamadığım başkaları.

Midnight Oil’i hep tek albümlük grup gibi gördüm, Men At Work’u sevmeyen yoktu, Inxs hiçbir zaman tarzım olmadı… Kadınları için de farklı düşüncelerim oldu hep. Uzun bir dönem Türkiye’de de Kylie Minoque en seksi, vamp kadındı. Ben onu ”too perfect” buldum, ama seksi asla değildi gözümde. En son dönemde Natalia Imbruglia gelmişti. Masum bir görüntüsü vardı. Tabii bunların içinde en kıdemlisi hiç kuşkusuz Nicole Kidman. Yalnız ona geçmeden şunu söyleyeyim: Bugün hepsine bakıyorum da birer birer… Tartışmasız Natalia her yönüyle daha seksi, daha sempatik, daha sıcak, daha gerçek diğerlerine göre. Bir de araya giren birkaç senenin getirdiği o olgun kadın havası… Mmmmmmm…. Buna mukabil, Nicole Kidman o sivri burnu ve elitist tavırları ile oldukça gıcığıma gidiyor.

Ama hep böyle değildi bu. Hatta aralarında mastürbasyonuma malzeme olmayı da başaran birtek Kidman oldu. Hatırlarsınız, kocasıyla denizlere açılıyorlardı. Sonra teknelerine aldıkları bir kazazede, Nicole’un kocasını sopalıyor sonra da Nicole’e (yarı) tecavüz ediyordu. Pembe ve az etli kalçaları gri renkli eşofman kumaşından yapılmış şortunun altından fırlamıştı. Kızıl saçlar ve küçük ama biçimli göğüsler… Ensede, bembeyaz boynun üstünde, ter yüzünden kıvrılan saçlar, düzüldükçe kızaran, çilli yanaklar..

Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum ama herhalde bir veya iki defa o filmdeki sahneleri düşünerek mastürbasyon yaptığım oldu. Etiket bulutunu / anahtar kelimeleri veriyorum : tecavüz, küçük göğüsler

Şimdi sizlere samimi bir soru soracağım… Bir ara ekşisözlükte de yazdığı gibi (bir başkası da olabilir, hatırlamıyorum) benim sıkı bir ruh hastası olduğumu düşünüyor musunuz? Ya da ağzımdaki baklayı çıkarayım hadi, benim pedofil olduğumu düşünüyor musunuz? Çekinmenize gerek yok, bu kritiği kaldırabilirim. Ayrıca böyle düşünüyorsanız yalnız da değilsiniz, onu belirteyim. 22 milyon Avustralyalının (bunlara aborjinler de dahil) oylarıyla meclise soktukları milletvekilleri böyle düşünüyor mesela. Yani 5 Posta blogunun yazarı pedofil derseniz, arkanızda koca bir Avustralya kıtası var.

Tabii tüm kıta böyle diyor dersem abartmış olurum biraz. Mesela Avustralya Seks Partisi var, ciddi ciddi siyasi parti bu bildiğin. Politik olarak benim gibi düşünenlerin yanında yer alıyor. Demek iş o raddeye gelmiş ki Dingo’nun ahırında, artık parti kurmak elzem olmuş. Konu şu:

Bir merci var bu Kangurusikenler ülkesinde. Bunlar tıpkı bizde olduğu gibi, halk internette neye bakarsa, vatana-millete faydalı olur diye düşünüp, uygulamayı kendilerine görev edinmişler. Amcalar diyor ki,

küçük göğüslü (flat chested women) hatunların erotik film ve fotoğraflarda yer aldığı yayınları yasaklayalım. Çocuk istismarını çağrıştırıyor bu.

Yaşın 29 da olsa, göğüslerin küçükse bunların fotoğrafını çekip internete yüklemen hem senin başını yakacak, hem de bu fotoğraflara bakanlar pedofil olarak şüphe altına alınacak. Somebody Think OF The ChildrenDiscussing censorship and moral panic in Australia adlı site haberi böyle vermiş. Baktım, ama aletin boyundan ötürü interracial pornonun yasaklanacağına dair bir haber yok. Yakındır ama..

İngilizlerin bu adaya işe yaramaz, çapulcu, hırsız, sahtekar tipleri sürdüğünü biliyordum. Ama bu taşşak artıklarının 1788 den günümüze, 222 yılda biraz ilerlediklerini zannetmiştim.

Bu çılgın fikrin arkasında aslında Kids Free 2 B Kids adlı organizasyon var. (Bu arada küçük bir bir tespitimi sıkıştırayım buraya: interneti sansürlemeye çalışan kurumların websitelerini incelediğimde çağdışılığın yalnızca düşüncelerde değil, estetikte de bir standart olduğunu gören birtek ben değilim herhalde. bkz. Mü-Yap internet sitesi)

Denize sıfır porno yıldızı Stoya

Bu kararla Porn Valley’de 2 sene öncesinin en iyi aktristi seçilen ve aynı zamanda anal seks düşkünü (hadi şuna götçü diyelim) Marilyn Manson’un da sevgilisi olan, 1986 doğumlu Stoya’yı ülkede illegal yapıyorlar. Stoya sevenleri tespit edip, bu bilgilerle bir bilgi bankası oluşturmak, daha sonra bu sistemde adı yer alanların bir listesini anaokullarına ”işte şüpheliler” diye dağıtmak sıradaki kanun olsun…

Sıra gelirse tabii… Herhalde şunu da duymadınız: Aynı amcalar fıskiyeli orgazmı yasakladılar. Sebep: orgazm sırasında fışkıran şey sidik mi değil mi tam karar verememişler. Ama daha çok sidik olarak göründüğü için kanundaki ”Golden Shower tasvir etmek suçtur” maddesine istinaden Squirting içeren pornografi ülkede yasaklandı. Adamlar ayrıca kadınların fışkırtarak orgazm olmasını miğde bulandırıcı olarak nitelendirmişler.

Stoya (soldaki) sansüre takılır, sağdaki ”şey” OK.

Bazen cennet ülkemizin üzerine çok gidiyoruz belki. Bilmediğin, aklının ermediği işlere kafana göre yasak koymayacaksın demek ki. Yapacaksan Türkler gibi toptan yasaklamak lazım pornografik yayınları.  Yoksa biz de yarım yamalak yasaklasaydık, bu tip saçmalıklar gündemimizi dolduracaktı. 5651 den Allah razı olsun, bu kanunu düzeltmeye çalışanların elleri kırılsın. Düşünebiliyor musunuz, bizde ana haber bülteninde fıskiyeli orgazm ve yasaklanması konuşulacaktı. Türk tv lerinin ele alış biçimiyle düşünün bir…

Fıskiyeli Orgaaaazzzzm!!, Aağzz sonra !!! Bu yasak ünlü manken Pelin Götveren’i de vuracak mı? Daaaaannnnnn. Reklamlardan Sooooğra!!!!! Tüm ayrıntılarıyla… Yalnızca AmTV de… Daaaaaannnnnn!!!!..

Bence şanslıyız… Ayrıca bizim kanunlarımız kadına toplumda hakettiği yeri veriyor, onu bir eşya olarak görmemizi engelliyor.

Çünkü sizce de Avustralya’daki bu uygulama, insanlara kadınların yalnız ve yalnız büyük göğüslü olursa seksi, atraktif olabileceği mesajını vermiyor mu? Aksi, iğrenç bir sapıklıksa …

Bookmark and Share

Fekat Bu Censure’dür Azizim

Ben gazete okumuyorum esasında. Birtek Taraf Gazetesi yazarlarının köşe yazıları RSS okuyucuma gelsin diye eklemiştim. Ama onlar da yazının başlığından sonra 2 satır veriyor. Yani yazının tamamını Taraf Gazetesi’nin kendi sayfasından okuyacaksın. Aranızda blog yazanların falan aklında bulunsun, asla okumuyorum bu tür yazıları. Benim gibi de çok insan var.

Ancak Türkiye’ye gittiğim zamanlar ailenin statükocu bireylerine takılmak için Taraf alır, atarım önlerine. Toplam kaç defa aldın da okudun diye sorarsanız, 7-8 defayı geçmemiştir derim. Ancak Taraf Gazetesi bende Lorel ile Hardy’i, Mandela ile Hitler’i aynı bünyede barındıracak bir gazete imajı vermişti. Sırf kendi imajları değil, Türkiye için de böyle bir elbise biçen yaklaşımları vardı. Yalanmış…

Sevan Nişanyan Taraf Gazetesi’nde uzun süre ekonomik karşılığını almadan yazdığı yazılarına son verdi ve köşesi Kelimebaz’ı bırakmak zorunda kaldı. Detaylı gerekçeleri Facebook‘da kendisi bizzat haber veriyor Nişanyan. Ben bunu Hasan Rua‘dan öğrendim.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

diyor Nişanyan.

Fikir üretip, bunu başka insanlarla paylaşan bireylerin meslekleri ve isimleri ne olursa olsun, kimi, hangi kurumu ve düzeni hedef almış olurlarsa olsun, böyle susturulmaları doğru değil.

Peki ne yazmış da Nişanyan afaroza uğramış? Bu da yayılsın… Eskiden oluyordu, artık klavyeyle yazılan birşeyin saklanması, sakıncalı kabul edilmesi ve yayılmasının önüne geçilmesi mümkün değil. O yüzden Nişanyan’ın yazısının tamamını kendi blogundan buraya kopyalıyorum:

-”Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/).

Latincenin Kuzey Frengistan vilayetinde konuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.

Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.

Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.

Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.
Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!

Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde. #

Taraf Gazetesi’nin bu sansürüne karşı tepkilerini Nişanyan’ın yazısını yayınlayarak gösteren diğer bloglar ise şöyle (başka bloglarda çıktıkça aşşağıdaki listeyi güncelleyeceğim)

Hasan Rua – Lektüel
Lermontov – Yıkıcı Tutku
Taylan -Seviyesiz Siyaset
Kenar -Kenardan
Ali Rıza Esin -Durumsama
Cansu Elter – Mana Aramayın
Postdijital – Internet is copyleft & kopimi
Lover is Loser – Soğuk Yemek
CryptoPunk – Hiçbirşey Hakkında Herşey
Nastenka – Nastenka’nın derdi
Aslı Kubilay – Buraları eskiden dutluktu
Gaykedi – Gaykedi
Aglea – Ztopya
Mutlak Töz – Bütün Yanlıştır
Özlem Ceylan – Somewhere Out There
Cucurbitulae – Sans Sur

Bookmark and Share

Total Toilet Pig – Proud To Be An American

[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Türk Korsan Parti Kurulurken – Bu Esnada Metruk Barakada

Türkiye’de kurulması düşünülen bir korsan partiye ilgi var gibi. Eğer Türk’ün organize olamama ve hizip yaratma hastalığı bu harekete ket vurmazsa birşeyler olacak. Halihazırda 33 ülkede var Korsan Parti. En son İsviçre’de 150 kişiyle kuruldu. İsviçre Korsan Parti kurucuları hareketi ”ne sağ ne de sol, yalnızca ileri” olarak açıkladılar. Ehhh Bismillahirrahmanirrahim…

Tüm bunlar olurken düşman da uyumuyor tabii. Düşman kim? Esasında bir alay embesilden oluşan politikacılar. Niye embesil olduklarını birazdan açıklayacağım zaten. Ama önce kısa önbilgi.

Sarkozy ve şurekası blogda daha önce de bahsettiğim HADOPI adı verilen kanunu yürülüğe koymak için cidden takdire şayan bir çaba içersinde. HADOPI’nin kısaca amacı, telif haklarının internet üzerinden doğru işleyebilmesi için internetin buna uygun hale getirilmesini sağlayacak bir dizi yaptırımları yürürlüğe koymak. Detayları Wikipedia’dan okuyabilirsiniz. Ancak en çok yaygara çıkmasına sebep olan maddesi, internet abonmanlığı olan vatandaşların herhangi bir telif hakkı ihlalinde internet bağlantılarının kesilmesi. Bir Kara Liste ye alıyorlar sizi, para cezası da var. Bu kanun gitti, anayasa hukukçularından geri döndü. Sarkozy bir daha allayıp pulladı ve geçtiğimiz hafta da senatodan geçirmeyi başardı. Kanun son şekli ile telif hakkı ihlalinde;

- İnternet bağlantısının kesilmesi
- İhlalin şiddetine göre 2 yıl hapis cezası
- 300.000 avroya kadar para cezasını öngörüyor.

Aranızdan akl-ı evveller çıkacaktır sanatçının hakkını koruyacak, 2 senedir gırtlak patlatmama rağmen. Bir bakın bakalım bu kanunu koyan insanların realiteden ne kadar haberleri olduğuna da, sonra karar verin bu adamların kapınızın önünden çöpü kaldırmasına bile müsaade eder misiniz? Bugün tarih neymiş? 16 Haziran 2009… ”5 posta yazdı, kıçımızla güldük” diyenler olur belki…

Senatör Yves Détraigne internette anonim olma hakkını korumak istiyor. Nasıl yapacak, bunu bir seminerde açıkladı. İnternette kullandığımız kimlikler gerçek hayatta kullandığımız kimliklerden ayrı tutulacak. Yani Pucca gerçek adı olan Rahime Diksok‘u tehlikeye atmadan Pucca’yı kullanma hakkına sahip olmaya devam edecek. Ancak bunu yapabilmesi için bir devlet kuruluşunda gidip nick’ini kayıt ettirmesi gerekiyor önce. Artık orada bir de internet nüfus cüzdanı verirler mi, vermezler mi onu ben bilemiyorum. Ama Yves ”kullanıcıların nick kullanma hakları tabii var. Ama bunun da bir düzene, kurala, şekle ve şemale bağlanması lazım” diyor.

Fransa’nın yazarlar ve kompozitörlerin telif haklarını oldukça agresif bir biçimde koruyan La Société des Auteurs et Compositeurs Dramatiques (SACD) in başkanı Pascal Rogard’ın yumurtası ise şu: ”özel hayatınız ile ilgili problem istemiyorsanız internete girmeyin”. Hem de nerde yumurtladı bunu? Dijital Ekonomi‘den (!!!!????) sorumlu devlet bakanı Nathalie Kosciusko-Morizet‘in düzenlediği bir seminerde.

Aynı seminer sürecinde, bir kahvaltı masasında Morizet’de üzerine tüy dikti.

İnanamıyorum, o kadar saçma ki.!!!. Bir kesim medyaya kalsa Twitter ve Facebook İranlı demokrasi savaşcılarıyla dolu. Oysa oralarda pedofillerden ve nazistlerden başka birşey yok.

Ben bir insanın yabancı dili iyi bilip bilmeme kıstasının spesifik bir cümleyi anlam kaybına uğratmadan o dile tercüme edebilmesiyle ölçerim. Mesela benim kullandığım kıstas ”O Göte Bülbül Öte” dir. Fakat tüm bunların ışığında, bundan sonra aranızdan Fransızca bilen biri bana ”beyin amcıklamasını” anlam kaybına uğratmadan tercüme edebilirse, bir daha Fransız politikacılarla beraber anacağım o cümleyi.

Fransızca bilenleriniz olabilir diye bu videoyu koyuyorum. Fransız parlamento üyeleri engellemek için kanun koydukları Peer to Peer’in ne olduğunu soran gazeteciyi yanıtlamaya çalışıyor. Bilen birisinin yardımıyla videoyu izlediğimde anlıyorum ki, üyelerin yalnızca yeşillerden olanı doğru düzgün bir açıklama yapabiliyor. 2.sırada gelen ihtiyar, gazeteci ”streaming” dediğinde ”ben fransızca konuşuyorum, özür dilerim” diye çekip gidiyor.

Hadopi : Le pire du pire de l’assemblée
by bakchichinfo

Bookmark and Share

Süper Lüks Sitede Mahalle Baskısı

Bundan birkaç sene önce öyle bir kafama esti, halk arasındaki tabiriyle ”vatan hasreti” diye adlandırılan hisse kapıldım. Buradan çok mu sıkılmıştım? Hayır… Daha çok, beklediğim bir olay bana Türkiye’ye dönersem gerekli olan ekonomik gücü ve belli bir hayat kalitesini sağlayacaktı. Burada hayat kalitesi derken, paradan çok zamanı ve uğraşının çeşidini düşünüyorum. Yani elemanlı, kayıtlı, kuyutlu bir iş kurmak veya gidip bir yere iş aramak zorunda kalmadan deniz kenarı bir yerde hayatın vitesini istediğim zaman düşürüp, istediğim zaman yükselteceğim bir tarzı iyi, kötü sağlamak benim için en önemli noktaydı. Zar tuttu, ruletin topu istediğim yerde durdu. Fakat hala buradayım.. Sebep?

Yaklaşık bir aydır FriendFeed denilen ortama takılıyorum. Blogları da sosyal medyadan saysak bile FriendFeed veya benzeri diğer platformlar biraz daha değişik. Blogdaki kadar detaya girmeden düşüncelerinizi, bulduğunuz ilginç linkleri paylaşıyorsunuz. Ortamda bulunan ve sizin güncellemelerinize abone olmuş kişiler tarafından da direk olarak yorumlanıyor bunlar. Bir benzetme yapacak olursam, burası benim evim, total bir hakimiyetim söz konusu, FriendFeed ise oturduğum mahalle diyebiliriz. Komşuların falan var işte. Bunların da tabii iyisi, kötüsü, gıcığı, gürültücüsü, dindarı, Atatürkcüsü var. Ama şunu gördüm, orospusu yok, şıllığı yok, sikicisi yok, pezevenk de yok… Nezih bir sitede oturuyorum yani. Türk web’inin önde gelenleri, arka planda takılanları, bayağı taşşaklı insanlar var. Sıradan senin, benim gibiler var, doktoru, profesörü, hocası falan var. Anlayacağınız, fiziki olarak eşyaları taşıma şirketine verip Türkiye’ye göndermeden internet ortamında bir mahalleye taşındım.

Dışardan tam olarak bilmiyorum, nasıl bir insan olarak izlenim bırakıyorum okuyucuda. Hayır, bunu dert ettiğimden, nasıl anlaşıldığımdan endişe duyduğum için merak etmiyorum. Hayatta en sevmediğim tip insan, herşeye itiraz eden, oyunbozanlık çıkaran, sesi çok fazla çıkan, her boka karışan, herşeyi bildiğini iddia eden tipler. Kasım kasım kasılan, kasıntısını kilometrelerce öteden hissettiğiniz insan tipleri.

İşte tam bu anlattığım, sevmediğim karakteri üzerime iğreti olarak zorla giymiş/giydirilmiş gibi hissediyorum zaman zaman. Bir aylık FriendFeed kiracılığımda böyle hislere kapıldığım anlar oldu.

13 yıl olmuş Türkiye’yi bırakalı. Üniversiteden hemen sonra, hayatın kazığı henüz tam da makatıma girmemişken geldim. Ama yine de o yaşın verdiği başkaldırı içeren şikayetlerle doluydum tabii. Lisedeyken sevgilimle pastaneden kovuldum, yiyiştik diye. Üniversitedeyken bir arkadaşıma taksi şoförü levyeyle saldırdı, kız arkadaşı ile cilveleşti diye, ülkücülerden dayak yedim, gitar çalıyorum diye. Ankara 2. şubede duvardaki tarihte kurulan bilmemkaç Türk devletinin bayraklarını içeren postere bakar şekilde yüzüm dönük 4 saat ayakta tutuldum, kimlik taşımıyorum diye. Eğitim sistemi, laiklik, din, politika zaten hergün önünüze gelen çorba.

Neyse ki ruhumun çakallarca tecavüzüne fazlaca fırsat vermeden kapağı attım buraya. Haa söylemeden geçmeyeyim, her erkeğin gururunda, onurunda, psikolojisinde derin yaralar açabilecek, hayatının geri kalanında normal bir insan gibi davranmasını ve düşünmesini engelleyebilecek o herkesin bildiği, ama çeşitli sebepler yüzünden söyleyemediği uzuuuuun ayrılıktan da nasibimi alMADIM. (Kadınlar belirli bir tip erkekten çok şikayetçi. Sorumluyu aramaları gereken yerlerden birini söyledim).

Sizlerden ayrıldığım noktalar bunlardır. Eğer bazı konularda anlaşamıyorsak, bunların ve aynı travmaları geçirmemiş olmamızın etkisi vardır bu iletişimsizlikte. Tabii insanın kafasında ideolojisinin geliştiği, değiştiği, toplum içersinde işleyişi, katılımı öğrendiği yıllar hep benim İsveç’deki yıllarıma denk geldi. Bu toplumun insanına davranış şekli, onu ne kadar adam yerine koyduğu tabii ki benim karakterimin oluşumunda da bir parça etki sağlamıştır. O yüzden bazı şeyleri konuşmak benim için problem değil. Belki dışardan ”farklı olmak için özellikle yapıyor” diye değerlendiriyorlar.

Mesela bu din ve ateizm konusu.. Blogda bazı çatışmalar yaşadık. O hararetle bazen kendimi ”ateist” olarak tanımladım. Geçen gün bir yerde kafama dank etti. Ben ateist falan da değilim esasında. Dinin ve Tanrının hayatımda hiçbir yeri yok, varlığının veya varolmayışının ispatı da Dawkins’den farklı olarak hiç sikimde değil. Günlük yaşantımda bir an bile düşünmüyorum onu. Ne cinsel lilişki sonrası gusül abdesti aklıma gelir, ne de kedi gördüğümde peygamberin kedi sevgisi. Bu tarz bir yaklaşımınız varsa İsveç gibi bir ülkede günlük hayatınız asla sekteye uğramaz. Sokakta hiç tanımadığınız bir insanla bile konuşsanız bu konuları tartışma çıkmaz. Tanrının olmadığını, dinlerin safsata olduğunu istediğiniz platformda dile getirebilirsiniz. Yine de tonla kiliseye giden adam var. Dinleri elden gitmiyor yani. Ama bir şekilde Türkiye’de kıyamet kopuyor bunların çevresinde. Oysa bizde kağıt üzerinde yazılı olan kanun da bu tarz şeyleri adam gibi tartışma imkanı veriyor.

Bir başka örnek, dünkü posta. Okul çağındaki gençlerin cinsel eğitimi. Yarın öbürgün Türk magazin basınına da düşer bu.  Altında cozutanları okursunuz Hürriyet okurlarının yorumuyla. Oysa gittim kaynağından raporun PDF halini koydum. Kaçınız okudu bilmiyorum. FriendFeed’de de paylaştım, orada sevgili İpek ”bizim memlekete uymaz bu, biz daha şunu yapamıyoruz, bunu beceremiyoruz” diye yorumladı. Niye abi? Türkler uzaydan mı geldi? Türk kız çocukları 5-6 yaşlarından itibaren büllüklerine masaj yapmıyor mu? Türk erkekleri ergenlikte nereye sokacaklarını bilemedikleri için kalorifer demirinin arasına sürttürmüyor mu? Eğer kapıcı isen basarsın tokadı bebeye, okumuş adamsan ‘dur lan gavur nasıl yapmış?” diye bir bakarsın.

Kemalizm ve Atatürk de öyle.. Şimdi doğu bloku terkedilmiş, paslanmış, yıkılmış Lenin, Stalin büstleri ve heykelleriyle dolu. Fotoğraflarda görmek yetmez, bir fırsatını bulsanız da gidip görseniz… O okul günlerinizdeki p.tesi ve cuma günlerinin havasını bir daha soluyacaksınız. Sevgili değil, bir arkadaş edinin eski USSR den. Sizlere anılarını anlatsın duvar yıkılmadan önceki. Siz de anlatın sizinkileri. Aradaki benzerlikler gözlerinizi yuvalarından çıkaracak.

Bunları ben yazarım, her yerde paylaşırım. Doğrudur veya yanlıştır, nabza göre şerbet vermem. Camide neysem keranede de oyum. Benden fazla bileni dinlerim, beraber birşey yapacaksak işi bilene itaat ederim. Yalnız bayanlar, baylar… DANGALAKLIĞA tahammül edemiyorum. Bunun kültür farkıyla, ülkeden uzak kalmışlıkla, ayakların yere basmamasıyla bir alakası yok.

Başta niçin hala taşınmadım demiştim. Bu dangalaklıkları fiziksel olarak karşılayacak ne gücüm ne de isteğim var. Hayat kalitesinin peşindeyim ben. Ruh sağlığıma özen gösteriyorum. ”Sinnesfred” diyor İsveçli. Şu halimle rahatsız edici fikirlerimi eyleme dönüştürmüyorum karşınızda… Yalnızca yazıyorum. Yazı’dır yani sonuçta tahammül edilemeyen. Kelimeler, birkaç fotoğraf… Beğenmeyince görmezden gelmesi kolay olan kelimeler. Ama kelimelere, yazılara, fikirlere bile tahammül edemeyenler çok. Mahallenin delikanlıları bunlar. Sorumlu oldukları mahallelinin ahlakını, kalitesini, dinini onlar koruyacak.

Bu adamın ben müziğini sevdim… Yoktu o zamanlar YouTube falan, bu tarz materyaller bulamıyorduk tabii. Şimdi var.. İnsan olmanın şartı sürekli eğitim. Bu videonun okullarda gösterilmesi lazım. Tamam Diyarbakır Kenan Evren Lisesi olmasın İpek’in dediği gibi, ama Etiler Jaguar Koleji’nde de olsa gösterilsin yahu… Bizim siteden çocuklarını oraya gönderen var.

Bookmark and Share

Angel Kaç Yaşında?

Şimdi bu internetin özgürleştirilmesi geyiği var ya, benim de hararetle desteklediğim zımbırtı… Bunu tartışırken hep insanın önüne getirilen bir eski yemek var. Çocukların zararlı yayınlardan korunması, bu yayınlara ”kendilerinin malzeme olmaması” argümanı… Konu üzerinde daha önce kafa yorduğunuz için belli bir birikiminiz varsa ve bununla da sonuca yaklaşmaya başlarsanız, karşı taraf bir de son çare olarak ”interneti pedofillere peşkeş mi çekeceksiniz?” e sarılır.

İlk tepkim, içimden gelen, elimin tersiyle masaya vurup herşeyi alaşağı etmek ve okkalı bir küfür sallamak. Ama iki önceki yazıda da dedim, kafası basmayanlara, halkın otlayan/uyuyan kesimine müşfik bir şekilde olayı anlatmak gerekiyor.

Esasında olaya direk olarak halkın otlayan/uyuyan kesimi diye girmek biraz insafsızlık olabilir bu konuda. Çünkü henüz herkes için çok da eski olmayan bir olgunun karşısındayız.

Eski vakitte, ehh bir 10 sene önce, internette bulunan tüm erotik veya pornografik materyal profesyonel şirketlerce üretiliyordu. Bunlar tabii ki kar amacı güttüklerinden ve devlet babayla başlarını belaya sokmak istemediklerinden kağıdına, kuyduna dikkat eder, 18 yaş altı modeller kullanmazlardı.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share