Eşşeğin Siki, Dingo'nun Ahırı

80 lerin sonundan 90 ların sonuna kadar, Commonwealth of Australia birbiri ardına sinemada ve müzikte dünya yıldızları çıkarıyordu. Özellikle de müzikte. Hatırlar mısınız, bilmem? Midnight Oil, Men At Work, Inxs, Kylie Minoque, Nicole Kidman, Natalie Imbruglia ve adını benim hatırlamadığım başkaları.

Midnight Oil’i hep tek albümlük grup gibi gördüm, Men At Work’u sevmeyen yoktu, Inxs hiçbir zaman tarzım olmadı… Kadınları için de farklı düşüncelerim oldu hep. Uzun bir dönem Türkiye’de de Kylie Minoque en seksi, vamp kadındı. Ben onu ”too perfect” buldum, ama seksi asla değildi gözümde. En son dönemde Natalia Imbruglia gelmişti. Masum bir görüntüsü vardı. Tabii bunların içinde en kıdemlisi hiç kuşkusuz Nicole Kidman. Yalnız ona geçmeden şunu söyleyeyim: Bugün hepsine bakıyorum da birer birer… Tartışmasız Natalia her yönüyle daha seksi, daha sempatik, daha sıcak, daha gerçek diğerlerine göre. Bir de araya giren birkaç senenin getirdiği o olgun kadın havası… Mmmmmmm…. Buna mukabil, Nicole Kidman o sivri burnu ve elitist tavırları ile oldukça gıcığıma gidiyor.

Ama hep böyle değildi bu. Hatta aralarında mastürbasyonuma malzeme olmayı da başaran birtek Kidman oldu. Hatırlarsınız, kocasıyla denizlere açılıyorlardı. Sonra teknelerine aldıkları bir kazazede, Nicole’un kocasını sopalıyor sonra da Nicole’e (yarı) tecavüz ediyordu. Pembe ve az etli kalçaları gri renkli eşofman kumaşından yapılmış şortunun altından fırlamıştı. Kızıl saçlar ve küçük ama biçimli göğüsler… Ensede, bembeyaz boynun üstünde, ter yüzünden kıvrılan saçlar, düzüldükçe kızaran, çilli yanaklar..

Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum ama herhalde bir veya iki defa o filmdeki sahneleri düşünerek mastürbasyon yaptığım oldu. Etiket bulutunu / anahtar kelimeleri veriyorum : tecavüz, küçük göğüsler

Şimdi sizlere samimi bir soru soracağım… Bir ara ekşisözlükte de yazdığı gibi (bir başkası da olabilir, hatırlamıyorum) benim sıkı bir ruh hastası olduğumu düşünüyor musunuz? Ya da ağzımdaki baklayı çıkarayım hadi, benim pedofil olduğumu düşünüyor musunuz? Çekinmenize gerek yok, bu kritiği kaldırabilirim. Ayrıca böyle düşünüyorsanız yalnız da değilsiniz, onu belirteyim. 22 milyon Avustralyalının (bunlara aborjinler de dahil) oylarıyla meclise soktukları milletvekilleri böyle düşünüyor mesela. Yani 5 Posta blogunun yazarı pedofil derseniz, arkanızda koca bir Avustralya kıtası var.

Tabii tüm kıta böyle diyor dersem abartmış olurum biraz. Mesela Avustralya Seks Partisi var, ciddi ciddi siyasi parti bu bildiğin. Politik olarak benim gibi düşünenlerin yanında yer alıyor. Demek iş o raddeye gelmiş ki Dingo’nun ahırında, artık parti kurmak elzem olmuş. Konu şu:

Bir merci var bu Kangurusikenler ülkesinde. Bunlar tıpkı bizde olduğu gibi, halk internette neye bakarsa, vatana-millete faydalı olur diye düşünüp, uygulamayı kendilerine görev edinmişler. Amcalar diyor ki,

küçük göğüslü (flat chested women) hatunların erotik film ve fotoğraflarda yer aldığı yayınları yasaklayalım. Çocuk istismarını çağrıştırıyor bu.

Yaşın 29 da olsa, göğüslerin küçükse bunların fotoğrafını çekip internete yüklemen hem senin başını yakacak, hem de bu fotoğraflara bakanlar pedofil olarak şüphe altına alınacak. Somebody Think OF The ChildrenDiscussing censorship and moral panic in Australia adlı site haberi böyle vermiş. Baktım, ama aletin boyundan ötürü interracial pornonun yasaklanacağına dair bir haber yok. Yakındır ama..

İngilizlerin bu adaya işe yaramaz, çapulcu, hırsız, sahtekar tipleri sürdüğünü biliyordum. Ama bu taşşak artıklarının 1788 den günümüze, 222 yılda biraz ilerlediklerini zannetmiştim.

Bu çılgın fikrin arkasında aslında Kids Free 2 B Kids adlı organizasyon var. (Bu arada küçük bir bir tespitimi sıkıştırayım buraya: interneti sansürlemeye çalışan kurumların websitelerini incelediğimde çağdışılığın yalnızca düşüncelerde değil, estetikte de bir standart olduğunu gören birtek ben değilim herhalde. bkz. Mü-Yap internet sitesi)

Denize sıfır porno yıldızı Stoya

Bu kararla Porn Valley’de 2 sene öncesinin en iyi aktristi seçilen ve aynı zamanda anal seks düşkünü (hadi şuna götçü diyelim) Marilyn Manson’un da sevgilisi olan, 1986 doğumlu Stoya’yı ülkede illegal yapıyorlar. Stoya sevenleri tespit edip, bu bilgilerle bir bilgi bankası oluşturmak, daha sonra bu sistemde adı yer alanların bir listesini anaokullarına ”işte şüpheliler” diye dağıtmak sıradaki kanun olsun…

Sıra gelirse tabii… Herhalde şunu da duymadınız: Aynı amcalar fıskiyeli orgazmı yasakladılar. Sebep: orgazm sırasında fışkıran şey sidik mi değil mi tam karar verememişler. Ama daha çok sidik olarak göründüğü için kanundaki ”Golden Shower tasvir etmek suçtur” maddesine istinaden Squirting içeren pornografi ülkede yasaklandı. Adamlar ayrıca kadınların fışkırtarak orgazm olmasını miğde bulandırıcı olarak nitelendirmişler.

Stoya (soldaki) sansüre takılır, sağdaki ”şey” OK.

Bazen cennet ülkemizin üzerine çok gidiyoruz belki. Bilmediğin, aklının ermediği işlere kafana göre yasak koymayacaksın demek ki. Yapacaksan Türkler gibi toptan yasaklamak lazım pornografik yayınları.  Yoksa biz de yarım yamalak yasaklasaydık, bu tip saçmalıklar gündemimizi dolduracaktı. 5651 den Allah razı olsun, bu kanunu düzeltmeye çalışanların elleri kırılsın. Düşünebiliyor musunuz, bizde ana haber bülteninde fıskiyeli orgazm ve yasaklanması konuşulacaktı. Türk tv lerinin ele alış biçimiyle düşünün bir…

Fıskiyeli Orgaaaazzzzm!!, Aağzz sonra !!! Bu yasak ünlü manken Pelin Götveren’i de vuracak mı? Daaaaannnnnn. Reklamlardan Sooooğra!!!!! Tüm ayrıntılarıyla… Yalnızca AmTV de… Daaaaaannnnnn!!!!..

Bence şanslıyız… Ayrıca bizim kanunlarımız kadına toplumda hakettiği yeri veriyor, onu bir eşya olarak görmemizi engelliyor.

Çünkü sizce de Avustralya’daki bu uygulama, insanlara kadınların yalnız ve yalnız büyük göğüslü olursa seksi, atraktif olabileceği mesajını vermiyor mu? Aksi, iğrenç bir sapıklıksa …

Bookmark and Share

That's My Nigga

2009-07-06 - 6 Yorum Magazin, Politika, Video

Blogun alt şeysinde liberal yazınca bu da cuk diye oturdu.

Zappa_about_drugs-st
Uploaded by ZolaarCzackle

Bu arada merak edenler için… Malzeme falan tükenmedi, yazacak şeyleri bir yere not ediyorum. Daha 3-5 yıl yeter… Biraz postaların arası uzuyor ama bunun sebebin lanet olası yaz mevsimi. Güzel hava fazla sürmez, eski hıza ulaşırım… Bu arada dün akşam takıldığım bir forumdan amatör ayak ve ayakkabı fotoları attım twitter‘a. Hala twitter kullanmayanınız var mı? Ayrıca FriendFeed‘de de bulunuyorum bu aralar.

Bookmark and Share

Didaktik Bir Posta

Eski zamanlarda, Özlem Tekin ile Pamela’nın ünlü olmadan önce Ankara barlarında rock söylediği günlerde, ortamın müzik piyasası son derece tekdüzeydi. Bu iki gacının tüm başarılı performanslarına ve kalitelerine rağmen Ankara barlarının bir gecesi diğerine çok benzerdi.

Bunun sebebi, sahne alan grupların repertuarlarının hep birbirine yakın olmasından kaynaklanıyordu. Ne diyeyim size, işte Mustang Sally, Wild Thing, Stand by Me gibi parçalar sıkça icra ediliyordu. Bunların haricinde Süleyman Bağcıoğlu’nun blues band’i vardı. Sonra Süleyman Bağcıoğlu’nu taklit eden bebelerin blues grupları vardı. Toplamda 50 adet blues klasiği 6-7 grup arasında sürekli dönüşümlü olarak çalınıyordu. Ayrıca repertuarı tamamen Rolling Stones’dan oluşturan Kel Cemal’i unutmayayım. Başarılı müzisyenleriyle yıllarca İstanbul’u besleyen Ankara’nın gece hayatı buydu işte. Haa bir de Bilkentliler’in takıldığı, giriş parasının Deutsche Mark ile ödendiği bir yer daha vardı, adını unuttum. Türkçe pop çalıyorlardı. İşim olmadı orda…

Hevesle kolları sıvayıp biz de barlarda müzik yapalım dediğimizde biliyorduk ki, o çok havalı olan cuma ve cumartesi gecelerinde bir program almak neredeyse bizim için imkansız olacak. Özlem’in ve Pamela’nın grupları bile neden sonra (o da her hafta değil) bu popüler günleri aldılar.

”Hafta sonu insanlar dans etmek istiyor. Çoğunluğun bildiği parçaları çalmanız ve isim yapmış olmanız gerekiyor” diyordu bar sahibi Murat abi… Şansımız baştan sıfır olunca radikal olanı seçmek zor olmadı bizim grup için.

Neden herkes klasikleri çalıyor? Mustang Sally’den millet sıkılmadı mı? gibi düşüncelerle kendi repertuarımızın başına oturduk. O dönem Seattle akımı var. Pearl Jam, Stone Temple Pilots, Sound Garden, Therapy ve diğerleri falan. MTV de de o zamanlar şimdiki gibi ”yow yow yow modda focka” yok, her hafta yeni bir grubun yeni bir rock parçası hit oluyor. Biz tuttuk, bu sert ve ”barda çalınmaz” denen müzik türünden o hafta yeni çıkan ne parça varsa çaldık. Listeye ortadan giren, ama popüler olacağını tahmin ettiğimiz parçaları da….

And guess what???? Süper oldu… Beş kuruş para kazanmadan, taksi parası ve bedava biraya çaldık, hiçbir zaman barı dolduramadık. Ama her salı sürekli gelen, yine de sayısı azımsanmayacak sağlam bir müşteri, hayran grubu oluştu. Biz her salıyı iple çektik, sahneye çıkıp eğlenmek için…

Büyük bir başarıydı… Başarıyı seyirci sayısına, kazandığımız paraya ve çaldığımız güne göre değerlendirmeyeceğimizi anladık. Tamamen kendi hoşumuza giden, kendi dinlediğimiz müziği çalarak kendimize benzeyen belli bir çevreyi etkilemiştik. Hiç alçakgönüllükte bulunmadan söyleyebilirim ki, hafta sonu çalan, kadroları ağır toplardan oluşan o gruplar arkamızdan geldi. Aynı havayı veremediler, biraz taklit oldu onlarınki… Ama Ankara canlı müzik piyasası Mustang Sally’den kurtuldu.

Günlük hayatta hepimiz bir yere kadar orospuyuz. İş hayatında, evde, apartman yönetim kurulunda veya kurduğumuz rock grubumuzla müzik piyasasında… Duygu ve düşüncelerimizi çiğ olarak ortaya dökmektense pragmatik yaklaşımlarla hep diğer insanlarla aramızda bir orta yolu bulup kendimize ekonomik çıkar veya sosyal statü sağlama çabası içindeyiz.

Ama ben o Ankara günlerinde, cover grubum sayesinde özel hayatımda orospuluk yapmamayı ve yaptığım her işte zevk almanın esas olduğunu öğrendim.

Bu blog da mesela böyle benim için. İş amaçlı, ekonomik veya sosyal statü olarak beklentim olan bir proje değil. O yüzden burada orospu olmama gerek yok. Adam gidiyor 5000 dolara evine ses ve görüntü sistemi kuruyor. Zevk için… Ya da tüm takım ve taklavatına para yatırıyor, dünyayı dolaşıyor, balık avlamak için…. Ben o kadar egzantrik değilim, blog tutuyorum. Zevk için…

Blogda yazılanlar ”sabah kalktım, fransız’ın taşşağı ile ezilen üzümlerden yapılan şarabımdan bir yudum aldım” tarzında şeyler olmadığı için de harcadığım vakti belki saat ücretine vurup kağıda dökmem lazım. Ama benim zevkim, benim hobim… Onu da bana yazın, ben ısmarlamış olayım… Fakat şurayı online olarak ayakta tutmak 1400 dolar yılda. Ayrıca motorunun yağı, suyu değişecek, bir sürü kılı-tüyü, troll ü var. Daha sizi düğündeki piyanist şantöz ile karıştırıp, elinize peçeteye yazdığı istek parçayı tutuşturanları koymuyorum listeye. Blogspot’da bedava hosting ile boş vakitlerinde blog yazanlara tavsiyem, iyice düşünüp taşınmadan geçmesinler benimki gibi bir olaya…

Ok, şimdi bakalım, elimizde ne var??? Seksist, liboş, ateist, müzik freak bir adam… Dolayısıyla buraya gelenin de alacağı budur. Objektif değil, SUBJEKTİFİM!!!… Filin amına su kaçtı diye düşünenler bir (1) den çok fazladır eminim. Ama madem açık konuşuyoruz, hadi bunu da söyleyeyim; esasında benim Adem ve Havva’ya inanan insanların inancına karşı da saygım yok. Arkanızı döndüğünüzde parmağımı kafama götürüp, deli işareti yapıyorum…

Ama şu var ki, sanal alemde de olsa aynı ortamda buluştuğumuz zaman ilk düşünülen şey karşındakinin inancı değil. Hayatı ilgilendiren, dünyevi, başka konularda birbirimizle ortak  noktalar bulabiliyorsak, sokaktaki adamların uğruna birbirini boğazladığı diğer konuları gözardı edebiliyoruz… O yüzden birbirimize belli bir dereceye kadar tahammülümüz var. Müziği beğenmediyseniz, gitarın akordu bozuk geliyorsa, kapıyı arkanızdan kapatır gidersiniz. Bir daha da salı günleri dışarı çıkmazsınız. Ama tabii bu mekan benim, zurnanın zırt dediği yerde de ben siktiri çekerim…

Velhasıl… Ateist propaganda, rock n’ roll ve throat fucking’e devam…

Because that’s just what ”I” like!!!

Bookmark and Share

Reggae'nin Beş Şartı

Rutin seven bir adam değilim ama perşembeleri muhakkak krep, böğürtlen marmeladı ve krema ile kahvaltı-öğle yemeği arasını geçiriyorum. Şekersiz latte ve okunacak bir ton RSS güncelleme eşliğinde…

Oturduğum bar & cafe aynı zamanda öğle yemeği de veriyor etrafta çalışanlara. İlk saatlerde inşaat işçileri, marangozlar falan var bolca, saat 12 gibi kostümlü ofis çalışanları… Bir grup da meslek lisesi öğrencisi…

Değişik kültür ve ekonomik seviyede, yaşlarda insanlar. Bir de bunlar etnik olarak ayrılıyorlar içlerinde. Marangozlar, amelelerin arasında Yugge dediğimiz eski Yugolavya kökenliler var haylice. Az sayıda da Şili’li. Ofis, büro insanları dedik bir de… Avukat, IT, emlakçı, taksici vesaire. Bunların arasında Hintli, Asyalı var azca. Arada bir siparişleri alan kıza yemeğin içinde domuz eti olup olmadığını da soranlar var.

Yani cemaati toplasak ne ediyor? Müslüman, protestan, katolik, ortodoks, zengin, orta halli, öğrenci, kültürlü, sıradan halk, züppe…

Aile yapıları, gelenekleri, doğdukları yer, inançları, boyları, ekonomik güçleri farklı bir kamyon adam girip çıkıyor mekana. Yine de hepsini birleştiren birşey var ….

Hoparlörlerde Bob Marley çalıyor… Jammin parçanın adı… Ne zaman Bob Marley duyarım, aklıma dayım gelir. 70 li ve 80 li yılların bir bölümünü Almanya’da festivallerde püfürdetip, Helga’ları zımbalıyarak geçiren biriydi. Allahı var, ailede tipi en düzgün olan da oydu. Ben çocuktum da, bunda hafif uzun saç, bıyık, favoriler vardı. Uzun boy, mavi gözler… A cool motherfucker yani… O yılların estetik anlayışına göre tabii. Yoksa günümüzün bir Murat Boz ya da Kutup Zencisi değil …

Müzik tanrıdır, dindir diyordu. Ailede hassiktir diyen vardı da, bende Zeppelin ve Purple hastalığı o yıllarda yeni başladığı için aynı frekansı yakalıyorduk bir şekilde. Benim valideyle pedere de ültimatomu çekmişti zaten ”Yüksek sesle müzik dinlemesine karışmayın bu oğlanın” diye…

Eminim müziğin ve hayranı olduğu Bob Marley’in kendisi için din olduğunu iddia ederken ben de dahil kimse tam olarak anlamadı onu.

Yemin ediyorum, bugün oturduğum mekana giren çıkan bu kadar farklı insanın güpegündüz transa girmiş gibi tek bir vücut olmalarına şahit olmasam, belki ölene kadar benim de  kafama tam basmayacaktı. Bir anda geliverdi işaret yukardan. Pardon hoparlörlerden…

İstisnasız müslümanı, protestanı, ateisti müziğe tepki verdiler, farkında olmadan. Dil, din, gelenek, ırk, cüzdan farketmeksizin… Bir kamera koyulabilse de tavana herşey tepeden çekilebilseydi keşke. Böyle dizi, dizi içeri giren insalar bir anda bulundukları moddan çıkıyor, yüzlerde gülümseme. Müziği duyar duymaz vücutlarını yaylandırmalarını, parmaklarını şaklatmaları ve şarkıyı mırıldanmalarını görmeniz lazımdı.

Öbür şeye kafanızda bağlantı kurması açısından Reggae’nin Beş Şartı dedim. Yoksa öyle baştan kabul edilmiş, dayattırılan bir beş şart yok bunda. Kafanıza göre  kendiniz yaratabilirsiniz. Tolerans ve hoşgörü öğesini de eklemiş oluyoruz böylelikle. Diğerlerinde var çünkü, bunda eksik kalmasın.

Gerçi tek bir şart var, olmazsa olmaz. Onu koymak lazım baştan.

Alkolle karıştırmayın, kafanızı bozar…

Bob Marley-Jammin’
Uploaded by dofrethehustla
Bookmark and Share

Gözümde İki Damla Yaş, Kalbimde İlahi Sevgi

Nine Inch Nails adlı grubun kurucusu Trent Reznor‘un kafası da bu işe basıyor. Bir önceki postada Tanrı’ya akıl vermiştim. Komünitesini ve fan grubunu daha sağlıklı bir şekilde nasıl birarada tutar ve onlarla iletişim sağlar diye.

Bu posta, yine Tanrı’ya bir ”How to do” mesajı şeklinde alınabilir, ki öyle de alsın kendisi. Ama onun da ötesinde kendini hala Tanrı zannedip biz fanileri yıllarca önce olduğu gibi kolayca kandıracağını zannedip cebimizdeki paraya gözünü diken, yönetici kadrosunu cv si güzel ama beyni boş adamlarla dolduran medya, eğlence, müzik branşına 30 santim boyunda pembe ve tırtıllı bir anal vibratör görevi de görsün.

Trent Reznor Tanrı’ya ve Warner Bros’a nazire yaparcasına nasıl fan/taraftar edinilir ve bunlar elde nasıl tutulur’un dersini verdi yine.

Nine Inch Nails’in bir nasıl diyeyim, fanclub/internet sitesi diyeceğim, yeterli olmayacak, ama bir web platformu var. Videoları, tur tarihleri, chat, forum vesaire…

Nine Inch’i diğer gruplardan ayıran en önemli özeliklerinden biri de müziklerini internete kendi elleriyle bedava indirilip paylaşılması için koymaları. Ayrıca bu web platformunda bedava ulaştığın grubun parçalarını kendi kafana göre remix yapabilmen için de gerekli araç gereç var.

Bu kadarı bile bir müziksever için cennet. Ama Trent bununla da yetinmedi. Zaten bir komünitesi vardı NIN in. Bu fikri bile kopyalasa paranın a.q. çok şirket/grup var. Hala duruyorlar. Ama Trent durmuyor… Bir de Iphone da kullanılabilecek versiyonunu çıkartıyor. Google Earth ve pozisyon belirleme özellikleriyle beraber… Çalışan kafa, zeka ve ilerigörüş son derece seksi bir özellik. Böyle insanlara saygı ve hayranlık duymamak, yarattıkları konsepte duygulu gözlerle bakmamak imkansız.

Konsere mi gidemedin? Videodan, fotoğraflardan, yorumlardan mahrum kalma…

Onu, bunu icat edip paranın a.q. ya da ünlü olayım felsefesi çokca var hem müzik, hem de internet/teknoloji branşında. Oysa bazı şeylere amatör bir ruhla başlanmalı. İlk hedef şan ve şöhret olunca yan basıyorsun atınkine.

Mr. Feetveins ile benim de böyle bir projem var, HardcoreWebstar adını verdiğimiz. Yani şimdi aranızda beğeneni oldu, beğenmeyeni oldu muhakkak. Ancak bu 5 Posta’yı yeniden şeyederken çok iyi bir ortak çalışma yaptık. Fotoğraf ve videolar ile ortalama bir blogdan çok daha ağır olan bu platformu iki line kokain çekmiş gibi uçurduk. Farkettiyseniz çok hızlı açılıyor artık. Arkasında yenilikçi metodlar denendi, teknik detaylara girmeyeyim. Bu bir başlangıç oldu.

Diğer projelere de sıra gelecek. Bu blog ve okuyucuları umarım her projede denek olarak katkıda bulunacak. Öyle bir avantajı oldu ister istemez, 2 sene düzenli blog tutmanın, belli bir kitleye hitap etmenin.

NIN kadar paramız yok. Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz zıkkımın parasını ödemek için işlerimiz var. Ondan vakit kalırsa boş zamanlarımızda ben popoya şaplak indiriyorum, Mr. Feetveins ise topuklu ayakkabının skıştırdığı mavi damarları parmaklarıyla kontrol ediyor. Tüm bunlardan arta kalan zamanı da atomu nasıl böleriz’e ayırdık. Allah sonumuzu hayır getire…

Şu videoyu sıkılmadan seyredin. Ortasından sonra daha da iyi oluyor…

Bookmark and Share

Hem Severim Hem Döverim

Her ülkenin, toplumun kendine has özelliklerinin oluşturduğu bir karakteri var. Bu karakter birey olarak seninkine ne kadar uyuyorsa, içinde yaşadığın toplumda o kadar rahat ediyorsun. Mesela ben hiçbir zaman Türk toplumunun genelinde olduğu gibi sıcakkanlı, konuşkan, misafirperver olamadım. O akdenizli kanı yok bende.

Bunun ötesinde içinde yaşadığın topluluğun/toplumun/ülkenin başarılarından veya utanç verici hareketlerinden dolayı da ruhsal olarak etkilenmen son derece doğal. Hayatımın üçte ikisi Türkiye’de Türk olarak geçti. Son üçte birlik kısmı ise İsveç’de ne idüğü belirsiz bir biçimde. En çok hoşuma giden dönem hiç kuşkusuz bu ne idüğü belirsiz olan dönemdi. Çocukken bunu yaşayanlar kimlik krizine girebiliyor, ben aklım başındayken göçtüğüm için acı patlıcanı kırağı çalmadı.

Gerçi 2000 yılından beri pasaportun üzerinde nationality kısmında Svensk/Swedish/Suédoise yazıyor. Bir formaliteden ibaret olduğunun farkındayım bunun. Yine de Türkiye’de olsun İsveç’de olsun gurur duyulacak veya lanetlenecek şeyler oldukça bunlara tepki vermem kaçınılmaz.

İsveç milli takımı oynadığı zaman çok umurumda değil, büyük turnuva olmazsa. Ama Semih 90 + da Hırvatistan’ a golü attığında iş çok başkaydı. Bir de şu Sevilla Fenerbahçe maçı var. Maçtan sonra boğazıma bir yumruk takılmış gibiydi, öyle hissettim yani. Hadi itiraf edeyim Gaassaray Uefa’yı kazandığında da biraz sevinmiştim. Şimdi artık Romen takımı Galatasaray’ı eleyince sevinsem de aynı şiddette bir duygusallık olmuyor tabii.

Maalesef anavatandan gurur verici enstantaneler hayatım boyunca spor müsabakalarıyla sınırlı kaldı çoğunlukla… Eh bu da birşeydir, sonuçta sevgimi ve bağımı etkilemez. Zaten o yüzden eleştirdiğim zaman daha sert oluyorum Türkiye’yi. Hem severim, hem döverim…

Analitik zeka ve rasyonal düşüncenin baskın olduğu İsveç bana günlük hayatımda daha rahat bir yaşam sağlama imkanı sunuyor. Belki bir dezavantajı gittikçe daha materyalist oluyor insan. Ancak bir şekilde eleştirdiğim ve beğendiğim yönleriyle yaşadığım toplumla bir iletişim halindeyim. Dolayısıyla bir öz İsveçli kadar olmasa da ülkeyle ilgili gurur duyulacak hadiselerde yiğidin hakkını vermek zorundayım.

Bjorn Borg la Rétro
Uploaded by tennisvideos

Düşün ki 9,5 milyonluk bir ülke, yüzyılın başındaki nüfusunun yarısını Amerika’ya göçmen olarak veriyor. Nüfusunu besleyecek durumu yok ülkenin. Göç, açlıktan… E şimdi bakıyorsun Volvo, Scania, IKEA, Ericsson… Bunlar sıkıcı örnekler, bir de ABBA, Cardigans, Europe, The Hives, Hardcore Superstars gibi müzik dünyasında iz bırakanlar var. Zlatan İbrahimoviç, Björn Borg var… Kazaa ve Skype’ın arkasındaki isim Niklas Zennström var mesela.

Ve tabii ki The Pirate Bay…. Gottfrid Svartholm Warg, Peter Sunde ve Fredrik Neij’in kurduğu bu ağ hiç kuşkusuz İsveç’in 20. yüzyılda yaptığı en büyük kültür ihracatı. Dünyanın tüm albümleri, kitapları, bilgisayar programları ve filmleri herkesin elinin altında. Arnavutluk’tan Zimbabwe’ye kadar elinin altında internet bağlantısı olan herkes ulaşabiliyor bunlara.

Şimdi de bir eleştiri… Tüm dünyada olduğu gibi burada da kötülerle iyilerin savaşı var. İblisin yeryüzündeki sureti ve temsil ettiği düşünce rahat durmuyor… İsveç bu kötülüklerden korunmuş bir yer değil. Pekçok müzisyenin faydalandığı işsizlik sigortası veya sosyal yardım kısıla kısıla kuşa döndü. Bugün Skype gibi bir buluşu hayata geçirmek isteseniz kuracağınız şirket için ağır vergilerden ötürü İsveç’i değil, Estonya veya İrlanda’yı seçmeniz gerekecek. Bireye iyi olduğu konularda kendinin göstermesi için şans veren, gaza getiren sübvansiyonların çoğu yok artık.

Bu kötüye gidişin bir başka ve en son göstergesi de bu hafta içinde The Pirate Bay’e karşı başlayacak olan mahkeme. Gottfrid, Peter ve Fredrik, Amerikan müzik ve film endüstrisi tarafından dava ediliyor. Tazminat talebi 10 milyon euro civarında. Endüstrinin işbirlikçisi ise İsveç hükümeti. Seçimlerden önce ”tüm bir jenerasyonu film ve müzik seviyorlar diye suçlu ilan demeyiz” diyen parti başkanı, iktidar oluşunun 3. yılında 2,2 milyon vatandaşı bir kalemde hırsız ve suçlu yapan kanunları teker teker yürülüğe almaktan geri kalmadı.


Peter Sunde…The Pirate Bay sözcüsü, davalılardan biri

Tüm gazetelerin başsayfalarına, kültür eklerine taşınan bu dava belki de İsveç modern tarihinin en büyük davalarından biri. Buna rağmen alınan garip bir kararla asıl mahkeme salonundaki inşaat gerekçe gösterilerek dava ucube bir yerde 50 kişilik mahkeme salonunda görülecek. Bir tarafta Warner Bros, Sony, Holywood vesaire, öbür tarafta 3 sarı kafa… Amaç kimse görmeden, medyaya duyurmadan bu üçlünün defterini dürmek, ömürlerinin sonuna kadar ödeyemeyecekleri bir borca sokarak hayatlarını karartmak.

Çok şükür ki dünyanın neresinde olursa olsun yüksek mevki insanları birbirinin arkasını kaşımak ve rüşvet alıp vermeyle o kadar meşguller ki, teknoloji ve arkasında yatan felsefeyi idrak etmekteye vakitleri yok.

İşte bu sebeple mahkeme sonucu ne olursa olsun kaybeden taraf film ve müzik endüstrisi olacak. Cehenneme kadar yolları var…

(Videoclip) Hardcore Superstar – Shame
Uploaded by sixxx666

Bookmark and Share

Birilerinin Suratına Tükürmek Lazım Ama…

Biraz iddialı bir söylem olacak bazılarınız için ama, din kavramının hayatımdaki karşılığının müzik olduğunu söyleyebilirim. O derece titizim bu konuda. Bu kadar üzerine düştüğüm bir konuda çoktandır da merak ediyorum günümüzde yapılan müzik neden bu kadar kalitesiz, 5 para etmez, boktan diye…

Yüzeysel bakacak olursak 60 ların ve ya 70 lerin müziği günümüzün pop müziğinin atası diyebiliriz. Şarkıların beste formatlarına baktığımızda esasında çok fazla bir farklılık yok. Bunun üzerine günümüz müzisyenlerinin daha teknik, daha eğitimli olduklarını düşünürsek ortaya daha kaliteli yapıtların çıkması gerekmiyor mu? Görünen tam tersi…

Bu kalitesizliğin en baş etmenlerinden biri prodüksüyon. Eldeki tüm tekniği sonun kadar kullanmak istiyor pop müzik endüstrisi. 32 kanal stüdyo ile kaydediliyorsa parçalar tüm kanallar kullanılacak, 6 gitar miksaja girecek, 8 kanal vurmalı çalgılar… Dinlerken üzerimizden tren geçiyormuş hissine kapılmamak mümkün değil.

Tabii tek suçlu prodüksüyon da değil. Her iş alanında olduğu gibi müzikte de sahtekarlık almış başını yürümüş. Kıçın, başın oynasın yeter, iki meme salla, bir de botox çektir ya da karın kası çalış… Aradaki farkı en iyi Hendrix‘i, Paul Simon‘ı ve benzerlerini dinlerken anlayabiliyoruz. Bir anda dank ediyor insanın kafasına… Herkes yaptığı işe hile karıştırıyor, ama onlar değil… Bu kadar basit yani…

Sahtekar olmayanların yapıtları sahne ışıkları, karın kasları, silikon memeler ve arkada 35 kişilik dans gurubu olmadan da insanları etkileyebiliyor. Bir gitar, bir de ses… Tüm gerekli olan bu.

Binlerce defa duyduğunuz bir parçayı, bir de dünyanın ucundaki, bucağındaki sokak müzisyenlerinden dinleyin. Mü-Yap ın veya RIIA nın kanatları altında olmayan, yaptıkları işe telif hakkı istemeyen, müzik icra eden insanlardan bahsediyorum. Sonra kalite karşılaştırmasını kendiniz yaparsınız. Söz konusu parça 1961 de Ben E. King tarafından bestelenmiş. Proje için PlayingForChange‘ a teşekkürler…

Playing For Change Song Around the World – Stand By Me
Uploaded by monsta2d

Bookmark and Share

Deep Edition Blogger Profile

Blog yazarları, okuyucularının kafalarında yarattıkları imajlarla yaşamak zorunda. Özellikle de kişisel yazanlar daha çok hedef buna… Elif Savaş ve Sesli Blog dan Tansu Günay bu problemi bloglarında kendilerine ait resim bulundurarak çözmüşler, okurlarını merak içinde bırakmıyorlar.Tansu, devrimci ve sigara içen kişiliğiyle pekçok kadın hayrana sahip olabilir diye düşünülebilir. Tipi de iyi çünkü Tansu’nun. Yeni Dünya’da yaşamını sürdürüp çocuk annesi olan Elif ise oldukça çekici ve hoş bir hatun. Akrep kızı da çok can yakar, bir içim su…

Benim dahil olduğum grupta, Pucca da benim gibi blogunda kendine ait bir resim bulundurmayan bir blog yazarı. Ancak aklıma Pucca deyince şuh bir kahkaha atan sarışın kız geliyor. Gerçek hayatta öyle olup olmaması pek de önemli değil artık. Çünkü O bloguyla özdeşleştirildiği için bu resim kafamızda var.

5posta ve Fenasi denilince de bir şey gözler önüne geliyor olmalı ki sık sık ”resim yolla” veya ”neye benziyorsun’‘ gibi sorularla karşılaşıyorum. Bu blogda işlenen konu da biraz şey olunca haliyle insanların kafasında daha fazla merak uyandıran sorular olması doğal. Erkek okuyucuların bunu kafaya çok taktığını zannetmiyorum. Biz erkekler ”object-oriented” olduğumuz için gözümüzle görüp, dokunup, koklamadığımız şeyleri fazla merak etmeyiz. Kadın milleti böyle değil… Merak içten içe kemirirken, bilinmezlik, gizem dediğimiz şey olayı başka boyutlara götürebiliyor.

Kulüpte veya şurda burda anladığım kadarıyla, mesela Pucca bir Özcan Deniz veya Murat Boz hayal ediyormuş bu satırların yazarını. Birincisinin türkücü olduğunu biliyorum, ikincisini hiç duymamıştım. Neyse google onun da cevabını verdi.  Kafama dank eden şu ki, bu konuya biraz açıklık getirmezsem işler sarpa saracak. ”Party is Over” demenin zamanı geldi galiba.

Dün gece 3 okuyucu önünde deklare ettim (ki birisi de Pucca idi). Bir Murat Boz/Özcan Deniz değil, olsa olsa Frank Zappa düşünmeleri gerektiğini… Hayal kırıklığı büyük oldu anladığım kadarıyla. Hatta sld ”çok çirkinmiş lan bu” dedi.

Ancak bu hatunların yaş ortlaması henüz 20 lerin ortasında olduğu için böyle pembe hayaller kurup kendilerini aldatmaları da kaçınılmaz tabii. Yoksa biraz tecrübeli bir kadının, Özcan Deniz ile Bodrum’da yatla bir diskoya gidilip paparazzilere yakalanmanın devamında evde romantik bir bitirişi görmenin ötesinde, daha başka ortamların daha değişik kvalifikasyonlar gerektirdiğini bilmesi gerekirdi.

Özcan Deniz ve benzeri kişilerde bu kvalifikasyonların olabileceğini pek sanmıyorum. Yapılan sanatın, sanatçının ruhunu yansıttığını baz alacak olursak haklı olduğum görülebilir.

Meraklı bir insan olduğum için buldum dinledim şu Gayserili’nin kapağını upload yaptığı albümü… Hani internetten yasadışı müzik indirimi ve paylaşıma karşı çıkan lobicilerin bir gerekçesi var ya… ‘‘Efendim sanatçı yapıtından hakkettiği karşılığı alamayacak mı?” diyorlar ya… Özcan Deniz Hediye adlı yapıtıyla bir araba dolusu sopa yemekten başka birşey haketmemiş… Ne çare ki benim gibi düşünmeyen çok insan olmalı…

Özcan’da varolmayıp, yüce tanrının Zappa’ya bağışladığı bu kvalifikasyonlar henüz ilk bakışta dahi kendini gösteriyor.

Alalım, Özcan Deniz’in hediye adlı eserindeki yapıtlarının isimlerini, yalnızca isimlerini…

Bir Dudaktan
Kayboldum
Zorun Ne Benle Aşk
Karşılıksız Aşk
Eyvallah
Saçmalıyorum
Nasip Değilmiş
Yar
Sevda Tannçası
Hediye
Ne Gezer
Kapı Kapı
Her Dem Ey
Bir Dudaktan Remıx
Zorun Ne Benle Aşk (akustik)

Şimdi de Frank Zappa’nın yaptığı müzik eserlerinden birkaç isim alıntısı… Bir yandan da paslı kulaklarınızın algılayabileceği kadar basit bir Zappa parçası eşliğinde,

Titties ‘N’ Beer
Catholic Girls
My Guitar Wants to Kill Your Mama
Penguin In Bondage
Broken Hearts Are For Assholes
Don’t Eat the Yellow Snow (burada ”sarı kar” – üzerine işenmiş kar)
Jewish Princess
I Have Been In You (player daki parça)
Sexual Harassment in the Workplace
Why did it hurt, when I pee?

En basitinden fark burada. Alemlerde her anal bölgeye göre bir cinsel organ var. Tabii ki Özcan Deniz ve Murat Boz sevenlere göre de olacaktır. Ancak burada olmayacaktır… Özcan’ın o çelik gibi bakışlarının ve olgun erkek imajı veren gümüş renkli saçlarının altında, profiline ”I like Japanese Porn” yazılsa ne kadar abes kaçacağı aşikar. Bunu anlayabilmeliydi bir kısım okur grubu…

Bu postadan sonra fotoğraf istemlerinin ve küçük, masum flörtlerin arkasının kesileceğini hesab edersek artık işimize konsantre olabiliriz. Nerde kalmıştı dünya?

Controversial Turkish porn blogger ……..

Bookmark and Share

Blowjobs n' Blogs – Blogculara Tavsiyeler

Çıplaklık ve seks sözkonusu olduğunda hemen peçenin arkasına gizlenip, mahkeme kapılarını aşındırmayan ülkelerde blogcular çok değişik metodlarla bloglarını pazarlama serbestisine sahipler. Hele de bu ülkelerde insanlar çok kültürlü, çok dinli ve çok dilli bir sosyal hayata alışmışsalar karşımıza gerçekten ilginç ve dahiyane fikirler çıkabiliyor. Sebebi herkesin aynı tornadan çıkmamış olması tabii…

Bu seferki örneğimiz Katrin Zytomierska. İsiminden de anlaşılacağı gibi kökeni Polonyalı. Katolik Polonya’dan göçen bir yahudi… Esasında çok çarpıcı insanların kökenlerinin başkaları tarafından ilgi çekmesi.

Ağzı, dili çok serbest olan Katrin son günlerde bayağı ortalığı karıştırdı. İlkönce sunduğu Idol (genç müzik yetenekleri yarışması) programında yarışan bir çocuk için canlı programda ”sesi fena değil, ama ibne galiba” diye bir yorumda bulundu. Daha sonra bu olay üzerine İtalyan asıllı Birro isminde bir yazar Katrin’den ”Yahudi sürtük” diye bahsedince olay büyüdü.

Katrin’i ve Türk blogcularını ilgilendiren detay ise iki sen önce Katrin’in kendi blogunda okuyucu yorum sayısını arttırmaya yönelik yaptığı manevra. Blog yazan arkadaşlar tahminimce takip ediyor yerli veya yabancı kaynakları… Nasıl iyi bir blog yazarı olurum? Bloguma trafiği nasıl arttırırım? tarzında sorular her blogcunun kafasında var. Benim söyleyeceğim yöntem bayan blogculara yönelik ve öyle de her yerde bulabileceğiniz bir tavsiye değil.

Katrin’in düşüncesi, blog post’una yapılacak son yoruma blowjob hediye etmekti. Evet en son yorumu yapan Katrin’in ağzına verecekti. Açık arttırma gibi sürekli yorum yağdını tahmin etmeniz zor olmasa gerek. Tabii hatunun bu teklifi, pekçok İskandinavyalı erkek için cazip sayılabilecek dış görünüşüyle beraber değerlendirildiğinde altın değerinde bir fırsat.  iskandinavyalı olmasam da itiraf etmeliyim ki Katrin hoş bir hatun. Yüzüne baktığınızda o yahudi ırkına has özelliklerini görmek mümkün. Benim gibi Etno-fetişi olan bir insan için nadide bir parça.

İnsanların etnik kimlikleriyle arada bir ti geçmenin bir sakıncası yok bence. Çünkü kapalı kapılar ardında yakınlarımızla yapıyoruz bu muhabbeti zaten. İbne, Yahudi, Türk, Kürt, Macar, zenci…. Yahudi kadınları için ”kukuları derin olur” derler. Bir tanesiyle ilişkim oldu, sondajdan böyle bir sonuç çıkaramadım ben. Bir blogcular toplantısı olur da Katrin’le tanışırsam olayın derinliklerini burada açarım sizlere. Eğer o yorum şeysine haberim erken olup da katılsaydım şöyle bir yorum yazardım…

- Rumuz Ethno-fetischist: Hej Katrin, acaba buraya yorum atmanın yanında bir de Rss abonesi olsam, blowjob sırasında ince çerçeveli bir gözlük takmayı kabul eder misin?

Yine Frank Zappa’dan bu postaya uygun, yahudi kızlarını anlatan bir parça ile bitireyim. Parçanın sözleri harika…

Find more videos like this on 5 Posta Social Club

Aranızda Musevi okuyucu varsa alınganlık yapmaya gerek yok. Sonuçta gülüp geçmek lazım. Bunlara gülüp geçtiğimiz zaman bir fark yaratabiliriz… Yine de rahatsızlık duyacak olursanız, benimle tamas kurmaktan çekinmeyin…

Bookmark and Share

İşerken Acı Veriyor

Rock tarihinde 10 tane isim sayın deseler… Dehalık, orjinallik, rockstar kimliği, müzikalite, kural yıkıcı olmak gibi özellikler düşünülerek yapılsa bu sıralama, 9 tane müzisyen saymak için bayağı bir düşünmem lazım.

Ancak bir tanesi var, hiç düşünmeden listeye kafadan bir numara olarak girecek…. Frank Zappa… Tanıyanlar bilir, tanımayanların da kafasını ütülemeye gerek yok. Ancak bu adamı tanımayanlar için belki merak uyandırmada ilk adımı atabilirim.

70 ler falan olması lazım. Frank bir konser için Stockholm’e gelir. Konserden sonra sahne arkasına girme şansı yakalmış bir adamın blogundan öğreniyorum daha sonra olanları. Vatandaş sahne arkasında idolüyle karşılaştığında ilk etapta dili falan tutuluyor. Neden sonra konuşmaya başladıklarında bizimki Frank’a kuzeninin de konsere gelmeyi çok istediğini ama tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu için bunu yapamadığını, mümkünse imzalı bir resmini vermesini talep eder. Frank’da ”o gelemiyorsa, biz ona gidelim” diyerek iki kasa birayla beraber çocuğun evinin yolunu tutar. Sabaha kadar çocuk ve ailesiyle politika, müzik konuşulur.

Dehalar, diğer insanlara basit gelen şeylerden sanat eserleri çıkarabilir. Gündelik enstantaneleri değişik şekilde işleyebilmek kolay bir şey değil… Zappa bunu çok iyi başarıyordu. Toplum içinde söylenmesi hoş karşılanmayan şeyleri açıkca ve alaycı bir ifadeyle dile getirmesi en etkileyici yönü hiç kuşkusuz.

İşerken acı çekmek öyle ya da böyle her erkeğin başına geldiği için bu parçayı 5posta’nın erkek okuyucularına hediye ediyorum. İkinci nakaratta geçen ”My balls feel like a pair of maracas” dizesini, grubun vurmalı çalgılarının çok güzel bir biçimde pekiştirmesi ayrıca dikkate değer. Maracas’ın ne olduğunu merka edenler buraya bakabilir.

İşte video 1978 Münih konserinden, altında da sözleri…

Frank Zappa – Why-does-it-hurt-when-I-pee ? -1978
Uploaded by zappostrophe

Why does it hurt when I pee?
Why does it hurt when I pee?
I don’t want no doctor
To stick no needle in me
Why does it hurt when I pee?
I got it from the toilet seat
I got it from the toilet seat
It jumped right up
‘N’ grabbed my meat
Got it from the toilet seat
My balls feel like a pair of maracas
My balls feel like a pair of maracas
Oh God I probably got the Gon-o-ka-ka-khackus!
My balls feel like a pair of maracas
Ai-ee-ai-ee-ahhhh!
Why does it
Why does it
Why does it
Why does it hurt…
when…
I Peeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee?

Bookmark and Share