Medya Üzerine Haddini Aşan Tespitler. Bir de Gitar Blogu. Kısacası Notlar # 9

E kolay’ın kadınlara yönelik bir portalı var. Sağlık, cinsellik, moda vesaire konularının yazılıp, çizildiği. Meğerse bu portalın erkekler için olan versiyonu da varmış. Açıkcası hatırlamıyorum yine E kolay’dan mı, yoksa Mynet’den mi? Onun da şuradan farkına vardım; birgün FriendFeed’de açtıkları hesap ile beni takibe aldı bu portal. Aslında beni takibe almaları, beni adam yerine koyduklarından değil, spamın bir başka türü bu. Yani kafadan FF üyelerini geçiyorlar, günde 1500 kişiyi takibe alıyorlar. Aralarında 150 tanesi de sıkıntıdan bunları geri takibe alırsa kazanç sayılıyor. Sonra portalda çıkan haberlerin linklerine boğacaklar bu insanları çünkü.

Baktım neyin nesidir diye. İçerikten önce, FriendFeed gibi yaşayan, dönüşen bir küçük toplum modelinde ne gibi bir profil çiziyor, davranışları nedir, buna bakıyorum. Oldukça statik, yalnızca portalda çıkan yazıların, haberlerin kuru kuru linkler ile aktarıldığı bir profili yansıtıyorlar. Vergi dairesinde kayıdı olan, sahibi bilinen, markalaşmış, ancak arkasında birebir kontak kurabileceğim Celalettin Z. ya da Mr. Big gibi bir hesap sahibinin olmadığı bir FF profili. Dolayısıyla ilgimi çekecek birşey de yok. Soru sorsam cevabı gelmez, gelse de ortadan keser. Birşey ortaya atsam altına pozitif veya negatif yorum yazmaya da tenezzül etmez.

Sosyal medya uzmanı diyorlar. Guru, geek gibi eklentileri de var. Türkiye’de bu işlerin üniversiteleri falan var herhalde. Mezun olunca kartvizite de yazılıyor, gayet güzel duruyor. Yalnız iş alıyor mu bu arkadaşlar bilmiyorum. Alıyorlarsa da bu portallardan almıyor olmalılar. Kullanıcı açısından kullanılabilirliliği ve atraksiyonu sıfır (rakam ile 0) olan bu tip mecraları internet galaksisinde başıboş, terkedilmiş, yüzen reklam panosu görevi üstlenen hurda uzay gemilerine benzetiyorum ben.

Tabii ben bu işin amatörü olduğumu şöyle belli ediyorum. Sonuçta bu tip platformlar reklam alıyorlar. Alan da veren de memnun olmalı ki bu aynen devam ediyor uzun zamandır. Haksızlık da etmeyelim… İşin aslı, bunlar büyük kitlelere hitap ediyor, sürümleri oldukça fazla. Kıyıda köşede kalanların ise yaratıcı olup, nişlere kendilerini yönlendirmesi akıllıca.

Teknoloji ve internetin gözünü hep beraber yiyelim bu arada. Medya A.Ş lerin dünyanın parasına yaptırdıkları internet platformlarına, maaşlı kadrolarına, plazalarına kafa tutmak, ayda 149 kron 90 öre’ye mümkün. TL hesabı 30 liraya geliyor. Bu pazartesi postasının en altında sebebini söyleyeceğim. Önce kafama bu konuyu takan Alex Witjas‘a değineyim. Sitesinde fazla bir bilgisi de yok gerçi. 20 li yaşlarında bir grafik tasarımcı hatun. Konu etmeme sebep, kendi imkanlarıyla çıkardığı magazin.O kadar da alçakgönüllü prezente etmiş ki çalışmasını…

Self published mini-mag exploring sex & relationships

diyor. İşte bu kadar. Kıskandım, önünde saygıyla eğildim. Başından beri düşündüğüm bir projeyi hayata geçirmiş hatun. Markette rafta görsem, para verip alacağım birşey yapmış. Ya da neden kızın sitesinden direk olarak indirip, güzel bir kağıda basamıyorum? Henüz böyle bir sistemi bana sunmuyor Alex. Ancak teknik olarak mümkün bu. Örneklerini orada burada, yavaş yavaş görüyorum. Enkaz yığını, hantal uzay gemileri başıboş bir şekilde dolansınlar galakside, son teknolojiyi ve yaratıcılığını kullanan küçük, mobilize birlikler birbirinden bağımsız olarak bunlara ışık yılı fark atmak üzere.

Farklı, başka bir örnek Türkiye’den. Futuristikamag… Sitenin Türkçe versiyonu inşaat alanı. İngilizce versiyonunda gayet güze açıklamışlar ama.

Futuristika is Khalkedon-Istanbul based magazine dedicated to art in all of its various forms. We try to promote work from established and emerging artists together. Although we draw no lines and make no distinctions, we prefer the work to be unique, interesting. We simply love art, in a way of non-snob, but minimal aspect.

FriendFeed’den buldum bunları. Pagan kullanıcı adı ile başına bir iş gelmesinden korkup, kaçak güreşen bir arkadaş, Kabus Kerim adlı DJ’in podcast’ına da link vermişti. 60 ve 70 lerden Saykodelik törkiş funk hadisesi olarak.  Çocuğu tırsaklık ile suçlamak yanlış oldu belki. Yalnızca demode desek de olabilirdi. Trendsetter lara göre artık gerçek isim kullanmak moda. Bakın Facebook da bile herkes gerçek ismiyle ülkeyi kurtaracak aktivist hareketlere bir milyon imza topluyor… Futuristikamag’ın bir marka olmasına engel bunlar. İçerikten bile daha önemli bu tip ayrıntılar.

Yeri gelmişken, homoseksüel değilim ama arkadan vermeye doymam diye bir laf var, eşcinsel arkadaşlarım mazur görsün, insanın içinden gelenle dışarıya verdiği mesajların uymaması sorunsalına örnek vermek için söylemek zorunda kaldım. Bunu bu kadar sert alıp kalpleri kırmamak için biraz ters çevirip, değiştirelim. ”Rock and Roll severim aslında. Bir de elektrik gitarın sesi kulağımı tırmalamasa…”

Rock and roll ve elektrik gitar deyince… Yeni blogum Gitari.st i büyük bir ihtimalle buradan takip edecek insan sayısı fazla olmaz. Ancak müzik dinlemeyi sevenler için arada bir yapacağım albüm tanıtımı ve bu albümlerden örnek parçalar belki aranızdan rock, jazz, blues sevenlere birşey ifade edebilir.

Bir dostum bana aklı veriyor güya:

5 Posta’da bahsettiğin konular yüzünden bazı yeteneklerinin gözardı edilmesine sebep veriyorsun. Kafanı kullansan kendin için daha yararlı şeyler yapman mümkün.

Sağolsun, hem iltifat ediyor hem de beni düşündüğü için böyle söylüyor. Bense böyle bir blogda anonim olarak yazmaktan çok mutlu ve huzurluyum. Ayrıca pornografi mükemmel bir turnusol kağıdı görevi görüyor.”Kimin bloguna yorum yaptığına, kimin feedine layk verip ismini onun ismi ile yanyana koyduğuna dikakt et” tarzı bir düşünüşle mahalle baskısı oluşuyor belki ister istemez. İşte tüm bunlara rağmen, yine de olumlu veya olumsuz yorum yapmaktan çekinmeyen insanları, ismine ve rumuzuna ve titrine bakmadan sanal da olsa ”gerçek dost” diye nitelendiriyorum. Biraz ota, boka bulaş, bunları yaparken dangalak a dangalak de.  Sonra bir dur etrafına bak. Kimler kalmış, kimler kaçmış…

Kalanlardan biri Muammer Okumuş. Herhalde 2 sene oldu onun bloguna bir yazı yazmak için söz vereli. Geçenlerde, ”her görüşüne katılmasam da takip ediyorum. Bu arada bana verdiğin sözü de yerine getirmeni bekliyorum” diyerek bir ayar verdi bana. Bitirirken, bu postanın başında bahsini ettiğim konuya döneyim;

Mynet, E kolay gibi medya aktörleri, yalnızca 149 kron 90 öre masrafla, kullanıcıları ile daha iyi bir diyaloga girebilecekken bunu akıllarına bile getirmemeleri veya pasajlarda binlerce TL lik kira ödeyip, pahalı gazete ilanlarına kendilerini bırakan Ibanez ve Cort bayilerinin neden kahve parasına tenezzül edip, bir paylaşım platformu yaratamaması üzerine olan yazımı, Muammer ve Burcu’nun ortak yazdıkları blogları Moth and Moth‘da okuyabilirsiniz. (Henüz yayınlanmamış olabilir. Ben bu postayı atayım, Muammer yazıyı girdiğinde girer.)

Bookmark and Share

Klasikle Başla, Elektroya Geçersin – Linkler #5

Yeni yılda artık işsiz biriyim. Bu da ilk işsiz iş günüm. Esasında çok işim var tabii de, yaklaşık 10 yıldır bana sürekli gelir getiren işimi devredip başka ufuklara yelken açtım diyebilirim. Bir süre cepten yiyeceğim. Bu süre artık 3-5 ay mı olur, yoksa daha uzar mı bilemiyorum. Asıl amacım, kendimi herhangi bir fiziksel çalışma ortamına bağlamadan özgürce işimi sürdürebilmek. Yapılan işin zevk vermesi ve çalışma şartları, o işin ekonomik getirisi kadar önemli. Hatta para bunların yanında 2. veya 3. sıraya düşüyor. Eh, en azından şimdi öyle düşünüyorum. Bu ”akarsız” dönem uzarsa başka şeyler yumurtlayabilirim.

Tamamen ev ofisinden çalışıyorum demem daha fazla vaktim olacağı anlamına gelmiyor. En azından bloglama için. Şimdilik daha fazla vakit ayırmam mümkün değil bloga. Ancak ben de herkes gibi yeni yıl sözü verdim kendi kendime. Elimdeki vakti daha iyi ve verimli kullanmak üzere. Eğer bunu başarabilirsem yakın zamanda bir de gitar blogu açmak istiyorum. Zaten uğraştığım, ilgilendiğim bir alan… Yalnızca kendimdekileri paylaşmak konusunda kullanacağım kanallara belli bir emek ayırmak gerekiyor. Esasında o da yalnızca başlangıç fazında bir emek getiriyor. Sonrası kolay…

90 ların başı olması lazım. Peder beyin ”klasikle başla, elektroya geçersin” nakaratına amerikan filmlerindeki gençlerin ebeveynlerine verdiği tarzda, yani sol elimle çene hizamda sik sıvazlarmış gibi yapıp, dilimi ağzımın içinde yanağımın iç tarafına dayayarak, gözlerime de bıkkın bir ifade takarak cevap verdim. Okulda birinci sömestrde karneye 6 zayıf getirince uyuşturucuya başlamayayım diye istediğim gitarı aldılar. Blogu okuyan ebeveynlere de mesajım olsun; bu, okuldaki başarı oranımı % 100 oranında arttırdı. Sene sonu 3 ikmalle geldi.

O günlerde internet falan yoktu, bilmemne pasajındaki dergiciden eski sayı guitar player’ları pahalı pahalı satın alıp, devlet okulunda bize Mr. and Mrs. Brown vasıtasıyla öğretilen, çok alt düzey bir İngilizce ile yazılanları çözmeye çalışıyorduk. Şimdilerde bakıyorum, çok da fazla değişen birşey yok. Birkaç gitar blogu denemesi var. Tam bir mecraya oturmamış onlar da. Bir eksiklik var, bunu gidereyim dedim.

Bir de beni sinirlendirdiler… Hangi Türk gitar forumuna girsem, hangi sosyal medya gitar odalarına baksam bir Ibanez RG yarrak kürek modellerinin lafı dönüyor. Affedersiniz konu gitar olunca, Ibanez RG modelleri çok skik gitarlar, onu peşinen söyleyeyim. Hani şu olabilir… Ibanez RG ile başla, hevesin geçmezse adam gibi bir gitar alırız… Ama kardeşim öyle bir lafı dönüyor ki bunların… Bir bakıma sosyal medyada son zamanlarda yaşanan nutella geyiği ile karşılaştırılabilir. O yüzden tepem attı zaten. Madem bu siki elinize alıyorsunuz, adam gibisini alın. Bu amaçla bu spesifik konuda da üzerime düşeni yapacağım.

Ibanez RG’ciler!!! Güneş gözlüğü takın, gözünüz kamaşmasın. Hadi bakiim…

Tamam yeter !!! Biraz da pazartesi linklerine bakalım. Yıl biterken cephanenin çoğunu harcadım. Az ama öz link var bu pazartesi..

# Zamanını internet başında geçiren reklam ve internet branşı insanları için geçtiğimiz günlerde büyük bir ihtimalle görmüş oldukları bir fenomeni muhasebeci, öğretmen ve evde pijamayla ya da  o Pamela Andersson’un giydiği iğrenç tabanlı, çizmemsi şekilli, ucubik şeyleri giyen kadınlar için de getirmek lazım. Ördeğin zki… Evet, yanlış duymadınız.. Lexington’u yanında sönük bıraktıracak bu gagalıgiller üyesini hep beraber izleyelim. Kadınların hassas olanları bakmasın. Bir süreliğine sikten kesilebilirler… İstek, arzu tükenebilir..

# Ateistler için ölünce arkada kalanlarına çok şık, zevkli, tasarım harikası bir anı bırakmak mümkün. Musalla taşı ve komik giysili imamlar eşiliğinde Arapça ilahiler, rayban gözlüklerin ardında sahte gözyaşları ile dağın başında, çamurda açılan deliklere bez torba içinde bırakılmaktansa bu daha tastefull… Öyle değil mi? Tasarımcı Nadine Jarvis normal boyutta bir ölüden 240 adet kalem çıkacağını garanti ediyor. Bu kalemlerin arkasını dişlerken ağzınıza kıç tadı gelip gelmediğini support bölümüne mail atarak öğrenebilirsiniz.

# Okurlardan biri mail atmış. Bir porno sitesini haber veriyor. Çok sağolsun kendisi, çoğunuzun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Şöyle yazmış okur.

Amatör ve voyeur ayarında bir çek porno sitesi, bangbros gibi para karşılığı sokaktakini ayartıyor abimiz. Ama bangbrosun sahte ayartmaları yok, net amatör gacılar. Daha önce denk geldin mi bilemiyeceğim fenasiciğim ama bi göz atılası. Site videoları indirmek için doğal olarak üyelik istiyor, ama sampleları indirmeye izin var tabii. Torrent olarak bulabildim ben bayaa bi kısmını, tavsiye edeyim dedim.

Bang Bros ile başladı, sokaktaki sıradan hatunlara para karşılığı seks teklif etmek ve daha sonra bunları kameraya çekmek. Her ne kadar insan içten içe bunun gerçek olmasını dilese de, sokaktaki sıradan hatunlara, en azından kamerada görünen rakamlara bu işi yaptırmak mümkün değil. Hayır, rakamlar az olduğundan değil de.. Yine de sokaktaki kıza tüm dünyada kendisini tanıtacak bu projeyi öyle, o paralara yaptıramazsınız. Kendiniz denemeyin yani. Sonuçta bu hatunlar profesyonel seks işcileri zaten. O yüzden arkadaş bunlar amatör dese dahi ben şüphe ile yaklaşıyorum olaya.

Torrent ile sizler için baktım olaya… Çekimler fena değil, hatunlar gayet doğal, güzel. Ancak hikaye ve kullanılan pozisyonlar hep aynı olduğundan bir süre sonra sıkıyor. Bir de olayın kahramanı erkeği göremiyoruz. Benim için dert değil ama kadın okurlar için bir eksi puan olabilir. Gerçi aletin boyutu, kalınlığı falan gayet ok. Belki ordan… Bir de bol sok-çıkar var. Ne bileyim ben? Tutuyor bunlar.

Bookmark and Share

Didaktik Bir Posta

Eski zamanlarda, Özlem Tekin ile Pamela’nın ünlü olmadan önce Ankara barlarında rock söylediği günlerde, ortamın müzik piyasası son derece tekdüzeydi. Bu iki gacının tüm başarılı performanslarına ve kalitelerine rağmen Ankara barlarının bir gecesi diğerine çok benzerdi.

Bunun sebebi, sahne alan grupların repertuarlarının hep birbirine yakın olmasından kaynaklanıyordu. Ne diyeyim size, işte Mustang Sally, Wild Thing, Stand by Me gibi parçalar sıkça icra ediliyordu. Bunların haricinde Süleyman Bağcıoğlu’nun blues band’i vardı. Sonra Süleyman Bağcıoğlu’nu taklit eden bebelerin blues grupları vardı. Toplamda 50 adet blues klasiği 6-7 grup arasında sürekli dönüşümlü olarak çalınıyordu. Ayrıca repertuarı tamamen Rolling Stones’dan oluşturan Kel Cemal’i unutmayayım. Başarılı müzisyenleriyle yıllarca İstanbul’u besleyen Ankara’nın gece hayatı buydu işte. Haa bir de Bilkentliler’in takıldığı, giriş parasının Deutsche Mark ile ödendiği bir yer daha vardı, adını unuttum. Türkçe pop çalıyorlardı. İşim olmadı orda…

Hevesle kolları sıvayıp biz de barlarda müzik yapalım dediğimizde biliyorduk ki, o çok havalı olan cuma ve cumartesi gecelerinde bir program almak neredeyse bizim için imkansız olacak. Özlem’in ve Pamela’nın grupları bile neden sonra (o da her hafta değil) bu popüler günleri aldılar.

”Hafta sonu insanlar dans etmek istiyor. Çoğunluğun bildiği parçaları çalmanız ve isim yapmış olmanız gerekiyor” diyordu bar sahibi Murat abi… Şansımız baştan sıfır olunca radikal olanı seçmek zor olmadı bizim grup için.

Neden herkes klasikleri çalıyor? Mustang Sally’den millet sıkılmadı mı? gibi düşüncelerle kendi repertuarımızın başına oturduk. O dönem Seattle akımı var. Pearl Jam, Stone Temple Pilots, Sound Garden, Therapy ve diğerleri falan. MTV de de o zamanlar şimdiki gibi ”yow yow yow modda focka” yok, her hafta yeni bir grubun yeni bir rock parçası hit oluyor. Biz tuttuk, bu sert ve ”barda çalınmaz” denen müzik türünden o hafta yeni çıkan ne parça varsa çaldık. Listeye ortadan giren, ama popüler olacağını tahmin ettiğimiz parçaları da….

And guess what???? Süper oldu… Beş kuruş para kazanmadan, taksi parası ve bedava biraya çaldık, hiçbir zaman barı dolduramadık. Ama her salı sürekli gelen, yine de sayısı azımsanmayacak sağlam bir müşteri, hayran grubu oluştu. Biz her salıyı iple çektik, sahneye çıkıp eğlenmek için…

Büyük bir başarıydı… Başarıyı seyirci sayısına, kazandığımız paraya ve çaldığımız güne göre değerlendirmeyeceğimizi anladık. Tamamen kendi hoşumuza giden, kendi dinlediğimiz müziği çalarak kendimize benzeyen belli bir çevreyi etkilemiştik. Hiç alçakgönüllükte bulunmadan söyleyebilirim ki, hafta sonu çalan, kadroları ağır toplardan oluşan o gruplar arkamızdan geldi. Aynı havayı veremediler, biraz taklit oldu onlarınki… Ama Ankara canlı müzik piyasası Mustang Sally’den kurtuldu.

Günlük hayatta hepimiz bir yere kadar orospuyuz. İş hayatında, evde, apartman yönetim kurulunda veya kurduğumuz rock grubumuzla müzik piyasasında… Duygu ve düşüncelerimizi çiğ olarak ortaya dökmektense pragmatik yaklaşımlarla hep diğer insanlarla aramızda bir orta yolu bulup kendimize ekonomik çıkar veya sosyal statü sağlama çabası içindeyiz.

Ama ben o Ankara günlerinde, cover grubum sayesinde özel hayatımda orospuluk yapmamayı ve yaptığım her işte zevk almanın esas olduğunu öğrendim.

Bu blog da mesela böyle benim için. İş amaçlı, ekonomik veya sosyal statü olarak beklentim olan bir proje değil. O yüzden burada orospu olmama gerek yok. Adam gidiyor 5000 dolara evine ses ve görüntü sistemi kuruyor. Zevk için… Ya da tüm takım ve taklavatına para yatırıyor, dünyayı dolaşıyor, balık avlamak için…. Ben o kadar egzantrik değilim, blog tutuyorum. Zevk için…

Blogda yazılanlar ”sabah kalktım, fransız’ın taşşağı ile ezilen üzümlerden yapılan şarabımdan bir yudum aldım” tarzında şeyler olmadığı için de harcadığım vakti belki saat ücretine vurup kağıda dökmem lazım. Ama benim zevkim, benim hobim… Onu da bana yazın, ben ısmarlamış olayım… Fakat şurayı online olarak ayakta tutmak 1400 dolar yılda. Ayrıca motorunun yağı, suyu değişecek, bir sürü kılı-tüyü, troll ü var. Daha sizi düğündeki piyanist şantöz ile karıştırıp, elinize peçeteye yazdığı istek parçayı tutuşturanları koymuyorum listeye. Blogspot’da bedava hosting ile boş vakitlerinde blog yazanlara tavsiyem, iyice düşünüp taşınmadan geçmesinler benimki gibi bir olaya…

Ok, şimdi bakalım, elimizde ne var??? Seksist, liboş, ateist, müzik freak bir adam… Dolayısıyla buraya gelenin de alacağı budur. Objektif değil, SUBJEKTİFİM!!!… Filin amına su kaçtı diye düşünenler bir (1) den çok fazladır eminim. Ama madem açık konuşuyoruz, hadi bunu da söyleyeyim; esasında benim Adem ve Havva’ya inanan insanların inancına karşı da saygım yok. Arkanızı döndüğünüzde parmağımı kafama götürüp, deli işareti yapıyorum…

Ama şu var ki, sanal alemde de olsa aynı ortamda buluştuğumuz zaman ilk düşünülen şey karşındakinin inancı değil. Hayatı ilgilendiren, dünyevi, başka konularda birbirimizle ortak  noktalar bulabiliyorsak, sokaktaki adamların uğruna birbirini boğazladığı diğer konuları gözardı edebiliyoruz… O yüzden birbirimize belli bir dereceye kadar tahammülümüz var. Müziği beğenmediyseniz, gitarın akordu bozuk geliyorsa, kapıyı arkanızdan kapatır gidersiniz. Bir daha da salı günleri dışarı çıkmazsınız. Ama tabii bu mekan benim, zurnanın zırt dediği yerde de ben siktiri çekerim…

Velhasıl… Ateist propaganda, rock n’ roll ve throat fucking’e devam…

Because that’s just what ”I” like!!!

Bookmark and Share

SuicideGirls Yıllık Üyelik

Geçenlerde baktım, SuicideGirls’deki üyeliğimin süresi bitmiş ve benim bundan haberim olmamış. Kredi kartı bilgilerim de oradaki hesabımda kayıtlı olduğu için şirket hesabımı otomatik olarak uzatarak parayı çekmiş hesabımdan. Dolayısıyla aboneliğim bir yıl daha uzadı… Sağlık olsun, büyük felaket değil nasılolsa…

Böyle kötü bir huyum var. Düzensizim, herşeyin son vaktini falan kaçırırım. Hesapta para olmasına rağmen tüm faturalarıma hatırlatma gelir, sonra ekstra hatırlatma ücretiyle beraber öderim. Para konusunda öyle bir vurdumduymazlığım var.

Esasında memur çocuğu olduğum için paranın hesabını bilirdim Türkiye’deyken. Hatta o kadar ki, laf aramızda lakabım ”yahudi” idi arkadaşlar arasında. Ne olduysa buraya taşınıp ciddi anlamda kendi paramı kazanmaya başladıktan sonra oldu.

Bunu söylemeye utanıyorum ama, inanır mısınız arabam olmadığı halde garaj parası olarak 2 yıl boyunca ayda 90 euro gibi bir para ödemiş adamım. Birinden buldum garajı… Şehrin göbeğinde, kapalı garaj. Altın değerinde burada, beli bir karaborsa değeri var. Türkiye’de restorana gidince çocuklar arabayı kaldırıma çekiyor ya… Yok burda öyle birşey, anında kesiyor ecnebiler 100 euro cezayı. O yüzden kapalı garaj ”kılsız kuku” değerinde. İşte arabam yok ama, garajı Porsche kullanan birine karaborsada kakalarım hava parası alarak diye tutum elimde iki sene. Gerçi üç ayda anladım bu garajı elden çıkarmanın bir sürü iş gerektirdiğini falan. Ama telefonu kaldırıp garajın asıl sahibi şirkete ”garajınızı istemiyorum, kontratı iptal edin” demek için yirmibir (21) ay daha bekledim.

SuicideGirls için karttan çektikleri paranın miktarını bile kontrol etmedim. Postayı yazarken bilgi eksik olmasın diye kontrol edeyim dedim. Aylığı 4 dolara geliyormuş yıllık üye olursan… Sahteydi, Emo’ydu, fotoşoptu, Türk müydü, Yunanlı mıydı muhabbetinden beyni sikilenlere alternatif olabilir. 4 doları öde, geyikten kurtul, olaya konsantre ol… Benim şahsen yurdumun gacısına ayrı bir şeyim var… Olmayan şeyin özleminden midir nedir, bilemiyorum. O yüzden bir Türk Gacısı bin Suicide Gacısına bedeldir diyorum yine de.

Bu SuicideGirls hesabına da ayda 2 defa falan girerim. Biraz röportaj, haber, müzik kısmı falan var. Çok ABD eksenli, o yüzden fazla ilgimi çekmiyor. Gacılar çok iyi tabii. Hepsi amatör diyebiliriz. Daha doğrusu amatör derken… Bunlarda muhakkak bir ekstra modellik işi oluyor herhalde. Ama öyle podyumlarda veya Hürriyet’in fotoğraf galerilerinde görülen modeller değil bunlar. Daha çok lokal model işlerinde çalışıyor olmalılar… Bazıları da sırf zevk için yapıyor. Bir de SuicideGirls çok saygın bir marka. Orada çıkmak bir statü hatunlar için. Hiç dikkat etmemiştim bugüne kadar, biraz daha dikkatli bakayım fotoğraflara yapılan yorumlara. İlginç, bizdekinden farklı bir trend görürsem paylaşırım sizle…

Bugünkü paylaşım fotoğraf olsun ama… Onda da fotoğrafın yanına bir de Marilyn Manson parçası koyayım. Sevdiğim nadir Tv programlarından birinde geçen hafta Marilyn Manson konuktu. Anal seksi çok seviyormuş… Prime time da söyledi bunu herif. Bir de konserlerden önce veya sonra backstage de havanın soğuk sayılabilecek belli bir derecede olmasını istermiş. Niye diye sordular… Backstage’e gelen kızların meme uçları sert oluyormuş o zaman. Tipine bakıp burun çevrilmemesi gereken bir herif Marilyn. Düşün ki herkesten öğrenecek birşeyi var insanoğlunun.

O yüzden SuicideGirls’den seçtiğim bu hatunun serin yerde saklanmış olmasına özen gösterdim.

Bookmark and Share

Mor Ötesi'nin Ötesi

10 yıl önce, son çalıştığım maaşlı işimde günde 8 saat bilgisayar başında oturuyordum. IT branşının altın günleri, iyi maaş, haftada bir gün işyerinde masaj, cumaları bir catering firmasına ısmarlanan yiyecekler ve işyerine gelen kasa kasa biralar eşliğinde tüm çalışanların birlikte eğlendikleri bir ortam. Cuma akşamlarının bu etkinliğinde hep dj lik görevi bana düşerdi. Kısa sürede müziğe olan ilgim farkedildiğinden olsa gerek.

Esasında 10 yıl öncesine kadar sıradan bir rock müzik dinleyicisiydim denilebilir. Amerikan rock hiçbir zaman favorim olmadı. Türkiye’de üniversite kültüründen gelme bir British Rock olayı vardır. Kiss, Van Halen vesaire üniversite kampüslerinde yeterince entellektüel sayılmadığı için Led Zeppelin, Pink Floyd, Rainbow gibi gruplar daha revaçtaydı. Dolayısıyla ben de o kültürün bir parçası olmuştum. Bu birşeyin parçası olma olayına sonra tekrar döneceğim. Çünkü bir püf noktası var orada…

İşime yeni başladığım dönemde boş kaldıkça yaptığım tek şey Kazaa’dan tüm beğendiğim müzik gruplarının parçalarını indirmekti. Hızlı bir bağlantı ve iş bittikten sonra bile açık bırakarak gittiğim bilgisayarımın sabah geldiğimde hazienelerle dolu olduğunu görmek tabii çok güzel bir duygu.

Ne var ki 2 ayda tüm bildiğim grupların albümlerini tamamen indirmiş bulunmaktaydım. Arada bir Cuma akşamları çalacak skindirik parçaların peşinde de koşsam artık indirecek birşey gelmiyordu aklıma.

Bir akşam evde okuduğum bir gitar dergisinde keman çalış tekniğinin gitar üzerine uygulanmasıyla ilgili bir yazı gördüm yanlış hatırlamıyorsam. Degideki makalede Itzhak Perlman adı geçiyordu keman virtüözü olarak. Ertesi gün işyerinde ilk yaptığım Kazaa’dan Perlman’ı bulmak oldu. Piyanist Oscar Peterson ile beraber yaptığı bir albümü buldum. Dinler dinlemez vurulmuştum albüme. Ne yapıyor bu adam? Kim? Müziğinde hangi etkiler var? Oradan da bir şekilde Naum Kochko‘yu buldum…

Naum Kochko “If I was a rich man” Russian virtuos violin
Uploaded by vidlad

Kendi çapımda bir kolleksiyonum var bugün Rus, yahudi ve doğu avrupa halk müziği konusunda. Mesela Rusça diline ilgim buradan geldi. Yoksa çoğunuzun tahmin ettiği gibi Nataşa’lardan değil. Çok dandik 70 li yılların Rus pop şarkıcıları var elimde. Torrentlerden de bulamıyorum. Gittiğimde Doğu blokuna halk pazarlarından bakıyorum bu Cd lere. Yani bugün artık Türkiye’de de tanınan bir grup olan Gogol Bordello ile benim tanışmam o yoldan geçerek gelmiştir. Tv de seyretmiyorum müzik programı, çok da nadir alırım müzik dergisi. Son 10 yılda keşfettiğim artistler, gruplar hepsi kendi başıma oldu. Uhuru, Kakali, Gerard ilgi gösterdi California Surf Guitar ve Rockabilly denilen türlere. Tarrantino’nun film müziklerine torrentlerden erişebildiğim için surf guitar türünün peygamberi Dick Dale’ı bulabildim. Yukarıda bahsettiğim bir topluluğun parçası olma olayını bilmeyerek kırışım budur özetle…

Film müzikleri derken de yine eski Rus filmlerine giriş yapmadan geçemiyorsunuz. Holywood yapımlarından sıkılanlar için iyi ki video paylaşım siteleri var. Bunlar sayesinde alternatif filmlere bir ilgi de uyanıyor…  Sokaktaki Holywood yapımı filmlerin DVD lerini kiralayan dükkanlar korsan DVD lerden ve internetten indirilen filmlere veryansın ederken, aklını kullanan girişimciler nişlere yönelmiş, internet üzerinden DVD kiralama yöntemleriyle dünya sinemasını posta kutunuzdan içeri bırakıveriyorlar.

Vashe_Blagorodie_Gospoja_Udacha
Uploaded by kukuriku1907

Müzik ilginç bir olay başlıbaşına. İçine gömüldüğünüz zaman insan olarak temizlendiğimi hissediyorum. Taksim meydanını gören gizli bir mekanda kurduğum mitralyözü insanların üzerine boşaltabilecek bir potansiyelim olduğundan zaman zaman şüphe duyuyorum. Yani teorik olarak ürkütücü gelmiyor en azından bu düşünce. Müzik bunları bastırıyor, güzel şeyleri görme ve onlara değer verme hissi katıyor içim diyeyim. İnsan ruhunu tornadan geçiriyor bir şekilde. Zencinin, yahudinin pek farkı kalmıyor o dünyaya kendinizi kaptırdığınızda. Çünkü kültür olarak bir nebze daha evrensel oluyorsunuz. En azından insanda başka kültürlere karşı bir ilgi uyandırıyor. Biraz da bu kültürlerin içine girip, önyargılarınızdan sıyrıldığınız zaman artık at sırtında Malazgirt kapısından Anadoluya girmeniz hoş bir hikayeden öteye gitmiyor.

O kadar ilginç ve geniş bir dünya bu müzik dünyası. Bu sebeple olsa gerek Metallica, Madonna, U2, Kıraç, Duman veya vesaire albüm çıkardığında kaşımı kaldırmaya üşeniyorum. Endüstri, üzerinden en çok para kazanabileceği artistleri seçip, binbir medya kanalıyla, reklamlarla önümüze getiriyor. İyi oldukları için veya beğeneceğimiz için değil… Yalnız ve yalnız kendileri PARA KAZANACAK diye… Yazık ki tüketiciyi de fare kapanına sıkıştırıyor bu iğrenç sistem. Mü-Yap ın 50 küsür müzik ve video paylaşım sitesini engellediği bir ülkede Gerard, Uhuru, Kakali, Mehmet, Zehra nasıl ulaşacak Mor Ötesi’nin ötesine?…

Güya Türkiye serbest piyasa ekonomisi… Devlet ve mahkemeler bir kısım sermayeye el pençe divan durmuşlar, kartele, mafyaya kapıları açmışlar… Sebep??? Müzik endüstrisi ve Mü-Yap’ın kimsenin almayı veya o fiyatı ödemek istemediği birşeyi zorla halka dayatmak istediği için.

”Artist nasıl para kazanacak” diye soruyorlar??? Benim derdim mi? Ben mi öğreteceğim kendini internette nasıl pazarlayacak, yeni teknolojiyi nasıl kullanacak, ürününe nasıl fiyat koyacak?

Açacak üreticileri isyan mı etsin, kapağı çevirilerek açılan bira şişesi çıktı diye? Etmesinler… En iyisi siktirsin gitsinler, biz de köpürte köpürte, kana kana içelim…

İlk paragrafta dedim ”birşeyin parçası olmak” diye. Bu eski dünyaya ait bir terim olarak kalmalı. İnsan kendini bir dinin, milletin, takım taraftarlarının parçası olarak gördüğü zaman zıvanadan çıkıyor. Türk, Malta’lıdan üstün değil… İslamiyet de mormonluktan…

Kızlarda özellikle bir heves var, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğreneyim diye… Erkekler de ”Almanca porno dilidir” geyiğine sarmış. 17 Hippies belki bu düşünceyi kırabilir… Mor Ötesi‘nin ötesi olaraktan… Bitirirken dedim…

17 HIPPIES Frau von Ungefähr
Uploaded by schlowarzel

Bookmark and Share

Fırça Badana

Arada bir Stockholm’le ilgili yazılar yazıyorum… Okuyanların da ilgisini çektiğini tahmin ediyorum. Yani biri Bombay’dan, Sydney’den veya Kongo Kinsasha’dan yazsa benim ilgimi çekerdi. Tabii Stockholm o kadar egzotik değil bu şehirlerle karşılaştırdığın zaman. Ama yine de…

Klasik bilgi doğru yalnız, taş gibi hatunlar, yakışıklı erkekler… Bu postayı da hatunlar için atmış olayım biraz, o yüzden İsveç erkeklerine ayırayım bugünkü satırları. En son söyleyeceğimi de baştan söyleyeyim de aranızda televizyonda diziye yetişecek hatunlar varsa ilk satırlarda istediklerini vermiş olayım, merakta kalmasınlar.

Evet İsveç’li erkeğin genel olarak çük boyu ortalaması Türk’ünkinden uzun…. ”Boyu değil, işlevi” teranesini başkasına bırakıyorum. Ben daha çok ”önemli olan ruh güzelliği”nden gireyim konuya…

Ruhu da güzel sayılır İsveçli erkeğin. En azından Türk hatunlarının beğeneceklerini tahmin ediyorum. Hangi Türk hatunu istemez bulaşıkta, temizlikde, çamaşırda 50 ye 50 işi paylaşan erkeği. Yalnız erkeğinin kütür kütür kendilerini düzmesini bekleyen hatunlar için hayal kırıklığı olabilir. Çünkü Avrupa’nın en feminist ülkesinde erkek olmak, taa anaokulunda yapılan ”cinsiyet araştırmaları”nın kurbanı olarak arabaları ellerinden alınıp bebeklerle oynamaya zorlanan erkekleri belli bir süre sonra iğdiş edilmiş boğaya döndürüyor.

Gerçi bebeklerle küçük yaştan haşır neşir olmak ilerde işlerine yarıyor. Çünkü çocuk sahibi olan çiftlerden her birine devlet baba 1 er yıl izin veriyor ücretli. Evde kalıp çocuğa bakmaları için. 1 yıl anaya, 1 yıl babaya… O yüzden gündüz iş saatlerinde çocuk arabalarıyla şehirdeki gezip dondurma yiyen, kafelere takılan babalar görmek mümkün.

Tabii Türk hatunlarımızın bu anlattıklarıma ağzının suyu akarken, bu bloga takılan erkek cemiyeti de içinden ”hassktr” i çekiyordur. Yalnız erkek okuyucuların içlerini rahatlatmak için değil ama gözlemlediğim birşeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Tüm bu bulaşıkdı, çamaşırdı, çocuğun altını değiştirmeydi derken erkeğin kütür kütür zkebilitesi azalıyor. Biraz maçoluk veya Türk’lük gibi algılayabilir hanımlarımız ama Doğa Ana‘nın kanunları bir yerde ağır basıyor. Artık eşini, çocuğun altını değiştirirken gören kadının kukusunu bu görüntüye bakarak ıslatamaması mı diyelim, yoksa önlüğüyle bulaşık yıkayan erkeğin gece yatakta, eve çalışıp daha fazla para getiren kadına karşı pipisini kaldıramaması mı bilemiyorum ama belli bir süre sonra İsveçli kadının gözü mahallenin pizzacısını işleten Türk’ün pantolon üzerinden sağa yatırıldığı belli olan zamazingosuna takılıp kalıyor.

Stockholm şehri 7 adacık üzerine kurulmuş. Bu adacıkların şehrin güneyinde kalanına Södermalm deniyor. Benim de oturduğum yer burası. Biraz daha bohem, biraz daha eğlenceli olan yeri burası şehrin. Her yer bar, restoran, kafe, gece kulübü dolu. Çok da pizzacı var. Bunların kaçı Türk’tür bilemiyorum ama bir başka gerçek de şehrin bu bölümünün singel oranının diğer bölgelere oranla daha yoğun olduğu…

Ada olduğu için orası burası deniz kıyısı, yat limanı. Yat derken öyle lüks falan değil, daha halk tarzı olanları… Parkı, bahçesi, festivali ve yazlık kafeleri olduğu kadar insanları ile de çok zevkli bir bölümü Stockholm’ün. Kulüpten bazı kızlar (Toz’un arkadaşı Ördek) kendisine erkek ısmarladı buradan. Öyle bavula koyup getirecek halim yok ama her kadının rüyası olan ”elinden iş gelen erkek” imajına uyacak 3 çocuk var bizim mahalleden, Johnny, Daniel, Christian. Çocuklar bir firma kurmuşlar. Fırça badana üzerine… Retro Måleri demişler adına. Retro bildiğiniz retro, måleri ise boya işleri demek.


Johnny, Daniel, Christian

İşe koştururken kullandıkları arabalar 50 li yıllardan. Fırça badana çekerken kullandıkları boyacı merdivenleri ise Kaliforniya’dan özel sipariş. Fırça badanacılar Rockabilly dediğimiz akımın taraftarları. 1954 de Elvis Presley, Sam Phillips ve Bill Halley tarafından başlatılan bu akım hillbilly, blues ve country karışımı. Elektro gitar ve kontrabas ağırlıklı bu müzik 80′lerde dönüş yapmış tekrar. O devirde araya biraz punk da katmışlar. Bu şekilde takılan bir gurup insan var açıkcası burada. Briyantinli saçları ve modifiye ettikleri eski model arabaları ile Stockholm’ün o büyük şehirlerin aksine durgun olan yaşantısına biraz daha renk katıyorlar.

Bookmark and Share

Deep Edition Blogger Profile

Blog yazarları, okuyucularının kafalarında yarattıkları imajlarla yaşamak zorunda. Özellikle de kişisel yazanlar daha çok hedef buna… Elif Savaş ve Sesli Blog dan Tansu Günay bu problemi bloglarında kendilerine ait resim bulundurarak çözmüşler, okurlarını merak içinde bırakmıyorlar.Tansu, devrimci ve sigara içen kişiliğiyle pekçok kadın hayrana sahip olabilir diye düşünülebilir. Tipi de iyi çünkü Tansu’nun. Yeni Dünya’da yaşamını sürdürüp çocuk annesi olan Elif ise oldukça çekici ve hoş bir hatun. Akrep kızı da çok can yakar, bir içim su…

Benim dahil olduğum grupta, Pucca da benim gibi blogunda kendine ait bir resim bulundurmayan bir blog yazarı. Ancak aklıma Pucca deyince şuh bir kahkaha atan sarışın kız geliyor. Gerçek hayatta öyle olup olmaması pek de önemli değil artık. Çünkü O bloguyla özdeşleştirildiği için bu resim kafamızda var.

5posta ve Fenasi denilince de bir şey gözler önüne geliyor olmalı ki sık sık ”resim yolla” veya ”neye benziyorsun’‘ gibi sorularla karşılaşıyorum. Bu blogda işlenen konu da biraz şey olunca haliyle insanların kafasında daha fazla merak uyandıran sorular olması doğal. Erkek okuyucuların bunu kafaya çok taktığını zannetmiyorum. Biz erkekler ”object-oriented” olduğumuz için gözümüzle görüp, dokunup, koklamadığımız şeyleri fazla merak etmeyiz. Kadın milleti böyle değil… Merak içten içe kemirirken, bilinmezlik, gizem dediğimiz şey olayı başka boyutlara götürebiliyor.

Kulüpte veya şurda burda anladığım kadarıyla, mesela Pucca bir Özcan Deniz veya Murat Boz hayal ediyormuş bu satırların yazarını. Birincisinin türkücü olduğunu biliyorum, ikincisini hiç duymamıştım. Neyse google onun da cevabını verdi.  Kafama dank eden şu ki, bu konuya biraz açıklık getirmezsem işler sarpa saracak. ”Party is Over” demenin zamanı geldi galiba.

Dün gece 3 okuyucu önünde deklare ettim (ki birisi de Pucca idi). Bir Murat Boz/Özcan Deniz değil, olsa olsa Frank Zappa düşünmeleri gerektiğini… Hayal kırıklığı büyük oldu anladığım kadarıyla. Hatta sld ”çok çirkinmiş lan bu” dedi.

Ancak bu hatunların yaş ortlaması henüz 20 lerin ortasında olduğu için böyle pembe hayaller kurup kendilerini aldatmaları da kaçınılmaz tabii. Yoksa biraz tecrübeli bir kadının, Özcan Deniz ile Bodrum’da yatla bir diskoya gidilip paparazzilere yakalanmanın devamında evde romantik bir bitirişi görmenin ötesinde, daha başka ortamların daha değişik kvalifikasyonlar gerektirdiğini bilmesi gerekirdi.

Özcan Deniz ve benzeri kişilerde bu kvalifikasyonların olabileceğini pek sanmıyorum. Yapılan sanatın, sanatçının ruhunu yansıttığını baz alacak olursak haklı olduğum görülebilir.

Meraklı bir insan olduğum için buldum dinledim şu Gayserili’nin kapağını upload yaptığı albümü… Hani internetten yasadışı müzik indirimi ve paylaşıma karşı çıkan lobicilerin bir gerekçesi var ya… ‘‘Efendim sanatçı yapıtından hakkettiği karşılığı alamayacak mı?” diyorlar ya… Özcan Deniz Hediye adlı yapıtıyla bir araba dolusu sopa yemekten başka birşey haketmemiş… Ne çare ki benim gibi düşünmeyen çok insan olmalı…

Özcan’da varolmayıp, yüce tanrının Zappa’ya bağışladığı bu kvalifikasyonlar henüz ilk bakışta dahi kendini gösteriyor.

Alalım, Özcan Deniz’in hediye adlı eserindeki yapıtlarının isimlerini, yalnızca isimlerini…

Bir Dudaktan
Kayboldum
Zorun Ne Benle Aşk
Karşılıksız Aşk
Eyvallah
Saçmalıyorum
Nasip Değilmiş
Yar
Sevda Tannçası
Hediye
Ne Gezer
Kapı Kapı
Her Dem Ey
Bir Dudaktan Remıx
Zorun Ne Benle Aşk (akustik)

Şimdi de Frank Zappa’nın yaptığı müzik eserlerinden birkaç isim alıntısı… Bir yandan da paslı kulaklarınızın algılayabileceği kadar basit bir Zappa parçası eşliğinde,

Titties ‘N’ Beer
Catholic Girls
My Guitar Wants to Kill Your Mama
Penguin In Bondage
Broken Hearts Are For Assholes
Don’t Eat the Yellow Snow (burada ”sarı kar” – üzerine işenmiş kar)
Jewish Princess
I Have Been In You (player daki parça)
Sexual Harassment in the Workplace
Why did it hurt, when I pee?

En basitinden fark burada. Alemlerde her anal bölgeye göre bir cinsel organ var. Tabii ki Özcan Deniz ve Murat Boz sevenlere göre de olacaktır. Ancak burada olmayacaktır… Özcan’ın o çelik gibi bakışlarının ve olgun erkek imajı veren gümüş renkli saçlarının altında, profiline ”I like Japanese Porn” yazılsa ne kadar abes kaçacağı aşikar. Bunu anlayabilmeliydi bir kısım okur grubu…

Bu postadan sonra fotoğraf istemlerinin ve küçük, masum flörtlerin arkasının kesileceğini hesab edersek artık işimize konsantre olabiliriz. Nerde kalmıştı dünya?

Controversial Turkish porn blogger ……..

Bookmark and Share

İşerken Acı Veriyor

Rock tarihinde 10 tane isim sayın deseler… Dehalık, orjinallik, rockstar kimliği, müzikalite, kural yıkıcı olmak gibi özellikler düşünülerek yapılsa bu sıralama, 9 tane müzisyen saymak için bayağı bir düşünmem lazım.

Ancak bir tanesi var, hiç düşünmeden listeye kafadan bir numara olarak girecek…. Frank Zappa… Tanıyanlar bilir, tanımayanların da kafasını ütülemeye gerek yok. Ancak bu adamı tanımayanlar için belki merak uyandırmada ilk adımı atabilirim.

70 ler falan olması lazım. Frank bir konser için Stockholm’e gelir. Konserden sonra sahne arkasına girme şansı yakalmış bir adamın blogundan öğreniyorum daha sonra olanları. Vatandaş sahne arkasında idolüyle karşılaştığında ilk etapta dili falan tutuluyor. Neden sonra konuşmaya başladıklarında bizimki Frank’a kuzeninin de konsere gelmeyi çok istediğini ama tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu için bunu yapamadığını, mümkünse imzalı bir resmini vermesini talep eder. Frank’da ”o gelemiyorsa, biz ona gidelim” diyerek iki kasa birayla beraber çocuğun evinin yolunu tutar. Sabaha kadar çocuk ve ailesiyle politika, müzik konuşulur.

Dehalar, diğer insanlara basit gelen şeylerden sanat eserleri çıkarabilir. Gündelik enstantaneleri değişik şekilde işleyebilmek kolay bir şey değil… Zappa bunu çok iyi başarıyordu. Toplum içinde söylenmesi hoş karşılanmayan şeyleri açıkca ve alaycı bir ifadeyle dile getirmesi en etkileyici yönü hiç kuşkusuz.

İşerken acı çekmek öyle ya da böyle her erkeğin başına geldiği için bu parçayı 5posta’nın erkek okuyucularına hediye ediyorum. İkinci nakaratta geçen ”My balls feel like a pair of maracas” dizesini, grubun vurmalı çalgılarının çok güzel bir biçimde pekiştirmesi ayrıca dikkate değer. Maracas’ın ne olduğunu merka edenler buraya bakabilir.

İşte video 1978 Münih konserinden, altında da sözleri…

Frank Zappa – Why-does-it-hurt-when-I-pee ? -1978
Uploaded by zappostrophe

Why does it hurt when I pee?
Why does it hurt when I pee?
I don’t want no doctor
To stick no needle in me
Why does it hurt when I pee?
I got it from the toilet seat
I got it from the toilet seat
It jumped right up
‘N’ grabbed my meat
Got it from the toilet seat
My balls feel like a pair of maracas
My balls feel like a pair of maracas
Oh God I probably got the Gon-o-ka-ka-khackus!
My balls feel like a pair of maracas
Ai-ee-ai-ee-ahhhh!
Why does it
Why does it
Why does it
Why does it hurt…
when…
I Peeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee?

Bookmark and Share

Aşk İksirinin Formülü

Son günlerin popüler konusu, Aşk. Aşık olarak yapılan seks, duygusallığın olmadığı seks… Grup seksle ilgili postanın yorumlarında bu havaları sezdik. Rumuz Dolce Vita, yorum yazmak yerine iletişim bölümünden bir soru yöneltmiş. Aşkın benim için tanımını ve önemini merak ediyor. Esasında bayağı da uzun yazmış ama kısaca özetleyecek olursam ”ye, iç, mala vur… Bununla hayat geçer mi? Niye gerçek aşkı aramıyorsun?” a bir cevap vermemi bekliyor.

Kolay cevabı olmayan bir soru. Aslına bakarsanız geçtiğimiz günlerde aniden önüme pat diye çıkan birşey olmasa bu sorulara cevap vermek kolay olmayacaktı. Ama şimdi hazırım…

İlk önce olaya gerçekçi bir gözle bakıp aşkın tanımını yapmaya çalışalım. Aşk, pekçok insan için fırtınalı bir mutluluk. En azından ilk evresi böyle… Benim çok inandığım birşey değil açık söylemek gerekirse. Oysa ki fırtınalı mutlulukları çok yaşadım ve her zaman da açığım. Ben bu aşık olma meselesini daha çok keyif verici bir madde kullanmaya benzetiyorum. Sarhoşluk hissi, kontrolü kaybetme duygusu, omuriliğinin uyuştuğunu hissetmen, panik, şüphe, açlık, dilin kuruması, tatlı birşeyler yeme isteği, gülme krizleri…

İhtiyacımız olduğu zaman aşık oluyoruz. Hayatımızda gelişen diğer olaylar bizi aşık olma ihtiyacına sürüklüyor. Kilitlenen bir ilişkide sıkışıp kalma, yeni bir yere taşınma, tatile çıkma, üniversiteye başlama. Bir fazdan diğerine geçebilmemiz için bize yardımcı oluyor aşk. Bu tabii olayın giriş bölümü…

İkinci bölüm biraz sıkıntılı. Çokça gözyaşı, kavga, sıkıntı olabiliyor. Buraya fazla girmeyelim… Aşkların hepsi bitiyor. Aynı evi paylaşmaya başlayıp faturaları ortak ödemeye başladığınız andan sonra çok yaşamıyor bu meret.

Ancak aşık olmanın verdiği o ilk heyecanları tabii ki kelimelerle anlatması zor. Yukarıdaki keyif verici madde örneği iyi açıkladı. Temiz aile çocukları için verebilecek başka bir örneğim var mı bilmiyorum. Seni sözleriyle, seksapelliğiyle, saçıyla, kaşıyla, dudağıyla, ayak bileğiyle kısacası herşeyi ile deliye çeviren bir insanla beraber geçirdiğin ve sürekli kendinizi çakırkeyif hissettiğiniz anların tanımı diyebilirim belki.

Geçtiğimiz günlerde pat diye önüme çıkan şey, herkese benim bu işten neyi anladığımı çok iyi anlatacak herhalde. Defalarca seyrettim. Her seferinde kendimi, kendi kendime tebessüm ederken yakaladım. Siz de biliyorsunuz gençlerin hikayesini. Pavla ve Eugene… Aranızda kaçıran varsa videoyu seyretmeden önce o postayı okusun muhakkak.

Bu arada Pavla’nın ne kadar çekici ve güzel bir hatun olduğunu sizlere onaylatmak istiyorum. Seviyorum böyle abartısız, sade ama dopdolu insanları. Bir insanın cidden de yüzünden okunabiliyor ne mal olduğu. Signora Dolce Vita umarım tatmin oldu…


AŞK POSTASINA İLAVETEN BONUS POSTA

Türk insanında bir rakı saplantısı var. Rakı balık, boğazda rakı içelim, rakı sofrası, rakı muhabbetleri… Aksi gibi bir türlü ısınamadım ben de ona. Bir kere tatlımsı tadı hiçbir yemekle uymuyor bana göre. Ayrıca yemekle içilmesi, sofrada oturulurken tüketilmesi onu statik bir içki kılıyor. Hareket halinde içemiyorsun. Oysa her duruma göre içki var. Barda arkadaşlarınla ayakta muhabbet ederken, büroda çekmeceden çıkarıp içerken, iyi bir restoranda güzel bir kadınla yemek yerken, evde misafirlerinle, metroda güvenlikden gizli içerken, bir hatunla ağızdan ağıza aktarırken…. Bu anların hepsine uyacak içki çeşitleri var. Rakı bunlardan hiçbirine uymaz mesela. Erkek erkeğe muhabbetlerin içkisi o daha çok.

Bakınız yukarıdaki videoda Eugene ne içiyor? Yeşil şişenin içindeki Becherovka. Pavla Çek cumhuriyetinden, video da büyük bir ihtimalle orada yaptıkları bir taksi yolculuğundan. Becherovka da zaten Çeklerin milli içkisi. İkiyüz yıl kadar önce kaplıcaları ile ünlü Karlovy Vary bölgesinde bitkilerden yapılmaya başlanmış. Doğruluğundan emin değilim ama bir rivayete göre ilk zamanlarda damla yolu ile anüsten alınıyormuş. Daha hızlı sarhoş olmak için…

Sert de bir içki… Bakmayın Eugene’in kafaya diktiğine, yalnızca rakı-kavuna antremanlıysan adamın anasını sker, sabahlara kadar böğürürsün.

Eğer sek içeyim diyorsan midenin altını birkaç tane pivo cerne (siyah bira) ile döşemen lazım. Yok, ‘ben bunu insan gibi de içerim” diyorsan al sana iki tane kokteyl.

BETON

Uzun ince bir bardağa

5 cl Becherovka
2 cl limon suyu
15 cl tonik

Buz ve limon dilimiyle de süsle

Bir de White Russian‘dan esinlenerek WHITE CZECH yapacak olursak

Uzun ince bir bardağa

2 cl vodka
4 cl Becherovka
1 çay kaşığı bal
2 desilitre süt
ve buz

Yarasın !!!

DipNot: Tabii ki 12 ayın en şereflisi bittiği zaman tüketin bu zıkkımı. Ben yine söyleyeyim de. Die Partiet bozulmasın yaptığımız yayına. Her ne kadar inanç özgürlüğü de olsa memlekette … Heil mein Führer !!!

Bookmark and Share

İki Şey

Dünyanın en güzel müziği olmasına gerek yok. En beğendiğiniz gruplardan biri tarafından seslendirilmesine de önemli değil. Güzel bir armoni, vurucu bir rif, enstrümanı kullanabilme kabiliyeti, sözler, sound, prodüksüyon… Belli ölçüleri tutturduğu takdirde o anki ruh halinize de tercüman oluyorsa işlevini yerine getiriyordur.

Hiçbir zaman mükemmeliyetçi olmadım. Olanlardan da hoşlanmam. Sıkıcı insanlardır bunlar. Mükemmelin peşinde koşarken aradaki pekçok güzelliği de kaçırırlar. Karşı cinsle ilişki olsun veya dediğimiz gibi müzik olsun…  Sırada geleni alacaksın, hoşuna giderse tutacaksın, biraz koklayıp, öpeceksin. Sonra bir yerlerde saklayıp yeri geldiği zaman çıkarıp biraz daha seveceksin (bookmark, playlist, telefon defteri). Müzik ve kadın ne kadar da çok birbirine benziyor.

Bookmark and Share