Son günlerin sıcak konusu sünnet burada. Biz Türkler için hiç de kaşımızı kaldırıp baktığımız bir olay değil. İçimizde inançsız, ateist olanlar da dahil olmak üzere.. Artık dini bir vecibeden öte, gelenek halini aldığından olsa gerek.
Oysa pekçok Avrupa ülkesi gibi İsveç’de de yeni bir olay bu sünnet. Ülkede 72 çeşit millet olmasından ve din hürriyetinin oldukça geniş bir çerçevede sağlanmasından dolayı müslüman olan topluluklar çocuklarını devlet hastanelerinde sünnet ettirebiliyor. Avrupalı cebindeki paranın kıymetini çok iyi bilir. Verdiği verginin nereye gittiğinin de hesabını sert bir şekilde sorar. O yüzden geçtiğimiz hafta bu sünnet operasyonları hakkına bir tartışma patlayıverdi. Başını takip etmedim ama sonuçta tartışmanın geldiği yer, ülkedeki liberallerin, liberal düşüncenin özünden yola çıkarak bu sünnet olayına karşı bayrak açtıkları…

Ben de kendimi o gruba koyuyorum temelde, bazı farklılıklar olsa da aramızda. Kendi sürekli görüştüğüm arkadaşlarım arasında liberal ama biraz da sosyalist düşünceli insanlar var, milliyetçi olan var, standart Türk, yani Atatürkçü ve kararınca müslüman (light müslüman) olan var. Fakat İsveç blogosferinde liberallerle takılıyorum. Ayda bir liber-öl dediğimiz (öl bira demek) toplantılar falan da oluyor.
Liberalizmin temel ilkelerinden biri de bireyin kendi vücudu üzerinde mutlak söz sahibi olması… Kürtaj mesela böyle bir konu. ABD de bir yasa tasarısı kürtaj esnasında babanın da onayının alınmasını yasaya geçirtmeyi planlıyormuş. Bu mesela bahsettiğim temel prensibe aykırı. Ne din, ne de ceninin babası kadına ne yapacağını dikte ettirmemeli.
Bir başka ilgili örnek , benim de üzerine zaman zaman dikkat çekmek istediğim, ama realitede olabilirliliği sıfır olan, çocuklara din eğitimi verilmesi konusu. Din eğitimi değil, ama din bilgisi tabii verilmeli. Ama neyin ne olduğundan habersiz bir insana modern dünya görüşü ile bağdaşmayan bir öğretinin bellettirilmesinin çocuk istismarı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Körpecik bir beyine Adem ve Havva konseptini ve bunu takiben yapılması gerekenleri enjekte ediyorsunuz. Bu, çocuğun tüm hayatını sikip atmaya eşdeğer. Çünkü daha sonra hayatta göreceği, öğreneceği herşey bu öğretiye taban tabana zıt. Ondan sonra başlıyor Cebelitarık’taki akıntıyı kitaba bağlamaya. Ya da cüzzamın mikrobunu kitapta yazdığı gibi aslan kafası şekline görmek için gündüz gözüyle rüya görmeye başlıyor.
Liberal düşünce, bireye yapılan bu fiziki ve düşünsel müdahaleleri kabul edemez. Ama konu her zaman bu kadar basit mi? Değil… Bazen herşey ak veya kara olmuyor… Bu sünnet konusu da öyle.
Bilhassa kendim sünnetli olduğum için sünnetsiz fikirdaşlarımın bazen aradaki griyi kabul etmeyen siyah-beyaz düşüncelerine karşı çıkmam gerekliliği doğuyor. Bilmiyorum, belki hatalı olan benim.

Gerçek hayatta olan şu… Diyorlar ki sünnetli erkekde AIDS e yakalanma oranı düşük. Ayrıca baştaki kapçunu da kesip attığın için miğferdeki deri sürtünmeden mütevellit biraz kalınlaşıyor. Bu da erken boşalmayı önlüyor… Hmm bilemiyorum, ama mantıksız gelmiyor. Diğer taraftan dezavantajı, miğferin üzerindeki sinirler zırt pırt ve korumasız olarak sürekli olarak sürtünme (dona vesaire) sebebiyle hassasiyetini yitiriyor. Dolayısıyla Roma Katolik kilisesine mensup bir şahıs seksden daha çok zevk aldığı için naralar atarak boşalırken, Kocatepe camiinde hiçbir cuma namazını kaçırmayan müminimiz tosbaa gibi tıslayarak boşalıyor.
Lise 2 ve lise 3 süresince beraber olduğum kız arkadaşım ”patlak” olmadığı için sürekli fırça, badana çalıştım. Ehh bu da miğferi oldukça kalınlaştırmıştır diye düşünüyorum. Yine de sessiz boşalamıyorum ama. Hatta milliyetçi ve namaza giden arkadaşlarla (o dönem değil, daha sonra kafayı yediler) grup da oldu. Onlar tıslıyordu cidden… Bu yüzden ne zaman konusu geçse hala dalga geçerler benimle ”pornocu” diye…
Velhasıl bu pek geçerli bir iddia değil bence. Bir de asıl işin en önemli kısmı şu galiba… Tabii ki her insan fiziki özellikleriyle beğenilmeyi istiyor. Tıpkı kadınlarda olduğu gibi erkeklerde de birbirlerinin fiziksel özelliklerine çaktırmadan göz atıp kendininkiyle kıyaslama olayı var. Sizleri temin ederim sünnetsiz bir çük görmek, çoğu zaman iştah kesici bir durum. Kadınlar adına konuşuyorum burada.
Zamana göre trendler o kadar değişiyor, kültür farklılıkları o kadar birbirine yaklaşıyor ki, bunlar artık bir insan ömrünün kısa bir bölümünde bile açıkca gözlemliyebiliyoruz. Mesela gayr-i müslim hatunlarla cinsel ilişkiye girmeye başladığım 10 küsür sene önce, her olaydan önce muhakkak durup bir 5-10 dakika poz vermek gerekiyordu. İlkönce hatunun hayret ve hayranlık duyan bakışlarına maruz kalıyordunuz. Yok, yok boyuttan değil, estetiğinden ötürü… Eline alıp, sevip öpenlerden tut, fotoğrafını çekenlere kadar. Çok sık da olmasa karşılaşıyorduk bu tip olaylarla. İslamiyetin faydasını gördüğüm nadir anlardır…
Şimdilerde ise sünnetsiz aletin tadına bakmayan hatun yoktur büyük şehirlerinde İsveç’in. Those were the days!!!!
Bunu liberal arkadaşlara anlatıyorum tabii. Fazla da detaya girmemek lazım, ne de olsa belki akıllarının bir yerinde ”gelip bizim kızlarımız düzüyorlar” diye bir düşünce belirebilir. Onlar genelde bu fazla zevk alma olayından dem vuruyor, bense estetik ve sıhhi olmasından yola çıkıyorum. Onlar kadar zevk aldığıma inandıramıyorum herfileri. Çük konu olduğu zaman erkek erkeğe muhabbet ölür, konu bir yere ulaşamaz. Bu sik konusu çok hassas erkek takımı için. Kimse kimsenin aletinin durumundan haberdar olmak istemez. Dolayısıyla bizim liberal tarrak muhabbetleri de bir yerden sonra sidik yarışına dönüp ciddiyetini kaybediyor.
Ben dine inanmıyorum ve liberalim. Ama bir erkek çocuğum olsaydı ”sünnet ettirmezdim” diyemiyorum. Büyük bir ihtimalle ettirirdim. Bu da benim çelişkim belki. Üstelik niye ettirirdim bilmiyorum. Dini geçtik, çünkü bu artık bir gelenek. Ama gelenekçi de değilim. Kızlar arasındaki modası da geçti. Olsa olsa sünnet ettirerek kabilenin damgasını vurdurma isteği olabilir. ”Senin ait olduğun yer burası” şeklinde. Ki bu da çok primitif bir düşünce şekli esasında.
Evet, belki de kimsenin ipinde olmayan bir konu üzerinde bu kadar laf söyledim. Çünkü Türk kültürü ve gelenekleri içinde cidden de dikkat çekmeyecek bir konu. Ama nötr bir perspektiften bakmaya çalışınca farklı boyutlar kazanabiliyor. Bari ona dikkat çekmiş olayım.

Haa bu arada… Bir de şeyi misyon edindim bu sünnet konusunu ecnebilere açıklarken. Elin zavallı ecnebisi bu erkek sünnetini Afrika’da ve Arap yarımadasının bir bölümünde 30 kadar müslüman ülkede yapılan kadın sünneti ile aynı kefeye koyuyorlar. Hatta kelime olarak da kullanırken ikisi için de aynı kelime kullanılıyor. ”Könsstypmning”. Cinsiyetin boğulması, yokedilmesi gibi bir anlamı var. Oysa erkek sünnetinde böyle bir unsur yok. Ancak kadın sünneti inanılmaz derecede insafsız birşey. Büyük bir kampanya yapıyor sağlık bakanlığı burada. Somali’den özellikle çok yabancı var ve bunlar ülkelerini ziyaret ettikleri zaman kızlarını sünnet ettiriyorlar. Büyük problem…
Dünya Sağlık Örgütü WHO a göre 4 çeşit kadın sünneti var…
Bunlardan ilkinde klitorisin çevresindeki derinin kesilip atılması veya bizzat klitorisin kendi tepesinin kesilmesi olayı var.
Bir diğerinde tüm klitoris ve bazen iç ve dış dudakların da kesilmesi
Üçüncüde tüm klitoris, iç ve dış dudaklar kesiliyor, sonra altdudakların arta kalanının birbirine dikilmesiyle vulva kapatılıyor. Geriye kala kala küçücük bir delik kalıyor. Onun da amacı işemek ve adet kanının tahliyesi. Bu yöntemin adına Firavun sünneti ya da ”infibulation” deniyor.
Son kategoriye ise keskin bir aletle cinsel organın rastgele tırpanlanarak fonksiyonunu yitirmesi giriyor.
Doğu Gambiya’dan 15 yaş altı kızlar kendi sünnet düğününde

İsveç Sağlık Bakanlığı’nın internetteki sağlık rehberinden aldım birtakım bilgileri. Orada görüyorum ki elin oğlu bu bilgileri İngilizce, Arapça, Tigrince, Amharice ve Somali dilinde koymuş siteye.
Kadın olmak pek zor bu dünyada… Strong headed feministlere tavsiyem, sanatsal fotoğraflar için bir avuç suda fırtına koparacaklarına biraz dünyada neler olup bittiğine bakmaları…
Son olarak bazı Özİsveçliler tarafından eşşeğin amına su kaçırılmasına örnek gösterilen bir fotoğraf..

Hepiniz pırlanta gibisiniz biliyorum. Ama Avrupalı yine de istemiyor sizi yanıbaşında. Yoğun bir Türkiye aleyhtarı kampanya var politikacılardan. Dünya işçilerinin kardeşliğinden dem vuran sosyalist blok istemiyor. Serbest dolaşım yoluyla gelecek Türklerin burdaki işleri alıp, işçi ücret fiyatlarını düşüreceğinden korktuğu için sendikalar partilere baskı yapıyor. Sosyalist bloka bir de aşırı sağcıları ekle… Birtek liberaller, kapitalistler Türkiye’nin AB ye girmesini istiyor. Bu İsveç için böyle tabii.
Şu bir gerçek ki Türk’ün yurtdışında yaşayanı genelde kıro. Yok kıro değil, KIRRRRROOOOO… Sizi burada temsil edenler tam taşşak artığı… Bu da işinizi kolaylaştırmıyor AB ye girmek için.. Buraya 60 ların başında gelmişler. İsveç iş ve işçi bulma kurumunun bürosu varmış Konya’nın Kulu kasabasında. Kürt ve Türk karışık orası. Gelenler hacısını, bacısını da getirmiş… Anlatılan gerçek bir hikaye var. Olay şu;
70 lerin başı olsa gerek. Bizimki köyünü bırakıp geliyor. Biraz çalışıp para biriktirince anasını, karısını da aldıracak tabii. Bu işçilere şehir dışında bugün getto dediğimiz, ama kafanızda canlandırdığınız getto ile alakası olmayan, yeşil alanlı, parklı, bahçeli yerleşim yerleri yapıyor devlet. Bu projenin adına da milyon programı diyorlar. Bir milyon ev yapılacak, hedef o… Öyle de yapıyor devlet. Bunları buraya yerleştiriyor. Yugoslav, Yunan, Türk, İtalyan… Evde de herşey var. Buzdolabı, fırın gibi beyaz eşyalar dahil zaten evlere…
Rinkeby (Turkeby) – Tipik bir milyon programına ait yerleşim yeri.

Neyse bizim eleman getiriyor ailenin kadınlarını bir süre sonra. Alıyor bunları havaalanından eve sürüyor. Validanım yaz zamanı olsa gerek hem bunalmış, hem de yoldan geldi ya nargilenin suyunu değiştirecek, lavabonun yerini soruyor. Bizim işçi gösteriyor anacığına tuvaleti. Kadın giriyor içeri…
15 dakika sonra yüzü, elleri, kolları ıslak bir şekilde çıkıyor. Bir yandan ıslak elleriyle yelpaze yapıyor yine ıslak olan suratına. Mutluluktan da gözler fıldır fıldır… ”Ne iyi ettin de geldin buralara oğul, evin içinde bile kuyu var baksana kız Emine”..
Tabii bir yerde trajik… Kızmamak lazım o insanlara. Suratlarına tükürülecek olan başkaları çünkü.
Fakat arkadaş insan biraz yontulmaz mı ya??? 50 yıllık geçmişin var burada. Biraz insan içine çık, birşey öğren… Aksine daha da kapandılar. Üstelik geçmişle bağları da zayıf olduğu için kendilerine edindikleri kimlikleri de yaşayamıyorlar hakkıyla. Milliyetçi geçinirler, Türk tarihini bilmezler, dinine laf kondurtmaz, namaz kılamaz…
Bu bir aşşağılık kompleksine yol açıyor. Aşşağılık kompleksi her insanda başka açılımlarla dışa vuruyor belki. Ama bizim milletin kompleksi hep şiddetle açığa çıkıyor. Kendinden emin olmadığı için sürekli tartışmaları küfür ve kavgaya dönüşüyor.
Türk eğlenceleri bu kompleksin, ayılığın, magandalığın ortaya çıktığı yerler. Gitmem böyle yerlere, sürekli kavga çıkar. Oysa ne güzel Türk gacıları da var. Gerçi onlarda da şöyle bir olay oluyor. Geçenlerde metroda bir kıza gözüm ilişti. Çok güzel hatun, kılık-kıyafet, nefis bir ayakkabı seçimi.. Türk olabileceğinden şüphelendim, telefon konuşmasına kulak kabarttım. Tahmin ettiğim gibi Türktü.. Telefonu kapatmadan önceki son cümlesini yakalayabildim.. ”Eve varıncana tavuh gızartaceeem”….
Gerçi bir de böylesinin fantezisi olsun diye şeyedilebilir belki. Fakat bunlarla buluşabileceğin Türk eğlenceleri, tehlikeli ortamlar. Bakın YouTube a bir video klip düşmüş. İsveç’in Norrköping diye küçük bir şehrindeki Türk eğlencesinden kavga görüntüleri. Bunu yükleyen isveçliller, altına isveççe dublaj yapmışlar, çünkü herif isveççe küfrediyor ama tellafuz o kadar kötü ki. Tabii küfürü oluşturan kelimeler yine ”sikerim”, ”götünü”, ”herkesin gözü önünde sikerim”, ”alayınızı skerim” gibi laflar. Size bu videoyu koyuyorum, altına da İsveçlilerin yaptıkları yorumları tercüme edeceğim… Buyrun… Bu arada videodaki action ın başkahramanına Knullturken ”skici Türk” adını koymuşlar. (Bakayım bu rumuzu aranızda kim alacak ilk olarak).
- Tipik bir Cuma akşamı disko Türk’ü
- Skişmeyi seviyor galiba
- Ödediğim vergilerin bunlara gitmesi çok hoş bir duygu
- Güzel mekan
- İsveççeyi iyi kullanamayan insanların küfretmeye çalışırken araya arapça karıştırması ne kadar boktan bir olay. Sktiimin Türk’ü
- Gizli Don Juan
- Skici Türk Avrupa parlamentosuna!!!
- Tişörtünü niye çıkarttı?
- Tek ihtiyacı seks bu adamın. Bu kadar basit. Düşünsenize 40 ında olup ta bakire olmak ağır. Dikkatinizi çekerim, tek kişiyi değil, birden fazla kişiyi sikmek istiyor.
- Şaşırdım mı? Hayır!!!
35 yaşındaki Stockholm’lü 2 çocuk annesi, evlenmiş-boşanmış Jessica’nın haftalık sosyal programı:
- P.tesi, salı, çarşamba, perşembe : Çocukları kreşe bırak, işe git, çocukları kreşten al, yemek hazırla, vergi beyannamesi doldur, tv seyret, uyu
- Cuma : Çocuklar hafta sonu babalarında kalmak üzere yine babaları tarafından kreşten alınacak, iş çıkışı kız arkadaşlarla buluşulup iki tek atılacak. Mod uygun olursa gece devam edilecek. Yeni erkeklerle tanışılabilir, ama kız arkadaşlara sadık kalınacak. Flört ve telefon değişimi olabilir.
- Cumartesi : Fuck buddy varsa seks yapılacak, yoksa gece kulübünden bulunan bir kişiyle/kişilerle seks veya gangbang
- Pazar : Boy friend ile tv başında patlamış mısır, bitki çayı, kola, bira veya şarap eşliğinde film.

Sistem ülkesinde, herşey önceden belli olup fazla sürprize yer kalmadığı için, yukarıdaki programdan fazla bir sapma olmaz. Kategoriye koymak, üzerine istatistik tutmak kolaydır İskandinav halkının.
Bugün gazetede bir araştırma gördüm. Büyük şehirlerde yaşayan, modern ve genç diyebileceğimiz, 25 – 40 arası kesimin bir analizini yapmışlar. İlişkileri, yaşayış tarzlarını yeniden adlandırmışlar.
- Bunlar arasında ilk sırada Dink var. Anlamı ”dual income – no kids”. Cool işlerde çalışan, eve iki maaşın girdiği çocuksuz çiftler bu kategoride.
- Bir diğeri, hatunların aşık olduğu, karakterlerine öykündüğü Tv dizisi Sex and The City’den esinlenme Freemale. Freemale mutlu, herhangi bir şekilde erkeğe ihtiyacı olmayan, batı dünyasının tüm yeni trendlerini takip eden kesim. Buraya soru işareti koymuşlar. Yaşı geçince, ilerde ne olacak bu Freemale’e diye düşünüyorlar. Çünkü pahalı bir yaşam tarzı bu. Pahalı ayakkabılar, marka çantalar, ultra expensive makyaj malzemeleri, çikolata, şarap… Bunun yanına aşırı materyalizmin getirdiği ruhsal boşluğu doldurmak için gidilen fiyatı binlerce doları bulan, uzak doğu dinlerini tanıtan zırva kursları da ekleyin. Neydi? Balina seslerinden oluşan CD, hatırlayın…
Trendleri ölçen şirketler bu kategoriye giren kadınların giderek çoğaldığını ve hatta önümüzdeki yıllarda 50 ve üzerindeki yaşlardaki kadınlarda da trendin türevlerini göreceğimizi belirtiyor.
- Dink den ayrı bir de Sink var. Single income – no kids… Çocuksuz, tek maaşlılar bunlar.

Bizim prens SPUD…
- Spud… Single person urban dwelling… Tek başına oturan, ekonomik durumu iyi, büyükşehir erkeği… Buna örnek ünlü olarak bizim Prens Carl Philip’i vermişler
- Son olarak Bromance var, erkekler için… Brother + romance… Erkeklerin birbirlerine olan seksüellik dışı aşkları. Yani beraber takılmaları, bowling oynamaları, şakalaşmaları vesaire..
Bunlar çok cilalanmış yaftalar tabii. İlla günlük hayatımızda göreceğiz bu tarz insanları diye birşey yok. Hele bizim ülkemizde, şu ekonomik krizin olduğu dönemde telekızlardan başkası öyle ayakkabıya, çantaya büyük para dökemez. Türkiye’de ya telekız, ya da tv yıldızı, veyahut da her ikisi birden olmak lazım.
Avrupalı’nın buna parası var. Paralı annelik izninden tut, işsizlik maaşına kadar binbir türlü çare var. Hernekadar burada da iki yakayı biraraya zor getirenler olsa bile her keseye uygun eğlence, yaşam tarzı dünyanın her yerinde var. Bakın film şirketi DVD sini bile yapmış… Hatta en başta bahsettiğim cumartesi gecesi aktivitesi üzerine…
Buna da vurdul diyelim biz… Vurduran Dullar…

Perşembenin gelişi çarşambadan belli. Basın sezer böyle şeyleri, o kadar aptal değiller. Bomba patlamadan hikayeyi hazırlamak lazım.
Rick evinde röportaj için muhabiri beklerken, her bekar erkeğin gözünden kaçabilecek kutu prezervatifi mutfak masasında unuttu. Belki de gözden kaçması kolay olduğu için. Haliyle ev biraz dağınık. Giren, çıkan pek belli değil. ”Proje” için yardım etmek isteyenlerin karargahı vazifesi de görüyor Sollentuna’daki 4 odalı daire… Rick de ”Proje” için ülkeyi gezmeye çıktığında tanımadığı insanların evinde kalıyor. Erkekler tercihi değil, daha çok ”Proje” ye gönül vermiş hatunların evinde kalmak istiyor. Facebook’unda da bunu açık açık yazmaktan çekinmemişti zaten. Magazin basını bunu malzeme yapıp baş sayfaya taşıdığında da ”kiminle sikiştiğim kimseyi ilgilendirmez” diye de açıkça cevap verdi. Blogda yazıyorum, kullandığım dile dikkat edeyim diye ”sikişmek” yerine ”seks yapmak” tabirini kullanacaktım ama, İsveççe’de de Türkçedeki gibi ”seks yapmak” ile ”sikişmek” arasında bir nüans farkı var. Ve Rick’in gazeteye verdiği demeçte ”seks yapmak’‘ değil, ”sikişmek” kelimesi kullanılmıştı.
Karizma yok Rick’de. Yakışıklı değil… Tatlı çocuk da diyemezsin. Hafif gıdı görüyorum. Karizma yok dedik, ancak kafası çalışıyor. Okuyorum röportajı… İlk şirketini 16 yaşında kurdu. 21 yaşına geldiğinde şirketinde 5 kişi çalıştırıyordu. Kendisi ise haftada ortalama 90 saat çalışıyordu. Zeki, ama pek iş kafası yok yine de. Yaptığı işler için ücret almaya çekindiğinden dolayı şirket kötü gidiyor. Çareyi şirketi çalışanlara satmakta buluyor sonra. Stockholm’e taşınıp, bir IT şirketinde işe giriyor onun yerine…
2005 yılının sonları… Adalet bakanı Tomas ”Stasi’‘ Bodström ABD den aldığı emirle PirateBay’ın sunucularının bulunduğu web otele, kanuna aykırı olmasına rağmen polis baskını düzenletiyor. Akabinde yine ait olduğu Sosyal Demokrat partinin çabalarıyla ülkedeki tüm internet, mail, telefon trafiğinin Savunma Bakanlığı’nın bünyesinde yedeklenmesini öngören kanun teklifi veriliyor. Ticari şirketlerin vatandaşların evine polis baskını düzenleyebilmesini sağlayan kanunun gelişinden de haberdar Rick. Kanunu yürürlüğe sokmak ”sözde” liberal partinin dönemine geliyor daha sonra.
Bir Mac Donalds restoranında otururken, Mac Donalds peçetesine şunları karalıyor…
- Devlet vatandaşın özel hayatından elini çekecek
- Telif hakları 5 yıl ile sınırlandırılacak
- Patent hakkına düzenleme getirilecek
- Kültür ve sanat eserlerinin vatandaşlar tarafından ”ticari amaç taşımamak kaydıyla” kopyalanması, çoğaltılması, paylaşılması serbest bırakılacak.
- Adalet bakanı Boström meclis çıkışında sosis satacak
2005 Noel’ini eve kapanarak geçiriyor. 1 ocak 2006 günü ”Proje”nin internet sitesi hazır. Parti programı zaten peçeteye yazılmıştı, oradan siteye geçirmek zor olmadı. Bir chat kanalında olayın sözünü edip evden çıkıyor Rick. Ertesi gün siteye baktığında 1200 kişinin adını yazdırdığını görüyor. Bir sonraki gün Pakistan’daki bir internet gazetesinde haber oluyor, 3 milyon ziyaretçi Rick ve ”Projesinden” haberdar oluyor.
Büyük balıklarla aynı denizde yüzmek için ne lazım diye Yüksek Seçim Kurulunu arıyor. ”1500 imza lazım” diyorlar. ”Elektronik imza olur mu?” diye soruyor Rick. Cevap veremiyorlar, hiç böyle bir soru gelmemiş daha önce. Kabul ediyorlar ama elektronik imzayı. Piratpartiet böyle doğuyor. 2006 seçimlerinde % 0,64 oy oranı ile büyük hayal kırıklığı yaşıyor Rick.
Ogünden bugüne çok zaman geçmedi. Bir önceki seçimde liberal-yenilikçi partiye oy vermiştim. Kısa zamanda yaşadığım büyük hayal kırıklığı yüzünden kendime çok kızdım. Ve söz verdim kendime… Asla ve asla oy vermek yok bundan sonra. ”Oğlum Fenasi, dünyanın zaten çivisi çıkmış, sen kendi postunu kurtar bir şekilde”.
Yine de internetteki sosyal hayatımda tanıdığım, konuştuğum, tartıştığım insanlarla beraber hareket ettim bu sefer. Ve hatta partinin saçma-sapan bir adı olmasına rağmen, temsil edildiği rengin mor olmasına rağmen. Son sefer… Eğer bunda da bir ışık görmezsem…
Liberallere oy verirken kendimi düşünmüştüm. Dün sabah kalkıp sandığa gittiğimde başka türlü bir his vardı içimde. ”Gurur” diyeceğim, eğer gülmezseniz…
Bugün tüm gazeteler Piratpartiet’i yazıyor. % 7,1 ile Avrupa parlamentosuna 1 vekil, 1 de raportör soktu ”Proje”… % 7,1 büyük başarı. Tv de konuşmaya çıkartılmadılar, seçim barakaları kurmaya para yoktu. Ama 24/7 internetteydiler. Partinin bürosu yok, gerek de yok.
2006 seçiminden önce İtalyan blogger Federico Mello blogu generazioneblog da (şu an online değil) yayınlamak üzere Rick ile röportaj yapıyor. Artık sıkıldım videoları oraya, buraya taşımaktan. YouTube’dan veriyorum. Siz de sıkıldıysanız bir parti de siz kurun…
TC sınırları içersinde işlenmiş kayda değer bir suçum yok. Hatta trafik suçum bile yok… Kayda değmeyecek suç, o da eğer suç ise, üniversiteli bekar evinde mahallenin liseli kızlarının pembe kukularının kontrolü olabilir. 18 yaş altı şeyinden tuttururlarsa… Kuku kontrolünün yanında ıslak ve yumuşak ağızlarda diş telinin soğukluğunun aletle kontrolünü de sayabiliriz. O hatta öyle bir olay ki, hala yansıması benliğimde.
Ama vicdanım rahat. Bir bahar günü, yatakta çırılçıplak yatarken kafasını bacak arama koyup ayaklarını camdan dışarı uzatarak bana kendi yazdığı şarkı sözlerini okuyan o ağzı telli kız, YouTube’da gördüm ki klip yapmış, ünlü olmuş. Duygulu kızdı, şaşırmadım. Onun da ötesinde Bent Deresi’ne düşmemiş, ya da orta malı olup kendini tüketmemiş… Kendinden emin, havalı bir hatun edası vardı klipte… Onun adına sevindim, vicdanım da rahat o yüzden.
Dedim ya, işlenmiş suçum yok, kanunla başım derde girmedi diye… Yine de Polis’i sevmem. Çok yaşadım üniversite yıllarında… Politik bir aktifliğim de hiç yoktu oysa. Varsa yoksa top oyna, gitar çal.. Yine de gelirdi bunlar yaylana yaylana… ”Kimlikleri görelim gençler”. Ya da barda sahne programının tam ortasında girerlerdi. Işıklar yakılır, mixer den ses sistemi kapattırılır. Herkes kimlik gösterecek…
Bıkkınlıktan ve tepkiden olsa gerek, bugün bile gündelik hayatta kimlik taşımam üzerimde, mecbur olmadıkça. Postanede, bankada sorarlarsa da terslerim. Sana ne kim olduğumdan!!!
O yüzden gazetedeki habere çok sinirlendim.
Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan “Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü Bilişim Suçları Bürosu”, internet kullanıcılarını yakından takip ediyor. Yeni uygulamayla birlikte 18 kişiye, çeşitli internet sitelerinde haberlerin altlarına yazdıkları yorumlar nedeniyle dava açılmış bulunuyor.
Bu tabii bütünün bir parçası, yalnız bizim memlekete de özgü değil. Çin’i, Küba’yı bırakın, demokratik dediğimiz Avrupa ülkelerinde bile akla hayale gelmeyen uygulamalar görüyorum. E tabii ruhu faşizme son derece yatkın bir milletin bireyleri olarak da bize pastanın en iri tarafı düşecek…
Sizin haberiniz olsun diye sürekli başınızın etini yiyorum. Çünkü gavur hükümetler dürüstçe anons yapıyor kendi vatandaşına ”Sizin oymağınızı sikmeye and içtim” diye. Bizde ise miğde bulandıran bir sinsilik var. Düzüldükten sonra haberimiz oluyor. O kadar da cibilliyetsiziz ki, başımızı kaldırıp ”acıdı” bile demiyoruz.
Haberiniz olsun diye ya… Bir yere koyun, ilgilenmezseniz de…
IPRED denen kanun sayesinde İsveç komşuları Danimarka ve Finlandiya’dakine benzer bir sistem yarattı. Özel şirketler internet hizmet sağlayıcılarına başvurup IP numaranızı çıkarttırabiliyor. Eğer müzik, film indirdiyseniz onbinlerce avro tazminat istiyorlar sizden. FRA diye başka bir kanun bunun altyapısını hazırladı. Güya terörle mücadele için çıkartıldı. İsveç savunma bakanlığına ait bir merkezde ülkeye giren çıkan tüm internet trafiğinin kaydı tutuluyor. Bu blog postasından tutun, yazın Gürcistan Rusya krizinde Gürcistan elçiliğine şaka olsun diye gönderdiğim Kızıl Ordu Korosu marşının mp3 sinin ekli olduğu emaile kadar hepsinin kaydı var adamlarda…
Fransa’da ise faşist Sarkozy’nin ısrarı ile HADOPI adlı kanun yeni yürürlüğe sokuldu. İnternetten illegal download yapanların internet bağlantıları kesilecek. Yani BM insan hakları beyannamesinde yeri olan, insanların iletişim ve haber alma özgürlükleri ellerinden alınıyor.
Tüm bu kotrol mekanizmasını idare etmek kolay değil hükümetler için. Bunun için sofistike teknik metodlar geliştiriliyor. Zannedersem çok yakın bir gelecekte George Orwell‘in 1984 adlı romanında bahsi geçen Telescreen adlı cihazın bir versiyonunu evlerimize zorla takacaklar. Tt net’den yaz kampanyası ”Sınırsız internet alana Teleskrin bedava”. Ya da bizlere wi-fi hizmeti sunan kafelerde birer latte içmek için kimlik göstermek gerekecek.

STASI – DDR Gizli Servisi Telefon Dinliyor
Tabii bu kontrolün ”sözde” gerekçeleri çeşitli ve sayıca çok. Asayişi sağlamak, ulusun bütünlüğünü korumak, fuhuşu önlemek, artistlerin hakkını korumak veya çocuk pornografisi ile savaş… Amaç, kontrollü ve sterilize bir toplum yaratmak…
Lutherstadt Wittenberg araba ile Berlin’den bir, iki saat mesafede. Martin Luther’in çalışma odasının bulunduğu manastırdan başka bir de DDR müzesi var. Doğu Almanya diye bildiğimiz Deutsche Demokratische Repuplik de o dönemde yaşayan sıradan bir ailenin odası müze olarak ziyarete açık. Odadaki en ilgi çekici şeylerden biri de eski bir defter. Üzerinde Hausbuch (ev kitabı) yazıyor.
Bu defter, devlet tarafında tutulması zorunlu kılınmış. Sırf aile bireyleri değil, tüm binada oturanların çeteresi tutulacaktı bunda. Nüfusu 5000′i geçen yerleşim yerlerinde her binanın bir Hausbuch’u olacaktı. Ve bir kontrol sırasında gösterilmesi zorunlu idi.

Defterin sayfaları sütunlara ayrılmış. Satır-satır kimlik numaraları, giriş-çıkış saatleri, imzalar. Ziyarete gelenler, ne kadar süre kaldıkları… Tabii başka ülke vatandaşları misafir olarak ağırlanıyorsa bu defter onun yazılacağı yer değil. Onları Deutsche Volkpolizei’ye (halk polisi) bildirmek gerekiyor.
1972 de kanun daha da sertleştiriliyor. Nüfusu 1000 in altında olan yerleşim birimlerinde bile bu defterin kayıdı mecburi tutulmuş. Orada sonradan biraz insafa gelmişler. Belediye meclisi eğer polis şefi de uygun görüyorsa, tüm belde için ortak bir defter tutabiliyormuş…
Yukarıda da dediğim gibi hepsi sterilize, terörden arınmış, kontrollü, ahlaklı, belli bir ideale hizmet eden toplum yaratmak için. 70 lerde Almanya’da Bader Meinhoff adlı örgüt terör estirirken, hiç kuşkusuz DDR de ”asayiş berkemal”di. Yine de herkes asayişin berkemal olduğu taraftan, özgürlüğün olduğu telin diğer tarafına geçmek için canını feda ediyordu.
Kendi milli marşına ”Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” dizeleri ekleyen 70 milyonluk ülkenin google’ında bir arama yaptım. ”HADOPI kanunu” diye baktığımda 317 adet kaynak olduğunu gösterdi. Domuz yediği için domuza benzeyen, okul açılış kapanışlarında yabancı kökenlileri strese sokmamak için milli marş okutmayan 9 milyonluk ülkenin google’ında yaptığım ”HADOPI lagen” 20,400 kaynak olduğunu gösterdi.
Yazının başında gazete haberine sinirlendiğimi yazdım. ”Öyle göte böyle yarrak” mı yazsaydım?

”Bir kadının ayaklarında seni bu kadar çeken ne?” diye sordum Mr. Feetveins’e…
”Ayakkabının sıkıştırması sonucu çıkan damarlar” diye cevapladı. Ki bu adam benim gibi ruhunu grup sekslerde örselemiş biri değil.

Php Framework ile son projemiz üzerinde çalışıyor Mr Feetveins. Ana, babaların ve cami imamlarının dahi kullanabileceği bir platform üzerinde çalışıyoruz. Daha önce de dediğim gibi paradan çok innovasyon bizim motivasyonumuz.
Tabii çarkın da dönmesi lazım. Çünkü hayalimiz Stockholm’ün bohem mahallesinde küçük bir ofis. İş olmasa da sekreter gerekli… Bunlar hep para. Topluma yararlı projeleri ekonomik olarak götürebilmek için kafamda başka bir proje daha var.
Tüm Kingdom Of Sweden’daki eskort hatunlara not veren, onların bulundukları yerleri Google Maps entegrasyonu ile bildiren, hatunların kontak bilgilerini veren bir site. Büyük bir ihtimalle wordpress tabanlı… Fotoğraf sanatçıları için hazırlanmış portfolyo temaları var. Ekranı karelere bölüyor. Öyle bir temayı satın alıp, üzerinde oynamayı düşündüm. Ekranı bölen her karede bir hatun. Müşteri girip yorum bırakıyor, önceki yorumları okuyor. ”İyi ağzına alıyor, anal için extra istiyor” veya ”işettirmiyor’‘ gibi… Müşteri haritadan bulunduğu yere yakın çalışan boş hatunları görüyor falan. Eskort hatunlar kendilerini otomatikman ekliyorlar siteye. Son ekleyenler ön sayfada… Veya ücretli anonslar ön sayfa, bedava anonslar arkada. Anons için ödeme problemini çözmek lazım…
Krallık’ta fuhuşun yasak olması büyük fırsat. Yasakçı toplumlarda, böyle ortamlarda iyi paralar kazanmak mümkün. Hosting’i Hollanda’ya alıp şirketi de Estonya’da açarsak, büro Stockholm’de olsun… Oooo, kaymaklı ekmek kadayıfı. Yaşasın Avrupa Birliği…
Neyse, postanın asıl amacından uzaklaşmayalım… Ayak-sevici bu arkadaşım geçen hafta sonu dışarı çıkıyor. Gittiği yerde bir hatunla tanışıp gecenin ilerleyen saatlerinde de yiyişiyor. Ve hatta hatunun bizzat kendi fotoğrafını koyuyorum buraya. Rock ortamlarının paparazzisi yakalamış hatunu. Sağdaki sarı kumral gacı işte…

Tabii İsveç toplumu son yıllarda biraz seks özürlü bir toplum oldu. Dolayısıyla iki yeni tanışan insanın yiyişmesi her zaman yatakta bitmiyor. Şunu anlamak hala zor benim için:
”Tükürüğünü ağzıma koy, ama spermini kukumda istemiyorum”
Ayak-damarcı istiyor hatunu. Hem de çok… Dün akşam projenin test versiyonunu geçerken arada bu konu da işlendi. Bana akıl danıştı tekrar hatunla nasıl kontak kurması gerektiği ve sonrası hakkında… ”Al kağıdı, kalemi eline” dedim…
Muhakkak bir vesile yaratmalısın, yoksa öyle tak diye arayıp ”beni hatırladın mı? İş çıkışı bir bira atmaya ne dersin?” tarzı yanlış olur. Kadın kısmı çok dürüstlüğü ve sonuca direk gitmeyi sevmez. İlla alengirli yapıcaksın olayı. Bir konsere bilet al ”arkadaşım organizasyonda görevli, 2 bilet verdi, benle gelmek ister misin” ayağı çek, diye bir tavsiye geldi ilk etapta aklıma.
Cool olmayı elden bırakma, hatunun ağzının içine bakma… Buluşursanız da son derece centilmen olmayı ihmal etme. İsveç erkeği biraz öküzdür. Manto tutmaz, kapıyı açmaz… Sen yap, ama abartma… Nereye gitmek, ne yapmak istersin diye sorma, hep sen yön vermelisin olaya…
Bunlar çok aman aman tavsiyeler değil. Büyük bir ihtimalle kendisi de biliyor zaten. Bazen başka birinden duymak yine de iyi… Ama tabii kesin bir başarı reçetesi yok. Esasında kadın ve erkek o kadar ayrı yaratıklar ki bir araya gelmeleri bile bir şekilde mucize diye nitelendirilmeli. Bu kadar farklı ve birbirini anlamaktan aciz iki tür…
Ben içgüdüye bırakıyorum, planlamam. Hep improvizasyondur olayım. Dolayısıyla da elimde hazır bir reçete yok…
Ama istiyorum ki siz okurlar bu çocuğun olayına bir el atın. Özellikle de hatun okurlar… En iyisini siz bilirsiniz. Ayak-damarcı ne yapsın da sarı kumral gacının kukusu ıslak, şerbetli kadayıf gibi olsun?
Çünkü siz bir çare bulamazsanız bizim proje de tekleyecek. Herife Suicide Girls giriş bilgilerimi verdim, oradan çıkmıyor, proje aksıyor…

Dünyanın kuzey yarıküresinin batısında pek işçi ve sınıfından bahsetmek mümkün değil herhalde artık. Öyle olmalı ki, buranın tv leri dünyanın diğer yarıkürelerinin doğuya bakan taraflarından panzerler ve üzerilerine su fışkırtılan insanları yalnızca egzotik bir görüntü olarak ekrana getiriyor. 1 Mayısın burada ses getiren tarafı, dün itibarı ile homoseksüellerin evlenmeleri karşısında yasal bir engel bırakılmamış olmasıydı. Parlamentodaki 7 partinin 6 sı, sokaktaki 10 vatandaşın da 7 si bu kanuna destek verdiği için gerekli düzenlemeyi yapmak zor olmadı halkın vekilleri için.
Pratikte çok birşey farkettirmez bu kanun. Çünkü İsveç’te en popüler medeni hal Sambo dedikleri durum, zaten herkese olduğu gibi homoseksüel çiftlere de açıktı. İki kelimenin birleştirilip kısaltılması Sambo oluyor. Sam – samma, tillsammans- (aynı, beraber) ve Bo (oturmak) kelimeleri birleşip sambo oluyor. Herhangi bir nikah, resmi kayıt söz konusu değil. Beraber aynı eve taşınıp, yaşamaya başlıyorsun. İlişki bittiğinde de boşanma gibi bir derdi yok. Ekonomiler genelde ayrı tutuluyor. Herkesin özel harcaması kendine, ortak harcamalara ortak kasa var.
Ölüm, kalım durumlarında bazı haklar iddia edebilmek için bir kağıt imzalanıp, kayda geçirilmesi gerekebilir. Vergi dairesinden telefonla ısmarlıyorsun ya da internetten girip yazıcı ile çıktı alıyorsun. Altını imzalayıp gönderiyorsun galiba. Noteri, tasdiği, avukatı yok.
Dindarlara büyük bir darbe daha vurdu tabii bu kanun ülkede. Hristiyan Demokrat bir politikacı şöyle diyordu geçenlerde:
Böyle bir kanun değişikliğini zorlamak toplumda telafisi mümkün olmayan yaralar açacaktır. Sırf hristiyanlar için değil, diğer dinlere mensup vatandaşlar içinde büyük bir problem yaratacaktır. Evliliğin yalnızca kadın ve erkek cinslerine hak olarak kalması toplumun bütünüyle düşünüldüğünde fayda sağlayacaktır.
Ayıplamadım, garipsemedim… Kendi dünya görüşü ve hitap ettiği seçmen kitlesini düşündüğümüzde son derece tutarlı laflar. Hatta halktan ve meclisten bu kadar destek alan bir kanun değişikliğine karşı böyle açıkca tavır alabilmenin de bir artı puan olduğunu söyleyebilirim.
Amerika’da God Hates Sweden diye bir oluşumun varlığından haberiniz var mıydı?

Bazen insanların birtakım sorulara cevap aradığı, bir sıcak düşünce ve felsefe yuvasına özlemleri olduğu dile getiriliyor. Oysa o soruların cevapları günlük hayatta çok açık bize veriliyor. O cevapları, felsefeyi, sıcaklığı nerde bulacağımızdan çok nerede bulamayacağımız gözümüzün içine batırılıyor. Bakmak, görmek yeterli. Ben böyle aldım yukarıdaki mesajları.
Ancak şunu özellikle söylemek lazım. Toplumda belli bir süre bastırılan marjinal hareketler özgürlüklerini kazanınca üzüm yemekten çok bağcıyı dövmeye çalışıyor. Homoseksüel evliliklerde şöyle bir durum var. Tıpkı bizdeki imam nikahı gibi burada da kilisede evlenme olayı var. Homoseksüel çiftler şimdiden zorlamaya başlıyor kiliseleri. Evlenecek çiftler genelde bahar aylarından rezervasyon yaptırıyor ister kilise, ister belediye evi olsun. Ve kiliselere büyük bir homoseksüel çift akımı olacak gibi gözüküyor.
Şu an sistem ve kanunlar kiliselerin homoseksüel nikah kıyma garantisini veremiyor, ancak yılbaşında itibaren bu da kanun olarak koyulacak. İşte o zaman hristiyanların en güvenli kalesi düşmüş oluyor.
Açıkcası, tanrıtanımaz ve dinsevmez bir birey olarak yine de bunu çok yanlış buluyorum. İnanç özgürlüğü tabii ki olmalı, dayatmanın her türlüsüne karşıyım. Bu bağlamda da inançlı papazlara kanun zoru ile kitaplarında olmayan birşeyi zorla yaptırmayı ancak diktatörlüklere yakıştırabiliriz.
İsteyen istediği kadar zırvalasın, demogoji yapsın… Dinde homoseksüellik büyük günah… Ben mühendis kafalı değilim ama şu mantığı çok kolay uygulayabiliyorum: Homoseksüel evliliğe pozitif bakıyorsan, kitaba karşı geliyorsun. Kitaba karşı geliyorsan o inanca ve topluluğuna mensub değilsin. Aynı şey zina, alkol vesaire için de geçerli… Bu işin ama’sı mama’sı safsata olur…
Tabii toplumun bu derece liberalleşmesi, hurafelerden uzaklaşıp realiteye yaklaşması bizlere çok güzel günler vaadediyor. Daha şimdiden yeni bir akım var, yavaş yavaş ses getirmeye başlayan. Yeşiller partisinin gençlik kolu Gröna Ungdom‘un amacı meclisten çok evliliğe ok veren bir kanun çıkarttırmak. Yani isteyen istediği kadar kişiyle evlenebilecek. Aşırı sağcı partiler karşı koyabilir. Artık İncil’e ters düştüğü için mi, yoksa ülkeye büyük bir müslüman mülteci akımından korktukları için mi bilemem. Ama çok eğleneceğiz…

Stockholm Pride Festivalinde Eşcinsel Polisler
Yolunuz arkadaşlarınızla beraber İsveç’e düşüp de 6 kişi 13 yaşında bir kıza 1 hafta boyunca tecavüz ederseniz, bilin ki İsveç adalet sistemi size vereceği hapis cezasının yanında kızın psikolojik olarak aldığı hasar sebebiyle kendisine 500 bin kron tazminat cezası ödemenize karar verir. Bunu daha geçenlerde gazeteye yansıyan bir mahkeme kararına dayandırarak söylüyorum.
Haa yok, o değil biz 4 kafadar dünya üzerinde üniversitelerin, araştırmacıların birbiriyle dosya paylaşımı için kullandıkları bittorent tekniğini kullanarak çoğu zaman para verip almayacağınız bilgisayar programlarını, müzik albümlerini ve filmleri paylaşmanıza yarayacak bir platform kurduk diyorsanız çok, ama çok daha dikkatli olmanız lazım.
Hele de mahkeme delilleriyle sizin bu sistem üzerinden 20 şarkı, 9 film, 4 PC oyununun paylaşımına imkan verdiğinizi kanıtlamayagörsün. Ayağınızı denk alın, bunun cezası çok ağır. Birer yıl yiyeceğiniz hapis cezasının yanında 30 milyon kron da medya branşına tazminat ödemeye mahkum olursunuz. Oysa ki bu parayla 60 kızın ırzına rahatlıkla geçebilirdiniz.
Dün öğleden önce 11.00 de açıklandı The Pirate Bay’in kurucularına karşı dava sonucu. Esasında biraz yanlış bu söylem. Kurucu diye birşey yok ortada. Biri basın sözcüsü, iki çocuk var teknik işlerle ilgileniyorlar, bir de eski telekom şirket sahibi olan bir adam var. Bunlara server veriyor, biraz da ekonomik yardım yapıyor. Bu dördü işte… Yoksa Pirate Bay da bulunan pekçok copyright’ı olmayan metaryalin yanısıra copyright lı olanları da oraya koyan sen, ben, başkaları… Okkanın altına bu dördü gidiverdi… İnsanın özür dileyesi geliyor.
Gavur’u doğululardan ayıran özelliklerin başlıcaları, analitik zeka, organize olabilmek, duyguları bir kenara bırakıp, gerçekçi çözümler arayabilmek. Başa bir felaket geldiği zaman ölmüş liderlerinin mozolelerini bayraklarla, göğüste karanfillerle ziyaret etmektense problemi ortadan kaldıracak çözümleri demokratik platformlarda aramak. Hoş isteseler de zaten ne mozole, ne de öyle lider var
memleketlerinde.
Tüm İsveç’de gösteriler vardı bugün…
Haziranın 7 sinde Avrupa parlamentosuna girmek için seçime gidecek politik partiler içersinde Piratpartiet de var. Üye sayısı TPB davasından önce 10 bin civarında.
Cuma saat 10.55 (mahkeme kararı açıklanmadan hemen önce) PP üye sayısı 14,711
Cuma saat 22.55 üye sayısı 19,451 karar açıklandıktan sonraki 12 saat içerisinde yaklaşık 5,000 üye. Partinin web sunucusu uzun süre yoğun trafikten dolayı devre dışı kalmasına rağmen…
Cumartesi saat 21.13 şu an postayı yazarken üye sayısı 22,621
Bu sonuçlarla şu anda ülkenin en fazla kayıtlı üyesi olan 1.partisi. Gençlik kolu ise çoktandır 1. sırada. Bu üye sayılarını değerlendirirken İsveç nüfusun Türkiye’nin % 12 si civarında olduğunu unutmayın. Yani isterseniz sayıları 8 ile çarpabilirsiniz.
İsveç blogosferinde geziniyorum, gördüğüm kadarıyla kapitalist entrepenörlerden aşırı solcu, filistin şallı tiplere kadar eli kalem tutan, interneti anlamış, felsefesini kavramış insanlar normal siyasi görüşleri ne olursa olsun Piratpartiet e oylarını verecek. Bu oylar büyük bir ihtimalle partiyi Avrupa parlamentosuna sokacaktır.
Aranızda ”aman bana ne canım, ben nasıl olsa hiçbirşey indirmiyorum internetten” diyenler de az değildir. Bu yazdığım yazıyı sıkıcı bulanlar da muhakkak vardır. Şunu özellikle belirtmem lazım; olaya kesinlikle internetten bedava müzik, program ve film indirmek olarak bakmayın.
Bakın davacı Holywood’un köpeği antipirat bürosunun başındaki adamın mahkeme sonucunun şerefine söylediği sözler herşeyi çok net açıklıyor. Henrik Pontén diyor ki ” bugün kadar hep teknik, bant genişliği ve bunun getirdiği imkanlar konuşuldu. Bu karar artık internet kablolarında hangi bilginin, kültürün dolaşacağına kimin karar vereceğinin altını çizmek açısından önemli”.
Yani medya devlerinin ürettiği film, müzik, gazete, dergileri siz ve ben sesimizi çıkarmadan tüketeceğiz. İçeriği onlar seçecek, internette neyin olup, neyin olmayacağına onlar karar verecek. Sizle ben ekrana bakacağız yalnız.
Ne var ki, bu mahkeme yalnızca ilk round du. Hatırlayın, Napster’a karşı açtığı davayı da kazanmıştı müzik endüstrisi. Ogünden bugüne gelinen noktaya hepiniz şahitsiniz. Bir davayı daha kazanmaya götlerinin yemesi cidden cahilin cesareti olarak adlandırılmalı.
17 dakikalık aşşağıdaki videoda belgeleri ile Holywood lobicilerinin baskısı sonucu ABD nin İsveç’in kulağını çekmesi, The Pirate Bay problemine çözüm bulunmazsa ticari yaptırımlar uygulayacağını belirtmesi var. Yani davanın başlangıç sebebi tüm ayrıntıları ile orada. İngilizce olmayan bölümleri altyazı ile takip etmek mümkün.
Bir de şu bağlantıya göz atın
http://www.piratpartiet.se/international/english
Arvid Nordqvist 1884 de aile şirketi ile kahve ithalatçılığı işine girip bu Türk içeceğini vatandaşları olan İsveçliler arasında yaygınlaştırdığında herhalde bilmiyordu ne kadar popüler olacağını. Bugün Avrupa’nın kişi başına en çok kahve tüketen insanları Svenne’ler. Göteborg – Stockholm arası tren yolculuğunda elimdeki kağıt bardağın içindeki şekersiz, sütsüz kahveye bakıp, ağzımda o mukavva tadını hissedişim açıkcası kafamı bozdu. Oturduğum bistro vagona da şöyle bir göz gezdirmek lazım tabii. Neden sonra sakinleşebiliyor insan. Öyle göte böyle yarrak çünkü…
Bistro vagon derken… Bu bistro kelimesini genelde Fransa’nın country-side bölgelerindeki restoranlar için kullanıyorlar. Böyle easy going hesabı olması lazım. Oturursun, 3-5 çeşit yemek vardır… Kocaman porsiyonlar ve restoranın basit dekorasyonu belirgin özellikleridir. Oysa duyduğun zaman, kelime bir de fransızca olduğunda lüks ve zarif intibaı uyandırıyor. Alakası yok… Zaten bistro kelimesi köken olarak Rusca’nın ”bystra – hızlı” kelimesinden geliyor. Ye ve siktir git, masayı işgal etme…
Dolayısıyla 44 yıl sosyal demokratların aralıksız yönettiği bir ülke olan İsveç’in devlet demiryolları işletmesine ait olan treninin, kökeni Rusça olan bistrosunun vagonunda verilen kahveyi kağıt bardakta içmen normal. Glamour halk için değil… Dört saatlik tren yolculuğuna 150 avro versen bile ağzına dayadıkları bu…
Yine de şikayet etmezdim… Eğer rahat seyahat etmek için aldığım dörtlü masalı oturma grubundaki diğer üçlü, menapoza girmiş belediye memuru tipindeki kadınlardan oluşmasaydı…

Bu durumda tek çare iphone ile bistro vagona gidip orada takılmak, bir bardak/mukavva kahve eşliğinde… Rss reader 3 gün bakmayınca 1000 küsür güncelleme ile doluyor. Hiç değilse onu eriteyim…
Kafamdaki düşünce bu olmasına rağmen vagondaki minik kuşun ürkek ve yalnız bakışları konsantre olmamı engelledi. Kadın kokusu kontrasyonumu bozuyor… Dönem, dönem daha vahim bir halde olduğum da vaki. Kaşarlanmış olmama rağmen bu heyecanı arasıra duymak güzel…
Özellikle bu tarz hatunlarda beni heyecanlandıran başka birşey var. Tıpkı 4 yıl önce tanışığım 17 yaşındaki Svetlana gibi. O da ayrı bir hikaye zaten. Bir unfinished story…
Svetlana öncesinde de genç kızlara karşı ayrı bir ilgim vardı. İş, güç dolayısıyla zorunluluktan doğan o beraberlik hiçbir zaman yatakta sonuçlanmadı. Ama havada asılı kalan o elektriği her an hissetmek başlıbaşına insanı sarhoş eden birşey.
Bistro Sofi de tıpkı Svetlana gibi… Tarzı, duruşu, sürekli kaçırdığı bakışları ile… 16 ve üstü hatunlarda var bu… Kendini bilgili, kültürlü, yaşından büyük gösterme çabası. Aptalca görünüyorlar, ama çok seksi… Tutuk gibi görünseler de bir ilişkiye girildiğinde ilk 5 seferden sonra bu tutukluğu atıyorlar…

Erkek için eğer tecrübe ve yaş farkı varsa, bir avantaj hatunun yaşıtı olan erkeklerde aradığı özelliği asla bulamaması. 15 – 21 yaş arası erkeklerin cinsel bilgilerinin çoğunun pornografiden geldiğini söylüyor uzmanlar. O zaman analdı, gruptu derken herşeyi porno filmlere uydurmaya çalışıyor erkekler, realite o oluyor. Kızlarda o yaşlarda karşı koyacak güç yok fazla. Bir anda her türlü alengirli seks oyununun içinde buluyor kendini. Psikolojik olarak hazır olmadan girilen bu oyunlar cinsel soğukluğa sebep oluyor bence… Burada aranılan kan, tecrübeli, anlayışlı, sevecen bir erkek… Eksik olanı yerine koyduğun zaman karşılığında minnettarlık duygusunun verdiği yıkılmaz güven ve yıllarca yatak dışında da sürecek bir arkadaşlığı bulmak zor değil…
Svetlana biraz platonik bir örnek oldu belki ama, bir kuzey batı Fin kasabası olan Kristinestad’da otel odasında 3 gün geçirdiğim Tiina’yı unutmam mümkün değil. 1,5 saat kesintisiz, aktif sevişmenin sonucu kollarım ve bacaklarımdaki titreme hissi bugün bile çıkmıyor aklımdan. Aradan geçen onca yıla rağmen hala mailleşiyoruz. Yollar zor kesişir belki bir daha… Ama abartılmaması gereken, fakat sonsuza kadar da sürecek bir dostluğu da inkar etmemek lazım… Yaş ile ilgili bilgiyi yorumlarda gelebilecek muhtemel saldırılara karşı yazmayayım buraya… Suomi kanunlarına aykırı birşey yok ama, içiniz rahat olsun.
Orta yaş, tecrübeli erkek sınıfına geçmek çoğumuz için depresyon getiriyor. Etrafımdaki tüm arkadaşlarım şikayetçi. Değişen şartlara iyi uyum gösteren bir insanım. Zırlamadan duruma uyum sağlamak iyi özelliklerim arasında.
Bu dönemin getirisi MILF hatunların yoğun ilgi odağı olmak. Tarz ve görünüşü bir nebze taze ve diri tutup, yanına engin hayat tecrübesini koyunca, üstüne oturduğu tokmağın zevkine varmayı bilen hatunların hedefi olmak zor değil. En azından buyrun burdan yakın…
Bunları da esasında ben ikiye ayırıyorum. Early MILF var… 28, 29 taa ki 37′ye kadar. Bu periyodun sonuna doğru olanlarla oturup inanılmaz güzel muhabbetler yapmak mümkün. Bir de artık sohbetin sonunda seks olacak mı olmayacak mı sorusu çok gereksiz kalıyor. Demek ki kadınlar bu yaşta biliyorlar ne istediklerini…
Şimdilik Early MILF grubunun üstüne oynayacak bir sosyal durumum yok. Hevesim de yok… Ama onun da günü gelecektir. Her koşula uymasını bileceksin. Bir zaman önce sert ve pembe uçları belli, belirsiz olan göğüslerin, vücut kasık darbelerine maruz kaldıkça toplu bir küme halinde gelip gitmesine alışmışken artık 30 ve civarı yaştaki hatunların doggy esnasında dalgalanan kalçalarını da sevmeye başladık. En güzeli tüm bunların kombinasyonunu yapabilmek tabii…

Köpekti, kediydi derken olay biraz kenetlendi, takıldı. Off topic bir konuda yazarak sıcak su dökme etkisi yaratalım biraz.
Kiralık ve veya satılık daire bulmak, başını sokacak bir sıcak yuva sahibi olmak hepimizin kafasını zaman zaman ağrıtan dertlerden biri. Anladığım kadarı ile de İstanbul, Ankara, Antalya gibi büyük şehirlerde kiralık ve satılık daire ilanları gazetelerde en çok bakılan ilanlar arasında.
Böylesine sıkıcı ve gündemde bir konuya yine dışardan bir açı ile yaklaşayım diyorum. Bir çözüm getirmek değil, durumun dünyanın başka yerlerinde nasıl olduğuna dair bir fikir vermek amacım. Fiyatlarıyla vereyim örnekleri ayrıca, daha gerçekçi olsun.
Herşeyden önce şunu söylemek lazım ki, İsveç’de standart bir erkek pekçok marangozluk ve tesisat işini kendi yapabiliyor Türk erkeğinden farklı olarak. Bu sebeple satın alınan evler genelde hayat projesi haline geliyor bir süre sonra. Banyoyu elden geçirmek, parkeleri değiştirmek, yeni mutfak takmak falan tüm bu işler evin erkeğine bakar çoğunlukta. Tabii bunda tatlı sosyalist rejimin sendikaları şımartması sonucu elişçiliği yapan marangozdu, inşaat işçisiydi gibi mesleklerin en az doktorlar, akademisyenler kadar para kazanmasının da rolü var. Çok zengin değilsen ameleye verecek paran yok….
İsveç krallığı’nda ev, konut şekilleri birkaç çeşit. Bir kere herkesin kafasındaki klasik villa tarzı evler var. İki katlı, bahçeli olur bunlar. Bahçede muhakkak bir İsveç bayrağı göndere çekilir. Steyşın Volvo ve Golden Retriewer manzarayı tamamlar. İsveç’de sıkıcı, sıradan bir hayatı tasvir etmek için 3 V formülü kullanılır. Volvo, Villa, Vovve (argoda köpek). Bu evlerde seks yorgan altında, yatak odasında gerçekleşir.

Villaların mülkiyeti size ait tamamen. Bu fotoğrafta görünen, şehrin merkezine ebesinin kukusu kadar uzakta 7 odalı bir villa. Satış fiyatı 5 milyon kron diyor. Yaklaşık 1 milyon YTL yani. Bu parayı Türkiye’dekinden farklı olarak kimse peşin ödemiyor. Hep banka kredisi ile. Yıllık faiz % 4-6 arası değişiyor.
Mülkiyet size ait olmasına rağmen aylık bir aidatı var kira gibi ödenen. Yaklaşık 800 YTL şu gördüğünüz ev için. Tüm fiyatın % 10 unu peşin ödersen hesaplamışlar aylığı 2800 YTL ye falan oturuyorsun. Borcun ödeme süresi ise artık bilemiyorum 30-40 yıla yayılıyor herhalde.
Bu işin biraz Amerikan tarzı olanı. Hernekadar İsveç’de köklü bir villa geleneği de olsa, büyük şehirde çalışan ve belli bir temposu olan insanlar için uygun değil bu konut şekli. Evin ıcığıyla, cıcığıyla uğraşmak zorundasın. Masrafı çok bunların, vakit istiyor…
Benim oturduğum tarzda, klasik apartman dairesi olayı var. Burada iki sistem var başlıbaşına. Bir tanesi yine Türkiye’den de bildiğimiz klasik parayı bastırıp, istediğin daireyi satın alma olayı. Bu durumda fiyatının ötesinde, baba gibi bir aylık aidat sizi bekleyebiliyor. Özellikle Stockholm’de merkezi konumlu dairelerin fiyatları inanılmaz. İnanılmaz derken buranın değeri ile konuşuyorum.
Bir kere Türkiye’deki gibi 3 oda 1 salonları falan unutun. Var olmasına var, fakat yukarda gördüğünüz 7 odalı villa fiyatına 2-3 odalı daireden bahsediyoruz. Hatta bir arkadaşım 18 metrekare (yanlış okumadınız) dairesini 7-8 sene önce 200 bin YTL ye sattı. Gerisini düşünün…
Bu apartman dairelerinin 1800 lerden ve 1900 lerin başlarından kalanları çok makbul. Muhakkak içinde bir şömine olur ve tavan yüksekliği fiyatı arttıran önemli bir unsurdur.

Şehir içi metrakare fiyatı 10-12 bin YTL civarı. Aylık aidatları da 500 ila 1500 YTL olarak düşünmek lazım. 50 metrekare, tek oda bekar evi dersen 500-600 bin YTL ve üzerine de aylık aidatı koy. Banka geri ödemeleri ile beraber cebinden çıkacak para ayda rahat 2000 ila 3000 YTL yi bulur.
Bu satılık dairelerin haricinde, yine sosyalist sistemin yarattığı bir de kiralık ev olayı var. Bu evlerin sahibi genelde belediyelerin kurduğu yarı özel şirketler. Tamamen şahsa ait olanlar da var. Haa şahsa ait derken, öyle Türkiye’deki gibi 3-5 ev sahibi olan yoktur. Varsa şöyle var, adam alıyor apartmanı tamamen, içindeki daireleri kiraya veriyor.
Dediğim gibi bunlar ya belediye şirketlerinde ya da özel kişilerde. Bu evlerin avantajı şu; Yalnızca kira ödüyorsun ve evsahibinin sen kirayı ödediğin sürece ömür boyu seni çıkarmaya hakkı yok. Aynı kiralık evde bir ömür tamamlayanlar var. Evdeki tüm tamirat ve yenileme ev sahibine ait. Tüm kiralık evlerde beyaz eşya standart olarak var. Bunların tamiri, bakımı, yenilemesi ev sahibine ait.
Bu sistem güzel gibi de görünse, büyük şehirlerin tüm ülkeden iç göç alması, bunun yanında bizim gibi karakafaların ülkeye işçiydi, mülteciydi yalanıyla yerleşmesi, sayıları kısıtlı olan bu kiralık evlerde bir arz ve talep sıkıntısı yarattı. Bunlara bir de iyi adreslerde oturanların kira kontratlarını elllerinden bırakmamak için binbir dereden su getirmesi de eklenince büyük bir konut sıkıntısı oluştu. Şehir planlaması diye bir şey olduğundan sürekli inşaat da yok, yeni daireler inşa edilemiyor çok rahat olarak.
Bu kiralık evlerde bir sıra sistemi var. Adını yazdırıyorsun Stockholm şehri konut sırasına. Bekle babam bekle. Öz İsveçli’ler çocukları doğar doğmaz yazdırıyor sıraya. Çünkü iyi bir adreste sıra gelmesi 20-30 seneyi buluyor. Gülmeyin!!! Altınıza da etmeyin!!! Durum bu… Eski DDR de tenekeden bir Trabant araba için yıllarca sıra beklenirmiş. Aynı hesap. Ama allahı var, bu kiralık dairelerin standartları iyi.

Tabii devletin piyasayı böyle kontrol edip, suni teneffüsle beslediği ekonomilerde olan şey burada da var. Siyah kira kontratı. Evet… İyi bir adreste dairen varsa bunu el altından satabilirsin. Resmi kayıtlarda ”dairelerimizi değiştik” diyorsun satacağın kişiyle beraber. Ama masa altından para alışverişi oluyor.
Bizzat ben böyle yaptım. Beraber olduğum hatundan ayrılınca g.t gibi ortada kalmamak için tek çare buydu. Ya da konuşulan dillerin sırf Arapça, Kürtçe, Türkçe olduğu gettolara taşınacaktım. O zamanlar gettolarda fazla sıra yoktu, kimse oturmak istemediği için. Hemen veriyorlardı daireyi.
G.tüm fazla sıkıya gelmez benim, bir aracı bulup sahte belgelerle falan bir İsveçli’nin oturduğu 2 göz daireye taşındım.
Geçen seçimlerden önce iktidara gelme ihtimali kuvvetli olan parti, bu sosyalist düzeni yıkacağını açıklamıştı. Tuttum ben de dairemi, 4 odalı bir evde yalnız yaşayan bir kadınla değiştirdim. Yine sahte belgelerle tabii. Seçim günü oyumu attım, bir yıl sonra kanunu çıkardılar. Sıra sistemine dahil olan ve benim evi de kapsayan evleri özelleştirdiler. Bunu yaparken de içinde oturanlara piyasa fiyatının % 40 altına sattılar. Kedi olalı bir fare tuttum…
Son Atılan Yorumlar