Über sexy Swedish Girls!!! Sarı saçları, pembe-beyaz etleri, kendilerine güvenli duruşları, ne istediğini bilen tavırları, mahalle baskısının ne olduğunu hiç tatmamış, seks için günde 5 posta eti ete değse doymayacak İsveçli kızlar!
Kim bunlar? Nerede bulunurlar?
60 ve 70 lerde her yerde bulunabilirdi bunlar. Anladığım bu. O yıllarda tüm dünyayı etkisine alan dalga, Viking ülkesine vurduğunda devlet büyükleri oturdu ve düşündü. Uyuşturucu ve seks, çiçek çocuklar… Bu akımlarla çok zıt düşüp, çağın getirdiği yeniliklere uyum sağlamazlarsa sürecin dışında kalacaklar, halktan uzaklaşacaklardı. Bu onlara iyi bir fikir gibi gelmemiş olsa gerek ki buna karşı ”her şeyin başı eğitim’‘ diyerek bir takım düzenlemelere gittiler.
Bu dönemde, okullarda çocuklara cinsel eğitim dersleri ilk defa koyulacağı zaman, okutulacak yayınlarda ve eğitim filmlerinde cinsel ilişkinin nasıl tasvir edileceği gündeme geldi. Türlü şaklabanlıkla edep yerlerini saklamaya çalışmak ve olayları anlatmak için binbir dereden su getirmek yerine her şeyi olduğu gibi göstermeyi uygun buldular. Fakat ülkenin sansür kanunları buna engel teşkil ediyordu. Problem olmadı yine de. Tek bir imza ile dönemin yetkilileri sansürü kaldırdılar. Artık filmlerde ve basılı yayınlarda cinsel organların dışında birleşme de gösterilebilecekti.
Liberal demokrasinin hakim olduğu bir ülkede, kafalarını günün modasına uyarak dumanlayan gençler bir de tüm sansür engellerinin çöpe atılmasıyla iyice zincirlerinden boşandılar. Aynı dönemde, diğer ülkelerde ”İsveç, kadınları ve bu kadınların serbest sekse bakış açıları” üzerine belgesel filmler çekilmeye başlandı. İspanya, İtalya gibi katolik ülkelerin yanında Yeni Dünya’da da insanlar İsveç’den gelen haberlere ve görüntülere bakarak başlarına yağacak taşları düşünüyordu. Bakınız, aynen şöyleydi durum:
Sonra bir şey oldu. Lastik patladı, çiçek çocukları taşıyan Volkswagen minibüs devrildi. Ben olay mahaline geldiğimde enkaz kaldırılalı çok olmutu. Asfalttaki fren izleri bile silinmeye yüz tutmuştu diyebilirim.
Kaza mahaline gelinceye kadar geçilen kilometre taşlarından kendi şahit olduklarımı potpuri olarak alayım:
97 yılında gazetelerin başlıklarını süsleyen haberler, şehirdeki striptiz kulüpleri için trafikte ayaklı reklam panosu görevi üstlenen araçların molotof kokteylleri ile saldırıya uğramasıydı. Ayda bir iki kez okuyorduk bunları.
2000 lerin başında, yine striptiz kulüplerinin çıkışlarında pusuya yatan, beyzbol sopalarıyla silahlanmış kişilerin, kulüp müşterilerinin kafasını ve gözünü yarması olayları az değildi.
American Apparel’in, konsepti nedeniyle yıllarca mağaza açamadığı İsveç’de, iç çamaşırı firmaları yaptıkları reklam kampanyaları yüzünden haftada bir tüketici derneklerince ve bazı organizasyonlarca şikayet edilip, ağır para cezaları ödemeye mahkum oluyorlardı.
Herhangi bir Türk kadınının boğazına duygusallıktan taş oturtacak, gözlerinden yaşlar getirecek İsveçli babaların, ülkedeki adalet sisteminin çarkları arasında nasıl öğütüldüğüne dair bir istatistik şunu söylüyor:
Boşanma davalarında, çocuğun vesayeti üzerine verilen 100 karardan yalnızca 23 ü babaları haklı görüyor. 77 sinde çocuk anneye veriliyor.
Bakın bugün gelinen noktada nerede duruyor İsveç?
Bir peynir markası olan Jarlsberg’in aşağıda seyredeceğiniz kısa reklam filmi, Eşitlik Ombudsmanına şikayet edildi.
Şikayetçi kişi, reklamdaki sloganı seksist ve kadını aşağılayıcı bulmuş. Slogan şöyle
Smaken sitter i hålen!
Çevirisi tam olarak şu:
Tadı, deliğinde!
Çok fantastik değil mi?
Son olarak, ülkenin sayılı seyahat acentalarından Nazar Turizm‘in geçtiğimiz haftalarda ana sayfasında olan, ancak gelen tepkiler ile silinen yazısını alayım buraya.
Kreta’daki (Yunanistan) tüm otellerimiz kadınlar tarafından işletilmektedir. Eğer olur da ortalarda bir erkek yönetici görürseniz şaşırmayın. Yine içiniz rahat olsun. Çünkü mutlaka o erkeğin üzerinde, tüm işlerin derli toplu olarak organize edilmesinden sorumlu bir kadın vardır.
Bu yazıyı yazdım ama biraz rahatsız oldum kendi yazdıklarımdan. Klasik bir feminizm düşmanı erkek görüntüsü vermişim gibi duruyor tüm blog post. Ve üstelik abartılı duruyor. 3 defa okudum, yanlış bir şey mi yazıyorum, çok mu subjektifim diye. Ancak verdiğim örneklerin hepsi politically correct olmaya çalışan medyadan ve kendi gözlemlerim.
Dün gece de geç saatlere kadar İsveç blogosferinde ve gazetelerin sayfalarında gezindim. Birinci konu, hiç kuşkusuz Wikileaks kurucusu Julian Assange hakkındaki tecavüz iddilaları. Baya bir materyal topladım. Güya bu yazı 1. bölüm, Assange olayına değindiğim bir sonraki yazım ise 2. bölüm olacaktı. Bu yazıyı bile isteyerek yayımlamazken ikinci bölümü yazar mıyım, bilmiyorum.
Çok üzgün ve kızgın olduğun anlarda duygularını bloga dökmekten kaçınacaksın. Hele bir de seni kızdıran şeyler hakkında nasıl bir tavır takınman gerektiğini bilemiyorsan, o güne kadar kendine ilke edindiğin ”olmazsa olmazların” gerçek hayatta sallandığını farkedip, prensiplerin yeniden gözden geçirilmek zorunda olduğunu düşünüyorsan, en iyisi sıcağı sıcağına o konuyu yazmayı boşvermek. En azından birkaç gün bekleyip, daha salim kafayla hoyhoyların indiğinde o konuyu işlemen daha akılcı.
Arada bir okurlarla tartıştığım olmuştur. Bazen onlarda ‘’sırça köşkünden bildiren adam” izlenimi yarattığım doğrudur. Burada sırça köşk olarak neyin anlaşıldığı önemli oysa. Temiz sokaklar (ki temiz değiller), sosyal haklar, güzel ve sokağa işeyen kızlar aslında benim sırça köşk tanımıma girmeyen şeyler.
Benim Sırça Köşk’ümde, geceleri kulaklara dillerin girdiği, tuvaletlerinde gang bangların döndüğü barlar sokağının bittiği yerde, parkın içinde, cuma günleri dolup, taşan cami var. Somalili, Iraklı, Türk, Kürt, zenci ve beyaz müslümanların gittiği caminin 100 metre karşısında, mini eteklerinin altından donlarını aça aça oturan kızların bulunduğu açıkhava birahaneleri var. Sonra blog yazan bir dışişleri bakanı var. Dışişleri bakanının hristiyanlığı ve noeli saçma bulan 17 yaşındaki oğlunun tuttuğu blogu var. Blog demişken, unutmadan; kraliyet ailesinin biricik prensesi için ‘’sosyetik amcık” diye başlık atan, ödüllü, politik blog yazarı var. Metroda kartımı gösterip, geçtiğim türbanlı hintli görevli var. Başka bir türbanlı, posta paketlerimi aldığım ofiste çalışan Pakistanlı kız var. Evin altındaki markette çalışan transseksüel var. Yemek yediğim restorana tişört ve kot içinde, ailesi ile eskortsuz gelen, serviste sırasını bekleyen, Türkiye kökenli milli eğitim bakanı var.
Belki de bu yüzden, bazılarınızın ”hariçten gazel okumak’‘ diye tabir ettiğiniz gibi, ”hak ve özgürlükler şudur, böyle olmalıdır” tarzındaki söylemlerle haddimi aşıyor olabilirim. Özgürlük hissinin ve bu hissin garantörü olan sistemin bana verdiği sarhoşlukdan olsa gerek. Mazeretim budur.
72 milletin ve kültürün, 30 değişik dinin yer bulduğu bu ülkede, bu Sırça Köşkte, bu kadar ayrı telden çalan insanlara rağmen 14 yıl boyunca kan, şiddet, kavga ve tehdit gördüğüm pek olmamıştır. En son bir sokak kavgası ne zaman gördüm? Cidden hatırlamıyorum.
O yüzden geçtiğimiz günlerde, Uppsala Üniversitesi’nde bir sunum yapacak olan sanatçı Lars Vilks‘in 2010 yılında, farklılıklara, aykırı görüşlere büyük toleransla yaklaşan bu ülkenin, bağımsız ve herşeyin tartışılabileceği bir mekanı olan üniversitesinde yapılan saldırı beni derinden etkiledi.
Kısa bir özet geçecek olursam; geçtiğimiz sene, İsveç’in küçük bir şehrinde, ifade özgürlüğü ve tolerans üzerine bir sanat galerisi açılışına davet edilen Vilks, galeri sahipleri tarafından galeriye bağışlanmak üzere ayaküzeri bir çizim yapmaya zorlanır. Bunun üzerine Vilks, ideal anlamda bir ifade özgürlüğünün olmadığını göstermek için (ne yazık ki), sonradan gelecek tepkileri de o anlık yaptığı sanat eserinin bir parçası olarak algılanmak üzere bir kağıt parçasına müslümanların peygamberi Muhammed’i çizer. Muhammed’i bir köpek olarak çizen Vilks’in buna benzer bir başka eski çalışması ise İsa’yı pedofil olarak tasvir etmesi.
Galeri yönetimi bu çizimi ilk önce gösterime koysa da, gelen tepkiler üzerine hemen indirir. Ancak orada bulunan bir gazeteci bu olayı medyaya taşır ve o günden sonra ortadoğuda yakılan İsveç bayrakları, telefona gelen tehdit mesajları, polis koruması, arabaya binerken bomba var mı diye kontrol etmek vesaire Lars Vilks’in günlük hayatına girer.
Bu izleyeceğiniz video, geçtiğimiz günlerde Uppsala Üniversitesindeki sunumu esnasında saldırıya uğrayan Vilks ve salonda atılan tekbirler üzerine.
Üniversitenin anlamını bilenler ya da en azından bir yerde okumuş veya hatırlayanlar için… Burası bir üniversite!
Yazımın başında, prensipleri ve ilkeleri gerçek hayatla bağdaştırma çabasının, zaman zaman verdiği yenilgi hissinden bahsetmiştim. Bireyin inanç, yaşam, eğitim özgürlüğü konusunda görüşlerimi biliyorsunuz. Bu sebeple İsviçre cami minarelerini yasaklarken, Fransa burkayı yasaklarken, Türkiye’de türban takanların üniversitelere girmesi yasakken, tüm bunlara karşı olduğumu fırsat buldukça belirttim. Ancak yukardaki görüntüler beni ciddi anlamda düşünceye sevkediyor. Bu kutuplaşmanın çözümü nedir? Düşünce ve ifade özgürlüğünü bir kenara ”azıcık” koyup, Sırça Köşk’ü tehlikeye mi atalım? Ne adına vazgeçelim Sırça Köşk’ten? Şu videodaki, insan kılığına girmiş ”şey”lerle uzlaşmak adına mı? Değecek mi? Sonucunda nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Biz gerçekten beraber ve barış içinde yaşayabilir miyiz? Barış içinde yaşamak derken, koyun gibi değil ama. Düşünerek ve düşündüğünü ifade edebilerek…
Sanat eleştirmeni değilim, sanatın ne olup ne olmadığını en iyi açıklayabilecek kişi de değilim. Ancak sanatçının görevlerinden biri de provoke etmek değil mi zaten? Sanatı, masaya koyulan bir lahanayı resmetmekten veya siyasetci taklidi yapmaktan öteye götüreceksek biraz daha provokatif olmak gerekmiyor mu?
Sorular ve cevapları… Hem zor, hem çok kolay…
Bakacağımız örnekler var mı bu problemi çözerken? Bilmem ki… Şöyle bir örnek var. Ama ”o başka bu başka, benim kutsalım, onun kutsalı, hassasiyetler” diye geviş getirenler, anlamaya çalışanlardan fazla olacaktır. Hem de ”peki, hadi” desen, nerden baksan 200 yıl var oraya gelene kadar.
Magnus Betner Sırçalı Köşk’ün dikkate değer stand up komedyenlerinden biri. İsveçlilerin espri anlayışı bizimkilere benzemez, soğuktur daha çok. Ama tutuluyor bu çocuk kendi memleketinde.
Inget Är Heligt (hiçbir şey kutsal değil) adını verdiği turnesinin bir ayağını methodist kilisesinde yapıyor. Bu gösteri Tv de de yayımlandı. Video İsveçce olsa da ilginç bulacağınız ayrıntılar olabilir. Hepsini seyretmenize belki gerek yok. Ama 01.24 ile 01.32 arası önemli. Magnus orada şöyle diyor: ”yesus va gey” diye başlayan bölüm.
İsa tabii ki homoseksüeldi. Eğer öyle olmasa, o kıyafetler içinde 3 yıl boyunca 12 erkeğin arasında kalır mıydı?
Bu bölümde, kilisedeki izleyicilerden gelen yüksek sesli kahkahalar var. Gösterinin diğer bölümlerinde, İncildeki ensest ilişkilere dahi referans veren espriler var. Herkes gülüyor mu? Tüm videoya bakarsanız, suratı asılmış bir şekilde oturan bir kesim de var. En arka sırada papaz oturuyor. Zaman zaman gülümsüyor, zaman zaman rahatsız olduğu belli. Kavga, tehdit, bağrışma-çağrışma? Yok!
Öğrenci kredisi veren kurumdan düzenli mektup geliyor eve. Şu kadar borcun kaldı, bu kadar faizi bindi, şöyle bir ödeme planın var bu yıl için vs… Resmi kayıtlara göre işsiz göründüğüm için 2010 yılında oldukça düşük bir rakam ödeyeceğim.
Ne kadar eleştiri getirirsem getireyim, bu sosyal devletin hakkını da ödemek zor olur gibime geliyor. Benim hiçbir şeyi beğenmemem, çatık kaşla eleştiri getirmem biraz da Türk şımarıklığı. Elin adamı, seni senden daha fazla düşünüyor. Bu öğrenci kredisi dediğin şey benim zamanımda 7200 kron civarındaydı (yaklaşık 1500 TL) aylık. Bunun 2400 kronu, geri ödemeni gerektirmeyen bölümü. Sana hibe ediyorlar bu rakamı her ay. Geri kalan 4800 kronu ise eğitimin boyunca borç olarak alıyorsun. Bu arada yurtdışına dil öğrenimi veya başka bir eğitim için gideceksen, 40 haftaya kadar olan eğitim programları için de bu miktar veriliyor.
Bunun yanında kirada oturanlar için kira yardımı, hastalık parası, 300 işgünü boyunca maaşının % 80 ini verdikleri işsizlik parası gibi bir ton sosyal güvence dahilinde olan yardımlar var. Ancak bunlardan yararlanmak için bir sürü form doldurup, özel hayatını sosyal hizmetler dairesinin arşivine koyman lazım. O yüzden ne hasta oldum bugüne kadar, ne de ihtiyacım olduğu anlarda kira yardımı aldım. Bir de yarın öbürgün sarıkafanın biri sohbetin ortasında ”hem ülkemize geliyorsunuz…” diye bir cümleye başlarsa ‘’siktir lan” diyebilmek için.
Yalnızca 10 yıl önce çalıştığım şirket iflas edince, iyi bir maaşın işsizlik sigortasına denk gelen kısmını uyanık bir manevra ile 300 değil, 599 iş günü boyunca yedim. Üzerine bir de barmen olarak çalıştığım için bahşiş ve kayıt dışı maaşımla birleştirip, paranın münasip bir yerine yerleştirdim.
Barı işleten adamı tanıyordum önceden. Şansım ve çevrem olduğu için dört ayak üzerine düşmüştüm. Bir İsveçli hayatta bu kadar kıvrak olamıyor ama. Yabancılar şikayet edip, zırlarlar çokca. Fakat yeraltındaki o muazzam şebekenin görünen ve görünmeyen kısımlarına ulaşma şansın vardır her zaman, bir karakafa olarak İsveçli’den daha çok.
Doğu bloku tayfasında iyi kontakların varsa, Rusya’dan getirilen kaçak havyarı restoranlara el altından satabilirsin. Yine bu tayfanın elinde tuttuğu illegal inşaat sektörü kaynakları ile evinin restorasyonunu bir İsveçli’nin getireceğinden % 50 daha ucuza da getirirsin. Bir Asyalının sahip olduğu restoranlar zincirine ait tüm işletmelerin, XP windows işletim sistemi altyapısı ile çalışan yazarkasalarını manipule ederek kendine kayıt dışı, bir İsveçli üst düzey yöneticinin vergi çıktıktan sonra elinde kalan maaşına mütekabil geliri de tedarik edebilirsin. (Şimdi bakıyorum da, bu kadar malzemeden aslında iyi bir roman çıkar).
Peki ülkedeki sıradan bir AB ülkesine göre oldukça iyi olan sosyal haklarına rağmen, kişisel ekonomisi birazcık sekteye uğrayan, günlük hayatta sosyal ağı çok da geniş olmayan Svensson ne yapar? Evinde oturup keyfine mi bakar? Çünkü daha önce çalıştığı işinde aldığı maaşının % 80 i de az bir rakam değil hani. Eğer hiç adamakıllı bir işi de olmamışsa yine dört ayak üzerinde. Çünkü kirasını, toplu taşım kartını, internet bağlantısını tamamen sosyal büro ödüyor. Bunun üzerine evde aş bekleyen kafa sayısına göre alçalıp yükselen bir indeks var. 1,5 kişilik çekirdek isveç aile yapısından 8 çocuklu Somalili mülteci ailelerine kadar günlük 3 öğün yemekten ve üstüne başına alacağın kıyafetleri de hesaplayıp, her ayın 25 inde parayı hesabına yatırıyor devlet baba.
Sosyal araştırmalar bürosunun 4 hafta boyunca katılımcılara açık tuttuğu, katılanların kimliğinin gizli tutulacağı garantisi verdiği ankete göre, devletin verdiği paraya tamah etmeyen Svensson fuhuşa yöneliyormuş. Anket sorularını kendi gözlerimle görmediğim için ”pazarda limon satmak” bir şık olarak sunulmuş mu bilemiyorum. Sunulsaydı da farklı bir sonuç çıkmazdı ama.
Ülkenin güneyinde, Danimarka’ya yakın olan Skåne bölgesi ile sınırlı tutulmuş bu araştırmada, 2010 yılının ilk 3 ayı içersinde internette kendini pazarlayanların sayısının 160 olduğu belirlenmiş. Tüm 2009 a göre % 100 artış var deniliyor raporda. Bu 160 kişinin 40 ı erkek. Tüm dünyayı saran ekonomik krizin, herşeyin rakamlarla, istatistikle ölçülebildiği ülkesi İsveç’deki yansıması bu. Sosyal büronun dediğine göre fuhuşun artık neredeyse tamamen internete taşınması, bu araştırmayı yapmalarını kolaylaştırmış.
Anna adında, 30 yaşında, normal hayatında bir işi olup, eskortluğu ekstra gelir için yapan kadın da tv deki röportajında ilginç birşeye değindi. Fuhuşun internete taşınmasını pozitif olarak değerlendiren Anna, bu sayede aracılara ihtiyacı kalmadığından ve müşterilerini daha karşılaşmadan seçme şansı olduğu için mesleğin tehlikelerinden korunabildiğini söyledi.
Türkiye’de halk arasında ”internet yasası” veya ”5651” adı ile bilinen kanun, içerdiği bir madde ile internet üzerinden fuhuşu teşvik edeceği gerekcesiyle serbest çalışan seks işcilerinin kendi hizmetlerini bir web sitesi ile tanıtmasına, müşterilerini kendilerinin seçmesine ve aracılara para kaptırmadan emeklerinin karşılığını almalarına engel oluyor. Hayatını bu yolla kazanmayı seçmiş insanları zorla sokağa ve pezevenklere mahkum ediyor.
Aile bakanının homoseksüelliği hastalık olarak görmesi, aile içi cinsel taciz, evde cinsel şiddet ve seks işcilerinin sorunları gibi aslında birincil derecede önemli konularda, literatürdeki adı ile ‘’seksüel politik” i ajandası yapacak, partilere bağımlı veya partilerden bağımsız kişilere ve organizasyonlara ihtiyaç olduğu çok açık.
# İki sene oldu galiba blogun tasarımı ile oynayalı. Sanki tekrar zamanı geliyor gibi. Arada bir internette dolaşırken beğendiğim tasarımlar olursa bir yere kaydediyorum, daha sonra detaylıca incelemek üzere. Bunların arasına çok saçma sapan ve uçuk siteler de girmiyor değil. Geçenlerde FriendFeed’de paylaştım Yvette’s Bridal Formal adlı siteyi. Bence oldukça ilginç ve sıradışı olmuş böyle. Hatta büyük ihtimalle, bilhassa böyle bir tasarım kullanmış da olabilirler.
Yeni tasarım falan dedim ama ne kadar ağırkanlı olduğumu biliyorsunuz. Eylül’ü bulur bu iş. Hazır o kadar vakit varken aklınızda sitenin tasarımı veya işleyiş fonksiyonları ile ilgili birşeyler varsa onları da yorumlarda veya direk maillerde alayım. Gerçi 70 milyon futbol teknik direktörüne sahip bir ülkede görüş istenince olacakları tahmin etsem de bu özgürlüğü veriyorum sizlere. Zaten büyük bir ihtimalle ben kendi bildiğim ve gücümün yettiği kadarını yine kendi kafama göre yaparım. Ama bakarsın, aradan bir cevher fikir de çıkar.
Ass Spanking’de dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de poponun loblarına şaplağı eşit olarak paylaştırmak. Lobların ikisini de iyice benzetmek lazım ki, kendini köteklettiren aklı eksik, oturmaya çalıştığında canı adamakıllı yansın.
İsvçire’de cami minarelerine yasak geldiği zaman, aklı ve fikrini misak-ı milli sınırları dışındaki gerçekliklerle de zenginleştirmiş olanlarımız bunun son derece yanlış bir uygulama olduğunu, inanç özgürlüğüne ve dolayısıyla da İsviçre anayasasına aykırı olduğunu belirtmişti. İsviçrelilerin merak ettiği bir konu, niçin hristiyan ülkelere iş gücü veya mülteci sıfatıyla gelen müslümanlara kendileri cami açarken aynı hakka kendilerinin Suudi Arabistan’da sahip olamamasıydı. Videoda bunun son derece doyurucu bir açıklamasını bulacaksınız.
Tabi ki inanç özgürlüğü korunması gereken bir özgürlük. Ancak bu özgürlüğün tanınması, inanılan şeylerin çoğu zaman oldukça dandik şeyler olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Beraberce izledik. Gerçi aramızdan yorumlar bölümüne ”din bu deYİL” şeklinde yorum yapacak olanlar da vardır. Onların loblarına loblarına hep beraber veririz.
# Vespa, 1946 dan beri çok kişinin gönlünde yatan bir taşıt aracı. Econogo adlı şirket tarafından şimdi şarj edilebilir akülü, benzinsiz çalışan Vespa piyasaya sürülüyor. Fiyatı 2000 pound. Yani yaklaşık 4500 TL ediyor galiba. Siyah ve bej renkleri var. Bilemiyorum motorlu taşıt muamelesi mi görür de üzerine fiyat biner mi gümrükte bu aletin? Eğer değilse popüler olabilir Türkiye’de.
# Avrupa’dan demokrasi dahil herşey geldi Türkiye’ye. Allah eksik etmesin, daha da gelsin. İki eliyle bir ski doğrultamayistan’ın ihtiyacı var bu tarz muassır medeniyet seviyesi emarelerine. İster özümseyerek, ister yüzeysel…
Yalnız bazı şeyler var ki, liboş olan ben dahi onları bu güzel vatanda görmek istemem. Ocak ayının eksili, buzlu bir Stockholm gecesinde, şehrin tarihi, turistik merkezinde bir barın çıkışında gördüğüm, yolun kenarında sıyırmış işeyen kız, bu cennet vatana gelmesin mesela. Hayır, direk olarak o görüntüden rahatsız olmuyorum. Sonrasında olabilecekler biraz rahatsız edici. Ne istediğini bilen kadının vazgeçilmezi olan cunnilingus ifa edilecek, omza alınan bacaklar kavranıp, bileklerin iç tarafı öpülecek.
Norveçli 60 kadın ve 30 erkek, gönüllü seks işcisi oluyor. Açılacak 5 adet genelevde, vizitesiz, sevabına seks yapacak bu 90 kişi. Norveç’in 4,5 milyonluk nüfusu içinden 90 kişi gönüllü olmuş. Bu tip karşılaştırmalar yapmak saçma, ama yapmadan da duramıyor insan: Kaba bir hesapla, 70 milyonluk Türkiye’de yaklaşık 75 adet bedava kerane ile 1350 gönüllü kadın, erkek karışık orospuya tekabül ediyor bu.
Bu toplu hareketin bir sebebi var kuşkusuz. 2009 yılında Noreç’de yürürlüğe giren ve fuhuşu yasaklayan kanuna karşı, arkasında Fripolitisk Movement (Özgür Politika Hareketi) adlı oluşumun bulunduğu bir protesto bu.
Norveçli aktivistleri bu harekete iten sebebin dayanaklarını da öğrenmemiz lazım.
10 yıldan biraz fazla zaman önce, demokratik bir ülke olarak anılabilecek ülkeler arasında fuhuşu ilk yasaklayan İsveç oldu. Çıkarılan kanuna göre seks satmak yasal, ancak satınalmak suç.
Hükümetteki sosyalist blok ve radikal feminist lobinin çabalarıyla çıkarılan bu kanunu hazırlama sürecine hiçbir seks işcisinin katılmamış olması ilginç ve önemli bir ayrıntı. Halka rağmen halk için mottosu, rengi kırmızıya çalan kollektivistlerin etiket bulutunda var.
Aslında kanunun kağıt üzerine dökülen özüne baktığımızda itiraz edecek çok şey yok. Özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinden yapılan, pasaportuna mafya tarafından el koyularak, içlerinde İsveç’in de bulunduğu AB ülkelerine seks köleleri getiren şebekelere vurulmak istenen bir darbe var. Bir de tabii yine ‘’şüphesiz biz sizin için en iyi olanı biliriz’‘ edası ile masabaşında kısa saçlı, boğazlı kazaklı, gözlüklü orta yaş ve üstü kadın lobisinin verdiği bir mücadele de var. Seks, yalnız ve yalnız iki insan arasında, o da ancak aşk olursa yapılacak birşey. Bu tanımda direkt olarak ‘’sakat’‘ diyebileceğim birşey yok. Ancak seks gibi oldukça kompleks ve insan hayatında temel olan bir olguyu bireylerin hür iradelerine bırakmadan, zorla ve kanunla regüle etmek ve bu yorumlamayı tek gerçeklikmiş gibi empoze etmek olukça faşizan bir yöntem.
Yukardan bir topluluk, sizlere bu işin para için, toplu olarak, aşk olmadan, düzensiz veya organize olarak yapılamayacağını dikte ediyor. Dini değerler, puritanizm, ahlak normları ve faşizm, bir anda kadın erkek eşitlikçiliğine soyunanlar ve sosyalistlerle aynı potada eriyor. Çok ilginç… Or not !!!
Adalet bakanı – Tipik bir sol, radikal feminist profil
Herşeyden önce insan kaçakçılığına referans verdiğimiz, uluslararası tanımlamada ‘’trafficking’‘ denilen olayın önüne, kanunun yürürlükte olduğu 10 yıl içinde geçilemediğini belirtmem lazım. Polisin ve diğer bağımsız kurumların yaptıkları araştırmalar aksine seks kölesi olarak İsveç’e getirilen insan sayısında patlama olduğunu söylüyor. Bu verileri gazetelere ve tv lere gündelik düşen haberler destekliyor. Kış soğuğunda, bir camping alanında karavanlar içinde satılan, türlü bulaşıcı cinsel hastalığa sahip, pasaportları olmayan, yaşları küçük, Slovakyalı genç kadınlar mesela…
Bu işte tabi muazzam para var. Devletin kendisi işin içinde olup, kuralları az veya çok belirlemediği takdirde bu tip büyük gelir kaynaklarının yeraltı dünyasının elinde olması çok şaşırtıcı değil. ABD deki içki yasağı döneminde zengin olanları hatırlayalım, Türkiye’de cüzdanında döviz bulundurmanın suç olduğu yıllarda bu işi yasadışı olarak yapıp döviz ticaretine soyunanların elde ettikleri servetleri de anlatıyorlar. Piyasanın işleyiş kuralı heryerde böyle. Yasağın olduğu yerde, bu koşullarda cebini doldururken insanları sömürenler her zaman bulunacaktır.
Gelgelelim, tüm bu verilere rağmen Norveç ve İzlanda bu kanunu İsveç’den ithal ettiler 2009 yılında. Norveç ayrıca kendine göre bir düzenleme yaparak, yurt dışında para ile seks satın alan yurttaşlarına da kanuni işlem uyguluyor. Tatilde Londra’da araba kiralayıp gezenlerin, kendi ülkelerine geri dönünce yanlış şeritte araba sürdükleri için trafik cezasına çarptırılmaları ile karşılaştırabiliriz belki bunu. Tek kelimeyle absürd.
Fripolitisk Movement 5 ayrı şehirde genelev açmak çin lokaller kiraladı. Oslo, Bergen, Trondheim, Stavanger ve Kristiansand. Bu genelevlerde gönüllü olarak çalışacak aktivistlerin hizmetlerinden yararlanacak olan vatandaşlar, karşılığında ücret ödemeyecekleri için Norveç’deki fuhuş kanununa mukavemetten yargılanamayacak.
Aktivistler kendilerine Fripolitisk Movement’in ambassadör leri (elçileri) adını veriyor. Organizasyonun sözcülerinden Frank Horn Hartvedt’in dediğine göre elçiler seksten çok özgürlük konusu ile ilgililer. Ayrıca bu proje için 3 yıl çalışılmış, yani bir anda parlayıp, sönecek birşey gibi görünmüyor. Elçilerin çoğu Norveç’ten olsa da, aralarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelenler de var. 3 isveçli kız varmış gönüllüler arasında mesela. Canlarım benim… Sizlerle aynı pasaportu taşımaktan gurur duyuyorum.
Toplu seks yaparken analdan takılan insan için kondom, prezervatif kullanmadığı durumlarda AIDS riski yüksek olur. Toplu değil, tek yapsan da öyle ya….
Yine Tanrı’nın kendisi bilir ama, ruhban sınıfını aradan çıkarmak ve insanlara doğru yolu gösterebilmek için bir blog tutsa çok yararlı olur diye düşünüyorum.
Psikolojik olarak domine edilmek isteyen bir kızla çıkıyorum. Oynadığımız seks oyunları arasında tecavüz ve evde ben giyinikken onun çıplak gezmesi gibi şeyler var.
Son Atılan Yorumlar