Serdar Kuzuloğlu’nun kaptanlığına soyunduğu Korsan gemisi, Anonima körfezinde mayına vurup su almaya başlamadan önce, aç tavuğun kendini darı ambarında sanması misali ben de kendime Aileden Sorumlu Bakanlığı yakıştırıyordum. Kaptanı ile papaz olan mürettebatın, iskele üzerinde, tahtada yürütülüp, sudaki köpek balıklarına sallandırılması seremonisine fırsat vermeden, kayığıma atlayıp gemiyi terkedince bu planlarıma da elveda demek zorunda kaldım.
Oysa kadından ve aileden sorumlu bakan olarak projelerim arasında, sayıları 3 te 1 i ancak bulan, evli ama yine de orgazm olmaya muktedir kadın sayısında ciddi bir artış için çalışmalar yapmak da vardı.
Hoş, şimdiki bakanımız da bilgisi ve öngörüsü ile bu görevi gayet iyi yerine getiriyor. Bana gerek yok gibi. Uzun yıllar sonra laikler ile ılımlı müslümanların bir ahenk içersinde kah Atatürk’e hakaret videolarına karşı açtıkları savaş, kah gavur dölünün Türk soyunu kırma tehlikesine karşı göğüslerini siper etmeleri, kah psikiyatri bilimini revizyonist bir anlayış ile yeniden yorumlamaları takdire şayan. İlgi ile takipteyim.
Tüm bu güzel icraatların yanında, her üç kadından ikisinin, içlerinde hissetikleri o boşluğu dolduracak malzeme elleri altında bulunduğu halde, tatminsiz kalıp, aşırı sinir, huysuzluk gibi semptomlar göstermeleri yine de kabul edilebilir. Dol diyor, ama doldurulamıyor…

Bu semptomları bir hayat boyunca taşımak kadın için oldukça ağır bir yük olmalı. Bir hayat boyunca diyorum; 20 küsüründe evlensen, ortalama bir evli çift ayda 4 defa seks yapsa …. Offf daha detaylı hesap çıkarmaya yüreciğim elvermeyecek. Zira çok trajik. Bir de kendi kukularını parmaklamayı da çok iyi bilmediklerini hesab etmek lazım.
Şurada söyleyip, geçeceğim belki ama ”kadının kendi vücudu ile oynanıp, bundan zevk alması” o kadar komplike, zor ve derin tabularla bastırılmış bir aktivite ki, kamışına su yürür yürümez, bu işe günde 10 defa 31 çekerek başlayan biz erkekler için anlaması çok zor. Bu satırları okuyan ve bana ”hadi lan ordan” diyen kadınlar bir an dursun ve düşünsün… En son ne zaman mastürbasyon yaparak orgazm oldun? Yaaa, öyle işte…
Elektriği bir türlü atamayıp, içlerinde orkanlar estiren, seller çağlatan bir ”kadının” ve ”kadınlar topluluğunun” yapacaklarını kestirmek çok zor. Kestirmek zor da, toplum için iyi sonuçlar doğurmadığı kesin.
Fakat bakana ve kendisine destek veren STK lara bildirmek isterim, çaresi var. Zira yolundan ayrılmak istemediğimiz dinimiz, çağdaş dünyaya da uyum sağlayabilecek esnekliğe sahip.
Mısır’a yaptığım seyahatte karşılaştığım bir taksi şoförü, Türk olmamdan mütevellit İslam’a da otomatikman tabi olduğum düşüncesiyle beni Arapça bilmediğim için azarlamıştı. Fakat aynı zamanda, 45 derece sıcaklıkta oruç tutmanın günümüz koşullarına uymadığını o da idrak etmiş olmalı ki, ”din bu deYİL” diye serzenişte bulunarak hergün belirli bir kilometreyi arabasıyla katedip, kendini seferi durumuna düşürüyordu.
Çölün ortasında, seferiliğin başladığı kilometrede konuşlanmış bir lokantada, babaganuş‘unu susamlı pide ile mideye indirmek is priceless.

Veyahut mut’a nikahını da örnek olarak alabiliriz. Bu örnekler uzar, gider. Herşeyin çözümü kulların ihtiyacına göre sağlanmış. Bir okuyup, anlayabilsek…
Madem ki bu iş tercümeye de açık. Hadi bir deneyeyim o zaman…
Homoseksüellik bir hastalıktır. Ancak bu illet, toplumları yokolmaya götüren bu kanser kimlere reva? Şöyle bir düşününce, Adem’i cenneten kovduran, ikisinin şahitliği bir erkeğinkine ancak eş olan kadına tabii ki.
Bana kalırsa, ılımlı İslam çizgisinde ortadoğu’nun yeni yıldızı olmaya aday ülkemize örnek olarak, Avrupa’nın Hollanda’sını almalıyız. Nasıl ki orada harm reducting felsefesi ile coffeeshop’lara, red light district’e müsamaha gösteriliyor, biz de lezbiyenliği devlet eliyle teşvik edebiliriz, etmeliyiz. Hem laf aramızda, size de daha estetik gelmiyor mu, pespembe, yumuşacık vücutların birbiri ile kaynaşması, tokuşması, ıslanması ve niyahetinde yine beraberce titremeleri ?…

Bu erkeğimize de yarayacaktır. İşlemeyen demirin paslanması misali birtakım yeteneklerini ve isteklerini kaybeden Türk erkeği artık kendini bilim ve sanata verebilir. Türk mühendislerinin iphone üzerinde geliştirecekleri Augmented Reality teknolojisi ile Bakırköy’de evinizden çıkmadan şeytan taşlayabileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Ayrıca penise kanın gitmesi artık eskisi kadar elzem olmayıp, buradan artacak kanın biraz daha fazlası beyne ulaşacağından, devlet işlerinin ve bürokrasinin daha hızlı ilerlemesi sağlanabilir.
Ne dersiniz? Aynı Hollanda gibi… Öyle diyorum ben. Efendim???
Gazetelere düşen ”ateist ve liberallerin genele nazaran daha yüksek IQ ya sahip olması” haberi histerik bir şekilde tüketildi, yorumlandı, lanetlendi, kendine pay çıkaranlar oldu.
Tekrarlamayı gereksiz görüyorum tüm bunları. Görüşler, yorumlar farklılık gösterecektir. Böyle bir sonuca kendim 20 sene önce vardığım için, araştırmanın kalitesini ve tatmin edici olup olmadığını kontrol etmedim. Ancak Kanazawa’nın bu çalışması işkembeden sallama bile olsa, çok kısa bir araştırma sonucu forumlardan ve gazetelerin yorumlar kısmından, raporun sonucuna itiraz edenlerin elinde patlayacak bol malzeme elde edilebilir. Çünkü zeka, yokluğu en kolay farkedilen şey.
Araştırmayı çoğunuz gibi ben de bizzat alıp, incelemedim. Ana hatlarını anlamakta zorluk çekecek bir taraf yok ama. Zekanın göstergesi olarak, memeli bir hayvan olan insanın primitiv halini bırakıp, evrimi yaşamının bir parçası haline sokmasını şart koşuyor Kanazawa.
Muhafazakarların en belirgin özelliği olan aile ve toplum değerleri aslında sürü halinde yaşayan hayvanlarda da görülen, evrimin tanımladığı bir özellik. İlkönce kabileni, sürünü, aileni dış tehditlerden koruyacaksın. Bu güdü insanın doğasında var. Burada liberalleri ve ateistleri muhafazkarlardan, dindarlardan ayıran özellik ise, aramızda ırk, cins, kan, din, kültür, genetik bağ vb ayrımı yapmaksızın tüm toplumları, insan gruplarını kendine dert edinen bir empati geliştirmiş olmamız. Bu açıdan bakıldığında, bir liberalin neden hem ateist olup, hem de başörtüsü ile üniversiteye girme hakkının savunuculuğuna soyunduğu veya ülkeye özel şartlarda demokrasiyi değil, evrensel tanımıyla % 100 demokrasiyi yaşadığı topluma empoze etme çabası içinde kendini helak ettiği daha anlaşılabilir olmalı.
Kendi varoluşunda, default olarak bünyesine aldığı değerleri yıkıp, yerine mantık, bilgi ve etik ile yoğurduğu, insan yapısı değerleri alma çabasıdır bu. Belki tüm bu çabalara, insan neslinin gelecekteki versiyonunun bir prototipini yaratma çabası olarak da bakabiliriz. Homo Sapiens Futuriensis diye adlandıralım biz bu prototipi.
Kendine verilenle yetinmeyen, aileden ve toplumdan gelen hazır dogmalara teslim olmayan homo sapiens futuriensis, çok doğal olarak hayata ateist bir bakış açısı ile bakacaktır. Şimşek, ateş, deprem, yağmur veya ölümden sonra hayat’ın arkasındaki sebep-sonuç ilişkilerini arama çabası, Kro Magnon insanından beri hep aynı kırmızı çizgiyi takip etti. Kim diyebilir ki, Homo Sapiens’in Manitu, Göktengri ve Allah’a olan inançları, bu inançlara olan ihtiyaçları, birbirinden farklıydı?
Bu ‘‘inanmak” trendi de hiç şüphesiz Homo Sapiens Futuriensis‘in ”öğrenmek, bilmek” trendi ile yer değiştirecek. Prototip bunun üzerine çalışıyor.
Kanazawa’nın araştırmasında bir başka nokta daha var, üzerinde durulması gereken. Yukarıda yazdıklarıma paralel olarak,
Homo Sapiens’in erkek olanı, evrim sürecinde kendi payına düşen ”predator” rolünü de terkedebilecek mi?
Yani hayatı boyunca mümkün olduğu kadar çok dişiyi dölleme isteğinden, sürekli yenilik ve heyecan arama güdüsünden vazgeçirebilecek mi kendini?
Tüm bildiklerime dayanarak yaptığım tahminler bana, Homo Sapiens Futuriensis’in insanlığın OS (işletim sistemi) ni hazırlayıp, işletime soktuktan sonra, bir ”update” olarak bunu da getireceğini söylüyor.
Bu ”update” deki tek problem, predator’un bu güdüsünün ardından giderken yaptığı buluşları, yazdığı romanları, sert mermerden oyduğu heykelleri, keşfettiği kıtaları bir kazaya uğratmamak.
Bugün dahi bu çabanın gitmek istediği yolu ve meyvelerini ikili ilişkilerde görmek mümkün. Homo Sapiens Futuriensis elinde tuttuğu en güçlü silahını, yani beynini ve iletişim kabiliyetini kullanarak, birlikte yaşamın en önemli elementlerinden olan ihtiraslı, doyurucu bir seks için eşine bilincinin derinliklerinde yaşadığı fantezilerini açmayı başarabiliğinde ihanetlere, aldatmalara gerek kalmıyor.
Ateizm ve liberallikten yüksek puan alırım. Predator olmaktan vazgeçme konusunda ise cidden çabalarım var. En azından reçeteyi biliyorum. Ahhh, kimse mükemmel değil ki !!! 9,5 dan 10 olsun.
Bundan birkaç sene önce öyle bir kafama esti, halk arasındaki tabiriyle ”vatan hasreti” diye adlandırılan hisse kapıldım. Buradan çok mu sıkılmıştım? Hayır… Daha çok, beklediğim bir olay bana Türkiye’ye dönersem gerekli olan ekonomik gücü ve belli bir hayat kalitesini sağlayacaktı. Burada hayat kalitesi derken, paradan çok zamanı ve uğraşının çeşidini düşünüyorum. Yani elemanlı, kayıtlı, kuyutlu bir iş kurmak veya gidip bir yere iş aramak zorunda kalmadan deniz kenarı bir yerde hayatın vitesini istediğim zaman düşürüp, istediğim zaman yükselteceğim bir tarzı iyi, kötü sağlamak benim için en önemli noktaydı. Zar tuttu, ruletin topu istediğim yerde durdu. Fakat hala buradayım.. Sebep?
Yaklaşık bir aydır FriendFeed denilen ortama takılıyorum. Blogları da sosyal medyadan saysak bile FriendFeed veya benzeri diğer platformlar biraz daha değişik. Blogdaki kadar detaya girmeden düşüncelerinizi, bulduğunuz ilginç linkleri paylaşıyorsunuz. Ortamda bulunan ve sizin güncellemelerinize abone olmuş kişiler tarafından da direk olarak yorumlanıyor bunlar. Bir benzetme yapacak olursam, burası benim evim, total bir hakimiyetim söz konusu, FriendFeed ise oturduğum mahalle diyebiliriz. Komşuların falan var işte. Bunların da tabii iyisi, kötüsü, gıcığı, gürültücüsü, dindarı, Atatürkcüsü var. Ama şunu gördüm, orospusu yok, şıllığı yok, sikicisi yok, pezevenk de yok… Nezih bir sitede oturuyorum yani. Türk web’inin önde gelenleri, arka planda takılanları, bayağı taşşaklı insanlar var. Sıradan senin, benim gibiler var, doktoru, profesörü, hocası falan var. Anlayacağınız, fiziki olarak eşyaları taşıma şirketine verip Türkiye’ye göndermeden internet ortamında bir mahalleye taşındım.
Dışardan tam olarak bilmiyorum, nasıl bir insan olarak izlenim bırakıyorum okuyucuda. Hayır, bunu dert ettiğimden, nasıl anlaşıldığımdan endişe duyduğum için merak etmiyorum. Hayatta en sevmediğim tip insan, herşeye itiraz eden, oyunbozanlık çıkaran, sesi çok fazla çıkan, her boka karışan, herşeyi bildiğini iddia eden tipler. Kasım kasım kasılan, kasıntısını kilometrelerce öteden hissettiğiniz insan tipleri.
İşte tam bu anlattığım, sevmediğim karakteri üzerime iğreti olarak zorla giymiş/giydirilmiş gibi hissediyorum zaman zaman. Bir aylık FriendFeed kiracılığımda böyle hislere kapıldığım anlar oldu.
13 yıl olmuş Türkiye’yi bırakalı. Üniversiteden hemen sonra, hayatın kazığı henüz tam da makatıma girmemişken geldim. Ama yine de o yaşın verdiği başkaldırı içeren şikayetlerle doluydum tabii. Lisedeyken sevgilimle pastaneden kovuldum, yiyiştik diye. Üniversitedeyken bir arkadaşıma taksi şoförü levyeyle saldırdı, kız arkadaşı ile cilveleşti diye, ülkücülerden dayak yedim, gitar çalıyorum diye. Ankara 2. şubede duvardaki tarihte kurulan bilmemkaç Türk devletinin bayraklarını içeren postere bakar şekilde yüzüm dönük 4 saat ayakta tutuldum, kimlik taşımıyorum diye. Eğitim sistemi, laiklik, din, politika zaten hergün önünüze gelen çorba.
Neyse ki ruhumun çakallarca tecavüzüne fazlaca fırsat vermeden kapağı attım buraya. Haa söylemeden geçmeyeyim, her erkeğin gururunda, onurunda, psikolojisinde derin yaralar açabilecek, hayatının geri kalanında normal bir insan gibi davranmasını ve düşünmesini engelleyebilecek o herkesin bildiği, ama çeşitli sebepler yüzünden söyleyemediği uzuuuuun ayrılıktan da nasibimi alMADIM. (Kadınlar belirli bir tip erkekten çok şikayetçi. Sorumluyu aramaları gereken yerlerden birini söyledim).
Sizlerden ayrıldığım noktalar bunlardır. Eğer bazı konularda anlaşamıyorsak, bunların ve aynı travmaları geçirmemiş olmamızın etkisi vardır bu iletişimsizlikte. Tabii insanın kafasında ideolojisinin geliştiği, değiştiği, toplum içersinde işleyişi, katılımı öğrendiği yıllar hep benim İsveç’deki yıllarıma denk geldi. Bu toplumun insanına davranış şekli, onu ne kadar adam yerine koyduğu tabii ki benim karakterimin oluşumunda da bir parça etki sağlamıştır. O yüzden bazı şeyleri konuşmak benim için problem değil. Belki dışardan ”farklı olmak için özellikle yapıyor” diye değerlendiriyorlar.
Mesela bu din ve ateizm konusu.. Blogda bazı çatışmalar yaşadık. O hararetle bazen kendimi ”ateist” olarak tanımladım. Geçen gün bir yerde kafama dank etti. Ben ateist falan da değilim esasında. Dinin ve Tanrının hayatımda hiçbir yeri yok, varlığının veya varolmayışının ispatı da Dawkins’den farklı olarak hiç sikimde değil. Günlük yaşantımda bir an bile düşünmüyorum onu. Ne cinsel lilişki sonrası gusül abdesti aklıma gelir, ne de kedi gördüğümde peygamberin kedi sevgisi. Bu tarz bir yaklaşımınız varsa İsveç gibi bir ülkede günlük hayatınız asla sekteye uğramaz. Sokakta hiç tanımadığınız bir insanla bile konuşsanız bu konuları tartışma çıkmaz. Tanrının olmadığını, dinlerin safsata olduğunu istediğiniz platformda dile getirebilirsiniz. Yine de tonla kiliseye giden adam var. Dinleri elden gitmiyor yani. Ama bir şekilde Türkiye’de kıyamet kopuyor bunların çevresinde. Oysa bizde kağıt üzerinde yazılı olan kanun da bu tarz şeyleri adam gibi tartışma imkanı veriyor.
Bir başka örnek, dünkü posta. Okul çağındaki gençlerin cinsel eğitimi. Yarın öbürgün Türk magazin basınına da düşer bu. Altında cozutanları okursunuz Hürriyet okurlarının yorumuyla. Oysa gittim kaynağından raporun PDF halini koydum. Kaçınız okudu bilmiyorum. FriendFeed’de de paylaştım, orada sevgili İpek ”bizim memlekete uymaz bu, biz daha şunu yapamıyoruz, bunu beceremiyoruz” diye yorumladı. Niye abi? Türkler uzaydan mı geldi? Türk kız çocukları 5-6 yaşlarından itibaren büllüklerine masaj yapmıyor mu? Türk erkekleri ergenlikte nereye sokacaklarını bilemedikleri için kalorifer demirinin arasına sürttürmüyor mu? Eğer kapıcı isen basarsın tokadı bebeye, okumuş adamsan ‘dur lan gavur nasıl yapmış?” diye bir bakarsın.
Kemalizm ve Atatürk de öyle.. Şimdi doğu bloku terkedilmiş, paslanmış, yıkılmış Lenin, Stalin büstleri ve heykelleriyle dolu. Fotoğraflarda görmek yetmez, bir fırsatını bulsanız da gidip görseniz… O okul günlerinizdeki p.tesi ve cuma günlerinin havasını bir daha soluyacaksınız. Sevgili değil, bir arkadaş edinin eski USSR den. Sizlere anılarını anlatsın duvar yıkılmadan önceki. Siz de anlatın sizinkileri. Aradaki benzerlikler gözlerinizi yuvalarından çıkaracak.
Bunları ben yazarım, her yerde paylaşırım. Doğrudur veya yanlıştır, nabza göre şerbet vermem. Camide neysem keranede de oyum. Benden fazla bileni dinlerim, beraber birşey yapacaksak işi bilene itaat ederim. Yalnız bayanlar, baylar… DANGALAKLIĞA tahammül edemiyorum. Bunun kültür farkıyla, ülkeden uzak kalmışlıkla, ayakların yere basmamasıyla bir alakası yok.
Başta niçin hala taşınmadım demiştim. Bu dangalaklıkları fiziksel olarak karşılayacak ne gücüm ne de isteğim var. Hayat kalitesinin peşindeyim ben. Ruh sağlığıma özen gösteriyorum. ”Sinnesfred” diyor İsveçli. Şu halimle rahatsız edici fikirlerimi eyleme dönüştürmüyorum karşınızda… Yalnızca yazıyorum. Yazı’dır yani sonuçta tahammül edilemeyen. Kelimeler, birkaç fotoğraf… Beğenmeyince görmezden gelmesi kolay olan kelimeler. Ama kelimelere, yazılara, fikirlere bile tahammül edemeyenler çok. Mahallenin delikanlıları bunlar. Sorumlu oldukları mahallelinin ahlakını, kalitesini, dinini onlar koruyacak.
Bu adamın ben müziğini sevdim… Yoktu o zamanlar YouTube falan, bu tarz materyaller bulamıyorduk tabii. Şimdi var.. İnsan olmanın şartı sürekli eğitim. Bu videonun okullarda gösterilmesi lazım. Tamam Diyarbakır Kenan Evren Lisesi olmasın İpek’in dediği gibi, ama Etiler Jaguar Koleji’nde de olsa gösterilsin yahu… Bizim siteden çocuklarını oraya gönderen var.
FriendFeed denilen sosyal medya platformuna ilk üye olduğum zamanlar ”internet reklamları” gibi alakasız bir konu üzerine yorum yapmaya kalktım. Ağzımın payını verdi hemen ortamın müdavimleri.
”Kendi blogunda istediğin gibi ol, ama buraya gelince anonim olma. Karşımızda gerçek isim görmek istiyoruz” dedi biri.
Bir diğeri, ”eğer bu ortamda ciddiye alınmak istiyorsan gerçek adını, sanını yaz da gel” dedi. ”Yoksa seni kimse ciddiye alıp da cevap vermez” diye ekledi. Vay, vay, vay…
Dün akşam FriendFeed‘e gelmeliydiniz. Eğer kaçıranınız varsa…
Adını, sanını duymadığım kanlı, canlı insanlar 5 posta’ya koyulan erişim yasağını protesto etmek ve saçma/kıro, uyduruk, sahte isimli blog yazarını desteklemek için oradaydı. Aralarında bloga hiç yorum atmamış insanlar çoğunluktaydı zannedersem. İki ayrı başlıkta açılan tartışmalarda toplam 400 e yakın yorum oldu. 40 tane çatlak yorum çıkmadı…
”Asıl adınla gelmezsen seni ciddiye almayız, adam ol kimliğini açıkla”nın üzerinden 6 ay geçmeden beni ve bu blogu ciddiye alan insanlar iyi bir gövde gösterisi yaptı.
Böyle açık tartışmalar heyecanlı ve zevkli de olsa belli bir süreden sonra konsantrasyon kaybolabiliyor, asıl tartışılan olaydan uzaklaşılınabiliyor. Benim birkaç gözlemim oldu, onları kısaca geçeyim, toparlayayım istedim.
Bir kere Türk insanında kendi kendini kudurtacak kadar karşı tarafa duyulan bir şüphe ve güvensizlik var. Senin kim olduğunu kesinlikle bilmek istiyor. Ayrıca Türkiye’nin etiket bulutu içinde en iri olanları Polis devleti ve militarizm olduğu için eğitimli, boyalı saçlı, mini etekli, sarışın olanları bile normal vatandaşın, yani sizin her fırsatta devlete karşı suçsuzluğunuzu ispat etmenizi ve itaatinizi propage ediyor. Bunu katoliklerin doğuştan kendilerini günahkar saymaları ile eş tutabiliriz belki. O günah hiç silinmiyor. Devletin size olan şüphesi ve size olan inançsızlığının hiç bitmemesi gibi.
Üşenmez de başlıkların altına yazılan yorumları okursanız, bir grup katılımcı, sansürün olumlusu ve olumsuzu olabileceğini savunurken, asıl konu olan düşünce ve ifade özgürlüğüne ve hatta belki de en önemlisi Birleşmiş Milletler İnsan hakları Beyannamesinde yer alan bireyin enformasyon alma özgürlüğüne vurulan darbeyi görmezden geliyor. Bir de akıl vermeye çalışanlar var, bloga ekstra bir giriş sayfası konulsaydı kapatılmayacağını iddia ettiler. Bir katılımcı iyi cevap verdi. YouPorn’da uyarı sayfası vardı da ne oldu?
Müstehcenliğin, pornografinin ötesinde, ben Aycan’a katılmayı tercih ediyorum.
Eğer 5 posta sansürüne karar veren mercide sike sürülecek kadara akıl varsa, Fenasi’nin sansürsüz politik ve dini yorumlarına gıcık olmuştur. Bana öyle geliyor yani, “sussun şu gavur tipli ateist piç kurusu” denmiş gibi,.. Sırf kalkık pipi var diye kapandıysa, 5 posta’nın şanına yakışmaz…
Hal öyle de olsa yine bu işte bir gariplik var. Biri bir yerde daha söyledi; ereksiyon halindeki penisi göstermek (kendini değil, sümme haşa, fotoğrafını) erişimin engellenmesine sebep verebilirmiş.
Bunu da anlamak zor bakın. Kadınlı erkekli cevap verin şurada. Penisin kalkmamışını kim ne yapsın? Asıl kalkmayan penisin (bende yok, hiç olmadı, yine fotoğraf) gösterimi site kapatma sebebi olmalı.
Konuyla ilgili görseli seçerken yasal olmasına çok özen gösterdim bu sefer. Her zaman yapıyorum zaten, bu sefer daha da dikkatliydim. Penis kalkmamış gördüğünüz üzere. Benim başında olduğum bir sansür kurulunda bu blog kapanırdı. Ama allahtan büyüklerimiz en iyisini biliyor.
Ayrıca bu sanatsal, siyah beyaz bir fotoğraf. Sanatsal diyorum, çünkü biliyorsunuz açık seçik fotoğrafları siyah beyaz çekerseniz erotic art, sanatsal sınıfına giriyor. Kontrol odasındaki arkadaşlar bunu zaten biliyor, siz cahil kalmayın diye ben bir daha tekrarlıyorum. Ayrıca bu fotoğrafı wonderlandcode831.tumblr.com adlı siteden aldım. +18 diye giriş sayfası yoktu. Pis birşey olsa erişemezdim bu siteye. Bu Tumblr kökenli sitelerde çok var bu tarz materyal. Açması çok kolay, hesap oluşturup sanatın paylaşımına katkıda bulunuyorsunuz. Hatta ben bunun bir müzik versiyonunu açtım yeni. 5 Posta Rock and Roll Edition adını verdim. Beğendiğim müzik gruplarının kliplerinden oluşan DVD lere büyük paralar vererek alıyorum. Sonra bunları gayet yasal bir şekilde YouTube’un pis sayfalarını görmemek için ellerimle gözlerimi kapattığım halde yüklüyorum. Oradan da size… Sanatçı da parasını kazanıyor, plak şirketi de. İnternet bütündür, parçalanamaz…

İlkönce belirteyim ki, bu engelleme çabası beklediğimden de daha iktidarsızmış. Yalnızca % 60 lık bir trafik düşmesi yaşadım ilk gün itibarı ile. Pazar günü saat 13.00 da bu yazıyı yazarken 400 civarı giriş var bloga, yarısı google’dan. Geçmiş postalarda bir yorumumda, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ve ortodoks Kemalistlerin irticaya karşı verdiği ‘’sözde” mücadeleyi yatak odasında bir türlü sertleşemeyen penise benzetmiştim, beğeni almıştı o benzetme. Aynısını burada tekrarlayabiliriz.
İnsanlar etraftaki şartlara karşı kabuk geliştirmede oldukça iyi. Özgür irade denen şeyin önüne geçmek mümkün değil. İran Azerbaycan’ından bir okurum var, Qulyabani rumuzu kullanıyor. İlk defa twitter’da karşılaştık birkaç ay önce. İran’dan nasıl takip edebildiğini merak edip sordum.
@5posta Ben daha çok google readerle takip yapmışım, zaten yazdığının hepsini okuya bilirdim orda, ancak siteye girmenin de ilacı varmış…
diye cevapladı Qulyabani…
Dün gece tv yi kapadım, gazetelerin internet sayfalarına da girmiyorum çoktandır zaten. Oysa Türkiye ve dünya için önemli bir gündü dün. Qulyabani’nin İran’ında seçim sonrası karışıklıklar var. Yenilikçi Mir-Hossein Mousavi de tıpkı Qulyabani gibi Azeri bölgesinden. 30 yıl önce mollalara elini veren halk bugün kolunu alamıyor. Ahmedinejad’ın seçim hileleri ve sonrasında kullandığı güç gösterisi Zimbabwe’deki Mugabe’yi aratmıyor.

Bir İsveçli gazeteci Tahran sokaklarından bildiriyordu dün, twitter ile dakika dakika, canlı olarak. Öğrendik ki, yönetim Twitter’a engel koyacak, internet trafiği akşama doğru kesilecek, twitter’ı proxy olmadan kullanmak mümkün olmayacak. Bu twitter sayın dostlar, bu twitter muazzam bir alet. Tamam Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alırken bir çağı kapatıp yenisini açtı. Ancak sizleri temin ederim internetin icadı tüm dünyayı değiştiren en önemli icat. Sırf twitter bile İstanbul’un fethinden daha önemli.
Şöyle ki;
Yasakçı rejim, internet trafiğini ve insanlar arasındaki haberleşmeyi kesmek için tüm gücünü, elindeki teknik imkanları kullandı. Yine de 19 milyon kullanıcısı olan twitter‘da dün atılan 10 postanın belki de 5 i İran ile ilgiliydi. Bu milyonlarca tweet den yalnızca biri:
Massive arrests are the sign of a coup! Help us to a REVOLUTION! #iranelection #newiran (via @iran09)
İsveç’li mikroblogcu @deeped kendini takip eden ve çoğu İsveçli olan 2468 kişiye bir mesaj geçti
Revolutionary Road…: Iran:Riot in tehran streets after election day”Death to the dictator!” http://ff.im/3WEM8 (via @deeped)
Bu tweet sayesinde 25 yaşındaki Kermanşah’lı blogcu Saeed Valadbaygi‘nin shooresh1917 adlı blogundan haberdar oldum. Tahran sokaklarından taze fotoğraflar ve Youtube’a yüklenen videolarla dolu bu blogda herhangi bir TV kanalında, medya patronunun satılık gazetesinde bulabileceğinizden çok daha fazla bilgi vardı. Üstelik blogdaki yorumlarda Polonya’dan Amerika’ya kadar dünyanın her yerinden insanların duygu ve düşünceleriyle bu aktüel olaya katılımını görmenizi isterdim.

@deeped’in tweetini retweet ettim. Yani aynısını kopyalayıp beni izleyen ve çoğu Türk olan 272 kişi için görünür, okunur, Saeed’in blogunu ziyaret edilir kıldım. İşin başka ilginç tarafı, beni izleyenler listesinde olmayan, grafik tasarımcı Norveç’li bir çocuk (Bjarte Kvinge Tvedt)’in benim bu güncellememi görmüş olmasıydı. Bjarte benim retweet imi retweet yaptı. Kendini izleyen 212 kişi için. Kartopu efektini anlayabiliyor musunuz?
Bir devir kapanmıştır… Engelleyenler engelleyememiştir…

Son Atılan Yorumlar