Sansür !!! Yumuşak Penis…

İlkönce belirteyim ki, bu engelleme çabası beklediğimden de daha iktidarsızmış. Yalnızca % 60 lık bir trafik düşmesi yaşadım ilk gün itibarı ile. Pazar günü saat 13.00 da bu yazıyı yazarken 400 civarı giriş var bloga, yarısı google’dan. Geçmiş postalarda bir yorumumda, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ve ortodoks Kemalistlerin irticaya karşı verdiği ”sözde” mücadeleyi yatak odasında bir türlü sertleşemeyen penise benzetmiştim, beğeni almıştı o benzetme. Aynısını burada tekrarlayabiliriz.

İnsanlar etraftaki şartlara karşı kabuk geliştirmede oldukça iyi. Özgür irade denen şeyin önüne geçmek mümkün değil. İran Azerbaycan’ından bir okurum var, Qulyabani rumuzu kullanıyor. İlk defa twitter’da karşılaştık birkaç ay önce. İran’dan nasıl takip edebildiğini merak edip sordum.

@5posta Ben daha çok google readerle takip yapmışım, zaten yazdığının hepsini okuya bilirdim orda, ancak siteye girmenin de ilacı varmış…

diye cevapladı Qulyabani…

Dün gece tv yi kapadım, gazetelerin internet sayfalarına da girmiyorum çoktandır zaten. Oysa Türkiye ve dünya için önemli bir gündü dün. Qulyabani’nin İran’ında seçim sonrası karışıklıklar var. Yenilikçi Mir-Hossein Mousavi de tıpkı Qulyabani gibi Azeri bölgesinden. 30 yıl önce mollalara elini veren halk bugün kolunu alamıyor. Ahmedinejad’ın seçim hileleri ve sonrasında kullandığı güç gösterisi Zimbabwe’deki Mugabe’yi aratmıyor.

Bir İsveçli gazeteci Tahran sokaklarından bildiriyordu dün, twitter ile dakika dakika, canlı olarak. Öğrendik ki, yönetim Twitter’a engel koyacak, internet trafiği akşama doğru kesilecek, twitter’ı proxy olmadan kullanmak mümkün olmayacak. Bu twitter sayın dostlar, bu twitter muazzam bir alet. Tamam Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alırken bir çağı kapatıp yenisini açtı. Ancak sizleri temin ederim internetin icadı tüm dünyayı değiştiren en önemli icat. Sırf twitter bile İstanbul’un fethinden daha önemli.

Şöyle ki;

Yasakçı rejim, internet trafiğini ve insanlar arasındaki haberleşmeyi kesmek için tüm gücünü, elindeki teknik imkanları kullandı. Yine de 19 milyon kullanıcısı olan twitter‘da dün atılan 10 postanın belki de 5 i İran ile ilgiliydi. Bu milyonlarca tweet den yalnızca biri:

Massive arrests are the sign of a coup!  Help us to a REVOLUTION! #iranelection #newiran (via @iran09)

İsveç’li mikroblogcu @deeped kendini takip eden ve çoğu İsveçli olan 2468 kişiye bir mesaj geçti

Revolutionary Road…: Iran:Riot in tehran streets after election day”Death to the dictator!” http://ff.im/3WEM8 (via @deeped)

Bu tweet sayesinde 25 yaşındaki Kermanşah’lı blogcu Saeed Valadbaygi‘nin shooresh1917 adlı blogundan haberdar oldum. Tahran sokaklarından taze fotoğraflar ve Youtube’a yüklenen videolarla dolu bu blogda herhangi bir TV kanalında, medya patronunun satılık gazetesinde bulabileceğinizden çok daha fazla bilgi vardı. Üstelik blogdaki yorumlarda Polonya’dan Amerika’ya kadar dünyanın her yerinden insanların duygu ve düşünceleriyle bu aktüel olaya katılımını görmenizi isterdim.

@deeped’in tweetini retweet ettim. Yani aynısını kopyalayıp beni izleyen ve çoğu Türk olan 272 kişi için görünür, okunur, Saeed’in blogunu ziyaret edilir kıldım. İşin başka ilginç tarafı, beni izleyenler listesinde olmayan, grafik tasarımcı Norveç’li bir çocuk (Bjarte Kvinge Tvedt)’in benim bu güncellememi görmüş olmasıydı.  Bjarte benim retweet imi retweet yaptı. Kendini izleyen 212 kişi için. Kartopu efektini anlayabiliyor musunuz?

Bir devir kapanmıştır… Engelleyenler engelleyememiştir…

Bookmark and Share

Sahibinin Sesi TV – 20.30 Ana Haber Bülteni

Gugukistan Demokratik Cumhuriyeti‘nin tek ve en iyi, devlet kontrollü, resmi haber kanalının hazırladığı ana haber bültenine hoşgeldiniz.

Ülkenin dört bir tarafında gavur AB ve diğer dış mihraklarca desteklenen, ülkenin manevi liderine düşman olan video paylaşım sitesi Dailymotion‘un kapatılması bir avuç halk düşmanı tarafından protesto edildi. Göstericilerin üzerine tazyikli su fışkırtan gömniyet kuvvetlerinin başı Ali Haydar Kızılcıksopası bültenimize yaptığı açıklamada özellikle harekete katılan kız internet kullanıcılarının aileleri tarafından başıboş bırakılmamalarını, aksi takdirde kopacak kellelerden sorumlu olmadıklarını belirtti.

Başbakan ülkede estirilmek istenen huzursuzluk havasının, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde dış mihraklarca hazırlanmış akıllı bir oyun olduğunu, yüce guguk milletinin bu oyunlara gelmeyeceğini ifade etti.

Sabaha karşı güvenlik kuvvetlerinin Cadıköy’de bir depoya yaptığı baskında ele geçirilen taşınabilir flaş hafızalarda Fatih Börek’e ait çok sayıda müzik eserinin yasadışı kopyalarına rastlanıldı. Konuyla ilgili Kıl-Tüy Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ülkenin kültür mirasına karşı yapılan bu saldırının sorumluları arasından hristiyan olanların en kısa zamanda çarmıha gerileceği, geriye kalan az sayıdaki yahudinin de kurulacak seyyar krematoryumlarda yakılacağı bildirildi. Kıl-Tüy bakanı Abdurrahman Kitabyakıcı zanlıların arasında Diyanet’in ”internetten mp3 indirmek kul hakkına karşı gelmektir” diye verdiği fetva sonucunda hiç müslümana rastlanmamasının sevindirici olduğunu belirtti.

Belçika parlamentosunda koltuğu bulunan ADC (Achilim de Carshaf) partisinin başkanı Denise Bike All‘ın parti programını Nasyonal Sosyalizm olarak açıklaması ile beraber Belçika’da yapılacak ilk genel seçimlerde oyları silip süpüreceği bildiriliyor. Ülkedeki en köklü parti olan ADC son dönemlerde yükselen değerleri görerek bünyesinde Neo Nazilere de kucak açmıştı. Denise Bike All ülkemizde dilimize de çevrilen ”Aç Tavuk Kendini Darı Ambarında Sanırmış” adlı otobiyografik romanıyla da tanınıyor.

Futbol federasyonu ülkeye gelen yabancı oyuncuların ve yabancı teknik direktörlerin sayısında indirime giderek ligin marka değerini yükseltmeye çalışacak. Gelecek sezondan itibaren görev yapacak antrenörlerin bir sezonda en az 16 takım çalıştırmasını şart koşacak. Uzmanlar bu kanunun en çok ülkedeki yabancı antrenörleri etkileyeceğini, yerlilerin zaten haftada bir takım değiştirerek sezonu 30 takımın altında bitirmediklerini belirtiyor.

Kaliteli yabancı oyunculara Futbol federasyonu tesislerinde verilecek eğitimlerde çok klas hareket yaparak ülkedeki yerli futbolcuları ve hakemleri strese sokmamaları yönünde tatlı sert baskı uygulanacağı açıklandı. Arnavutluk’tan özel bir şirket ile anlaşan Federasyon yetkilileri bu ihtarlara uymayan yabancı futbolcuları okşatacak…
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Ein Volk, Ein Produkt ya da Siber-libertinizm

Mustafa değilse Gülen hazretleri, o da değilse Adnan’ın bir tarafına dokundu ki yine kapattı adalet adlı aparat Dailymotion.com’u. Yazanı, çizeni, ağlayanı, küfredeni yine çok olur da, rüzgara karşı pırt yapmaktan öteye gitmez bunlar herzamanki gibi. O yüzden biraz değişik şekilde ele almak istiyorum konuyu bu sefer…

Toplum, insanlar, yönetim biçimleri, kurallar, kanunlar, ideolojiler… Bunların hiçbiri statik değil, sürekli değişim halinde. Bir bölümümüz interneti ve günlük hayatı birbirinden ayırırken, tartışma götürmeyen tek şey hayatımızın gittikçe dijitalize olması.

Teknik filozofu Langdon Winner 1997 yılında Computers and Society dergisinin eylül sayısında yaptığı analizde internetin politik ideolojisini cyber libertinism olarak adlandırdı.

Libertinizm 1600 lerin Fransa’sında belli belirsiz bir anlam kazanıyor. Latince aslı libertinus olan bu kelime anlam olarak ”özgür, serbet bırakılmış’’ a karşılık geliyor. Bu yaftayı üzerine alanlar bir kısım entelektüel ve asil sınıfı o dönem içinde. Amaç ve istekleri toplumdan, dinden ve dönemin ahlaki kurallarından kendilerini soyutlamak.

Buradan yola çıkarak siberlibertinizm için internetin getirdiği ve gittikçe daha fazla zaman geçirdiğimiz sanal dünyada doğru açılımıyla özgürlük, sosyal hayat, ekonomi ve politikada radikal bir sağ ideolojiyi bir arada harmanlayan bir kavram olarak tanımı yapabiliriz.

Siberlibertinistlere örnek olarak ünlü Wired var. İnternet ve gelişimi üzerine yazılmış literatürler de bu ideolojinin örnekleri arasına alınmalı. Örneğin Winner, MIT de araştırmacı olan Nicholas Negropontes’in kitabı Being Digital’ı örnek olarak gösteriyor. Bunun haricinde Siber libertinizmin Magna Karta’sı olan ve The Progress and Freedom Foundation adlı organizasyon tarafından hazırlanan Cyberspace and the American Dream’i internette bulmak mümkün.

Bu ideolojinin ana ilkesi ve temel taşı teknik determinizm (nedensellik). Teknik gelişim, tıpkı toplumun gelişimi gibi engellenmesi imkansız bir süreç. Tekniğe set çekmek ve getirdiği imkanlardan hangilerinin faydalı, hangilerinin faydasız olduğunu önceden belirlemeye çalışmak (biz) siberlibertinistler tarafından yalnız ve yalnız yıkıcı olarak tanımlanmalı.

Siberlibertinizmin bir diğer dışa vurumu bireyselcilik ve serbest piyasaya paralel bir kapitalizm. İnternet ortamı bireyin kendini gerçekleştirmesi, gerçek kapasitesine ulaşması için mükemmel bir ortam. Bu sebeple bireyin ve piyasanın özgürlüğünü tehdit eden tüm sosyal, politik veya ekonomik organizasyonlar tehlike olarak algılanmalı.

Serbest bir pazar ve yukarda bahsini ettiğim özgürlükler, toplumun yararından çok, bireyin yararına olmalı…

Siberlibertinizmin bir başka açılımı da anarşizm. İnternette sosyalleşmek, gelişimde pay sahibi olup, oyunun bir parçası olmak. Bunları yapabilmek, hiyerarşileri ve otoriteyi yıkmayı gerektiriyor. Toplumları globalleştirmek ve kontrol mekanizmalarını merkezden alıp bireye indirgemek.

Sonuç olarak… Siberlibertinizmin ideal toplum yapısına bakışı şu; senin fikrine, ideolojine, yaşam tarzına, hayallerine uygun insanları tüm dünya üzerinde bulman, o insanlarla kendi toplumunu oluşturman. Bunu yaparken ırk, dil, din, cinsiyet farkı gözetmemen.

Bu bağlamda gerisi sana düşüyor. Son yıllarda yaşadığımız egemen/hantal mekanizmanın internete gem vurma isteğine karşı nasıl bir tavır takınacaksın? Derinliği görebiliyor musun? Yoksa youtube daki Atatürk’e hakaret videoları, youporn’a engel, 5 posta’da yazılanlar, gösterilenler, soyunanlar yalnızca eğlencelik mi?

İnternet facebook’da hesap açıp, msn de geyik yapmaktan ibaret olarak da kullanılabiliyor. Ki karşısında değilim… Ama hatırı sayılır bir kitlenin buzdağının su altındaki kısmı da keşfetmesi lazım.

Tabii şunu da kontra olarak belirtmek gerekli. Siberlibertinizm romantik bir ütopi mi? Biz kullanıcılar/içerik üreticiler belki de böyle bir emin koy bulma arzusundayız hayallerimizde. Barlow’un Declaration of Independence’i çok mu safça?

Governments of the Industrial World, you weary giants of flesh and steel, I come from Cyberspace, the new home of Mind. On behalf of the future, I ask you of the past to leave us alone. You are not welcome among us. You have no sovereignty where we gather….

Bir diğer gerçek şu ki, halihazırda eli sopalı olan bekleyen kontrol mekanizması, yaptığı bu engellemelere hiçbir etik açıklama getirme zorunluluğu hissetmiyor. Böyle bir dayanağı da yok zaten. Ama kuvvet kullanma mekanizmasını elinde tutuyor. Ve kuvvet zoruyla kendini yasal kılmaya devam ediyor. Bizim illüzyonuna kendimizi kaptırdığımız o küçük özgürlük koyu, yalnızca devletin engellemeye ŞİMDİLİK tenezzül etmediği bölge mi?

YouTube, Dailymotion, Wikileaks, YouPorn… Hepsinin yerini TRT 1 dolduramaz mı?

Bookmark and Share

Karnım Ağrıyor

Tam da bloga gelen yorumları yeniden önizlemesiz bırakmıştım. Fakat bugünün postası, blogun kontrol panelinde yine ”Before a comment appears – An administrator must always approve the comment” seçeneğini işaretlememi gerektirecek.

En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim de, kudurup ağzından köpükler saçacak olan varsa postanın sonuna kadar sakinleşsin.

Türk milletinin Atatürk’ü gömmesi gerekiyor artık. Çok acilen, hiç vakit kaybetmeden…

Atatürkçü Düşünce Derneği mahkemeye başvurdu, google da ”Kemalizm’in karın ağrısı” diye yazınca bir siteye geliyormuşsunuz, küfürün bini bir para. Arama motorunun erişime engellenmesini istiyorlar.

Bunu bir triloji olarak alalım. İlkönce Yunanlılar’ın ve PKK nın youtube koyduğu Atatürk videoları yüzünden sizlere Youtube’u yasaklattırdı bu güzide dernek. Ardından Can Dündar‘ı ”Mustafa” adlı yapıtı için mahkemeye verdi. Bu son google olayı da tüy dikti hepsinin üzerine.

Vallahi daha yazılır da, ülkede işler neden böyle yürüyor, bu çağdışılığa özenti nereden geliyor, çoğunuz biliyorum ki konuyu idrak edebilecek kafadasınız.

Laik ve çağdaş geçinenler pusula olarak aldıkları şeyleri radikal olarak değiştirmek zorunda. Ekilmemiş, sürülmemiş, ürün vermeyen, sahibinin kim olduğu bilinmeyen bir tarlada kargaları bile korkutamayan bir korkuluk vazifesi görüyor bazı şeyler. Çok acı… Ama gerçek…

Bu ADD yi ben daha önce, Sovyetlerdeki genç nesile komünizmin ideallerini öğretmekle yükümlü Komsomol adı verilen kurumlara benzetmiştim. Köhne, çağdışı, realite ile alakası olmayan…

Bodrum’da geçen yaz gördüğüm, ünlü bir tatlıcı zincirine ait dükkanda duvara asılı ”muhallebi yiyen Atatürk” portresi bu komsomol tanımına cuk diye oturdu.

Ha peygamberin kedi sevgisi, ha muhallebi yiyen Atatürk… İkisiyle de bir ideoloji savaşına girilmez. Girilse de kazanılmaz…

Fikri ve düşüncesi eciş bücüş insanlarla dolu olan bu milletin içinden çıkan Mustafa’ya sevgi duymamak mümkün değil. İleri görüşlü, radikal kararlar almaktan kaçınmayan her insana hayranım. Ama arkasından gelen bu durgun koyun sürüsü yok mu? Mustafa’nın hatası millete böyle tepeden özgürlüğü getirmesi ve hazır devrimleri vermesi oldu. Oysa Osmanlı’dan beri teba olmaya alışmış bir koyun sürüsüydü bu.

Bir önemli kişinin ünlü lafı var. Kim olduğunu çıkaramıyorum şimdi… Diyor ki;

”O kadar masumdular ki, ölmeyi en çok onlar hakediyordu”

Bookmark and Share

Yukarıdakinin Olaya Bir Web 2.0 Havası Getirmesi Şart Artık

Reform edilse, günlük hayata daha uygun hale getirilse falan diyoruz ama cidden de bu fanilerin işi mi gerçekte. Yani bence asıl ilgili ve yetkili kişilerin olaya el koyması gerekir gibime geliyor. Çünkü ortada bir problem olduğu açık… Sayısı azımsanmayacak kadar kişide bir şüphe, aradığı sorulara cevap bulamama sorunu var.

Yine Tanrı’nın kendisi bilir ama, ruhban sınıfını aradan çıkarmak ve insanlara doğru yolu gösterebilmek için bir blog tutsa çok yararlı olur diye düşünüyorum. Spesifik bir konuda en yetkili ve bilgili kendisi çünkü. Bir blog başlatmak için en ideal pozisyonda oturuyor.

Ben biraz karalayayım şuraya, yine kendisi bilir. Yukarıda personel alımına ara verilmiş binlerce yıldır. Bir IT stratejisti ve PR (Public Relationship) uzmanına ihtiyaç olduğu halde bu konularda bir çalışma ve iyileştirme göremiyorum.

Bir kere şunu söyleyeyim, Tanrı blogger olsa WordPress kullanırdı. Blogspot u tercih edeceğini zannetmiyorum. Tahminen alt tarafta, footer’a da bir not düşerdi.

‘’Biz sizlere ulaşmak için WordPress kullandık’’

Tanrı’nın biraz cimri olduğunu düşünüyorum ben. Savurganlığı tasvib etmiyor. Dini hikayelerde anlatılan kişilerin hep basit hayatlar yaşayan, abartıya kaçmayan insanlar olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda blogunu yerleştirmek için ucuz bir hosting firması seçeceğini düşünüyorum. Büyük bir ihtimalle GoDaddy.com olabilir bu. Vatikan’ın ve islami tarikatların O’nun adına topladığı onca paraya rağmen bu derece cimri olduğunu düşünüyorum Tanrı’nın. O yüzden Media Temple’da, adamakıllı, aylığı 750 dolar olan bir hosting yerine sıradan bir firmadan aylığı 5 dolara hosting alma ihtimali yüksek.

Tabii bu ucuz hostingin sonucu olarak insanların kriz anlarında, topluca tanrıya muhtaç oldukları ve avuntu aradıkları dönemde yaşanacak yoğun trafik sonucu ‘’Server is too busy, please try later’’ mesajı ile karşılaşmaları olası. Ne kadar ekmek o kadar köfte….

Google daki arama trendlerine göre blogunu çok iyi optimize edeceğini tahmin ediyorum. Sorularına cevap arayan bir kişiyi bile kaçırmak istemeyecektir. Ancak buna rağmen 404 sayfası dediğimiz ‘’aradığınız şey burada değil’’ mesajının da ziyaretçiler tarafından sıkça görüntüleneceği endişesindeyim. Yani ben bugüne kadar yazılmış kitaplardan yola çıkıyorum da… Orada bir cevap bulmak fazla mümkün değil. Akdeniz ve okyanusun tuzluluk oranı ve su akımlarının karışımı gibi şeylerin cevabı başka yerlerde zaten IQ su 90 ın üzerindekilerin anlayabileceği şekilde açıklanmış. Bu durumda google dan gelen 3 ziyaretçinin 2 si bu 404 sayfalarını görecek tahminimce.

WordPress kullanır dedim ya… Sebeplerinden bir tanesi blogunu yorumlarla sabote etmek isteyecek olan günahkarların keklik gibi IP adresleriyle parlaması, kontrol panelinde. Hatta bu yorumlar için özel bir plugin (küçük programcık) geliştireceğini tahmin ediyorum. Tek bir tıklamayla hoşuna gitmeyen yorum sahiplerini zebanilerin arasına atacak bir plugin….

- Tanrım, iyilik ve hoşgörü dolu olduğunu söylüyorsun, kullarına da bunu salık veriyorsun. Öyle ise yeryüzündeki bu adaletsizliğin, savaşların, dökülen kanın anlamı ne? Adaletine ve affediciliğine sığınarak tüm bunların sorumlusu olarak sana kayıtsız şartsız iman edenleri ve dinleri görüyorum…

Hmm… Klick…

- Burn in hell!!!! You motherfucker…

Bir diğer naçizane tavsiyem, hazır kolları sıvayıp olayı daha web 2.0 haline getirmişken mikroblog, Twitter dediğimiz şeye de eğilmesi. Twitter’a ilk kayıt yaptırdığında 12 havarisi hemen O’nun ”follower” ı olacaktır. Fakat kısa sürede benim 98 olan izleyici sayımı geçeceğini tahmin ediyorum.

Ayrıca şu ana kadar kendine inananlarıyla kurduğu iletişimdeki dili bir çocuğun bile (ve hatta yalnızca çocukların) anlayabileceği kadar basit tutması O’nun mikrobloglamada da başarılı olacağını söylüyor bana. Çünkü Twitter’da yalnızca 140 harf kullanılıyor…

@ Jesus ”St. Paulus is my homeboy… lol”

Mikro olsun makro olsun bloglama dili de kendisine çok uygun. Gözünüzden kaçmamıştır, blog dünyasında bazıları yazarken ”biz” diye bir ifade tarzı kullanıyor. Adam haftada bir blogu güncelliyor, Firefox, PHP, Türk dizileri yazıyor. Sonra ”biz bu blogda 200 den fazla yazı yazmışız” diyor. Hem çoğulsunuz hem de bu mu çıkıyor ortaya diyesim geliyor, tutuyorum kendimi… İşte bu ”biz” li anlatım uyar Tanrı’nın bloguna. Kitaplarında da var çünkü… Bunlar birkaç kişi yukarda ama ben çözemedim tam olarak…

Haa peki tüm bu öğütlerim dikkate alınarak bir çalışma yapılınsa, doğru yola döner miyim? Biraz şüpheli… Sürekli okuyacağımı zannetmiyorum yine de, arasıra uğrarım ama bloga. Şimdi size garip gelecektir ama benim Rss Blog Reader’ımda bir kategori var. ”Bloggar som suger hästballe” diye… Türkçesi ”At başşağı emen bloglar”. Bu İsveçce bir deyim. Yani içeriği sıkıcı, ilgi çekmeyen anlamına geliyor. Bir kız blogcu vasat olan blogunu aşık olup ”at taşşağı emmeyi hakeder” bir duruma getirdikten sonra o kategoriyi yaratmaya karar verdim. Şimdilik içinde kişilikli ve elit blogların da olduğu küçük bir kategori şeklini aldı. Bunları okumak ayrı bir zevk… Hani elini kıçına götürüp pırt yaptıktan sonra avuçiçini koklayan insanlar var ya… Böyle blogları okumak o olayla aynı…

Fakat o kategorinin başlığı biraz çirkin, argo… Büyük bir ihtimalle ”Suckers” olarak değiştiririm yukarıdan böyle bir çalışma gelirse.

Tabii takdir edersiniz ki blog yazmak meşakkatli, çok vakit alan bir iş. Yani ”yok bu olay beni kasar” derse anlarım. Fakat en azından bir mail support hizmeti lazım yukarıya…

Hem öyle 24 saat içinde cevap verilmese de olur support maile. Cevap bir ömür bitene kadar gelse yeterli…

Herkesin merak ettiği birşey muhakkak var. Yorumlar kısmında bunları dile getirirseniz sevinirim. Şahsen benim işin hurilerle olan kısmına ait bir sorum var. Hatta buradan yönlendireyim sorumu direk. İlgili departman büyük ihtimalle Dept. of Paradise dir. Konu ”Question about 40 huries”…. Tek merak ettiğim bu cidden… DO THEY SWALLOW?

Bookmark and Share

Arı Kovanına Çomak Girdi

Bir toparlama yapıp, konuyu arkada bırakmak gerekiyor. ”Hangi blog yazarı ile seks yapmak istiyorsunuz” konulu mim orada burada bazen hoş, bazen hararetli, bazen de çirkin tartışmalara sebep oldu.

Benden başka mimin hedefi olan veya bulaşanlar küfürlü yorumlara hedef oldu ve hatta ayıplandı…

Bana sorarsanız harika bir mim oldu. Böyle tersine traş ettiğiniz durumlarda toplumun pislikleri de gün ışığına çıkar. Bir nevi turnusol kağıdı gibi gösterir üzerindeki lekeyi.

Esasında çok öyle ulvi, toplumsal bir mesajım da yoktu. Ne dedim?

Fikirlerinden, yazılarından, yazdıklarına verilen iyi veya kötü tepkilere karşı olan duruşundan, onlar bizi farketmiyorken diğer insanlarla olan günlük ilişkilerini şöyle bir gözucuyla takip ettiğimiz ve tüm bunlardan etkilendiğimiz bir blog yazarı ile seks yapmak ister misiniz? İsterseniz bu kim olabilir?

Tabii seks kelimesi çok provokatif. Bilmediğim birşey değildi bu. Binlerce yıllık kurumların sinsi doktrinleri sonucu çıplaklık, insan vücudu, birbirine dokunma, birbirinden zevk alma gibi şeyler son derece ayıp ve günah. Toplumda bir anda istenmeyen, hor görülen kişi olmana sebep verebilecek şeyler.

Ancak, meğerse asıl problem yine de bu olmayacak, camiadaki hatun blogcuların platonik aşıkları, namus koruyucuları, toplumun ahlaki norm koyucuları kuduz köpeklere dönecekmiş…

Yani esasında mim ile ilgili postada bunu da tahmin edip gardımı almıştım. Ancak ilk başta tepki gösteren fakat daha sonra inceliği anlayan başka bir blogcu arkadaşın mekanında olayı daha iyi formule ettiğimi düşünüyorum.

Mimin mağdurları olacak elbet, bunu tahmin ettim, öngördüm. Ancak biraz da amaç buydu.

Bu gerçek hayat. Sevdiğimiz hoşlandığımız kişiler başkalarının da gözü önünde. Düşüncede veya en fazla iltifatta kaldığı sürece problem olmamalı. Erkekler için bir nevi ”sevgilime iltifat eden erkeğe kafa atmama” kızlar içinse ”erkeğime yan gözle bakanı cırmalamama” egzersizleri bunlar.

Düzülmek istemeyen kızlar ”bizim bildiğimiz kızlardan olmadıklarını” belirtirler çok olsa…

Abilere, babalara, erkek arkadaşlara, kız arkadaşlara, hele de komşuya hiç laf düştüğünü zannetmiyorum. Düşmemeli yani, optimal bir toplum yapısında…

Tepkilerin neredeyse istisnasız erkeklerden gelmesi de ilginç.

Bitirirken toplayacak olursam…

Orta Asya ırkı olduğu için Tengrilerinin kendine verdiği penisin boyunu tamamen normal karşılaması gerekirken, bunu kompleks yapıp sonrasında Arab’ın inancını kendine monte edip toplumdaki yerini de sağlamlaştıran Türg Erkeee son yıllarda kendini geliştirip, hürleşen kadınına karşı sidiğiyle revir belirlemeye çalışıyor. Yetmedi uluyor… Olan budur…

Mime katılıp, kaçamak veya dobra yanıt verenlere, okuyanlara, yorumlayanlara, anlayanlara, herkese teşekkür ederim.

Aramızda hiçbir samimiyet ve kayda değer diyalog olmamasına rağmen küt diye havadan düşen bu patavatsız mime medeni ve sıcak bir karşılık veren, sonrasında belki de bu yüzden başı ağrıyan Office Lady (OL) Siminya‘ya ayrı teşekkür ederim.

Wikipedia Office Lady (OL) :

OL stock characters are frequently found in josei manga and anime, often portrayed as attractive, clever, and wistful individuals bored with their jobs, over-pressured by their families, and facing psychological issues.

Bookmark and Share

Monoteizmin Kadına Olan Nefreti

Kadına olan gizli nefret tarihsel olarak kültürel bir dinamiğe sahip. Üç büyük tek tanrılı din dünya üzerinde sahne almadan önce kadın her zaman toplum hiyerarşisinde son sırada değildi. Arkeoloji, antropoloji ve din tarihinden aldığımız bilgiler bize 3 monoteist dinin,  paganizm‘e zıt olarak kadını toplum içinde asla erkekle aynı düzeyde görmediği verisini sunuyor. Çok tanrılı dinlerde ise tanrıçalardan geçilmez. Tarihin derinliklerine ve eski kültürlerde kadın her zaman erkekle eşit hatta bazen daha yüksek konumda yer almıştır.

Arkeolojik kazılarda da görüyoruz ki ”Tanrı”, insanlık tarihinin binlerce yılı boyunca hep kadın. Toprak Ana, Mother Earth, Mat Zemlya, Gaia, Bhuma Devi ve akla gelmeyen diğerleri insanlık tarihinin tanrılar pantheonunun ilk tanrıçaları.

Paleolitik veya Eski Taş Devri‘nde istisnasız tüm tanrılar kadındı. Ve bu güç hiyerarşisine rağmen kadının erkeği ezmesi diye bir şey söz konusu değildi.

Paganizmin daha sonraki tarihi hem erkek, hem de kadın tanrılar olduğunu gösteriyor. Aralarındaki fark şu; erkek tanrılar doğaüstü güçlere sahipken, tanrıçalar doğayı bünyelerinde barındırıyorlardı. Güçleri de doğada bulunan güçlerdi. Yağmur, şimşek, deprem vesaire….

Tanrı Erkek Olduğunda Kadın Kötü Oldu

Arkeolojik bulgulardan atalarımızın tanrısal yaratıcı gücü kadında gördüğünü, erkek ve kadının eşit bir biçimde toplum içinde varolduğunu görüyoruz.

Tektanrıcılığın gelişi bu düzeni yıkıyor tabii ki. Marksist antropoloji görüşüne göre tanrıçalardan erkek tanrı veya tanrılara geçiş, toplumun erkek egemen olmaya başlamasının dinsel dışavurumu oluyor diye de bir geyik duydum. Aramızda entel ve sosyalist, feminist olanlar varsa katkılarını beklerim yorum olarak.Dünya dinleri içersinde bildiğim kadarı ile yalnızca İslam, Musevilik ve Hristiyanlık’ta tanrıça kavramı yok. Yaradılış teorisi’ndeki çarpıklık esasında Mother Earth’ün zorlama ile erkek egemen bir sisteme uydurulması çabası.

Erkek bir tanrı, oğlu olan Adem’i doğuruyor/yaratıyor (Mother Earth – Adem’in topraktan/çamurdan yaradılışı). Sonra Adem’in kaburgasından Havva yaratılıyor. Öncesinde bilgiçliğin sembolü olan yılan, monoteizmin içinde kötü ve yoldan çıkaran bir hayvana dönüşüyor. Zayıf karakterli ve iradeli Havva’yı kandırarak ona yasak elmayı yediriyor, Adem’in cennnetten kovulmasına sebebiyet veriyor. Böylelikle daha temelinde tüm suç kadının/Havva’nın üzerine yıkılarak kadının altından insanlığın geri kalan tarihi boyunca kalkması mümkün olmayan bir damga yemesine maloluyor.

Yahudilik, hakkında çok bilgim olan bir din değil. Ancak İslam’da ve Hristiyanlık’ta kadına olan bu gizli nefretin izlerini görmek zor değil.

Pratikteki uygulamaları ve iddiaları ile feminizm sempati duyduğum bir akım değil. Bununla birlikte yaşadığımız toplumların içinde bulundukları çarpıklıkları da hergün yaşıyoruz.

Kafayı kaldırıp topluma şöyle bir bakmak bazen çok ürkütüyor beni. Türk insanı büyük bir hızla muhafazakarlaşıyor. Dün Wolkanca blog‘da bir yorum yaptım… Esasında biliyorum bu konular dipsiz kuyu, tartışmak yarar getirmiyor fazla. Acaba bir kişi oturur da düşünür mü diye yazıyor insan yine. Bir günde olacak işler değil. Gözleri ve zihni açıp bakmak lazım yaşadığımız topluma.

Hızla muhafazakarlaşan Türkiye’de akla hayale gelmeyen cinayetler işleniyor. Normal ölmek neredeyse lüks oldu. Kafalar kesiliyor, vücutlar parçalara bölünüyor. 15 – 20 yıl öncesine göre insanlar daha da dindar oysa ki…

İşin fenası, bugün hiç değilse bu satırları yazabiliyoruz. Yarın??? Açıkcası çok moralim bozuluyor bu konuları tartışıp, konuştukça. Esasında umudun büyük kısmı kadınlarda. Onların görmesi, anlaması lazım herkesten önce… Okkanın altına giden onlar…

Ve bu posta da Kadınlar Günü dolayısıyla atılmış olsun. Bir daha din yazmayacağım…

Bookmark and Share

Kuku Yalayan Danua

Naziler 1933 de iktidara geldiklerinde ilk yaptıkları şeylerden biri hayvanları koruma kanunu daha kuvvetli bir haliyle yürürlüğe sokmak oldu. Bu dönemin öncesinde hayvanla cinsel ilişkiye girildiğinde bu olayı gören bir diğer kişi varsa, onun şikayeti üzerine dava açılıyordu. Olayın kişide yarattığı psikolojik yara davanın açılma nedenini teşkil ediyordu. 1933 deki kanun bunu değiştirdi. Artık evinde kör bir bıçakla kedisinin derisini yüzen kişi, hayvana çektirdiği eziyet sebebiyle devletin nezdinde suç işlemiş sayılmaya başlandı. Yani bu kanunla hayvana çektirdiği acı yüzünden bireyin yargılanması söz konusu olacaktı. Günümüzdeki modern hayvan hakları kanunu da bundan farklı değil. Hepimiz için normal ve mantıklı, ancak ilk yüyürlüğe alındığı yıllarda oldukça barok bir düşünce tarzı. Bu büyük değişimin temelinde din kitaplarında yer alan hayvanların ruhu olmadığına ve dünyadaki varlıklarının insana hizmet olduğu görüşüne dayandırabiliriz ilk yorumu belki. İkinci ve daha yeni, modern versiyonu, insan ve hayvanın temelde kökeninin aynı olması iddiasını esas alıyor olmalı.

Ayrıca Nazilerin domuzları, atları ve koyunları bu kanunla korumaya almalarına rağmen yahudileri, çingeneleri, komünistleri ve özürlüleri dışarıda bırakmaları da ilginç bir ayrıntı.

Tabii burada altını çizelim, bahsedilen hayvan haklarını koruma kanunu ve bir önceki çok yorum alan postada bahsi geçen hayvanlarla seks konusuyla hiçbir alakası yok. Ancak sık birbirine karıştırılması yüzünden açıklamakta fayda gördüm.

İsveç kanunları zoofiliye karşı bir yaptırım uygulamıyor. Varmış, 1944 de kalkmış o kanun. İnternette bulunabilecek zoofil materyallerin tüm internetin pornografik yapısı içersinde yüzde kaçı oluşturacağını ketirmek çok güç. Marjinal bir rakam olduğu kesin ama. Yine de toplumda bir ahlak histerisi yaratmaya yetiyor.

”Hayvanların cinsel istismarı” diye bir söylem, insanları yanlış yönlendirmek olur. Hayvanlarda ahlak anlayışı olmadığı için ”istismar’‘ kelimesi yersiz burada. Bir kere istismara uğrayıp psikolojik olarak kendilerini kötü hissetmeleri için çok kuvvetli bir mental yetiye ve doğruyu yanlıştan kendi iradesiyle ayırabilme özelliğine sahip olmaları gerekmekte. Hayvanlar aleminde böyle bir ahlaki konstrüksiyon yok, yalnızca insana mahsus bu. Fiziki bir hasar meydana gelmediği sürece hayvanlarla seks bir problem oluşturmamalı. Kafayı yemiş bir insanın gidip koyuna, ata, ineğe dayamasının hayvana bir zararı yok.

Eğer biraz düşünecek olursak hayvanları düzenli ve sistematik bir biçimde tusak edip, etinden ve derisinden yararlanmamızın yanında onları düzmenin büyük bir problem olacağını düşünmüyorum. En azından hayvanların dili olsa bize böyle söylerlerdi…

Peki insanlarda histeri derecesinde ahlaki panik başlatan, Nazilere keçiyi korutup yahudileri boğazlatan, normal işinde gücünde vatandaşa zoofiliyi pedofili ve nekrofili ile eş tutturan bu güçlü duyguların kaynağı ne?

Bana kalırsa aramızda çoğu insan tiksinti duyuyor hayvanlarla seks yapan kişilere karşı. Bir insan ahlaki olarak nasıl bu kadar düşebilir? Bu soru ve cevabı insanları çok rahatsız ediyor. Rahatsız olmaktansa pedofili ile eşdeğer tutup, acımasızca cezalandırılmalarını istemek belki bir nebze içleri rahatlatacak. Böyle olmalı… Çünkü neresinden tutsanız, baksanız olayı ”hayvanların iyiyi kötüyü ayıracak, kendilerini savunacak durumu yok” savının altına alamıyorsunuz. Aranızda kedi ve köpeğini onların rızası olmadan bıçak altına yatırıp hadımlaştıran kaç kişi var? Daha önce de sordum, hayvanların kendi iyiliği için diye bir cevap geldi. Ömrü uzatıyor belli ki. Hayvanın ömrünün uzaması önemli tabii. Bize arkadaşlık etmekle yükümlü. Bu görevini ne kadar uzun sürdürürse o kadar iyi.

Yani burada kilit nokta yine insanın kendi bencilliği. Bir önceki postada anlattığım olayda Danua kuku yalıyor… Kukuda mantar yoksa , kötü kokmuyorsa bundan fiziki ve ruhsal nasıl bir zarar alacağını anlamam hala çok güç. Hayvan pornografisine baktığımızda atların, boğaların köpeklerin yaptıkları işi mekanik bir şekilde itiraz etmeden yerine getirdiklerini görüyoruz. Ereksiyon, boşalma mevcut… Bizim bunlara verdiğimiz tepki, kendi ahlak anlayışımızın bir gerçeklik karşısında bocalaması, bizi rahatsız etmesi.

Bir önceki postada Tobias’ın düzdüğü hatunun zoofiliye eğilimi olduğunu bilmekten dolayı rahatsızlık duyduk, ben de dahil olmak üzere. Ama bu rahatsızlığın sonucunda zoofiliyi pedofili ile eşdeğer tutmak… Çok ağır…

Bookmark and Share

Kutlu Doğum Haftası Biterken

Eğer bir Amerikalı’yı kızdırmak istiyorsanız (kim istemiyor ki) açabileceğiniz konulardan ilki, artık decimal ölçü sistemini kabul etmeleri gerektiği konusu. Açıkcası dünyanın geri kalanı için zor oluyor, Lexington Steele‘in resmi sitesine (amman dikkat bu linke basarken) girildiği zaman yazan ”11 inches of hardcore punishment” i kendi metrik sistemimize çevirmek. Gerçi Clinton döneminde bir hayli çaba gösterildi. Amerika’nın dünyanın geri kalanı ile daha iyi entegre olabilmesi için yapılması gerekenler arasında bu sistemi kabul ettirme projesi de vardı. Fakat trajikomik olan şey, sayıları çok az olan birkaç alanda kullanılmaya başlayan metrik sistem bugün Amerikan vatandaşlarının vergi paraları ile eski sisteme dönülmek için harcanıyor… Yalnız bugün ele almak istediğim konu Amerikalıların bam teline basan ve bugünün anlam ve önemine tekabül eden bir konu. İşte bir de bu var Amerikalıları çıldırtmak için ortaya atabileceğiniz.

Darwin’in 200. doğum günü idi dün. Amerikan toplumunu anlamak cidden zor. Hiç de uğraşmaya değmez, söyleyeyim… 1859′da yayınladı Darwin teorisini. Aradan geçen 150 yıla rağmen Yankee’lerin yalnızca, evet yalnızca % 14 ü bu teoriyi kabul ediyor. Radikal dinci bir guruptan değil, radikal dinci bir toplumdan bahsediyoruz. 305 milyon Yankee’nin 262 milyonu çamurdan yaratılan Adem’e ve kaburgadan türeyen Havva’a inanıyor.

Eşi benzeri olmayan bir ”tüm toplumun beraberce psikoza girme hali” olarak adlandırmak mümkün bunu. Anlatmaya çalıştığınız zaman klasik karşılık ”ne yani pis maymundan’mı geldik?” cevabı alınıyor. İnanın anlatmaya çalışmanın da faydası yok. ”Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”.

Goddess‘i iyi niyetime inandırmak zor oluyor zaman zaman… Ama dünyadaki çılgınlıkları araştırmak öğrenmek istediğin zaman gavura ait daha çok kaynak var. O sebeple hep birileri mecburen hedef oluyor. İyi ki bu sefer The Economist müm’inleri de  katmış yaptığı araştırmaya. Yoksa Türkiye’de bu araştırmayı yapmaya ihtiyaç gösteren hiçbir durum yok tabii. Ortam güzel, arkadaşlık harika memlekette. Bir grafik, 1000 kelimeye bedel bazen…

Bookmark and Share

Derin Gırtlak Halkın Televizyonunda

Batı dünyasında özgürlüğün beşiği tartışmasız Hollanda. Yanında diğerlerine ancak halt yemek düşer. İngiltere, Norveç ve İsveç kendilerini fasulye gibi nimetten sayarken Hollanda kendi vatandaşlarının bireysel özgürlüklerini kısıtlamamak ve kendi hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarına imkan vermekle fark yaratıyor.

Parlementolarının bu konudaki basiretini ülkenin narkotik ve fuhuş konusundaki yasal düzenlemelerinden çıkarmak zor değil.

Örnekleri bu iki konuyla sınırlandırmak Hollanda’ya haksızlık olur. Ülkeyi yönetenler ve oy verenler ”bireyin özgürlüğü” prensibine sıkı sıkıya bağlı oldukları için bu prensibi her alanda geliştirmeyi ve uygulamayı da ihmal etmiyor.

Buna çarpıcı bir diğer örnek Yenilikçi Protestan Radyosu adlı kanalın (VPRO) pornografinin tarihçesi üzerine bir program yayına sürmesiydi geçtiğimiz Şubat ayında.

Bu yayında pornografi tarihinin mihenk taşlarından Deep Throat filmine de değinildi. Fikrimi sorarsanız, pornografik bir film olarak çok da kaliteli bir yapıt olduğunu söyleyemem. Filmin kult olmasının altında yatan gerçekleri bir ara başka bir postada değerlendiririz.

Bir önceki yeni yıl postamda da belirttiğim gibi pornografi insanları ilgilendiren, tahrik ve provoke eden ögelere sahip. İşte bu yüzden tarihinin ve içeriğinin public service dediğimiz radyo ve tv lerde incelenmesi, masaya yatırılması yerinde bir atılım. Klasik söylem ”ne zaman ülkemizde göreceğiz” i bir tarafa bırakalım, ”benim” diyen yiğit AB ülkesinin yapacağı bir olay değil.

Adına puritanizm denilen kanserle çürümüş bir İngiltere’de bu olmaz. Başka bir kanser sosyalist radikal feminizmin felç ettiği İsveçte de hayal… Çünkü bu ülkelerde genel, geçer görüş için pornografi, milyarlarca dolar cirosuyla kadına karşı şiddetin en iğrenç sembolü…

Tabii isminde ”hristiyanlık” olan bir kanal nasıl oluyor da böyle bir program yayınlıyor diye düşünenler olacaktır. Demek ki avrupa dinini reform etmekle kalmamış, onu uygulayan ve uygulatan enstitülerine liberal bir anlayış da yerleştirebilmiş. Devletten, kiliseden emir almayı reddedebilen anlayış, o anlayıştır…


Ophef_over_Deep_Throat
Uploaded by kukuriku1907. – Check out other Film & TV videos.

VPRO nun hedef kitlesinden daha genç olanlara, buluğ çağındakilere seslenen kardeş kanal Bart’s Neverending Network (BNN) ise bir adım daha da ileri giderek gençler için hazırladığı ”Böyle Sikişeceksiniz” adlı dizisiyle izleyici kitlesine cinsel ilişkiyle ilgili sorunlarında yol göstermeyi seçti.

1960 larda özgür seks’in merkezi olarak kabul edilen İsveç ise bugün geldiği yerde gençlerine yalnızca ”Aşkın Dili” isimli programlarla seslenebiliyor. Bir nesil, devlet güdümlü radikal sosyalist feminizme teşekkür borçlu.

İsveç’de seks her zaman için aşka endekslidir. Kabul gören politika, yayınlar bu türdedir. Bar tuvaletlerinde veya yaz festivallerinde tecavüze uğrayan bir yığın kadın varken, devlet tıpkı SSCB, Küba veya Çin’de olduğu gibi kurduğu yapay enstitüler, subjektif istatistiklerle havaya bakarak ıslık çalar.

Tabii ki Hollanda’nın politik arenasındaki hristiyan parti bu yayının kaldırılması için söylemlerde bulundu. Gerekçe herzamanki gibi toplum ahlakının çöküntüye uğratılması… Public Service‘in baskıları siklememesi sevindirici. Tıpkı olması gerektiği gibi… Siyasetin eli oraya kadar uzanmayacak…

Film seçimi de tüm tartışmalara açık. Aranızda duymayanlar olabilir ancak filmin kadın başrol oyuncusu Linda Boreman nam-ı diğer Linda Lovelace kariyerinin bitiminden sonra antipornografi hareketine katıldı… Bu hareketin bünyesinde ilaveten Catherine MacKinnon ve Andrea Dworkin gibi 70 lerin başında radikalfeminizmin önde gelen isimleri de var. Lovelace, film çekimleri sırasında tecavüze uğradığını iddia etti. Bu iddia antipornografi lobisinin uzun süre benzini görevini gördü.

Gönül ister ki, özel veya devlet olsun, bir tv kanalında pornografi ile ilgili bir program görmek 2000 li yılların ilk çeyreğinde bizlere de nasip olsun. Enteresan olurdu… Çünkü buradan feminizme de giriş yapılabilir. Özellikle feminizmin fuhuş ve pornografi konusundaki savaşını anlamamızda yardımcı olacağını düşünüyorum…

Zaman zaman ülkemizde Ayse Sargın bu konuda yazılar yazıyor, konferanslar veriyor. Ancak karşısında oturup dinleyenlerin veya okuyanların adil bir maça çıktığını düşünmüyorum. Karşıt fikirler, örnekleriyle dinleyiciye, okuyucuya sunulmazsa yapılan iş politbüro damgası taşır…

Devlet baba izin vermiyor sansürsüz bir Deep Throat Trailer yayınlamama. Oysa elimde var 11 dakikalık bir versiyonu. Filme adını veren aksiyonu içeren görüntüleriyle. Onun yerine film hakkında yapılmış bir belgeseli light görüntüleri ile sunuyorum.


Inside_Deep_Throat_Trailer__Documentary
Uploaded by kukuriku1907. – Watch feature films and entire TV shows.

Bookmark and Share