İnternet ve Özgürlükler Gündemi Nasıl #birandaporno Oldu?

2011-05-28 - 5 Yorum Aptalca Şeyler

Aslında bandı biraz geriye sarmamız lazım. 15 Mayıs’a değil, bir önceki yürüyüşe gidelim.  Yalnızca 4000 kadar insanı toplayabilmişti o yürüyüş. Fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile bunların arasında ”pornoma dokunma” pankartı taşıyan çok küçük bir grup vardı. Yine bu grubun arasında bir başka pankart dikkatimi çekmişti o zaman. ”YouTube değil, YouPorn açıldığı zaman özgür olacağız” minvalinde bir pankarttı. Mesajı buydu ama ifadesi, tarzı başka olabilir. Tam hatırlayamıyorum. ”Haklılar” deyip, geçip gitmiştim.

Fazla dikkat çekmediler o gün 4 000 kişilik kalabalık arasında. Belki de 15 Mayıs’da toplanan 50 000 kişi arasında da sayıları bir önceki yürüyüşte bulunanlar kadardı. Bu sefer daha da az göze batmaları gerekirken, bir anda internet, özgürlükler, vatandaş ve devlet denkleminde, tüm sahneyi ve ışıklarını çaldılar.  Bu da aslında 15 Mayıs’da değil, onu takip eden günlerde oldu.

Tabii ki gözüne ve kalbine perde inmemiş olanlarımız aslında bu büyük toplumsal itirazın ardında yalnızca ”izin verin de rahatça porno seyredelim be” söyleminin bulunmadığını çok iyi biliyorlar.  Telif haklarını koruma adına çiğnenen temel haklarımız, özel hayatın gizliliği, haberleşme özgürlüğü, yönetenlerle yönetilenler arasında jenerasyon farkının getirdiği rahatsızlıkların yeni teknoloji ile daha da ayyuka çıkması, yine yönetenlerin dizginleri hep elde tutma sevdası ve bu toprakların tarihinde yönetenin yönettiğini hep tebaası olarak görerek başımızdan (bizim de dualarımızla) hiç eksik olmaması, yönetene ”aman zeval gelmezken”, yönetilenin hep okkanın altına gitmesi geleneğine karşı bir başkaldırı, bu tepkinin dayandığı temel noktalar.

Peki nasıl oldu da iş geldi, pornoya özgürlük sloganına takıldı? Bunu açıklamak önemli. Çünkü o yürüyüşe destek veren bazı insanlar ”konuyu pornoya özgürlük çizgisine getirerek işi rayından çıkarıyorsunuz. Haklı bir davada haksız duruma düşülüyor” diye görüş bildirdiler. Bazıları ise acaba stratejik olarak bu söylemi bırakmakta bir fayda olabilir mi diye de kendilerine ve etrafındakilere bu soruyu sordular.

İki yönlü ele alınması gereken bir konu bu:

- Eğer bu söylem büyük bir grup tarafından dillenlendiriliyorsa, porno seyretme özgürlüğünün genel olarak özgürlüklerle nasıl bir ilişkisi var? Bu grup, olaya nasıl bakıyor?

- Özgürlükler konusunda bastıranlar, gerçekten de ağırlığı porno seyretme özgürlüğüne mi veriyorlar, yoksa bu iddia üzerlerine giydirilmeye çalışılan bir deli gömleği mi?

Yine bandı geri sardığımız yere gitmek gerekecek: 4000 kişilik gösteride ilk defa ”YouTube’a değil, YouPorn’a özgürlük, gerçek özgürlüktür” pankartı açıldığı zaman henüz YouTube yasaklıydı. Bugün, YouTube’un tekrar hülle ile açılışının üzerinden 7 ay geçmiş. İçerden alınan bir bilgiye göre haftada 100 sitenin  erişimine engel koyuluyor. 7 ay, 28 haftada 2800 site yapar bu. Yani YouTube açıldığından ve tüm dünyaya ”Türkiye’de YouTube açık, artık biraz daha özgür bir ülkeyiz” mesajı verildiğinden bu yana 2800 site daha erişime engellendi. Bu bir iyileştirme değil. İtirazı olan var mı? Olsa olsa bunun iyileştirmeden öte, bir yutturmaca olduğu söylenebilir. Karısını döven adamın, dışarı çıkarlarken fondöteni kadının suratındaki morluğa boca etmesi gibi. Beceriksizce…

Özgürlükleri savunurken işin kolay tarafından tutmak olmaz! Tüm özgürlüklerin temeli olan düşünce ve ifade özgürlüğü, savunması rahat fikirleri savunmak için yok! En iğrenç söylemleri, en ağza alınmayacak ifadeleri de (dahi) kullanabilmek için var. ”Berlusconi’nin demokrat olmadığını düşünüyorum” veya ”Hristiyanlık bugünün şartlarına pek uymuyor” gibi fikir ve ifadeleri savunmak için değil bu özgürlük. Çünkü iş değil bunları savunmak zaten. Bu özgürlük, ne kadar aptalca bir hareket olsa da İncil, Kuran, Tevrat yakmak için, Berlusconi’ye, Merker’e kişilikleri için olmasa da yürüttükleri politikalar için ”aptal” veya ”aptalca” demek için. TED konferanslarını seyredebilmek için değil, throatgagger.com a girebilmek için. Sözün kısası, Sasha Grey’in pornosunun savunulamadığı yerde Palahniuk’un Ölüm Pornosu‘nu savunmakda bir maharet yok. Aradaki sebep ve sonuç ilişkisini iyi irdelemek gerek.

Bana kalırsa % 99,99 oranında, internet sansürüne ve dolayısıyla sansürün her çeşidine karşı çıkanların durduğu nokta burası. Bir de öbür nokta var. Bu insanların üzerlerine giydirilmeye çalışılan deli gömleği…

”Temiz ahlaklı” Bülent Arınç, Tüsiad’dan Ümit Boyner’e ”siz gelirseniz pornoyu ve diğer şeyleri serbest bırakırsınız” diyor örneğin. Kendine rakip olarak görüp ayar vermeye çalıştığı bir kadını ”porno savunucusu” rolüne koyması gözlerden kaçmasın. Şu anda görünen tablo o ki, meydanlara inen 50 000 kişinin arasında olmayan kişiler de iktidarın hoşuna gitmeyen söylemlerde bulunduklarında ”pornocu” damgası yiyiveriyor. Türkiye gibi bir ülkede pornografinin arkasında durulamayacağı teorisi ve bu teoriye olan aptalca ve utanmazca bir güven ile sistematik olarak saldırılar var insanlara, fikirlerine ve özel hayatlarına karşı. Son zamanlarda bu konudan ayrı olarak gündemi meşgul eden x, y veya z partisine ve kişilerine ait amatör porno videolar ve bu çevrede çıkartılmaya çalışılan gürültü, zaten bu zümrenin bu tip yaftalamaları sıklıkla kullandıklarını bizlere gayet güzel anlatıyor. Ha gayret! Belinize kuvvet! Yasakların bize hissettirdiği eksikliği, sizler sayesinde gidereceğiz.

BTK başkanı, yanında biri varken internete giremiyor. Her yer porno, bir anda porno… İlk başlarda kızmıştım ama haksız da değil. Siyasetçilerin kendi amatör videolarını bıraktım, ”kısa etek giyenlere tecavüz” eminim internette çokça araması yapılan bir fantezidir. Hem de kadınlar tarafından. Ya bir erkeğe dört kadın?! Gavur bile threesome’da bırakmışken…

BTK başkanı Tayfun Acarer’in kendini dahi bu porno furyasından kurtaramaması baya konu oldu ve sonunda kendisi de  internet vandallarının gazabına uğradı. Bazı ”muzip” internet kullanıcıları #birandaporno versiyonlarını yapmakta gecikmedi. Yaşı başı gelmiş, devletin bir kurumunun güvenerek anahtarı verilmiş kişilerin böyle alaya alınması duyarlı vatandaşlar ve devletin kendi nezdinde pek hoş değil. Onlar için hoş değil, alaya alınan kişinin kendisi içinse çok acı. Ne çare ki, içinde bulunduğumuz devirde size saygı duymak için, konunuzda az buçuk bilgi sahibi olmanızı bekliyor insanlar.

Bookmark and Share

Dezenformasyona Karşı Enformasyon

2011-05-18 - 17 Yorum Politika

Dezenformasyon’un Vikipedi tanımı şöyle:

Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu bulunmayan ve kasıtlı olarak yayılan bilgi.
Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır. Sahte belge, el yazısı, fotomontaj ve montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve dedikoduların duyurulması gibi yöntemleri bulunur.

Sosyal alanda bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış bilgi ve haber vermek için kullanılan en önemli araçlardan biridir.

15 Mayıs Pazar günü yapılan yürüyüşlerin  ilk etapta ”200 kişi yürüdüler” ile haber geçilmesinden sonra, mızrağın çuvala sığmadığını gören ana akım #adimedya bu sefer de beni artık güldüren bir utanmazlıkla, bu yürüyüşün filtre yazılımı satan firmalar tarafından rant amacıyla sponsre edildiğini iddia etmeye başladı.

Yürüyüşün videoları ve fotoğrafları var internette. Böyle bir kalabalığın yazılım firmaları tarafından fişeklendiğini iddia etmek, ancak Zaytung’da görülecek bir başlık olurdu. Bu iddiayı yapan gazeteye direkt link verdim yukarda. Diyebilirsiniz ki ”YeniŞafak’ı dikkate mi alıyorsun”. Verilen linkdeki haber, noktasına ve virgülüne kadar onlarca gazetede yer almış, ”yerleştirme” bir haber. Kimin yerleştirdiği üzerine kafa patlatmayı, konspirasyon teorilerini sevenlere bırakıyorum.

Yine yukarda aldığım dezenformasyon tanımında ”Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır” ifadesine dikkat çekerken, bu yazıyı okuyanlara da (eğer şimdiye kadar görmedilerse), Akif Beki‘nin Radikal Gazetesi’ndeki yazısına göz atmalarını öneririm. Bu yazıya ve dün bir anda ard arda gazetelerin köşelerinde çıkan benzeri yazılara tekzipler yolda.

Tekzibin dışında, kişisel olarak da bu dezenformasyoncuların peşini bırakmamak yine görev olsun. Tamamen Atıyorum adlı blogdaki aksiyona katılmak isteyenler, ellerini de korkak alıştırmasın. Burası belki daha açıklayıcı.

15 mayıs Pazar, geride kaldı. Şimdi yapılması gereken, bu dezenformasyona karşı enformasyonla vitesi yükseltmek. Bunun için yoğun bir çalışma, internet üzerinde dağınık olarak örgütlenen aktivist gruplar tarafında başlatıldı.

Erdem Dilbaz, #adimedya nın ve ona bu dezenformasyonu ”yerleştiren” kişi veya kurumların iddialarının aksine, ailelerin veya kişilerin kendilerini, çocuklarını korumak için kullanabilecekleri ”ücretsiz” filtre yazılım programlarını listelemek için bir çağrıda bulundu. Daha sonra bunlar bir CD içinde, ilgili kişi ve kurumlara iletilecek.

Şimdi gelelim, balığın baştan koktuğu yere

Her şeyden önce siteleri erişime kapatma yetkisine pratikte sahip olan BTK’nın, işinin kompetanı olup olmadığını sorgulamamız çok önemli. Ancak bırakın kompetanlığı, bu kurumdaki başıbozukluk, sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması, dikkatleri çeken ilk nokta. BTK başkanı Tayfun Acarer ile bu kurumun hukuk işlerinden sorumlu kişisi Ali Osman Yıldız, aynı mekanda, yanyana otururken kendilerine yöneltilen soruları cevaplıyor. Aynen şöyle:

SORU: Burada temel sorun, yasanın idareye “müstehcen” bulunan yayınlarla ilgili olarak doğrudan erişimi engelleme yetkisi vermesi. Ama müstehcenlik ölçütleri yargı kararlarında bile çelişkili tanımlara konu olan çok tartışmalı bir konu. Siz müstehcenliği nasıl tanımlayarak hareket ediyorsunuz? Yargıtay kararlarını mı esas alıyorsunuz?

ALİ OSMAN YILMAZ: Biz Yargıtay normlarının çok üzerinde normlarla karar alıyoruz. O kadar ekstrem, yani o kadar geniş açılı bakılıyor ki, örneğin (site) ana sayfasında direkt cinsel ilişki göstermiyorsa engelleme yapmıyoruz.

Vay canına! Hep beraber bir yaşımıza daha girdik mi? Bu kurumun ciddiyetinden, yaptığı işin kalitesinden ve dürüstlüğünden şüphe etmek için her türlü done var elimizde.

Hepimize malum olduğu üzere, BTK engellediği sitelerin sayısını paylaşmıyor. Bunun nedeni, bu sayıların ”BTK sansür uyguluyor” diye dışarda kendilerine karşı kullanılması. Komediyi görmemek için kör olmak lazım.

Biz bu rakamları paylaşmıyoruz. Çünkü paylaşırsak, ne kadar çok olduğunu görürsünüz ve sonra bunları bize karşı sistematik sansür yaptığımızı iddia etmek için kullanırsınız.

Yani rakamın yüksekliğinin, sistematik bir sansürün varlığına delil olduğunu kabul ediyor BTK.

Bu sansür aparatı ile mücadele başlamıştır.

Kimsenin hakkını yemeyelim, Bu mücadele çoktan başlamıştı. Ama şimdi sistematik olarak, kalabalıkları da arkaya alıp, yeni bir faza geçiyoruz.

Belki biliyorsunuz, Engelliweb diye bir site var. Bu site Türkiye’de erişime engellenmiş sitelerin, internet kullanıcıları tarafından fark edilebilenlerini listeliyor. Yani siz internette rastgele gezinirken erişime engelli bir siteye denk geliyorsunuz ve bunu gidip Engelliweb’e bildiriyorsunuz. Liste böyle oluşturuluyor. Bu listede şu an itibarı ile 13,064 site var.

Yine bilindiği üzere, 5651 adı verilen ve interneti sansürlemek için kullanılan kanun, aslında çıkış noktasını ”internette çocuk istismarını önlemek”ten alıyor. 5651 ile Türkiye’de çocuk istismarının ne kadarı önleniyor, elimizde bir bilgi yok. Ancak BTK’nın kendi ifadesine göre, erişime engellenen müstehcen sitelerin % 40 ından çocuk istismarı var.

Hodri meydan!

Türkiye’nin bilinen 13,064 adet sansürlü site listesinde kaç sitenin çocuk tacizi içerdiğini belirleyeceğiz.

Başlatılan dezenformasyona karşı enformasyon kampanyası çerçevesinde yapılacak iş şu:

Bu yazıyı FriendFeed ve Facebook’da paylaşacağım. Gönüllü denetçilerden oluşan bir grup kuracağız iki gün içinde.

Bu grup, 22 Mayıs Pazar gününe kadar 13,064 sitelik liste içinden 1350 siteyi rastgele seçip, bunların içeriklerini kontrol edecek. Alan adı erişime engellenen 1350 rastgele seçilmiş sitenin bugünkü içeriği değerlendirilecek, çocuk tacizi içerip içermediği internet kullanıcıları tarafından kontrole tabi tutulacak.

Eğer bu siteler içinde çocuk tacizi içerdiği en küçük şüpheye davet çıkaran varsa, bunlar ayrıca uzmanlara baktırılmak üzere listelenecek.

Sonuçlar, ülkedeki ana akım medya içinde bunu haber yapmaya değer bulacak gazete, radyo ve televizyonlar ile paylaşılacak. Bu sonuçları paylaşmak için peşlerinde koşacağız. Bakalım ”habere hayır” diyecekler kimler olacak aralarından.

Neden 1350?

İngiliz alfabesinin 26 harfi ve artı olarak rakamla başlayan alan adlarını kontrol etmek için de bir tane daha üzerine koyarsak, bu 13,064 sitelik listeyi 27 ye ayırmak makul olur. Bu durumda bize 27 kişi gerekiyor. Her bir kişi, sorumlu olduğu alfabe harfi ile başlayan alan adları arasında rastgele 50 site seçecek. Her bir harf grubundan (ve bir de rakamla başlayan gruptan) 50 site seçmek uygun olur. Böylelikle bu işe gönüllü olarak adını yazdıranları da işlerinden ve güçlerinden etmemiş oluruz. Devlet Bahçeli gibi kosinüs ve tanjanta girmeden, basitçe 50 x 27 = 1350 desek…

Gelişmeleri buradan, Twitter ve FriendFeed hesabımdan paylaşacağım.

Bookmark and Share

Hey Okur!

2011-05-09 - 3 Yorum Politika

Yazma şevkimi yitirdiğimi zannediyordum. Fırat Yıldız‘ın, içinde 138 yasaklı kelimenin geçtiği hikaye yarışması için bir şeyler karaladım hafta sonu. Hikaye, tıpkı yarışmanın çıkış noktasına neden olan şeyler gibi saçma sapan oldu, ama o bilindik ‘’kick’’, tekrar karın boşluğunu yokluyor şöyle bir.

Aynı zamanda spastik bir durum da var: Tumblr’da, draft olarak tuttuğum bazı görseller var, blogda kullanırım bunları diye… Ne zaman yaparım? Belli değil.  Yine tumblr’da, umuma kapalı bir blog açtım, oraya yazıp çiziyordum bazı şeyleri. Buraya alır mıyım? Hiç düşünmedim ciddi olarak. Evernote’un içi, blogda ‘’bir gün’’ ele alınacak, paylaşılacak yüzlerce konu, makale ve link ile dolu. Fakat anlaşılan o ki, Türkiye’deki internetin şu günkü hali ile bunların yazılmasına, paylaşılmasına, gösterilmesine imkan yok. En azından develere hendek atlatmadan, soruşturmaya, kovuşturmaya uğramadan yok…

İki ucu açık bir kanalda karşılıklı duruyoruz. Birbirimize el ediyoruz, selam veriyoruz, küfrediyoruz, öpücük gönderiyoruz. Senin başına gelenden benim etkilenmemem, benim başıma gelenden senin etkilenmemen diye bir şey söz konusu olamaz.

Yazılacak çok şey var ama hepsi zaten bildiğin şeyler. O yüzden lafı uzatma niyetinde değilim. Üç önemli tarih var önümüzde:

Birincisi ve en önemlisi, 15 Mayıs Pazar günü. Bu Pazar, sesleri yükseltmek gerek. İnternet Sansürü hiç bu kadar ciddi, hiç bu kadar yakın olmamıştı.

12 Haziran, bu çorabı ülkenin başına örenlerle hesaplaşma günümüz.

22 Ağustos, 15 Mayıs’da senle beraber sesimizin ne kadar çıktığını göreceğimiz gün.

12 Haziran için sana arkadaşca da olsa bir telkinde bulunacak kadar kendini bilmez değilim. Ama 15 Mayıs pazar günü gelmezsen bozuşuruz.

Facebook Grubu

Yasaklamak Yasaktır

Sansüre Karşı

Sansüre Sansür

Yürüyüş yer ve tarihleri

istanbul:
istiklal caddesi’nin başı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

ankara:
kuğulu park veya yüksel caddesi
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

izmir:
yer: kıbrıs şehitleri caddesi, sevinç pastanesi önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

bursa:
yer: fatih sultan mehmet bulvarı, nilufer kent konseyi önu
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

antalya
yer: selekler çarşı önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

adana
yer: atatürk parkı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

eskişehir:
yer: adalar migros önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

mersin
yer: cumhuriyet meydanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

konya
yer: eski fuar meydanı (kültür park)
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

kocaeli:
yer: seka park
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

çanakkale:
yer: kordon gestaş iskelesi önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

kırklareli:
yer: kırklareli istasyonaltı konser alanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

kütahya
yer: evkur önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

denizli
yer: çınar meydanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

elaziğ
yer: öğretmen evi önü (gazi caddesi)
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

kayseri
yer: cumhuriyet meydanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

isparta
yer: belediye işhanı önü
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

gaziantep
yer: yeşilsu meydanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

afyon
yer: anıt park
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

malatya
yer: postane meydanı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

hatay (antakya)
yer: uğur mumcu bulvarı
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

giresun
yer: gazi caddesi , debboy mevkii
zaman: 15 mayıs pazar-14:00

Bookmark and Share

Tiranlığın Küçük Adımları

Vikipedi’de Victoria Devri maddesini açtığımızda Mine Urgan’ın bu döneme özgü çatışkı ve çelişkileri, anahtar kelime ve maddelerle vermesi gözümüze çarpıyor.

Bu maddeleri sıralarsak:

1. Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük,

2. Toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan aptalcasına memnunluk,

3. Cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması,

4. Dar kafalılık ve dinsel yobazlığa karşın Hristiyanlığın dibini oyan bilimsel araştırma ve gelişmeler,

5. Para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması,

6. Plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen,

7. Sanata duyulan düşmanlık ve edebiyatın salt eğlence aracı olarak algılanması.

Ayrıca Viktorian Devri maddesinin İngilizce versiyonuna baktığımızda, bu dönemde İngiltere nüfusunun 16 milyondan 30 milyona çıktığı bilgisine ulaşıyoruz.

Herhalde tüm bu bilgileri bir araya toplar ve biraz saksıyı çalıştırırsak, moda akımlarının ard arda dönüşümlü olarak tekrarlanması gibi, bu birbiri ile bağımlı, Viktorian Dönemine özgü şartların, halihazırda içinde yaşadığımız tüm toplumlarda az ya da çok yine geçerliliği olduğunu görebiliriz.

Moral, yani ahlak bekçiliği; zor günlerden geçen, haksızlık ve adaletsizliklerin pençesinde ezilen toplulukları bir hizada tutmanın iyi ve etkili bir yolu olsa gerek. Topluluklara ”yüksek ve iyi ahlakı” yaptırımlarla şart koşmanın patenti her ne kadar Kraliçe Viktoria’ya aitse de, idare ettikleri güruhlara aynı reçeteyi uygulayan bir Adolf Hitler’i, unutulmaz Entartete Kunst‘u (Dejenere Sanat) ile anmasak eksik kalır. Bunlar ünlüleri ama yine bu kadarla da kalmıyor. Reagan ve Bush’un pornografiye karşı savaşını saymamak olur mu? Belki bu ikisi tarihe bir Hitler kadar kazınamadılar hizmetleri ve karizmaları ile. Ama onlar ve benzerleri de, tebalığı kabul eden topluluklarının üzerine Tiranlığın minik adımları ile basarak ve çıkıntıları düzleyerek, üzerinde dengede durdukları zemini pürüzsüz hale getirmek için uğraştılar.

O yüzden Türkiye gibi bir ülkede, William Burroughs’ın Yumuşak Makine‘sine Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı soruşturma, ilk şaşkınlığı atlatanlar için hiç de sürpriz olmamalı.

Savcılığın isteği üzerine kitabı Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu inceledi. Kurul’un raporunda;

kitabın ‘konu ve anlatım bütünlüğü’ olmadığı, ‘argo ve amiyane tabirlerle kopuk anlatım tarzının benimsendiği’ öne sürülerek, ‘ahlaki normlarla bağdaşmadığı’, ‘halkın ar ve haya duygularını incittiği’ ifade edildi. Koruma kurulunun Türk toplumunun ahlak yapısına uygun bulmadığı kitap hakkında dava açılacak.

diyor gazete haberi.

İlk kertede, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nda edebiyat eleştirmenlerinin de bulunduğu izlenimine kapılıyor insan. Burroughs’ın yazı stiline sıkı bir eleştiri var çünkü. Konu ve anlatım bütünlüğü yok, kopuk, argo ve amiyane bir dil kullanıyor demiş kurul.

Kaç kişi bu Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu? Kimlerden oluşuyor? Kaçı edebiyat eleştirmeni?

Hayret ama edebiyat eleştirmeni yok kurulda. Onun yerine Diyanet İşleri Başkanı tarafından Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri arasından seçilen bir üye var. Bu ‘sivil’ Hoca efendinin yanında üniversitelerden öğretim üyeleri ve sanatçıların da içinde bulunduğu 9 kişi daha var. (Bir an aklıma Gökberk Bilgin’in dün attığı twitlerden biri geldi: ”Sanatçısının bu kadar sistem ve iktidar yanlısı olduğu bir ülke daha görmedim” gibi bir ifadeydi)

Yumuşak Makine’yi severek okuyan birinin Türk toplumunun ahlak yapısına aykırı düşeceğini öngörüyor devletin bu kurulu. Sevdiğinden değil ama merakından dolayı okuyanın da toplum için mundar olacağı ima ediliyor. Gençlerimiz ve çocuklarımız….

Böylelikle, eğer bu eserden hoşlanırsan, seni alıp bir köşeye koyuyor devlet baba. Bizimle beraber olamazsın, bu topluluğun içinde yer alamazsın!

Gelelim işin bir diğer tarafına… Burroughs gibi birinin kitabını neden ”Küçükleri” Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu inceliyor? Burayı anlamadım ben. İlkokullara mı dağıtılmış, müfredata mı koyulmuş? Kitapçıya girdiğinde boyama kitaplarının yanındaki rafta, bir çocuğun ilgisini çekecek şekilde mi yerleştirilmiş?

Demek ki o zaman geliyoruz, ”her şey çocuklarımızı korumak için” cümlesini maske olarak kullanıp sansürü meşrulaştıran, zemini düzleyerek, farklılıkları yokeden Tiranlığa ve onun küçük adımlarına.

Şu aktüel olaya ve internet kanunlarımıza baktığımda, ”çocuğu korumanın’‘ bu kadar ağızlarda jiklet gibi çiğnendiği bir ülkede çocukların hapse atılabilmeleri başlı başına bir kara mizah.

Peki madem böyle bir dünyada yaşıyoruz, en azından ülkeleri yönetenler, toplum hayatında rol oynayan bu kurullara erk verenler, onların yapacakları işi kanunlara yerleştirenler kimler? Bizi bizden koruyacak bu topluluğa kuşbaşı bir bakış ile sonlandırayım bu yazıyı:

2008 yılından ”Conservatism and Cognitive Ability”, başlıklı bir çalışma, muhafazakarlarlıkla kognitif yeterliliğin ilişkisi hakkında bizlere bazı doneler veriyor:

İlk olarak, bu çalışmaya göre muhafazakarın tanımı gelsin:

Geleneğe, sadakate, saygıya, disipline, sosyal düzene, aileye önem veren, bir gruba ait olmaktan kıvanç duyan, o grubu kendisiyle özdeşleştiren, dini inancı sağlam, mistizme, doğaüstüne olaylara ve hurafalere inanmaya meyilli kişi. Bu ve benzeri kişiler toplum içinde ”örnek vatandaş”, işlerinde ”sorumluluklarının bilincinde” kişiler olarak görünse de, kendi grupları dışında kalan kişilere karşı sert durmaktan çekinmezler.

Amerika’da 1254 kolej öğrencisi ve yurtdışından  ABD’ye üniversite okumaya gelen 1600 öğrenci arasında yapılan bu çalışma, muhafazakarlıkla kognitif yeterlilik arasında negatif bir korelasyon olduğunu ortaya koyuyor.

Tabii burada kendimize sormamız gereken, bu kadar akıllının, bu dangalaklar sürüsüne kendini nasıl güttürdüğü. Bir yerde hak ediyor olmalıyız belki de.

Bookmark and Share

Papirüse Blog

Açık adını da vereyim mekânın. Bulka Pastanesi (dikkat flaş ve müzik var),   Bahçelievler 7. cadde, Ankara. İki kız ve ben, üzerimizde okul kıyafetlerimiz olduğu halde tüm dersleri kırıp, soluğu burada almışız. Çaydı, pastaydı neyse sipariş vermiş, kendi köşemizde gülüp eğleniyoruz. Kızlardan çerkez ve çıkık popolu olan S., henüz iki haftalık sevgilim. Ama bu ilişki 2 yıl sürecek, lisenin son iki yılı boyunca beraber olacağız. O gün ikimiz de bunu bilmiyoruz henüz.

Baş komi, -hani şu tek tip elbisesi sıradan komilerden daha fiyakalı olan, siyah kumaştan, pileli pantolonun üzerine beyaz gömlek giyip papyon takan-, kolumu S.’nin omzuna atmamı, Bulka Pastanesinin geleneksel profiline uygun bulmamış olmalı ki ayak topukları ve başparmakları üzerinde yarım daire çizip, konum olarak kendinden daha düşük olan bir başka garsona gürledi.

Köşedeki masanın hesabını hemen kes, gönder bunları!

Marka değerinden ve namusundan sorumlu tutulduğu müessenin, iki ergenin aşkına çatı olmasının ahlaka mugayyirliğinden öte, devletin eğitim çiftliğinden firar etmiş olup, bize verilecek formasyondan eksik kalacak olmamız da şüphesiz kendisini rahatsız etmiş olmalı. Siktir edilmemizin sebebi bu.

Günün geri kalanını S.’nin evinde, onun pübis tüylerini traş ederek ve sevişerek geçirdik. İlk etapta tüylerin boyunu kısaltmak için makas kullandım. Buradan topladığımız tüyleri, S.’nin anneannesininin Marlene Dietrich zamanından kalma şapkasının içine koyduk. Belli ölçüde kısalan tüyleri ise babasının traş köpüğüne ve jilet takımına bıraktık. (Evet! S., birinin sevgili, biricik kızıydı)

Su, her zaman kendi akacağı yolu bulur.

Eğer böyle değil de, kendisi için yapılan biriktirme alanlarına sığdırılmayı kabul ediyorsa, debisi çok yüksek değildir o suyun. Durgun sular, biriktirildikleri yerlerden, finansını devletin sağladığı, planlamasını mühendislerin yaptığı sistemlerle taharet musluklarına kadar aktarılır. Göt yıkamakta kullanılmak üzere…
………….

Reşit olmamış gençlerin birbirlerinin pübis tüylerini traş etmesini çok dramatize etmeye gerek yok tabii ki, hak veriyorum sizlere. Fakat bu Bulka Pastanesi hatırasını, henüz pornografik dergileri yaşımı doldurmadığımdan alamadığım, blogların, sitelerin, hatta internetin olmadığı bir zaman aralığından çekip çıkardım. Yani kötü örnek olacak, aklı çelecek ne vardı o zamanlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Eminim aranızda bu tarihlerden öncesini hatırlamayan çoktur.

Biraz önce ise ben, Apple online store’dan iPad teslim tarihlerini gözden geçirdim. Herhalde yakında mormon rahibi Steve Jobs’un pornfree iPad’ını alarak, kapitalist tüketim toplumunun kurbanlarından biri de ben olacağım.

Ne yazık ki sizlere bu siteyi, yani 5 Posta’yı, iPad üzerinde kendi app.’ı ile sunamayacağım hiçbir zaman. Facebook’da da buluşamayacağız. Hatta bunları bıraktım, sertleşmeyen penisin damarlara kan basamaması emsali, kablolarından 1 ve 0 ları tazyikli geçiremeyen TT Net ağında bile buluşmamız zor gibi bundan sonra.

Tabii ki su, yolunu yine bulur. Ama Bulka’larda buluşmak nereye kadar? Ben biraz sıkıldım açıkcası. Üstelik artık eve de gidemiyoruz. Her kuytuya telescreen kurulmuş.

Akan suyu çevreleyen duvarlar, engeller, filtreler, hep onu belli bir sistem içinde rapt ve zapta alarak, mühendislerin kurduğu borulara kanalize etmek için. Berrak damlacıklarını göte vurdurup, onları dönüştürdüğü kahverengimtrak renkleri ile beraber bok çukuruna yuvarlamak için.

Oysa bizim neslin istediği, çok şey değildi. İddia edilenin aksine, internetteki paralel dünyamızı kaos ve anarşi ile kurmaktansa, etli, kanlı ve canlı dünyamızda ne yapabiliyorsak, bizi birbirimize bağlayan kablolarla ekran başında da aynı şeyleri yapabilmek tek amacımızdı.

Ziraatten anlıyorsan, cannabis bitkisinin hangi şartlarda en iyi ve verimli şekilde yetiştirilebildiğini bir arkadaşına mürekkeple, kağıt üzerine yazıp, PTT yi aracı kullanarak iletebilirsin. Yasak değil! Genelevde çalışan bir hayat kadını olarak kapını çalan müşteriyle yapmacık flört ederek, emmenin veya gömmenin fiyatlarını ayrı ayrı söyleyebilirsin. Serbest! Türkiye futbol ligi üzerine bahis oynamak için, monopolün verdiği oranları düşük buluyorsan, kuponunu yabancı bahis sitelerine telefonla da yatırabilirsin. Üçüncü biri senin telefon hattında araya girip, ‘’cısss’’ demez.

Hatta üşenmesem, bu blog yazısını oluşturan tüm satırları word programına dökerim. Üzerine bir de buraya koyulması yasak, konuyla ilgili bir fotoğraf ekler, bunların yazıcı ile çıktısını alırım. (her ne kadar 1996 dan beri yazıcılar ile sorunlu bir ilişkim olmuşsa da… ) Çıkan A4 kağıtları ikiye büküp, zarfa koyarak adreslerinize postalayabilirim. Zannediyor musunuz ki apartmanınızın içinde, posta kutularınızın önüne bir adam dikecek PTT, her gelen mektubunuzu kontrol edecek? İş oraya kadar gelse ne düşünürdünüz diye sorup kafanıza gereksiz yere solucan sokmayayım. Ama aslında ayan beyan bulunduğumuz yer orası. Yalnızca görmezden geliyoruz.

Korkarım Bulka’dan kovulanların bu şekilde gettolara mahkum bırakılması, gelecekte hepimize maymunlar cehennemini hatırlatacak.

DipnotTv’nin iPad aplikasyonu çıkmış. Bu blog papirüs üzerinde nasıl durur acaba?

Bookmark and Share

Eski Yıl, Yeni Yıl – Same Same But Different

Trendlere karşı allerjim olduğunu söylemiş miydim? O yüzden eski yıl biterken şööööyle bir toparlama yapmayı seçmedim. Denk düştü, Fizy’nin erişime engellenmesi son blogpost oluverdi. Bilgi Üniversitesi’ndeki porno olayı, yeni yılın ilk postuna köşesinden konu olmuş olsun o zaman. Kur-an’da müzik şeytan işiydi, üniversitede ise porno… Same same, but different.

Aslında çok da didiklendi, o yüzden ben yazmayayım bari dedim ama bu blogun arada bir ziyaretçisi olduğunu anladığım bir Ekşi yazarı ‘poke’ yapınca (Cüneyt Özdemir bilmez bu poke kelimesini) iki satır döktürmek elzem oldu.

Mevzusu bahis olan ödevin porno film olması emin olun pek umrumda değil. Beni daha çok hayrete düşüren, ismi Bilgi olup, bilgi çağını yakaladığına gönderme yapan bir kurumun ahlak paniğine kapılıp, kapıyı, bacayı ve bilgisayarları mühürlemesi. Sonrasında, bilgi ve bilim yuvasında böyle bir ahlaksızlığa (!) okey veren öğretim üyelerinin ve görevlilerin kick’lenmesi ise sıçılan bokun üzerine tüy dikmek. Başka bir şey değil!

Şaşırtıcı mı? Sümme haşa! Görüntülere bakın, siz karar verin. Katolik manastırında yatakhanede porno dergi kontrolü mü, TR de üniversite mi? Same same, but different…

Burada değerli vaktinizi de almayayım. Çok söylenen, üstelik akıllıca söylenen şeyleri tekrara lüzum yok. Ama linkleyeyimLinkleyeyim ki görün… Eğitme ve öğretme işini organize etmek için görev alıp, her gün bu işe ceket kravatla giden insanların kafasının içi, öğrenci evinde tuvaletteki çöp kutusuna atılmış, o kullanılmış prezervatifin muhteviyatından bile daha cıvık.

İşin bir başka düşünülmesi gereken tarafı, 2011 yılının Türkiye’sinde insanların üniversitenin akademik özgürlüğünü sınamak için pornografiyi araç olarak kullanması. Ödevi yapanın suçu yok, yanlış anlaşılmasın. Nasıl oldu da batı’nın 50 yıl önce geçtiği yerleri biz hala kafa göz yarmadan geçemiyoruz? Buna, bu ortamı yaratanların cevap vermesi gerekli.

”Eski medyacılardan türetilen yeni medya 101” dersine uygulamalı giriş.



İki çift laf da kendini yenilemeye çalışan eski medyaya. Çünkü bu da 2011 in tümünde ve sonraki zamanda ”hot topic” olacak bir konu. Biraz önce sık sık ”abi yea, buraların eski kalitesi kalmadı” dediğimiz FriendFeed’den konu ile ilgili tartışmalara link verdim. Öyle bir yer ki FriendFeed, lise öğrencisinden psikopatına kadar insan var. Neo Marksist bile var! Gördüm ben…

Yine de entelektüel stimulans için bana sanki gazetecilerin olduğu yerlerden daha iyi gibi geliyor. Ne dersiniz?

Dipnot.Tv nin Cüneyt Özdemir’ine bir bakasım geldi.

Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun olan Özdemir, Londra’ya British Council bursu ile gitmiş ve orada Multimedya üzerine eğitim görmüştür.

Meslek hayatına ofis boy olarak başlamıştır. 32. Gün isimli haber programında 8 yıl asistan olarak çalışmıştır. CNN Türk’ü kuran kadronun içerisinde yer almış, aynı zamanda da CNN Türk’te 5N1K isimli güncel haber ve araştırmacılık programını Soner Yalçın ile birlikte hazırlamıştır. Sunuculuğunu da kendisi üstlenmiştir.

Maaşallah! Gerçekten maaşallah! ”Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” ifadesini zaman zaman yerinde bulsam da tüm samimiyetimle söyleyeyim ki, eğitimi ve tecrübeyi bir kalemde küstahça silip atacak biri değilim.

Yalnız size bir şey diyeyim: Ben 2 defa denediğim halde İsveç’de ehliyet alamadım, biliyor musunuz? Oysa 18 yaşından beri Türk ehliyetine sahibim ve tek bir kazam bile yok. İyi araba kullandığıma ‘inanıyorum’. Tek problem, İsveçlileri buna inandıramam… Zeka olarak benden geri olan bazı insanların, hayatlarında direksiyon görmemişken bu ehliyeti tak diye alması beni bazı düşüncelere sevk etti. Sebebini uzun süre irdeledim. Vardığım sonuç, Türk gibi araba kullanmanın artık omuriliğime işlemiş olduğuydu. O yüzden zekası daha kıt olan biri, yol, araç ve trafik konusunda sıfır bilgiyle gelip, kendini o ülkede geçerli trafik kurallarına göre eğittiği takdirde trafiğe çıkmaya ”ehil” addedilirken ben şoför tutmak zorunda kalıyordum.

Cüneyt’in de eski medyadan yenisine gelirken çuvallaması bundan mütevellit. Eskisinin içinde çok kalınca, o pazarda annane donu satan tezgahtarların yaptığı gibi çığırtkanlıkla icra edilen ticarete aklı gidiyor hep zaar. Televizyondan da biliyoruz ya!  Bir tek ellerde tokmakla davula vurma eksik…

az sonraaaaaa!! gümmmm, birazdaaaaaannnnnn!!! bummmm!!, başka hiç bir yerde göremeyeceğiniiiiiizzzz!!! wroaaaaaa!!!, reklamlardan sonra!! hobaaaa!!

Bir ara Ali Sami Yen’i ”eski yapı, maç oynanması tehlikeli olur” diye yasaklı stadlar listesine alacaktı da UEFA, haftasına badana boya yaptılardı, maç oynatmak için. Eskinin, boyanınca yeni ”gibi” olacağı ilk ve son defa orda keşfedilmedi tabii. TR de ”yeni medya”dan bir sonraki adım, Kanyon’a Sümerbank mağazası açmak olacak, korkarım…

Medya! Eskisi, yenisi… Same same but different…

Seneye Bilgi üniversitesine kayıt yaptırmak için cebine 18 bin lira koyup gidenler, nizamiyeye geldiklerinde ”Bu Üniversiteye Erişim Engellenmiştir” diye beyaz bez üzerine kırmızı boya ile bir yazıya denk gelirler mi acep? Zannetmem! Parayı alan mutemet işsiz mi kalsın?

Neyse ki ben nöbetteyim. Bu sene de 5 Posta’ya erişim engelli.

Biliyorsunuz, Democratic Republic of Turkey’in sansür kuruluna bir itiraz dilekçesi vermiştim. Ona red cevabı geldi. Sürpriz!

Sorumlu bir kişi, ”8000 kapalı siteye bakmayın siz. Uyar & kaldır (nasıl bir ismi var bu işlemin?) yöntemiyle 7000 siteyi kapanmaktan kurtardık. Evet, alkış?” diye bir demeç verdiği için, o dilekçede ”sitede hangi içeriğin şikayete konu olduğunu” sorduk. Sorduk ki, herkes gibi uyarılınca biz de kaldırırız belki diye…

”Zıttırıbıttın mı?’‘ diye bir cevap geldi.

Biz de tuttuk idare mahkemesinde dava açtık. İyi etmiş miyiz? Ettik tabii. Elin çakalı ”Türk kendi karısını ..kerken gizli çekim kayıt yapıyor” diye video tag’leyip, siteye koyuyor. Sansürü yese, mahkemeye gidecek yüzü yok. Bense liberteryen, Soros’cu bir cinsel kültür sitesi sahibi olarak AİHM’e kadar gideceğim. Yüzüm var…

Yani bu iş pek same same but different olmayacak gibi. Ona göre!

Bookmark and Share

T.İ.B. e Yaptığım İtiraz Hakkında Genel ve Kısa Bilgi

Dün, yani 29 Kasım 2010 tarihinde, avukatım aracılığı ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na, bilindik adı ile TİB e itiraz dilekçem elden bırakıldı.

Bu dilekçede ana hatları ile idari işlemlerin gerekçeli olması ilkesine aykırı davranılması, site sahibi olan bana savunma hakkı verilmemesi ve ifade özgürlüğü gibi temel anayasal haklarımın ihlalini gerekçe gösterdik, yapılan yanlışın düzeltilmesini, siteye uygulanan idari tedbir kararının geri alınmasını ve uygulamanın kaldırılmasını talep ettik.

Bu şekilde süreç başlamış oldu. TİB e yapılan itirazda işaret ettiğimiz noktalara tatmin edici açıklamalar yapılmadığı ve hakkım geri verilmedi takdirde blogum 5 Posta’ya sansür uygulaması ilk önce Türk mahkemelerine, buradan da sonuç çıkmaması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gidecek. Bu süreci sonuna kadar işletmek konusunda kararlıyım.

Gelişmeleri burada paylaşacağım.

Bookmark and Share

Yarım Kalan Yazının Devamı

güzel yazıyor bu adam ama siyaset karıştırınca sıçıyor. emek sermaye çelişkisini görmemiş piç. 5posta burdan sana sesleniyorum sen sikten taşaktan muhabbetlere devam et siktir et siyaseti politikayı. en büyük troll ben selamlar

Türkiye’nin underground, sıradışı ‘bilgi kaynağı’ İnci Sözlük‘de böyle bir ifade var hakkımda. Yalnızca bu mu? Zaman zaman bu tarz eleştirileri bloga yorum olarak yazan okurlar veya FriendFeed’de yaşanan tartışmalarda karşıma çıkan insanlardan alıyorum.

Peki, sizlere blogun bu 510. yazısında bir sır vereyim.

Bu bir seks, porno blogu değil. Hiç olmadı! Bu politik bir blogdur!

Bir şekilde insanlar benim yalnızca seks ve cinsellik ile ilgili konularda yorum yapmamı, görüş bildirmemi bekliyor. Bu olmadığında ”bırak yeaa!! sen yalnızca seks yaz, bu işlere karışma” gibi bir tepki geliyor. Oysa bu tepkiyi verdikleri andan itibaren aslında blogun içeriğini kavramaya doğru olumlu bir adım atmış oluyorlar, farkında değiller…

Ne yazık ki bu olumlu adım, benim düşüncelerimin kendi ideolojileri ve dünyaya bakış açıları ile uyuşmadığını gördüklerinde, şekerlemenin renkli ambalajına saldıran fakat ağzına aldığında beklediği tadı bulamayan bir çocuğun yüzünü ekşitip, şekeri tükürüp, atması misali son buluyor. Sık oluyor bu… Ama biraz önce iyiydi?! Çünkü islamcı, turancı, liboş, komünist, In Sex We Trust.

Aslında İnci sözlük yazarı, köken olarak burjuvazi sınıfına ait olan benim, huyu, suyu, dili başka bir diyarda, bir dönem yeri geldiğinde  ”yabancı’‘ olarak ve ”ötekileştirilerek” asgari ücretin üçte biri fiyatına ve sigortasız, depo işcisi olarak da çalıştığımı bilse, emek ve sermaye ilişkisine yönelik düşüncelerimi yine de dikkate alır mıydı bilmiyorum? Belki de emek ve sermaye ilişkisini ele alan çok fazla FriendFeed profili, blog yazarı, gazete yazarı olduğundan yine de dikkatlerden kaçabilirdim.

Şunda ciddiyim: Tabii ki benim az ücretle sömürülen bir kaçak yabancı işçi olarak çalışmam veya yeri geldiğinde 10 işciye patronluk yapmış olmam, bir sözlük yazarı kadar emek ve sermaye ilişkisine kafamın basmasını gerektirmez. İşte bu nedenle o arenayı çoğunlukla bilenlerine bırakıyorum.

Bunun yerine benim politik ajandamda çok da popüler olmayan, daha az insanın ilgilenebileceği düşünce, ifade özgürlüğü ve bireysel özgürlük gibi kavramlar var. Sonrasında bu kavramları, bu blogu diğerlerinden ayıran özellik olarak daha cafcaflı bir ambalaja sarıp, sunmam, o sizlerin de çok aşina olduğu liberteryen ahlaksızlığın eseri olarak kutlanmalı veya yerilmeli belki. İsteğe göre atışta serbestsiniz…

Sonra seksüel politikayı da tabii ki bu kavramların içinde bir yere koymam gerekiyor. Çok önemli o..

Eşcinselleri hasta olarak kabul eden bir bakan oturduğu koltukta kalabilirken, ‘halkın’ müzik zevkini eleştiren bir piyanistin neredeyse çuvalla sopa yediği bir ülkede aktif bir seksüel politikanın gerekliliği tabii ki tartışılmaz. Aksi halde piyanistinin fikirlerine bir devlet bakanının fikirlerinden daha çok önem veren bir ülkede yaşadığımız yanılgısına kapılabilirdik! Hayat o kadar tozpembe değil…

Yalnızca bir örnek: Bu ülkede adına 5651 adı verilen, kanserli bir düşüncenin kanunlaşmış halinin, hayatını fuhuş ile kazanan insanları ne gibi bir trajediye zorladığı da tartışılmalı. Böyle bir tartışmayı hiç bir yerde görmedim ben. Eskortların internetin nimetlerinden faydalanarak kendi hizmetlerini tanıtabileceği bir platformda reklam yapmaları devlet zoru ile yasaklanıyor, hatta kanun oluyor. Bu bahsettiğimiz insanların,  insanlık onurunu ciddi biçimde zedeleyici ortamlara ve organizasyonlara (kerane, pezevenk, mafya) devlet tarafından mahkum edilmesi hiç bir emek ve sermaye bilincine ulaşmış Türk internet aydınının konusu olmadı.

Bu yazıyı aslında 1 Kasım gecesi yazmaya başlamış, ama bitirmemiştim. En son yukardaki paragrafa kadar gelip daha sonra bir ara tamamlamak üzere bırakmışım. 4 Kasım cuma akşamı yürürlüğe giren ve 5 Posta’ya ikinci defa erişim engeli getiren karar üzerine bu blogun içeriği konusunda internet kullanıcılarını ve sansürcülerimi daha da net olarak bilgilendirmek üzere devam ediyorum. Çünkü yukarda yarım bıraktığım ilk bölümde sunulan ”5 Posta politik bir blogdur” tezine aranızdan ”hadi oradan!” diyenler için en azından  ”Türkiye’deki politikanın konularından birinin de 5 Posta ve benzerleri” olduğunun ispatıdır bu.

2010 yılında politik olmak için emek sermaye ilişkisine gönderme yapma şartı aranmamalı. Bugünlerde yüzyüze olduğumuz çok başka ve kompleks yöntemlerle uygulanan baskı, sindirme, sömürme, yönetme şekilleri var artık. Bunlar arasında en etkili yöntem, enformasyona ulaşan kanalları denetim altında tutmak. Çünkü artık enformasyona ulaşabilme şansı da bir sınıf mücadelesi olarak ele alınmalı. Toplumun kaçta kaçı DNS ayarlarını değiştirmeyi biliyor, kaçta kaçı kendisini yönetenlerle, dünyayla, çevresiyle ilgili bilgileri gazete ve TV lerden alıyor, almak zorunda bırakılıyor. Dayatılan alternatif bu çünkü. Jenerasyonlar arasındaki, dolayısıyla yöneten ve yönetilenler arasındaki gerçeklik algısı farkından haberdar mıyız?

Geleneksel medya diyorlar. Gelin şuna tutsak, manipule edilmiş medya diyelim. Rakip medya kuruluşunun TV sinde yayınlanacak canlı bir spor karşılaşmasının saatini ve kanalını bilerek ve planlı olarak vermeyen bir medyadan Türkiye’nin iç ve dış politikasına, dünyada olup bitenlere ait bilgileri alabileceğini sananlar, üzgünüm ama çok aptallar!

Eğer özgürce kablolarda dolanan enformasyon bir şekilde zapt-ı rapt altına alınırsa, geriye kar endişesi ve çıkar ilişkileri ile zaten kontrol altında tutulan veya otokontrole zorlanan enformasyon kanalları kalıyor.

Blogların lanetlenen müstehcenliğini, tutsak medyanın en çok tıklanan fotoğraf galerilerine meşru kılmak da bu hipokrasi oyunun bir parçası değil mi?

Derin bir istatistik çıkarmadım ama bu blogun son ondört yazısına baktığınızda, bir fantezi ürünü hikaye ve dört defa görünen çıplak göğüs olduğunu göreceksiniz.. O bir adet fantezi ürünü hikayeye ekli, iki kadının öpüşmesini gösteren bir de GIF animasyon.

Kökeninde 600 yıllık imparatorluk ve 90 yıllık cumhuriyet bulunan bir kültür için yeteri kadar tehdit oluşturmadığımı bilecek kadar ayaklarım yere basıyor. Ancak bir şekilde bu blogun içeriği, benim en temel anayasal hakkım olan düşünce ve ifade özgürlüğümü elimden almak, sizlerin de  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nde açıkça belirtilen enformasyon (doğru,yanlış, kötü, iyi, faydalı, zararlı) alma ve iletişim hakkınızın rafa kaldırılması için yeterli görülüyor.  Bu, bu kadar kolay olmamalı.  Yoksa gizli bir ajanda, söylenmeyen bir niyet mi var? Karar, bu satırları okuyanların.

5 Posta ile ilgili yeni düzenlemeler ve planlarım vardı. Hatta yanında bir de basılı olarak periyodik bir şekilde dergi, fanzine tarzı bir şey çıkarmayı düşünüyordum. Bu engelleme kararı çok güzel bir kamçı oldu benim için.

Şunu da belirteyim, altını çizerek; 2009 yılının 13 Haziran cuma günü, ilk erişim engeli ile karşılaşmasından bugüne, blogun trafiği tam % 100 arttı. FriendFeed ve Twitter’a üye olmam da bu dönem sonrasında oldu. Bu blogdaki ”sakıncalı” içeriğimi 23,000 yorum ile FriendFeed’e, 3,000 i aşan tweet ile de Twitter’a taşıdım. Belki sırada 16 milyon Türk kullanıcısı ile Facebook var bu sefer.  Yolların kapalı olduğu yerlerde kanalizasyonlar, çatılar var.

Bu durumda belki üzülecek bir şey olarak, ciddi bir yayınevinden aldığım kitap teklifine sıcak bakmayıp, işi yokuşa sürmemi söyleyebilirim. Düşünsenize, yasaklanan blogun yazarının kitabı… Nasıl satardı, değil mi?

Teşekkürler TİB, teşekkürler Türkiye…

Bookmark and Share

Pazartesi Notlarına Devam

Mevsim değişikliğinden psikolojik çöküntüye gireceğimiz şu günlerde eski alışkanlıklar, rutinler belki biraz insanı rahatlatabilir. Biriken üç beş haber ve bağlantılarını kısa yorumlar eşliğinde pazartesi günleri vermeye devam…

# Aldığım insider bilgilere göre Türkiye’de seks-shop’larda en çok satan ürünlerin başında Fleshlight geliyormuş. Erkeklere özel bu aleti biliyorsunuzdur. El lambası şeklinde ama içi kuku gibi tasarlanmış. Bu çok da şaşılası bir haber değil. Ancak bu bilgiyi alıp, üzerine artık Türkiye’de de satılmaya başlanan Sahte Kızlık Zarı‘nı koyarsak durum biraz içinden çıkılması zor bir hal alıyor.

Alt alta koyup toplayalım, çıkaralım:

Erkekler kukusuzluktan Fleshlight alıyor.
Kızlar patlayan kukularının içindeki istepneyi yenisi ile değiştiriyor.

Bu denklemin bir bilinmezi olarak x var. Ama bu x de Altı Ok‘u görünce bacaklarını açan memleket kadını sayısına eşit değildir herhalde. Ben bu denklemin içinden çıkamadım. Yine de en azından ülkeme şeriatın gelmeyeceğinin bir belgesi bu Yapay Kızlık Zarı. Mısır’ın en ünlü din adamlarından Abdül Muti Bayumi, bunu satanların idamla cezalandırılması gerektiğini söylemiş. Ey Türk kızı! Atan olmasaydı, ünün ve şanın dünyada Yunan kızları ile birlikte anılacaktı. Şükür ki ülkemde hem muhafazkarlığı hem de girişimciliği aynı ruh ve bedende buluşturmasını bilenler var da söküğümüzü, patlağımızı diktirip, onarabiliyoruz.

# Hazır geleneklerden, kadınların bu gelenek, örf, adet ve ananelerden çektiklerinden bahsediyoruz, geçenlerde FriendFeed’in Feminizm grubunda vuku bulan İslam ve Feminizm başlıklı tartışmaya da bir göz atmanızı tavsiye ederim. Ortamın muhafazakar olan ve olmayan entelektüelleri (hatta bazılarının et mi balık mı olduğunu ben de hala anlamadım) baya güzel açıkladılar kendi bakış açılarına göre. Cidden herhangi bir gazete veya tv kanalındaki kıçı kırık yazı ya da programlardan daha faydalı bulacağınızı düşünüyorum. Bizzat ben katılmadım tartışmaya. Hem İslam hakkında orada tartışanlar kadar bir bilgim yok hem de feminizmin İslam’a göre açılımını yapmayı kendi hayata bakış açıma göre gereksiz buluyorum. Tüm bu çabalar bana Cin Ali’yi bir edebiyat şaheseri haline getirme uğraşıymış gibi geliyor. Uzaktan seyredip, bilgilenmek de büyük kazanç…

# Yine rotayı çok çevirmeden, alakalı bir konu üzerine oldukça ilginç bir paylaşım. Zeynep Sayın tarafından Star gazetesine 2008 yılında verilmiş bir röportaj. ”Başörtüsünü tehdit olarak görenler örtünme eyleminin ontolojik anlamını gözardı ediyor”

# WAR IS PEACE, FREEDOM IS SLAVERY, and IGNORANCE IS STRENGTH… Ya da Türkçesiyle SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR… George Orwell’in ünlü 1984‘üne atıf yapıldığında ilk akla gelen bu slogan, wikipedia’da gayet yalın bir şekilde temellendirilmiş.

Romanın distopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir…

Tüm kitabın ve konseptinin en çarpıcı yanı, kafası çalışan herhangi bir insanın irkilerek tepki göstereceği bu sloganın kürsülerden, megafonlardan, yayın organlarından müthiş kalabalıklara hitaben söylendiğinde, o kalabalığın paralize olmuş gibi dinlemesi, tepki vermemesi, bu absürdlüğün farkına varmak bir yana alkışlarla tasdik etmeleri…

Nerden aklına geldi diyeceksiniz…  ”Türkiye’de İnternet Sansürü Yok” demek ile ”Özgürlük Köleliktir” demek arasında fark olduğunu düşünen var mı aranızda?

İnternet sansürü, filtrelemesi veya her ne nane ise, bizlere söylenen o asil amaçları asla karşılamıyorsa ve üstelik adlarına mücadele verdiklerini söyledikleri ”çocukları” bilhassa devletin sözde koruyucu kolları ihanete atıyorsa… Ve üstelik bu Avrupa’nın göbeğinde oluyorsa…

İnternette çocuk pornografisini bloklamak nasıl bir fiyaskoya döndü? Bu konuda ”asın, kesin” diyenlerin asıl yüzlerini dönmeleri gereken hedefi gösteren bir blog yazısı olarak alabilirsiniz.

# Eskiden Günün Yerli Gacısı oluyordu. Şimdi niye yok? Soranlar var…  Tekrardan bunu canlandırıp canlandırmamak konusunda bir fikrim yok açıkçası. Ancak bu işi eğlenceli veya heyecanlı olduğu için yapmak isteyenler ya da içinde önlenemez bir teşhir isteği olanları da Tumblr blogumun submit bölümüne yönlendirmek uygun olacak herhalde. Link’e tıkladığınızda ilk olarak ”submit a text” yazısı geliyor. Ancak fareyi bunun üzerine sürerseniz yalnızca Text, yani yazı değil, aynı zamanda link, fotoğraf ya da video ekleyebileceğinizi de göreceksiniz. Video eklemek için yalnızca videonun linkini koymak yeterli olur. Gerisini ben hallederim. Çok ofansif olan paylaşımları yalnızca Tumblr blogunda bırakıp diğerlerini buraya da almak gibi bir fikrim var. Memlekette henüz şeriat yok, belki geleceği de yok ama eşşeği sağlam kazığa bağlamak gerektiğini biliyorum.

# İlk paylaşımı ise aramızda tanıdığımız, ama isminin açıklanmasını istemeyen biri yapıyor. Daha çok şey yazarım buraya ama bu kadarla yetinmek zorundayım.

Bol bol fotoğraf, link ve video gönderin. Size ait olmasına gerek yok, internette rastladığınız ilginç bir şey olabilir. Konu sınırlaması da yok.Kayda değer şeyler olmasına dikkat edin.

Bookmark and Share

Dibine Kadar Seksist ve Ahlaksız Bir Ülkede Sansürcün İki Yüzlülüğü

Erotik ve pornografi? Siz hangisinde sınırı nereye koyuyorsunuz? Pornografi ne, erotik ne? Ya bir şeyin iç gıcıklayıcı olması? Ve müstehcenlik… Ya da sadece çıplaklık… Erotizmin veya pornografinin yanından geçmeyen, sade ve doğal çıplaklık.

Bunların hangisi bir toplumu ahlaki çürümeye götürür. Hangisi sanat, hangisi sömürü?

Aynı şekilde, aralarında bir ilişki, fark, benzerlik bulmak için Ramazan öncesi erişimine mahkeme kararı olmaksızın engelleme koyulan Playboy ile Türkiye’de kitapçılarda ve büfelerde satılan Arena, Boxer gibi dergilerin sitelerine bakmak istedim. Çünkü biri öldürülmüş, diğerleri sağ bırakılmıştı. Hangisi müstehcen, hangisi ahlaka uygun? Sınır nereden geçiyor? Bilmek hepimizin hakkı…

Bu nedenle hayatımda ilk defa Playboy.com a girdim. Açık söylemem gerekirse, sansürün her türlü hedef ve şekline belli bir tavırla yaklaşmama rağmen bana en az üzüntü ve siniri Playboy.com a uygulanan erişim engeli verdi. Nedenine daha sonra geleceğim. Playboy’un üç aşağı beş yukarı Türkiye versiyonları olduğuna inandığım, satışı ve yayımı serbest olan bizdeki örneklerine ise bakamadım. Ne Boxer’in ne de Arena Dergi’nin siteleri açılmıyor. Büyük ihtimalle Razaman, kandil ve bayram öncesi kapatılmamak için kendileri şalterleri indirdiler geçici olarak.

Şu an bulunduğumuz seviye bu. İşini görmek, hayatta kalmak için düzene kancık köpekler gibi bacak açanların ayakta kalabildiği bir toplum.

Doğu-batı kültürü arasında sıkışmış, muhafazakar politikaların ve politikacıların bonkörce kullandığı din sömürüsü ile iyice feleğinden şaşıran bir millet, çok doğal olarak kendi çocuklarını yurtlarda, okullarda, aile içinde sıraya geçirip düzerken içi acımıyor. Katolik papazlar gibi… Karşı cinsi bulamadığın yerde çoluğa çocuğa musallat olman çok normal. Bunu daha süslü ve edepli söyleyecek bir bilim adamı/kadını yok mu ülkede? (Afganistan’ın 8-10 yaşındaki çocuk, erkek dansözlerine ayrı bir post ayıracağım)

Cinselliği ve seksi, yalnızca yasal tv kanallarında gören, devlete vergisini vererek ”kısıtlı” konuşma ve yayın hakkı kazanan erkek dergilerinde okuyan, evli çiftlerin yatak odalarında uygulayan ya da çocuklarını düzerken hatırlayan bir millet… Ve yönetenleri…

Arası yok bunun. Ya bonfile ya ishal!

Liberal, özgürlükçü, serbest piyasaya inandığını ”iddia eden” bir grup insan, ampul gibi takılmış silikon memeleri, sahte şehvet akan botoxlu dudakları ve çakma sarışınların traşlanmış amcıklarını ideal belleyen, karısıyla/sevgilisiyle ayda bir defa (klinik terimi ile) cinsel birleşmede bulunan, zevksiz, orta sınıf Türk erkeğinin çanına ot mu tıkadı şimdi? Geçmiş olsun!

Bu ülkede sansürün adının YouTube ile anılması, aslında hepimizin ne kadar da tırışkadan demokrat olduğumuzun bir göstergesi. Türkiye’de sansüre karşı asılan bayrağa işlenecek asıl sembol YouPorn‘dur.

Playboy’un, Boxer’in, Arena’nın sarışın/beyaz tenli, 20-25 yaş arası, iri göğüslü, Avrupalı görünümlü, traşlı, betonarme, cansız modellerine karşı Asian, chubby, skinny, midget, MILF, teen, homo, trans ve hatta hareket engelli kategorileri ile her zevkten, yaştan, ekonomiden insana hitab eden YouPorn’dur. Üstelik açıktan satılan bu dergiler kendilerini ”erkekler için” hazırlarken, YouPorn benzeri video paylaşım siteleri gün geçtikçe daha fazla kadın kullanıcı kazanıyor. Pasif tüketimi bırakalım, erotik ve pornografik tumblr bloglarının neredeyse yarısı kadınlar tarafından güncelleniyor. YouPorn’un da seksist olduğunu tartışabiliriz tabii. Hatta tüm pornografi branşının da. Ancak bir ülkede prime time da gösterilen tv programları ve gazetelerin en çok tıklanan galerileri şu şekilde ise üzülerek siktir çekerim ve kovarım sizi yanımdan.

Sonuçta; Playboy ishal ise YouPorn, tumblr ve bloglar bonfiledir!

Ancak Playboy’un seksist ve kof bir içeriğe sahip olması sansürlenmesini gerektirmez. Bunu da binlerce satırlık ”yasaklılar” listemizin en son satırına, maalesef altına kısa sürede yenilerini eklemek üzere yazıyoruz.

Sansür ile pratikte başetmek çok kolay. Bir de adam yerine konmadığımız için kırılan gururumuz, çiğnenen vatandaşlık haklarımız olmasa… Lafını bile etmeyiz.

Şunu hatırlamakta fayda var; kapalı bir toplum olan Japonya, Meiji döneminde kapılarını dış dünyaya açtığında, cinselliğe ve pornografiye olan bakış açısı nedeniyle yabancılar tarafından ahlaksızlıkla suçlanmamak için sansür uygulamasına geçmişti. Sonucunda bugün gelinen yer yılan balıklı, ahtapotlu, bukkakeli pornografi.

Balon efekti ile bir yerden bastırırsan öbür tarafta pörtletirsin. Bu engeller, yasaklanılmak istenilen şeylerin değişik ifade biçimleri bulması ile pratikte aşılır. Karınca düzülürken beli de incitilmeden yapılır bu hem de.

Hem bu arada kimin ipinde, x dizisinin Belinda adlı yıldızı sizler için soyunmuş? Tehlikeli, sakıncalı, ahlaksız ve normal dışı olarak nitelendirdikleri fantezilerin, eğer bir celebrity nin silikonlu çıplak memelerinden alıyorsa kökünü, korku filmlerinde ilk ölen aptallardansın o zaman. Senin için yapacak bir şey yok!

Playboy’un tüm kevaşeleri, uzun beyaz bacakları, porno ayakkabıları ve traşlanmış kukuları ile birinci hamura basılsalar, milyon dolarlık, editörlü, redaktörlü web sitelerinden bize kendilerini sunsalar şu fotoğraf ve altında çalan şarkının adı kadar müstehcen olamaz.

Ya da belki Mahmutpaşa’da açık tezgahta satacağım çorapların reklamını yapıyorum.

[Flash 9 is required to listen to audio.]replaceIfFlash(9,”audio_player_1080708938″,’\x3cdiv class=\x22audio_player\x22\x3e\x3c/div\x3e’)

Düzeltme: Bu yazıyı yayımlamadan önce yaptığım kontrolde Boxer Dergisi’nin sitesi tekrar yayına geçmişti. Arena Dergi’sinin sitesi ise hala çalışmıyor.

Bookmark and Share