Vikipedi’de Victoria Devri maddesini açtığımızda Mine Urgan’ın bu döneme özgü çatışkı ve çelişkileri, anahtar kelime ve maddelerle vermesi gözümüze çarpıyor.
Bu maddeleri sıralarsak:
1. Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük,
2. Toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan aptalcasına memnunluk,
3. Cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması,
4. Dar kafalılık ve dinsel yobazlığa karşın Hristiyanlığın dibini oyan bilimsel araştırma ve gelişmeler,
5. Para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması,
6. Plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen,
7. Sanata duyulan düşmanlık ve edebiyatın salt eğlence aracı olarak algılanması.
Ayrıca Viktorian Devri maddesinin İngilizce versiyonuna baktığımızda, bu dönemde İngiltere nüfusunun 16 milyondan 30 milyona çıktığı bilgisine ulaşıyoruz.
Herhalde tüm bu bilgileri bir araya toplar ve biraz saksıyı çalıştırırsak, moda akımlarının ard arda dönüşümlü olarak tekrarlanması gibi, bu birbiri ile bağımlı, Viktorian Dönemine özgü şartların, halihazırda içinde yaşadığımız tüm toplumlarda az ya da çok yine geçerliliği olduğunu görebiliriz.
Moral, yani ahlak bekçiliği; zor günlerden geçen, haksızlık ve adaletsizliklerin pençesinde ezilen toplulukları bir hizada tutmanın iyi ve etkili bir yolu olsa gerek. Topluluklara ”yüksek ve iyi ahlakı” yaptırımlarla şart koşmanın patenti her ne kadar Kraliçe Viktoria’ya aitse de, idare ettikleri güruhlara aynı reçeteyi uygulayan bir Adolf Hitler’i, unutulmaz Entartete Kunst‘u (Dejenere Sanat) ile anmasak eksik kalır. Bunlar ünlüleri ama yine bu kadarla da kalmıyor. Reagan ve Bush’un pornografiye karşı savaşını saymamak olur mu? Belki bu ikisi tarihe bir Hitler kadar kazınamadılar hizmetleri ve karizmaları ile. Ama onlar ve benzerleri de, tebalığı kabul eden topluluklarının üzerine Tiranlığın minik adımları ile basarak ve çıkıntıları düzleyerek, üzerinde dengede durdukları zemini pürüzsüz hale getirmek için uğraştılar.
O yüzden Türkiye gibi bir ülkede, William Burroughs’ın Yumuşak Makine‘sine Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı soruşturma, ilk şaşkınlığı atlatanlar için hiç de sürpriz olmamalı.

Savcılığın isteği üzerine kitabı Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu inceledi. Kurul’un raporunda;
kitabın ‘konu ve anlatım bütünlüğü’ olmadığı, ‘argo ve amiyane tabirlerle kopuk anlatım tarzının benimsendiği’ öne sürülerek, ‘ahlaki normlarla bağdaşmadığı’, ‘halkın ar ve haya duygularını incittiği’ ifade edildi. Koruma kurulunun Türk toplumunun ahlak yapısına uygun bulmadığı kitap hakkında dava açılacak.
diyor gazete haberi.
İlk kertede, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nda edebiyat eleştirmenlerinin de bulunduğu izlenimine kapılıyor insan. Burroughs’ın yazı stiline sıkı bir eleştiri var çünkü. Konu ve anlatım bütünlüğü yok, kopuk, argo ve amiyane bir dil kullanıyor demiş kurul.
Kaç kişi bu Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu? Kimlerden oluşuyor? Kaçı edebiyat eleştirmeni?
Hayret ama edebiyat eleştirmeni yok kurulda. Onun yerine Diyanet İşleri Başkanı tarafından Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri arasından seçilen bir üye var. Bu ‘sivil’ Hoca efendinin yanında üniversitelerden öğretim üyeleri ve sanatçıların da içinde bulunduğu 9 kişi daha var. (Bir an aklıma Gökberk Bilgin’in dün attığı twitlerden biri geldi: ”Sanatçısının bu kadar sistem ve iktidar yanlısı olduğu bir ülke daha görmedim” gibi bir ifadeydi)
Yumuşak Makine’yi severek okuyan birinin Türk toplumunun ahlak yapısına aykırı düşeceğini öngörüyor devletin bu kurulu. Sevdiğinden değil ama merakından dolayı okuyanın da toplum için mundar olacağı ima ediliyor. Gençlerimiz ve çocuklarımız….
Böylelikle, eğer bu eserden hoşlanırsan, seni alıp bir köşeye koyuyor devlet baba. Bizimle beraber olamazsın, bu topluluğun içinde yer alamazsın!
Gelelim işin bir diğer tarafına… Burroughs gibi birinin kitabını neden ”Küçükleri” Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu inceliyor? Burayı anlamadım ben. İlkokullara mı dağıtılmış, müfredata mı koyulmuş? Kitapçıya girdiğinde boyama kitaplarının yanındaki rafta, bir çocuğun ilgisini çekecek şekilde mi yerleştirilmiş?
Demek ki o zaman geliyoruz, ”her şey çocuklarımızı korumak için” cümlesini maske olarak kullanıp sansürü meşrulaştıran, zemini düzleyerek, farklılıkları yokeden Tiranlığa ve onun küçük adımlarına.
Şu aktüel olaya ve internet kanunlarımıza baktığımda, ”çocuğu korumanın’‘ bu kadar ağızlarda jiklet gibi çiğnendiği bir ülkede çocukların hapse atılabilmeleri başlı başına bir kara mizah.
Peki madem böyle bir dünyada yaşıyoruz, en azından ülkeleri yönetenler, toplum hayatında rol oynayan bu kurullara erk verenler, onların yapacakları işi kanunlara yerleştirenler kimler? Bizi bizden koruyacak bu topluluğa kuşbaşı bir bakış ile sonlandırayım bu yazıyı:
2008 yılından ”Conservatism and Cognitive Ability”, başlıklı bir çalışma, muhafazakarlarlıkla kognitif yeterliliğin ilişkisi hakkında bizlere bazı doneler veriyor:
İlk olarak, bu çalışmaya göre muhafazakarın tanımı gelsin:
Geleneğe, sadakate, saygıya, disipline, sosyal düzene, aileye önem veren, bir gruba ait olmaktan kıvanç duyan, o grubu kendisiyle özdeşleştiren, dini inancı sağlam, mistizme, doğaüstüne olaylara ve hurafalere inanmaya meyilli kişi. Bu ve benzeri kişiler toplum içinde ”örnek vatandaş”, işlerinde ”sorumluluklarının bilincinde” kişiler olarak görünse de, kendi grupları dışında kalan kişilere karşı sert durmaktan çekinmezler.
Amerika’da 1254 kolej öğrencisi ve yurtdışından ABD’ye üniversite okumaya gelen 1600 öğrenci arasında yapılan bu çalışma, muhafazakarlıkla kognitif yeterlilik arasında negatif bir korelasyon olduğunu ortaya koyuyor.
Tabii burada kendimize sormamız gereken, bu kadar akıllının, bu dangalaklar sürüsüne kendini nasıl güttürdüğü. Bir yerde hak ediyor olmalıyız belki de.

Trendlere karşı allerjim olduğunu söylemiş miydim? O yüzden eski yıl biterken şööööyle bir toparlama yapmayı seçmedim. Denk düştü, Fizy’nin erişime engellenmesi son blogpost oluverdi. Bilgi Üniversitesi’ndeki porno olayı, yeni yılın ilk postuna köşesinden konu olmuş olsun o zaman. Kur-an’da müzik şeytan işiydi, üniversitede ise porno… Same same, but different.
Aslında çok da didiklendi, o yüzden ben yazmayayım bari dedim ama bu blogun arada bir ziyaretçisi olduğunu anladığım bir Ekşi yazarı ‘poke’ yapınca (Cüneyt Özdemir bilmez bu poke kelimesini) iki satır döktürmek elzem oldu.
Mevzusu bahis olan ödevin porno film olması emin olun pek umrumda değil. Beni daha çok hayrete düşüren, ismi Bilgi olup, bilgi çağını yakaladığına gönderme yapan bir kurumun ahlak paniğine kapılıp, kapıyı, bacayı ve bilgisayarları mühürlemesi. Sonrasında, bilgi ve bilim yuvasında böyle bir ahlaksızlığa (!) okey veren öğretim üyelerinin ve görevlilerin kick’lenmesi ise sıçılan bokun üzerine tüy dikmek. Başka bir şey değil!
Şaşırtıcı mı? Sümme haşa! Görüntülere bakın, siz karar verin. Katolik manastırında yatakhanede porno dergi kontrolü mü, TR de üniversite mi? Same same, but different…
Burada değerli vaktinizi de almayayım. Çok söylenen, üstelik akıllıca söylenen şeyleri tekrara lüzum yok. Ama linkleyeyim… Linkleyeyim ki görün… Eğitme ve öğretme işini organize etmek için görev alıp, her gün bu işe ceket kravatla giden insanların kafasının içi, öğrenci evinde tuvaletteki çöp kutusuna atılmış, o kullanılmış prezervatifin muhteviyatından bile daha cıvık.
İşin bir başka düşünülmesi gereken tarafı, 2011 yılının Türkiye’sinde insanların üniversitenin akademik özgürlüğünü sınamak için pornografiyi araç olarak kullanması. Ödevi yapanın suçu yok, yanlış anlaşılmasın. Nasıl oldu da batı’nın 50 yıl önce geçtiği yerleri biz hala kafa göz yarmadan geçemiyoruz? Buna, bu ortamı yaratanların cevap vermesi gerekli.
”Eski medyacılardan türetilen yeni medya 101” dersine uygulamalı giriş.
İki çift laf da kendini yenilemeye çalışan eski medyaya. Çünkü bu da 2011 in tümünde ve sonraki zamanda ”hot topic” olacak bir konu. Biraz önce sık sık ”abi yea, buraların eski kalitesi kalmadı” dediğimiz FriendFeed’den konu ile ilgili tartışmalara link verdim. Öyle bir yer ki FriendFeed, lise öğrencisinden psikopatına kadar insan var. Neo Marksist bile var! Gördüm ben…
Yine de entelektüel stimulans için bana sanki gazetecilerin olduğu yerlerden daha iyi gibi geliyor. Ne dersiniz?
Dipnot.Tv nin Cüneyt Özdemir’ine bir bakasım geldi.
Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun olan Özdemir, Londra’ya British Council bursu ile gitmiş ve orada Multimedya üzerine eğitim görmüştür.
Meslek hayatına ofis boy olarak başlamıştır. 32. Gün isimli haber programında 8 yıl asistan olarak çalışmıştır. CNN Türk’ü kuran kadronun içerisinde yer almış, aynı zamanda da CNN Türk’te 5N1K isimli güncel haber ve araştırmacılık programını Soner Yalçın ile birlikte hazırlamıştır. Sunuculuğunu da kendisi üstlenmiştir.
Maaşallah! Gerçekten maaşallah! ”Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” ifadesini zaman zaman yerinde bulsam da tüm samimiyetimle söyleyeyim ki, eğitimi ve tecrübeyi bir kalemde küstahça silip atacak biri değilim.
Yalnız size bir şey diyeyim: Ben 2 defa denediğim halde İsveç’de ehliyet alamadım, biliyor musunuz? Oysa 18 yaşından beri Türk ehliyetine sahibim ve tek bir kazam bile yok. İyi araba kullandığıma ‘inanıyorum’. Tek problem, İsveçlileri buna inandıramam… Zeka olarak benden geri olan bazı insanların, hayatlarında direksiyon görmemişken bu ehliyeti tak diye alması beni bazı düşüncelere sevk etti. Sebebini uzun süre irdeledim. Vardığım sonuç, Türk gibi araba kullanmanın artık omuriliğime işlemiş olduğuydu. O yüzden zekası daha kıt olan biri, yol, araç ve trafik konusunda sıfır bilgiyle gelip, kendini o ülkede geçerli trafik kurallarına göre eğittiği takdirde trafiğe çıkmaya ”ehil” addedilirken ben şoför tutmak zorunda kalıyordum.
Cüneyt’in de eski medyadan yenisine gelirken çuvallaması bundan mütevellit. Eskisinin içinde çok kalınca, o pazarda annane donu satan tezgahtarların yaptığı gibi çığırtkanlıkla icra edilen ticarete aklı gidiyor hep zaar. Televizyondan da biliyoruz ya! Bir tek ellerde tokmakla davula vurma eksik…
az sonraaaaaa!! gümmmm, birazdaaaaaannnnnn!!! bummmm!!, başka hiç bir yerde göremeyeceğiniiiiiizzzz!!! wroaaaaaa!!!, reklamlardan sonra!! hobaaaa!!
Bir ara Ali Sami Yen’i ”eski yapı, maç oynanması tehlikeli olur” diye yasaklı stadlar listesine alacaktı da UEFA, haftasına badana boya yaptılardı, maç oynatmak için. Eskinin, boyanınca yeni ”gibi” olacağı ilk ve son defa orda keşfedilmedi tabii. TR de ”yeni medya”dan bir sonraki adım, Kanyon’a Sümerbank mağazası açmak olacak, korkarım…
Medya! Eskisi, yenisi… Same same but different…
Seneye Bilgi üniversitesine kayıt yaptırmak için cebine 18 bin lira koyup gidenler, nizamiyeye geldiklerinde ”Bu Üniversiteye Erişim Engellenmiştir” diye beyaz bez üzerine kırmızı boya ile bir yazıya denk gelirler mi acep? Zannetmem! Parayı alan mutemet işsiz mi kalsın?
Neyse ki ben nöbetteyim. Bu sene de 5 Posta’ya erişim engelli.
Biliyorsunuz, Democratic Republic of Turkey’in sansür kuruluna bir itiraz dilekçesi vermiştim. Ona red cevabı geldi. Sürpriz!
Sorumlu bir kişi, ”8000 kapalı siteye bakmayın siz. Uyar & kaldır (nasıl bir ismi var bu işlemin?) yöntemiyle 7000 siteyi kapanmaktan kurtardık. Evet, alkış?” diye bir demeç verdiği için, o dilekçede ”sitede hangi içeriğin şikayete konu olduğunu” sorduk. Sorduk ki, herkes gibi uyarılınca biz de kaldırırız belki diye…
”Zıttırıbıttın mı?’‘ diye bir cevap geldi.
Biz de tuttuk idare mahkemesinde dava açtık. İyi etmiş miyiz? Ettik tabii. Elin çakalı ”Türk kendi karısını ..kerken gizli çekim kayıt yapıyor” diye video tag’leyip, siteye koyuyor. Sansürü yese, mahkemeye gidecek yüzü yok. Bense liberteryen, Soros’cu bir cinsel kültür sitesi sahibi olarak AİHM’e kadar gideceğim. Yüzüm var…
Yani bu iş pek same same but different olmayacak gibi. Ona göre!
güzel yazıyor bu adam ama siyaset karıştırınca sıçıyor. emek sermaye çelişkisini görmemiş piç. 5posta burdan sana sesleniyorum sen sikten taşaktan muhabbetlere devam et siktir et siyaseti politikayı. en büyük troll ben selamlar
Türkiye’nin underground, sıradışı ‘bilgi kaynağı’ İnci Sözlük‘de böyle bir ifade var hakkımda. Yalnızca bu mu? Zaman zaman bu tarz eleştirileri bloga yorum olarak yazan okurlar veya FriendFeed’de yaşanan tartışmalarda karşıma çıkan insanlardan alıyorum.
Peki, sizlere blogun bu 510. yazısında bir sır vereyim.
Bu bir seks, porno blogu değil. Hiç olmadı! Bu politik bir blogdur!
Bir şekilde insanlar benim yalnızca seks ve cinsellik ile ilgili konularda yorum yapmamı, görüş bildirmemi bekliyor. Bu olmadığında ”bırak yeaa!! sen yalnızca seks yaz, bu işlere karışma” gibi bir tepki geliyor. Oysa bu tepkiyi verdikleri andan itibaren aslında blogun içeriğini kavramaya doğru olumlu bir adım atmış oluyorlar, farkında değiller…
Ne yazık ki bu olumlu adım, benim düşüncelerimin kendi ideolojileri ve dünyaya bakış açıları ile uyuşmadığını gördüklerinde, şekerlemenin renkli ambalajına saldıran fakat ağzına aldığında beklediği tadı bulamayan bir çocuğun yüzünü ekşitip, şekeri tükürüp, atması misali son buluyor. Sık oluyor bu… Ama biraz önce iyiydi?! Çünkü islamcı, turancı, liboş, komünist, In Sex We Trust.
Aslında İnci sözlük yazarı, köken olarak burjuvazi sınıfına ait olan benim, huyu, suyu, dili başka bir diyarda, bir dönem yeri geldiğinde ”yabancı’‘ olarak ve ”ötekileştirilerek” asgari ücretin üçte biri fiyatına ve sigortasız, depo işcisi olarak da çalıştığımı bilse, emek ve sermaye ilişkisine yönelik düşüncelerimi yine de dikkate alır mıydı bilmiyorum? Belki de emek ve sermaye ilişkisini ele alan çok fazla FriendFeed profili, blog yazarı, gazete yazarı olduğundan yine de dikkatlerden kaçabilirdim.
Şunda ciddiyim: Tabii ki benim az ücretle sömürülen bir kaçak yabancı işçi olarak çalışmam veya yeri geldiğinde 10 işciye patronluk yapmış olmam, bir sözlük yazarı kadar emek ve sermaye ilişkisine kafamın basmasını gerektirmez. İşte bu nedenle o arenayı çoğunlukla bilenlerine bırakıyorum.
Bunun yerine benim politik ajandamda çok da popüler olmayan, daha az insanın ilgilenebileceği düşünce, ifade özgürlüğü ve bireysel özgürlük gibi kavramlar var. Sonrasında bu kavramları, bu blogu diğerlerinden ayıran özellik olarak daha cafcaflı bir ambalaja sarıp, sunmam, o sizlerin de çok aşina olduğu liberteryen ahlaksızlığın eseri olarak kutlanmalı veya yerilmeli belki. İsteğe göre atışta serbestsiniz…
Sonra seksüel politikayı da tabii ki bu kavramların içinde bir yere koymam gerekiyor. Çok önemli o..
Eşcinselleri hasta olarak kabul eden bir bakan oturduğu koltukta kalabilirken, ‘halkın’ müzik zevkini eleştiren bir piyanistin neredeyse çuvalla sopa yediği bir ülkede aktif bir seksüel politikanın gerekliliği tabii ki tartışılmaz. Aksi halde piyanistinin fikirlerine bir devlet bakanının fikirlerinden daha çok önem veren bir ülkede yaşadığımız yanılgısına kapılabilirdik! Hayat o kadar tozpembe değil…
Yalnızca bir örnek: Bu ülkede adına 5651 adı verilen, kanserli bir düşüncenin kanunlaşmış halinin, hayatını fuhuş ile kazanan insanları ne gibi bir trajediye zorladığı da tartışılmalı. Böyle bir tartışmayı hiç bir yerde görmedim ben. Eskortların internetin nimetlerinden faydalanarak kendi hizmetlerini tanıtabileceği bir platformda reklam yapmaları devlet zoru ile yasaklanıyor, hatta kanun oluyor. Bu bahsettiğimiz insanların, insanlık onurunu ciddi biçimde zedeleyici ortamlara ve organizasyonlara (kerane, pezevenk, mafya) devlet tarafından mahkum edilmesi hiç bir emek ve sermaye bilincine ulaşmış Türk internet aydınının konusu olmadı.
Bu yazıyı aslında 1 Kasım gecesi yazmaya başlamış, ama bitirmemiştim. En son yukardaki paragrafa kadar gelip daha sonra bir ara tamamlamak üzere bırakmışım. 4 Kasım cuma akşamı yürürlüğe giren ve 5 Posta’ya ikinci defa erişim engeli getiren karar üzerine bu blogun içeriği konusunda internet kullanıcılarını ve sansürcülerimi daha da net olarak bilgilendirmek üzere devam ediyorum. Çünkü yukarda yarım bıraktığım ilk bölümde sunulan ”5 Posta politik bir blogdur” tezine aranızdan ”hadi oradan!” diyenler için en azından ”Türkiye’deki politikanın konularından birinin de 5 Posta ve benzerleri” olduğunun ispatıdır bu.
2010 yılında politik olmak için emek sermaye ilişkisine gönderme yapma şartı aranmamalı. Bugünlerde yüzyüze olduğumuz çok başka ve kompleks yöntemlerle uygulanan baskı, sindirme, sömürme, yönetme şekilleri var artık. Bunlar arasında en etkili yöntem, enformasyona ulaşan kanalları denetim altında tutmak. Çünkü artık enformasyona ulaşabilme şansı da bir sınıf mücadelesi olarak ele alınmalı. Toplumun kaçta kaçı DNS ayarlarını değiştirmeyi biliyor, kaçta kaçı kendisini yönetenlerle, dünyayla, çevresiyle ilgili bilgileri gazete ve TV lerden alıyor, almak zorunda bırakılıyor. Dayatılan alternatif bu çünkü. Jenerasyonlar arasındaki, dolayısıyla yöneten ve yönetilenler arasındaki gerçeklik algısı farkından haberdar mıyız?
Geleneksel medya diyorlar. Gelin şuna tutsak, manipule edilmiş medya diyelim. Rakip medya kuruluşunun TV sinde yayınlanacak canlı bir spor karşılaşmasının saatini ve kanalını bilerek ve planlı olarak vermeyen bir medyadan Türkiye’nin iç ve dış politikasına, dünyada olup bitenlere ait bilgileri alabileceğini sananlar, üzgünüm ama çok aptallar!
Eğer özgürce kablolarda dolanan enformasyon bir şekilde zapt-ı rapt altına alınırsa, geriye kar endişesi ve çıkar ilişkileri ile zaten kontrol altında tutulan veya otokontrole zorlanan enformasyon kanalları kalıyor.
Blogların lanetlenen müstehcenliğini, tutsak medyanın en çok tıklanan fotoğraf galerilerine meşru kılmak da bu hipokrasi oyunun bir parçası değil mi?
Derin bir istatistik çıkarmadım ama bu blogun son ondört yazısına baktığınızda, bir fantezi ürünü hikaye ve dört defa görünen çıplak göğüs olduğunu göreceksiniz.. O bir adet fantezi ürünü hikayeye ekli, iki kadının öpüşmesini gösteren bir de GIF animasyon.
Kökeninde 600 yıllık imparatorluk ve 90 yıllık cumhuriyet bulunan bir kültür için yeteri kadar tehdit oluşturmadığımı bilecek kadar ayaklarım yere basıyor. Ancak bir şekilde bu blogun içeriği, benim en temel anayasal hakkım olan düşünce ve ifade özgürlüğümü elimden almak, sizlerin de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nde açıkça belirtilen enformasyon (doğru,yanlış, kötü, iyi, faydalı, zararlı) alma ve iletişim hakkınızın rafa kaldırılması için yeterli görülüyor. Bu, bu kadar kolay olmamalı. Yoksa gizli bir ajanda, söylenmeyen bir niyet mi var? Karar, bu satırları okuyanların.
5 Posta ile ilgili yeni düzenlemeler ve planlarım vardı. Hatta yanında bir de basılı olarak periyodik bir şekilde dergi, fanzine tarzı bir şey çıkarmayı düşünüyordum. Bu engelleme kararı çok güzel bir kamçı oldu benim için.
Şunu da belirteyim, altını çizerek; 2009 yılının 13 Haziran cuma günü, ilk erişim engeli ile karşılaşmasından bugüne, blogun trafiği tam % 100 arttı. FriendFeed ve Twitter’a üye olmam da bu dönem sonrasında oldu. Bu blogdaki ”sakıncalı” içeriğimi 23,000 yorum ile FriendFeed’e, 3,000 i aşan tweet ile de Twitter’a taşıdım. Belki sırada 16 milyon Türk kullanıcısı ile Facebook var bu sefer. Yolların kapalı olduğu yerlerde kanalizasyonlar, çatılar var.
Bu durumda belki üzülecek bir şey olarak, ciddi bir yayınevinden aldığım kitap teklifine sıcak bakmayıp, işi yokuşa sürmemi söyleyebilirim. Düşünsenize, yasaklanan blogun yazarının kitabı… Nasıl satardı, değil mi?
Teşekkürler TİB, teşekkürler Türkiye…
Cinsellik ve karanlıkta kalmış arzuların ulu orta afişe edilmesine karşı olan serzenişleri bir kalemde silip atmayalım. İstemeden de olsa ahlâkçılar, bu tutumları ve baskılarıyla ahlâksızların önünü açıyor, onlara yol gösteriyor.

Liberal ve açık düşünceli olmak bir yana ama bazı şeyler biraz da bastırılmaya çalışılmazsa bu baskıya verilen tepkiler ve dışavurumun binbir çeşit icadlarından sanki mahrum kalacağız.
Örneğin kutsal kitapların ve bazı ideolojilerin tasvir ettiği cennet veya sınıfsız bir toplum gibi mükemmel olduğu varsayılan ortamlar (!) son derece can sıkıcı ve durağanken, (kendilerince) ”kötülüğe” karşı tepkilerle oluşan subkültürler ve yarattıkları kendilerini ifade etme biçimleri ve dünyayı algılama şekilleri çok daha heyecan verici değil mi?
Üniformalı, sigortalı, sendikalı temizlik işcilerinin bakımını yaptığı düzenli, planlı yapılmış betondan sosyal konutlara karşı graffitiler ile cinsel organı sansürleyen bir kültürün, devamında bukkake‘ye yol vermesi arasındaki ilişkiyi anlamak lâzım.
Sınırsız ve serbest cinselliğin yaşandığı bir dünyada, erkekler iş arkadaşlarını tuvalette kıstırıp, başlarını musluk altına sokarken döpiyesi sıyırıp, külotlu çorabı yırtarak onları düzmenin hayalini kuramazdı. Ya da kadınlar fotokopi makinasının üzerinde düzülürken periyodik olarak kalçalarının altından geçen ısı ve ışık dalgalarını labia çeperlerinde hissetmeyi düşleyemezdi.
Evet.. Kafamızda kurduğumuz minik fantezilerimizi ayıplanmadan ve kısıtlanmadan gerçekleştirebilmek hiç de çekici bir durum değil. Çünkü tuvalette kıstıracağın iş arkadaşının onu düzmene izin verip vermeyeceği, senin bu olayı sürekli ikirciklenmelerle planlama sürecin, yakalanınca ayıplanma ve hatta kovulma tehlikesinin verdiği heyecan, yırtık çorabın arasından girip, külodu bertaraf edecek penisinin vulva çeperine sürtünmesinden alacağı zevke göre çok daha fazla.
Demek ki bazı kuralların ve kısıtlamaların olduğu ortamlar, yaratıcılığa davetiye çıkartırken, kural dışılığı veya günahkârlığı daha da câzip bir hale getiriyor. Graffiti’nin güzelliği ve anlamı, bukkake’nin erotizmi ile aynı paydada birleşiyor.
Yapma mı dedin? Gösterme mi dedin? Günah mı dedin? Hassiktir ordan! Bak ne yapıyorum?
Bunun bir örneği, Türkiye’nin es geçtiği, 70 lerin punk kültürü. Bu dönemin Avrupalı gençleri, İkinci Dünya Savaşı neslini şok edip, orta parmakları ile onlara ”fuck you” çekmenin bir başka yolunu bulmuşlardı. Kıyafetlerinde Nazi sembolleri taşımak… Babalarının savaşıp alt ettiği düşmanlarına ait o sembolleri tekrar gözlerinin içine sokup, başkaldırıyı, alayı, umursamazlığı ve fuck you’yu görselleştirmekti amaçları.

Tabii tüm bu swastika sembollerinin veya zamanla yine popüler olan orak ve çekiç gibi sembollerin yadsınamaz bir etkisi var insanlar üzerinde. Baskı, kontrol, yasak ve şiddeti hatırlatıyorlar bize…
Teknolojiler ve demokrasi gelişti (demokrasi gelişti’den sonra smiley var). Artık totaliterizm, kendini gizlemenin yollarını bulmakta zorlanmıyor. İnsanların zamanla sahte bir özgürlük hissine kapıldığını gözlemlemek bazılarımız için zor olmasa gerek. Evet, Nazi Almanyası yok artık, Sovyetler de dağıldı. Dünya yine de daha iyi bir yer oldu mu olmadı mı tartışılır. Ancak tüm dünya insanları olarak giderek zenginleştiğimiz yadsınamaz bir gerçek. Ve demokrasilerin sahte de olsa bize verdiği bir ”kendi kendimi yönetiyorum, özgürüm” hissi var. Ancak insan dediğimiz canlı türünün elindekiyle yetinen bir yapısı yok. Özellikle gündelik hayatında belli bir ruhsal ve ekonomik doyumu bulduysa özel hayatında ve hayal dünyasında da o kadar çeşitlemelere giriyor. Yapılan bir çok araştırma, belli başlı fetiş gruplarına meyilli olanların eğitim ve gelir düzeyinin yüksekliğine işaret ediyor.
Nasıl sevdiğimiz insanla bir pazar akşamı evimizde, kanepede oturup mısır patlağı yerken motorlu testere ile biçilen veya harika görsel efektlerle yaratılan patlamalarda 100 er 100 er ölen insanları ekranda görmekten zevk alıyorsak, kendi fantezi dünyamızda da yönetilmek/yönetmek, bastırılmak/bastırmak istiyor, kendimizi şiddeti uygulayan veya maruz kalan insanın yerine koymayı arzuluyoruz.
Bunun günlük hayatımızda eksikliğini çektiğimiz rollerle ilgisi olduğunu söyleyenler var. Aynı fikirde olmadığımı söylemem lâzım. Bazı ticarî filmler veya yayınlarda ”güya” bu tezata gönderme yapılarak bir komiklik havası estirilmeye çalışılmasının bunda payı var diye düşünüyorum. Otoriter bir yöneticinin evde karısı tarafından bezlenmek istemesi gibi…
Doğal olarak modern bir şehirli insanın günlük hayatında artık görmediği, görse bile hissetmediği baskı, kontrol ve şiddeti temsil eden kıyafetleri ve sembolleri, içerdikleri erotik anlamlar ile beraber değerlendirip, çekici bulmamız kaçınılmaz. Alt kültürler derken yolu ve yuvası Avrupa’dan geçmiş, bu süreçte Neo-Nazi kültürüne göz aşinalığı yaratmış olanlarımız, kıyafetlerine ve White Power müziği dedikleri janr’a göz attıklarında bu sembolleri görmüşlerdir. Bir çok genç insanın, aşırı sağdaki fikirlerden çok sembollerine ve kıyafetlere vurulmalarının, onları bu gruplarla bir araya getirmiş olabileceğini düşünmüşümdür.
Hatta savaşta kafalarına atom bombası yiyen ve ulusal kimliklerine son derece bağlı olan Japonların bile her türlü Batı kültürünü adeta vakumlayarak emer gibi kendine alması ve dönüştürmesi alışkanlığından bu akımın da payını almış olması çok şaşırtıcı olmamalı. Ancak burada rol oynayan bir başka unsur daha var. Zira Batı’dan farklı olarak Doğu Asya’da, okul kitaplarında, savaş Almanyasının liderleri kararlılığı, cesareti ve onuru temsil ediyor halen. Japonya da kendini Doğu ırkları arasında üstün ırk olarak kabul eden bir millet olduğu için özellikle Nazi kıyafet ve sembollerinin bir fetiş unsuru olarak popüler olması hiç anormal değil. Zaten Japonya’da ne anormal ki? Bir Japonun cinsellik ve fetiş konusunda hayretle baktığı bir olaydan haberdar olursam zevkle bloglayacağım.
Blogda ara ara yer verdiğim, Japonya’da ikâmet eden İngiliz sanatçı Trevor Brown’ın Nazis Are Sexy adlı çalışmasına bir okuru bozulmuş. Yokedilen milyonlarca yahudinin katili olan bir düşünceyi yüceltmek, propagandasını yapıp, seksi göstermeye çalışmakla suçlamış… Fantezilerin ve fantezilerin içindeki erotizmin sınırları olmadığını bazı insanların anlayamayacak olması çok yazık. Bu tip resmi ya da gayri resmi, herkes tarafından aşağı yukarı kabul gören düşünceleri (politically correct deniyor) her fırsatta gagalar gibi kafaya vuranlar her daim olacak.
Bir diğer örnek, çoğumuzun bildiği Der Nachtportier – Gece Bekçisi adlı film. İtalyan yönetmen Liliana Cavani’nin bu filminini o çok ünlü afişinden çıplak ve ince bir vücudun üzerindeki kemer askı, siyah uzun eldivenler ve Nazi şapkasını birleştiren görüntüsü ile yazının başında kullanmıştım. Burada da Charlotte Rampling ve Dirk Bogard’ın beraber bir sahnesini koydum. Hem Rampling hem de Bogart’ın kıyafetleri özenle seçilmiş. Nazi üniformasının sertliği, otoriter havası ve yine bu üniformanın izleyenlerin belleklerinde uyandırdığı anılar (filmin yapım tarihi, savaştan yalnızca 29 yıl sonrası, yani 1974) ile Rampling’in bir kız çocuğunu andıran düz ve kıvrımsız vücudu, masumluğu çağrıştıran beyaz elbisesi ve tüm bu görüntüleri tamamlayan beyaz çorapları ve ayakkabıları ile ne de güzel bir tezat oluşturuyor… Bu derece güzel işlenmiş bir kompozisyonda aradaki yaş farkının oluşturduğu bir başka zıtlığı fark etmeye nefesi bile yetmiyor insanın.

Liliani Cavani bu filmde izleyicilerini erotizmle gıdıklarken, II. Dünya Savaşı’nın korkunç anılarını kullanmakla suçlanmıştı.
Bilemiyorum biraz off topic kaçar mı? Ancak çok yakın bir zamanda kendi yaşadığım bir tecrübede, birbirini tokatlatan iki kadının videosunu seksi bulmam bazı kafalarda soru işareti yaratmıştı. Ona dayanarak açıklasam daha iyi olacak gibi. Birbirini tokatlayan kadınlar, tokadın suratta patlama sesi, duyulan ıh lar ve ohh lar benim için cinsel uyarıcı. Buna mukabil, hayatımda bir kadına elim kalkmış değil. Yaşlıların da koluna giriyorum bazen karşıdan karşıya geçerken. Yolda gördüğüm köpek yavrularını okşayasım geliyor. Bunlara ne diyeceğiz?
Faşist değilim ama Nazi üniformalarını çok seksi buluyorum. özel hayatımda karışanın, görüşenin olmamasıdır belki de bunun sebebi. Disipline duyulan bir özlem? Hahahah!!! Kim bilir, belki de öyle, evet! Tek eksiğim disiplin olsun. Ya yönetici olsaydım? Çocuk bezi için çok pahalı diyorlar… Bu arada II. Dünya Savaşı’nın Nazi üniformalarının Hugo Boss tarafından tasarlandığını biliyor muydunuz?

Çoğunuz benim gibi cahilsiniz. Yaşantınızı üst düzeyde ve yoğunlukla etkileyen konularda derin bilgiler ile beslenmek yerine günlük hayattan kendi yaptığınız çıkarımlarla ahkâm kesiyorsunuz.
Zannedersem entelektüeller ile ”kitleler”i ayıran fark bu. Acaba gerçeklikler ile teorisyenleri ayıran da aynı fark mı? Tartışmaya değer. Bu geniş konuyu deşmeyeceğim ama gördüğüm bir çarpıklığı kısaca buraya aktarıp, asıl konuya geçeyim. Bakın vikipedi ”entelektüel” i nasıl açıklıyor?
Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmekte kullanan kişi.
”Zekâ ve analitik düşünme yetisi” diyor. Eksik mi yazılmış acaba? ”Bir tartışmada, karşındaki insan veya gruplar üzerinde etki yaratmak için o güne kadar okuduğu kaynaklardan aldığı cümleleri virgülüne, noktasına dokunmadan referans veren kişi” diye açıklanmamış entelektüel maddesi vikipedi’de. Çünkü gerçekten de zekâ ve analitik düşünme yetisi kıstas alınsa, hem sosyalistleri hem de entelektüel müslümanları diskalifiye etmek gerekirdi.
Bu bahsettiğim gruplar zekadan ve analitik düşünme yetisinden mahrumdur diye anlaşılmasın. Bu son derece yanlış olurdu. Argümanları öne sürerken başvurdukları yöntemlerden bahsediyorum. Öyle değil mi sizce de? Bana öyle geldi. Neyse…
Konu aklıma nerden geldi aslında? Türkiye’de, sipariş üzerine latex fetiş kıyafetleri diken bir kişinin katalog çekimleri için hazırladığı fotoğrafları gördüm. Vücudu sımsıkı saran latex elbisenin üzerinde başı tamamen kapatan bir de latex başörtüsü görünce bu çok konuşulan objenin toplumun farklı grupları arasında oldukça fazla anlam yüklenen bir işlevi olduğu kafama iyice dank etti. Kendi cehaletimle, yine de cesaret ederek kafamdaki bir iki düşünceyi havalandırmak istiyorum.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Mevsim değişikliğinden psikolojik çöküntüye gireceğimiz şu günlerde eski alışkanlıklar, rutinler belki biraz insanı rahatlatabilir. Biriken üç beş haber ve bağlantılarını kısa yorumlar eşliğinde pazartesi günleri vermeye devam…
# Aldığım insider bilgilere göre Türkiye’de seks-shop’larda en çok satan ürünlerin başında Fleshlight geliyormuş. Erkeklere özel bu aleti biliyorsunuzdur. El lambası şeklinde ama içi kuku gibi tasarlanmış. Bu çok da şaşılası bir haber değil. Ancak bu bilgiyi alıp, üzerine artık Türkiye’de de satılmaya başlanan Sahte Kızlık Zarı‘nı koyarsak durum biraz içinden çıkılması zor bir hal alıyor.
Alt alta koyup toplayalım, çıkaralım:
Erkekler kukusuzluktan Fleshlight alıyor.
Kızlar patlayan kukularının içindeki istepneyi yenisi ile değiştiriyor.
Bu denklemin bir bilinmezi olarak x var. Ama bu x de Altı Ok‘u görünce bacaklarını açan memleket kadını sayısına eşit değildir herhalde. Ben bu denklemin içinden çıkamadım. Yine de en azından ülkeme şeriatın gelmeyeceğinin bir belgesi bu Yapay Kızlık Zarı. Mısır’ın en ünlü din adamlarından Abdül Muti Bayumi, bunu satanların idamla cezalandırılması gerektiğini söylemiş. Ey Türk kızı! Atan olmasaydı, ünün ve şanın dünyada Yunan kızları ile birlikte anılacaktı. Şükür ki ülkemde hem muhafazkarlığı hem de girişimciliği aynı ruh ve bedende buluşturmasını bilenler var da söküğümüzü, patlağımızı diktirip, onarabiliyoruz.
# Hazır geleneklerden, kadınların bu gelenek, örf, adet ve ananelerden çektiklerinden bahsediyoruz, geçenlerde FriendFeed’in Feminizm grubunda vuku bulan İslam ve Feminizm başlıklı tartışmaya da bir göz atmanızı tavsiye ederim. Ortamın muhafazakar olan ve olmayan entelektüelleri (hatta bazılarının et mi balık mı olduğunu ben de hala anlamadım) baya güzel açıkladılar kendi bakış açılarına göre. Cidden herhangi bir gazete veya tv kanalındaki kıçı kırık yazı ya da programlardan daha faydalı bulacağınızı düşünüyorum. Bizzat ben katılmadım tartışmaya. Hem İslam hakkında orada tartışanlar kadar bir bilgim yok hem de feminizmin İslam’a göre açılımını yapmayı kendi hayata bakış açıma göre gereksiz buluyorum. Tüm bu çabalar bana Cin Ali’yi bir edebiyat şaheseri haline getirme uğraşıymış gibi geliyor. Uzaktan seyredip, bilgilenmek de büyük kazanç…
# Yine rotayı çok çevirmeden, alakalı bir konu üzerine oldukça ilginç bir paylaşım. Zeynep Sayın tarafından Star gazetesine 2008 yılında verilmiş bir röportaj. ”Başörtüsünü tehdit olarak görenler örtünme eyleminin ontolojik anlamını gözardı ediyor”
# WAR IS PEACE, FREEDOM IS SLAVERY, and IGNORANCE IS STRENGTH… Ya da Türkçesiyle SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR… George Orwell’in ünlü 1984‘üne atıf yapıldığında ilk akla gelen bu slogan, wikipedia’da gayet yalın bir şekilde temellendirilmiş.
Romanın distopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir…
Tüm kitabın ve konseptinin en çarpıcı yanı, kafası çalışan herhangi bir insanın irkilerek tepki göstereceği bu sloganın kürsülerden, megafonlardan, yayın organlarından müthiş kalabalıklara hitaben söylendiğinde, o kalabalığın paralize olmuş gibi dinlemesi, tepki vermemesi, bu absürdlüğün farkına varmak bir yana alkışlarla tasdik etmeleri…
Nerden aklına geldi diyeceksiniz… ”Türkiye’de İnternet Sansürü Yok” demek ile ”Özgürlük Köleliktir” demek arasında fark olduğunu düşünen var mı aranızda?
İnternet sansürü, filtrelemesi veya her ne nane ise, bizlere söylenen o asil amaçları asla karşılamıyorsa ve üstelik adlarına mücadele verdiklerini söyledikleri ”çocukları” bilhassa devletin sözde koruyucu kolları ihanete atıyorsa… Ve üstelik bu Avrupa’nın göbeğinde oluyorsa…
İnternette çocuk pornografisini bloklamak nasıl bir fiyaskoya döndü? Bu konuda ”asın, kesin” diyenlerin asıl yüzlerini dönmeleri gereken hedefi gösteren bir blog yazısı olarak alabilirsiniz.
# Eskiden Günün Yerli Gacısı oluyordu. Şimdi niye yok? Soranlar var… Tekrardan bunu canlandırıp canlandırmamak konusunda bir fikrim yok açıkçası. Ancak bu işi eğlenceli veya heyecanlı olduğu için yapmak isteyenler ya da içinde önlenemez bir teşhir isteği olanları da Tumblr blogumun submit bölümüne yönlendirmek uygun olacak herhalde. Link’e tıkladığınızda ilk olarak ”submit a text” yazısı geliyor. Ancak fareyi bunun üzerine sürerseniz yalnızca Text, yani yazı değil, aynı zamanda link, fotoğraf ya da video ekleyebileceğinizi de göreceksiniz. Video eklemek için yalnızca videonun linkini koymak yeterli olur. Gerisini ben hallederim. Çok ofansif olan paylaşımları yalnızca Tumblr blogunda bırakıp diğerlerini buraya da almak gibi bir fikrim var. Memlekette henüz şeriat yok, belki geleceği de yok ama eşşeği sağlam kazığa bağlamak gerektiğini biliyorum.
# İlk paylaşımı ise aramızda tanıdığımız, ama isminin açıklanmasını istemeyen biri yapıyor. Daha çok şey yazarım buraya ama bu kadarla yetinmek zorundayım.
Bol bol fotoğraf, link ve video gönderin. Size ait olmasına gerek yok, internette rastladığınız ilginç bir şey olabilir. Konu sınırlaması da yok.Kayda değer şeyler olmasına dikkat edin.
Serdar Kuzuloğlu’nun kaptanlığına soyunduğu Korsan gemisi, Anonima körfezinde mayına vurup su almaya başlamadan önce, aç tavuğun kendini darı ambarında sanması misali ben de kendime Aileden Sorumlu Bakanlığı yakıştırıyordum. Kaptanı ile papaz olan mürettebatın, iskele üzerinde, tahtada yürütülüp, sudaki köpek balıklarına sallandırılması seremonisine fırsat vermeden, kayığıma atlayıp gemiyi terkedince bu planlarıma da elveda demek zorunda kaldım.
Oysa kadından ve aileden sorumlu bakan olarak projelerim arasında, sayıları 3 te 1 i ancak bulan, evli ama yine de orgazm olmaya muktedir kadın sayısında ciddi bir artış için çalışmalar yapmak da vardı.
Hoş, şimdiki bakanımız da bilgisi ve öngörüsü ile bu görevi gayet iyi yerine getiriyor. Bana gerek yok gibi. Uzun yıllar sonra laikler ile ılımlı müslümanların bir ahenk içersinde kah Atatürk’e hakaret videolarına karşı açtıkları savaş, kah gavur dölünün Türk soyunu kırma tehlikesine karşı göğüslerini siper etmeleri, kah psikiyatri bilimini revizyonist bir anlayış ile yeniden yorumlamaları takdire şayan. İlgi ile takipteyim.
Tüm bu güzel icraatların yanında, her üç kadından ikisinin, içlerinde hissetikleri o boşluğu dolduracak malzeme elleri altında bulunduğu halde, tatminsiz kalıp, aşırı sinir, huysuzluk gibi semptomlar göstermeleri yine de kabul edilebilir. Dol diyor, ama doldurulamıyor…

Bu semptomları bir hayat boyunca taşımak kadın için oldukça ağır bir yük olmalı. Bir hayat boyunca diyorum; 20 küsüründe evlensen, ortalama bir evli çift ayda 4 defa seks yapsa …. Offf daha detaylı hesap çıkarmaya yüreciğim elvermeyecek. Zira çok trajik. Bir de kendi kukularını parmaklamayı da çok iyi bilmediklerini hesab etmek lazım.
Şurada söyleyip, geçeceğim belki ama ”kadının kendi vücudu ile oynanıp, bundan zevk alması” o kadar komplike, zor ve derin tabularla bastırılmış bir aktivite ki, kamışına su yürür yürümez, bu işe günde 10 defa 31 çekerek başlayan biz erkekler için anlaması çok zor. Bu satırları okuyan ve bana ”hadi lan ordan” diyen kadınlar bir an dursun ve düşünsün… En son ne zaman mastürbasyon yaparak orgazm oldun? Yaaa, öyle işte…
Elektriği bir türlü atamayıp, içlerinde orkanlar estiren, seller çağlatan bir ”kadının” ve ”kadınlar topluluğunun” yapacaklarını kestirmek çok zor. Kestirmek zor da, toplum için iyi sonuçlar doğurmadığı kesin.
Fakat bakana ve kendisine destek veren STK lara bildirmek isterim, çaresi var. Zira yolundan ayrılmak istemediğimiz dinimiz, çağdaş dünyaya da uyum sağlayabilecek esnekliğe sahip.
Mısır’a yaptığım seyahatte karşılaştığım bir taksi şoförü, Türk olmamdan mütevellit İslam’a da otomatikman tabi olduğum düşüncesiyle beni Arapça bilmediğim için azarlamıştı. Fakat aynı zamanda, 45 derece sıcaklıkta oruç tutmanın günümüz koşullarına uymadığını o da idrak etmiş olmalı ki, ”din bu deYİL” diye serzenişte bulunarak hergün belirli bir kilometreyi arabasıyla katedip, kendini seferi durumuna düşürüyordu.
Çölün ortasında, seferiliğin başladığı kilometrede konuşlanmış bir lokantada, babaganuş‘unu susamlı pide ile mideye indirmek is priceless.

Veyahut mut’a nikahını da örnek olarak alabiliriz. Bu örnekler uzar, gider. Herşeyin çözümü kulların ihtiyacına göre sağlanmış. Bir okuyup, anlayabilsek…
Madem ki bu iş tercümeye de açık. Hadi bir deneyeyim o zaman…
Homoseksüellik bir hastalıktır. Ancak bu illet, toplumları yokolmaya götüren bu kanser kimlere reva? Şöyle bir düşününce, Adem’i cenneten kovduran, ikisinin şahitliği bir erkeğinkine ancak eş olan kadına tabii ki.
Bana kalırsa, ılımlı İslam çizgisinde ortadoğu’nun yeni yıldızı olmaya aday ülkemize örnek olarak, Avrupa’nın Hollanda’sını almalıyız. Nasıl ki orada harm reducting felsefesi ile coffeeshop’lara, red light district’e müsamaha gösteriliyor, biz de lezbiyenliği devlet eliyle teşvik edebiliriz, etmeliyiz. Hem laf aramızda, size de daha estetik gelmiyor mu, pespembe, yumuşacık vücutların birbiri ile kaynaşması, tokuşması, ıslanması ve niyahetinde yine beraberce titremeleri ?…

Bu erkeğimize de yarayacaktır. İşlemeyen demirin paslanması misali birtakım yeteneklerini ve isteklerini kaybeden Türk erkeği artık kendini bilim ve sanata verebilir. Türk mühendislerinin iphone üzerinde geliştirecekleri Augmented Reality teknolojisi ile Bakırköy’de evinizden çıkmadan şeytan taşlayabileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Ayrıca penise kanın gitmesi artık eskisi kadar elzem olmayıp, buradan artacak kanın biraz daha fazlası beyne ulaşacağından, devlet işlerinin ve bürokrasinin daha hızlı ilerlemesi sağlanabilir.
Ne dersiniz? Aynı Hollanda gibi… Öyle diyorum ben. Efendim???
Gazetelere düşen ”ateist ve liberallerin genele nazaran daha yüksek IQ ya sahip olması” haberi histerik bir şekilde tüketildi, yorumlandı, lanetlendi, kendine pay çıkaranlar oldu.
Tekrarlamayı gereksiz görüyorum tüm bunları. Görüşler, yorumlar farklılık gösterecektir. Böyle bir sonuca kendim 20 sene önce vardığım için, araştırmanın kalitesini ve tatmin edici olup olmadığını kontrol etmedim. Ancak Kanazawa’nın bu çalışması işkembeden sallama bile olsa, çok kısa bir araştırma sonucu forumlardan ve gazetelerin yorumlar kısmından, raporun sonucuna itiraz edenlerin elinde patlayacak bol malzeme elde edilebilir. Çünkü zeka, yokluğu en kolay farkedilen şey.
Araştırmayı çoğunuz gibi ben de bizzat alıp, incelemedim. Ana hatlarını anlamakta zorluk çekecek bir taraf yok ama. Zekanın göstergesi olarak, memeli bir hayvan olan insanın primitiv halini bırakıp, evrimi yaşamının bir parçası haline sokmasını şart koşuyor Kanazawa.
Muhafazakarların en belirgin özelliği olan aile ve toplum değerleri aslında sürü halinde yaşayan hayvanlarda da görülen, evrimin tanımladığı bir özellik. İlkönce kabileni, sürünü, aileni dış tehditlerden koruyacaksın. Bu güdü insanın doğasında var. Burada liberalleri ve ateistleri muhafazkarlardan, dindarlardan ayıran özellik ise, aramızda ırk, cins, kan, din, kültür, genetik bağ vb ayrımı yapmaksızın tüm toplumları, insan gruplarını kendine dert edinen bir empati geliştirmiş olmamız. Bu açıdan bakıldığında, bir liberalin neden hem ateist olup, hem de başörtüsü ile üniversiteye girme hakkının savunuculuğuna soyunduğu veya ülkeye özel şartlarda demokrasiyi değil, evrensel tanımıyla % 100 demokrasiyi yaşadığı topluma empoze etme çabası içinde kendini helak ettiği daha anlaşılabilir olmalı.
Kendi varoluşunda, default olarak bünyesine aldığı değerleri yıkıp, yerine mantık, bilgi ve etik ile yoğurduğu, insan yapısı değerleri alma çabasıdır bu. Belki tüm bu çabalara, insan neslinin gelecekteki versiyonunun bir prototipini yaratma çabası olarak da bakabiliriz. Homo Sapiens Futuriensis diye adlandıralım biz bu prototipi.
Kendine verilenle yetinmeyen, aileden ve toplumdan gelen hazır dogmalara teslim olmayan homo sapiens futuriensis, çok doğal olarak hayata ateist bir bakış açısı ile bakacaktır. Şimşek, ateş, deprem, yağmur veya ölümden sonra hayat’ın arkasındaki sebep-sonuç ilişkilerini arama çabası, Kro Magnon insanından beri hep aynı kırmızı çizgiyi takip etti. Kim diyebilir ki, Homo Sapiens’in Manitu, Göktengri ve Allah’a olan inançları, bu inançlara olan ihtiyaçları, birbirinden farklıydı?
Bu ‘‘inanmak” trendi de hiç şüphesiz Homo Sapiens Futuriensis‘in ”öğrenmek, bilmek” trendi ile yer değiştirecek. Prototip bunun üzerine çalışıyor.
Kanazawa’nın araştırmasında bir başka nokta daha var, üzerinde durulması gereken. Yukarıda yazdıklarıma paralel olarak,
Homo Sapiens’in erkek olanı, evrim sürecinde kendi payına düşen ”predator” rolünü de terkedebilecek mi?
Yani hayatı boyunca mümkün olduğu kadar çok dişiyi dölleme isteğinden, sürekli yenilik ve heyecan arama güdüsünden vazgeçirebilecek mi kendini?
Tüm bildiklerime dayanarak yaptığım tahminler bana, Homo Sapiens Futuriensis’in insanlığın OS (işletim sistemi) ni hazırlayıp, işletime soktuktan sonra, bir ”update” olarak bunu da getireceğini söylüyor.
Bu ”update” deki tek problem, predator’un bu güdüsünün ardından giderken yaptığı buluşları, yazdığı romanları, sert mermerden oyduğu heykelleri, keşfettiği kıtaları bir kazaya uğratmamak.
Bugün dahi bu çabanın gitmek istediği yolu ve meyvelerini ikili ilişkilerde görmek mümkün. Homo Sapiens Futuriensis elinde tuttuğu en güçlü silahını, yani beynini ve iletişim kabiliyetini kullanarak, birlikte yaşamın en önemli elementlerinden olan ihtiraslı, doyurucu bir seks için eşine bilincinin derinliklerinde yaşadığı fantezilerini açmayı başarabiliğinde ihanetlere, aldatmalara gerek kalmıyor.
Ateizm ve liberallikten yüksek puan alırım. Predator olmaktan vazgeçme konusunda ise cidden çabalarım var. En azından reçeteyi biliyorum. Ahhh, kimse mükemmel değil ki !!! 9,5 dan 10 olsun.
Bundan birkaç sene önce öyle bir kafama esti, halk arasındaki tabiriyle ”vatan hasreti” diye adlandırılan hisse kapıldım. Buradan çok mu sıkılmıştım? Hayır… Daha çok, beklediğim bir olay bana Türkiye’ye dönersem gerekli olan ekonomik gücü ve belli bir hayat kalitesini sağlayacaktı. Burada hayat kalitesi derken, paradan çok zamanı ve uğraşının çeşidini düşünüyorum. Yani elemanlı, kayıtlı, kuyutlu bir iş kurmak veya gidip bir yere iş aramak zorunda kalmadan deniz kenarı bir yerde hayatın vitesini istediğim zaman düşürüp, istediğim zaman yükselteceğim bir tarzı iyi, kötü sağlamak benim için en önemli noktaydı. Zar tuttu, ruletin topu istediğim yerde durdu. Fakat hala buradayım.. Sebep?
Yaklaşık bir aydır FriendFeed denilen ortama takılıyorum. Blogları da sosyal medyadan saysak bile FriendFeed veya benzeri diğer platformlar biraz daha değişik. Blogdaki kadar detaya girmeden düşüncelerinizi, bulduğunuz ilginç linkleri paylaşıyorsunuz. Ortamda bulunan ve sizin güncellemelerinize abone olmuş kişiler tarafından da direk olarak yorumlanıyor bunlar. Bir benzetme yapacak olursam, burası benim evim, total bir hakimiyetim söz konusu, FriendFeed ise oturduğum mahalle diyebiliriz. Komşuların falan var işte. Bunların da tabii iyisi, kötüsü, gıcığı, gürültücüsü, dindarı, Atatürkcüsü var. Ama şunu gördüm, orospusu yok, şıllığı yok, sikicisi yok, pezevenk de yok… Nezih bir sitede oturuyorum yani. Türk web’inin önde gelenleri, arka planda takılanları, bayağı taşşaklı insanlar var. Sıradan senin, benim gibiler var, doktoru, profesörü, hocası falan var. Anlayacağınız, fiziki olarak eşyaları taşıma şirketine verip Türkiye’ye göndermeden internet ortamında bir mahalleye taşındım.
Dışardan tam olarak bilmiyorum, nasıl bir insan olarak izlenim bırakıyorum okuyucuda. Hayır, bunu dert ettiğimden, nasıl anlaşıldığımdan endişe duyduğum için merak etmiyorum. Hayatta en sevmediğim tip insan, herşeye itiraz eden, oyunbozanlık çıkaran, sesi çok fazla çıkan, her boka karışan, herşeyi bildiğini iddia eden tipler. Kasım kasım kasılan, kasıntısını kilometrelerce öteden hissettiğiniz insan tipleri.
İşte tam bu anlattığım, sevmediğim karakteri üzerime iğreti olarak zorla giymiş/giydirilmiş gibi hissediyorum zaman zaman. Bir aylık FriendFeed kiracılığımda böyle hislere kapıldığım anlar oldu.
13 yıl olmuş Türkiye’yi bırakalı. Üniversiteden hemen sonra, hayatın kazığı henüz tam da makatıma girmemişken geldim. Ama yine de o yaşın verdiği başkaldırı içeren şikayetlerle doluydum tabii. Lisedeyken sevgilimle pastaneden kovuldum, yiyiştik diye. Üniversitedeyken bir arkadaşıma taksi şoförü levyeyle saldırdı, kız arkadaşı ile cilveleşti diye, ülkücülerden dayak yedim, gitar çalıyorum diye. Ankara 2. şubede duvardaki tarihte kurulan bilmemkaç Türk devletinin bayraklarını içeren postere bakar şekilde yüzüm dönük 4 saat ayakta tutuldum, kimlik taşımıyorum diye. Eğitim sistemi, laiklik, din, politika zaten hergün önünüze gelen çorba.
Neyse ki ruhumun çakallarca tecavüzüne fazlaca fırsat vermeden kapağı attım buraya. Haa söylemeden geçmeyeyim, her erkeğin gururunda, onurunda, psikolojisinde derin yaralar açabilecek, hayatının geri kalanında normal bir insan gibi davranmasını ve düşünmesini engelleyebilecek o herkesin bildiği, ama çeşitli sebepler yüzünden söyleyemediği uzuuuuun ayrılıktan da nasibimi alMADIM. (Kadınlar belirli bir tip erkekten çok şikayetçi. Sorumluyu aramaları gereken yerlerden birini söyledim).
Sizlerden ayrıldığım noktalar bunlardır. Eğer bazı konularda anlaşamıyorsak, bunların ve aynı travmaları geçirmemiş olmamızın etkisi vardır bu iletişimsizlikte. Tabii insanın kafasında ideolojisinin geliştiği, değiştiği, toplum içersinde işleyişi, katılımı öğrendiği yıllar hep benim İsveç’deki yıllarıma denk geldi. Bu toplumun insanına davranış şekli, onu ne kadar adam yerine koyduğu tabii ki benim karakterimin oluşumunda da bir parça etki sağlamıştır. O yüzden bazı şeyleri konuşmak benim için problem değil. Belki dışardan ”farklı olmak için özellikle yapıyor” diye değerlendiriyorlar.
Mesela bu din ve ateizm konusu.. Blogda bazı çatışmalar yaşadık. O hararetle bazen kendimi ”ateist” olarak tanımladım. Geçen gün bir yerde kafama dank etti. Ben ateist falan da değilim esasında. Dinin ve Tanrının hayatımda hiçbir yeri yok, varlığının veya varolmayışının ispatı da Dawkins’den farklı olarak hiç sikimde değil. Günlük yaşantımda bir an bile düşünmüyorum onu. Ne cinsel lilişki sonrası gusül abdesti aklıma gelir, ne de kedi gördüğümde peygamberin kedi sevgisi. Bu tarz bir yaklaşımınız varsa İsveç gibi bir ülkede günlük hayatınız asla sekteye uğramaz. Sokakta hiç tanımadığınız bir insanla bile konuşsanız bu konuları tartışma çıkmaz. Tanrının olmadığını, dinlerin safsata olduğunu istediğiniz platformda dile getirebilirsiniz. Yine de tonla kiliseye giden adam var. Dinleri elden gitmiyor yani. Ama bir şekilde Türkiye’de kıyamet kopuyor bunların çevresinde. Oysa bizde kağıt üzerinde yazılı olan kanun da bu tarz şeyleri adam gibi tartışma imkanı veriyor.
Bir başka örnek, dünkü posta. Okul çağındaki gençlerin cinsel eğitimi. Yarın öbürgün Türk magazin basınına da düşer bu. Altında cozutanları okursunuz Hürriyet okurlarının yorumuyla. Oysa gittim kaynağından raporun PDF halini koydum. Kaçınız okudu bilmiyorum. FriendFeed’de de paylaştım, orada sevgili İpek ”bizim memlekete uymaz bu, biz daha şunu yapamıyoruz, bunu beceremiyoruz” diye yorumladı. Niye abi? Türkler uzaydan mı geldi? Türk kız çocukları 5-6 yaşlarından itibaren büllüklerine masaj yapmıyor mu? Türk erkekleri ergenlikte nereye sokacaklarını bilemedikleri için kalorifer demirinin arasına sürttürmüyor mu? Eğer kapıcı isen basarsın tokadı bebeye, okumuş adamsan ‘dur lan gavur nasıl yapmış?” diye bir bakarsın.
Kemalizm ve Atatürk de öyle.. Şimdi doğu bloku terkedilmiş, paslanmış, yıkılmış Lenin, Stalin büstleri ve heykelleriyle dolu. Fotoğraflarda görmek yetmez, bir fırsatını bulsanız da gidip görseniz… O okul günlerinizdeki p.tesi ve cuma günlerinin havasını bir daha soluyacaksınız. Sevgili değil, bir arkadaş edinin eski USSR den. Sizlere anılarını anlatsın duvar yıkılmadan önceki. Siz de anlatın sizinkileri. Aradaki benzerlikler gözlerinizi yuvalarından çıkaracak.
Bunları ben yazarım, her yerde paylaşırım. Doğrudur veya yanlıştır, nabza göre şerbet vermem. Camide neysem keranede de oyum. Benden fazla bileni dinlerim, beraber birşey yapacaksak işi bilene itaat ederim. Yalnız bayanlar, baylar… DANGALAKLIĞA tahammül edemiyorum. Bunun kültür farkıyla, ülkeden uzak kalmışlıkla, ayakların yere basmamasıyla bir alakası yok.
Başta niçin hala taşınmadım demiştim. Bu dangalaklıkları fiziksel olarak karşılayacak ne gücüm ne de isteğim var. Hayat kalitesinin peşindeyim ben. Ruh sağlığıma özen gösteriyorum. ”Sinnesfred” diyor İsveçli. Şu halimle rahatsız edici fikirlerimi eyleme dönüştürmüyorum karşınızda… Yalnızca yazıyorum. Yazı’dır yani sonuçta tahammül edilemeyen. Kelimeler, birkaç fotoğraf… Beğenmeyince görmezden gelmesi kolay olan kelimeler. Ama kelimelere, yazılara, fikirlere bile tahammül edemeyenler çok. Mahallenin delikanlıları bunlar. Sorumlu oldukları mahallelinin ahlakını, kalitesini, dinini onlar koruyacak.
Bu adamın ben müziğini sevdim… Yoktu o zamanlar YouTube falan, bu tarz materyaller bulamıyorduk tabii. Şimdi var.. İnsan olmanın şartı sürekli eğitim. Bu videonun okullarda gösterilmesi lazım. Tamam Diyarbakır Kenan Evren Lisesi olmasın İpek’in dediği gibi, ama Etiler Jaguar Koleji’nde de olsa gösterilsin yahu… Bizim siteden çocuklarını oraya gönderen var.
FriendFeed denilen sosyal medya platformuna ilk üye olduğum zamanlar ”internet reklamları” gibi alakasız bir konu üzerine yorum yapmaya kalktım. Ağzımın payını verdi hemen ortamın müdavimleri.
”Kendi blogunda istediğin gibi ol, ama buraya gelince anonim olma. Karşımızda gerçek isim görmek istiyoruz” dedi biri.
Bir diğeri, ”eğer bu ortamda ciddiye alınmak istiyorsan gerçek adını, sanını yaz da gel” dedi. ”Yoksa seni kimse ciddiye alıp da cevap vermez” diye ekledi. Vay, vay, vay…
Dün akşam FriendFeed‘e gelmeliydiniz. Eğer kaçıranınız varsa…
Adını, sanını duymadığım kanlı, canlı insanlar 5 posta’ya koyulan erişim yasağını protesto etmek ve saçma/kıro, uyduruk, sahte isimli blog yazarını desteklemek için oradaydı. Aralarında bloga hiç yorum atmamış insanlar çoğunluktaydı zannedersem. İki ayrı başlıkta açılan tartışmalarda toplam 400 e yakın yorum oldu. 40 tane çatlak yorum çıkmadı…
”Asıl adınla gelmezsen seni ciddiye almayız, adam ol kimliğini açıkla”nın üzerinden 6 ay geçmeden beni ve bu blogu ciddiye alan insanlar iyi bir gövde gösterisi yaptı.
Böyle açık tartışmalar heyecanlı ve zevkli de olsa belli bir süreden sonra konsantrasyon kaybolabiliyor, asıl tartışılan olaydan uzaklaşılınabiliyor. Benim birkaç gözlemim oldu, onları kısaca geçeyim, toparlayayım istedim.
Bir kere Türk insanında kendi kendini kudurtacak kadar karşı tarafa duyulan bir şüphe ve güvensizlik var. Senin kim olduğunu kesinlikle bilmek istiyor. Ayrıca Türkiye’nin etiket bulutu içinde en iri olanları Polis devleti ve militarizm olduğu için eğitimli, boyalı saçlı, mini etekli, sarışın olanları bile normal vatandaşın, yani sizin her fırsatta devlete karşı suçsuzluğunuzu ispat etmenizi ve itaatinizi propage ediyor. Bunu katoliklerin doğuştan kendilerini günahkar saymaları ile eş tutabiliriz belki. O günah hiç silinmiyor. Devletin size olan şüphesi ve size olan inançsızlığının hiç bitmemesi gibi.
Üşenmez de başlıkların altına yazılan yorumları okursanız, bir grup katılımcı, sansürün olumlusu ve olumsuzu olabileceğini savunurken, asıl konu olan düşünce ve ifade özgürlüğüne ve hatta belki de en önemlisi Birleşmiş Milletler İnsan hakları Beyannamesinde yer alan bireyin enformasyon alma özgürlüğüne vurulan darbeyi görmezden geliyor. Bir de akıl vermeye çalışanlar var, bloga ekstra bir giriş sayfası konulsaydı kapatılmayacağını iddia ettiler. Bir katılımcı iyi cevap verdi. YouPorn’da uyarı sayfası vardı da ne oldu?
Müstehcenliğin, pornografinin ötesinde, ben Aycan’a katılmayı tercih ediyorum.
Eğer 5 posta sansürüne karar veren mercide sike sürülecek kadara akıl varsa, Fenasi’nin sansürsüz politik ve dini yorumlarına gıcık olmuştur. Bana öyle geliyor yani, “sussun şu gavur tipli ateist piç kurusu” denmiş gibi,.. Sırf kalkık pipi var diye kapandıysa, 5 posta’nın şanına yakışmaz…
Hal öyle de olsa yine bu işte bir gariplik var. Biri bir yerde daha söyledi; ereksiyon halindeki penisi göstermek (kendini değil, sümme haşa, fotoğrafını) erişimin engellenmesine sebep verebilirmiş.
Bunu da anlamak zor bakın. Kadınlı erkekli cevap verin şurada. Penisin kalkmamışını kim ne yapsın? Asıl kalkmayan penisin (bende yok, hiç olmadı, yine fotoğraf) gösterimi site kapatma sebebi olmalı.
Konuyla ilgili görseli seçerken yasal olmasına çok özen gösterdim bu sefer. Her zaman yapıyorum zaten, bu sefer daha da dikkatliydim. Penis kalkmamış gördüğünüz üzere. Benim başında olduğum bir sansür kurulunda bu blog kapanırdı. Ama allahtan büyüklerimiz en iyisini biliyor.
Ayrıca bu sanatsal, siyah beyaz bir fotoğraf. Sanatsal diyorum, çünkü biliyorsunuz açık seçik fotoğrafları siyah beyaz çekerseniz erotic art, sanatsal sınıfına giriyor. Kontrol odasındaki arkadaşlar bunu zaten biliyor, siz cahil kalmayın diye ben bir daha tekrarlıyorum. Ayrıca bu fotoğrafı wonderlandcode831.tumblr.com adlı siteden aldım. +18 diye giriş sayfası yoktu. Pis birşey olsa erişemezdim bu siteye. Bu Tumblr kökenli sitelerde çok var bu tarz materyal. Açması çok kolay, hesap oluşturup sanatın paylaşımına katkıda bulunuyorsunuz. Hatta ben bunun bir müzik versiyonunu açtım yeni. 5 Posta Rock and Roll Edition adını verdim. Beğendiğim müzik gruplarının kliplerinden oluşan DVD lere büyük paralar vererek alıyorum. Sonra bunları gayet yasal bir şekilde YouTube’un pis sayfalarını görmemek için ellerimle gözlerimi kapattığım halde yüklüyorum. Oradan da size… Sanatçı da parasını kazanıyor, plak şirketi de. İnternet bütündür, parçalanamaz…
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Son Atılan Yorumlar