Funk Warner Bros!!!

Warner Bros. YouTube’dan kendine bağlı artistlerin videolarını silmesini istedi bir süre önce. Artık içerik biraz daha fakir olacak YouTube’da.

Ekononiden ben mi anlamıyorum, yoksa böyle uluslararası büyük şirketlerin başında oturanlar tamamen mi kafayı yedi, kestirmek güç…

Bir süre önce Kutiman diye biri çıktı, duyanlarınız olmuştur. 25 yaşında İsrailli bir müzisyen Kutiman… Adamın yaptığı, YouTube videolarından bölümler alıp, kırparak hazırladığı bir video… Ortaya çıktığında o kadar ünlü oldu ki Kutiman’ın kendi sitesi uzun süre hizmet dışı kaldı.

İlgimi çekti, çünkü funk müziğe karşı büyük ilgim var. Sırayla alalım… Kutiman’ın bu videosundan habersiz olanlar….

Kutiman-Thru-you_-_01_-_Mother_of_All_Funk_Chords

Uploaded by kukuriku1907

Burada yapılan şu… Bir sürü telif hakkı sahibi müzisyenin eserleri kırpılarak, yapıştırılarak, eklenerek ortaya yepyeni birşey çıkarılmış… Hoş mu? Bence süper…

O kadar hoşuma gitti ki daha da detayı ile araştırdım. Kutiman’ın Funk N Stein adlı başka bir İsrailli grupla konser kayıdını izledim. Funk N Stein, barındırdığı tüm özellikleriyle hasta olduğum türde bir grup…

İki seçenek vardı önümde. Ya herhangi bir torrent sitesinden bunları 2 günde indirecek, ya da Itunes Store a giderek oradan 2 dakikada herşeyi indirecektim. İkincisini yaptım. Itunes fiyatları abartı değil. Bir plastik parçasına gidip 20 Avro vereceğime, oturduğum yerden istediğim şeye ulaşmanın verdiği keyif var. Yarım saat içinde yolda yürürken kulaklıkla dinleyebileceğim 46 adet parçayı makul bir ücret karşılığı indirip iphone a aktarmıştım.

İlk videoda emeği geçen müzisyenler Kutiman’ın kendi eserlerini kullanmasına ses çıkarmadığı için,
Kutiman zahmet edip yayınlanmış eserleri kafasına göre çalıp, çırptığı için,
YouTube müziğin ücretsiz paylaşımında devrimci bir rol oynadığı için,
Son olarak da ticari bir kuruluş olan Apple’ın Itunes Store’u tüketiciye kolaylık sağlayıp, fahiş fiyatlar istemediği için

Müzik endüstrüsi benden para kazanmayı başardı. Bunun ötesinde belki de hiç keşfedemeyeceğim müzisyenleri öğrendim. Stockholm’ü ilk ziyaret ettiklerinde 40-50 avro ödeyip konserlerine de gideceğim. Bununla yetinmedim, tuttum bir de burada yazıyorum, reklamını yapıyorum.

Tüm bu zincire hala kafası basmayanların olması çok ilginç….

Kutiman_feat._Funk_N_stein__amp__Karolina__Live_

Uploaded by kukuriku1907


Bookmark and Share

Hem Severim Hem Döverim

Her ülkenin, toplumun kendine has özelliklerinin oluşturduğu bir karakteri var. Bu karakter birey olarak seninkine ne kadar uyuyorsa, içinde yaşadığın toplumda o kadar rahat ediyorsun. Mesela ben hiçbir zaman Türk toplumunun genelinde olduğu gibi sıcakkanlı, konuşkan, misafirperver olamadım. O akdenizli kanı yok bende.

Bunun ötesinde içinde yaşadığın topluluğun/toplumun/ülkenin başarılarından veya utanç verici hareketlerinden dolayı da ruhsal olarak etkilenmen son derece doğal. Hayatımın üçte ikisi Türkiye’de Türk olarak geçti. Son üçte birlik kısmı ise İsveç’de ne idüğü belirsiz bir biçimde. En çok hoşuma giden dönem hiç kuşkusuz bu ne idüğü belirsiz olan dönemdi. Çocukken bunu yaşayanlar kimlik krizine girebiliyor, ben aklım başındayken göçtüğüm için acı patlıcanı kırağı çalmadı.

Gerçi 2000 yılından beri pasaportun üzerinde nationality kısmında Svensk/Swedish/Suédoise yazıyor. Bir formaliteden ibaret olduğunun farkındayım bunun. Yine de Türkiye’de olsun İsveç’de olsun gurur duyulacak veya lanetlenecek şeyler oldukça bunlara tepki vermem kaçınılmaz.

İsveç milli takımı oynadığı zaman çok umurumda değil, büyük turnuva olmazsa. Ama Semih 90 + da Hırvatistan’ a golü attığında iş çok başkaydı. Bir de şu Sevilla Fenerbahçe maçı var. Maçtan sonra boğazıma bir yumruk takılmış gibiydi, öyle hissettim yani. Hadi itiraf edeyim Gaassaray Uefa’yı kazandığında da biraz sevinmiştim. Şimdi artık Romen takımı Galatasaray’ı eleyince sevinsem de aynı şiddette bir duygusallık olmuyor tabii.

Maalesef anavatandan gurur verici enstantaneler hayatım boyunca spor müsabakalarıyla sınırlı kaldı çoğunlukla… Eh bu da birşeydir, sonuçta sevgimi ve bağımı etkilemez. Zaten o yüzden eleştirdiğim zaman daha sert oluyorum Türkiye’yi. Hem severim, hem döverim…

Analitik zeka ve rasyonal düşüncenin baskın olduğu İsveç bana günlük hayatımda daha rahat bir yaşam sağlama imkanı sunuyor. Belki bir dezavantajı gittikçe daha materyalist oluyor insan. Ancak bir şekilde eleştirdiğim ve beğendiğim yönleriyle yaşadığım toplumla bir iletişim halindeyim. Dolayısıyla bir öz İsveçli kadar olmasa da ülkeyle ilgili gurur duyulacak hadiselerde yiğidin hakkını vermek zorundayım.

Bjorn Borg la Rétro
Uploaded by tennisvideos

Düşün ki 9,5 milyonluk bir ülke, yüzyılın başındaki nüfusunun yarısını Amerika’ya göçmen olarak veriyor. Nüfusunu besleyecek durumu yok ülkenin. Göç, açlıktan… E şimdi bakıyorsun Volvo, Scania, IKEA, Ericsson… Bunlar sıkıcı örnekler, bir de ABBA, Cardigans, Europe, The Hives, Hardcore Superstars gibi müzik dünyasında iz bırakanlar var. Zlatan İbrahimoviç, Björn Borg var… Kazaa ve Skype’ın arkasındaki isim Niklas Zennström var mesela.

Ve tabii ki The Pirate Bay…. Gottfrid Svartholm Warg, Peter Sunde ve Fredrik Neij’in kurduğu bu ağ hiç kuşkusuz İsveç’in 20. yüzyılda yaptığı en büyük kültür ihracatı. Dünyanın tüm albümleri, kitapları, bilgisayar programları ve filmleri herkesin elinin altında. Arnavutluk’tan Zimbabwe’ye kadar elinin altında internet bağlantısı olan herkes ulaşabiliyor bunlara.

Şimdi de bir eleştiri… Tüm dünyada olduğu gibi burada da kötülerle iyilerin savaşı var. İblisin yeryüzündeki sureti ve temsil ettiği düşünce rahat durmuyor… İsveç bu kötülüklerden korunmuş bir yer değil. Pekçok müzisyenin faydalandığı işsizlik sigortası veya sosyal yardım kısıla kısıla kuşa döndü. Bugün Skype gibi bir buluşu hayata geçirmek isteseniz kuracağınız şirket için ağır vergilerden ötürü İsveç’i değil, Estonya veya İrlanda’yı seçmeniz gerekecek. Bireye iyi olduğu konularda kendinin göstermesi için şans veren, gaza getiren sübvansiyonların çoğu yok artık.

Bu kötüye gidişin bir başka ve en son göstergesi de bu hafta içinde The Pirate Bay’e karşı başlayacak olan mahkeme. Gottfrid, Peter ve Fredrik, Amerikan müzik ve film endüstrisi tarafından dava ediliyor. Tazminat talebi 10 milyon euro civarında. Endüstrinin işbirlikçisi ise İsveç hükümeti. Seçimlerden önce ”tüm bir jenerasyonu film ve müzik seviyorlar diye suçlu ilan demeyiz” diyen parti başkanı, iktidar oluşunun 3. yılında 2,2 milyon vatandaşı bir kalemde hırsız ve suçlu yapan kanunları teker teker yürülüğe almaktan geri kalmadı.


Peter Sunde…The Pirate Bay sözcüsü, davalılardan biri

Tüm gazetelerin başsayfalarına, kültür eklerine taşınan bu dava belki de İsveç modern tarihinin en büyük davalarından biri. Buna rağmen alınan garip bir kararla asıl mahkeme salonundaki inşaat gerekçe gösterilerek dava ucube bir yerde 50 kişilik mahkeme salonunda görülecek. Bir tarafta Warner Bros, Sony, Holywood vesaire, öbür tarafta 3 sarı kafa… Amaç kimse görmeden, medyaya duyurmadan bu üçlünün defterini dürmek, ömürlerinin sonuna kadar ödeyemeyecekleri bir borca sokarak hayatlarını karartmak.

Çok şükür ki dünyanın neresinde olursa olsun yüksek mevki insanları birbirinin arkasını kaşımak ve rüşvet alıp vermeyle o kadar meşguller ki, teknoloji ve arkasında yatan felsefeyi idrak etmekteye vakitleri yok.

İşte bu sebeple mahkeme sonucu ne olursa olsun kaybeden taraf film ve müzik endüstrisi olacak. Cehenneme kadar yolları var…

(Videoclip) Hardcore Superstar – Shame
Uploaded by sixxx666

Bookmark and Share

İnsaf Eyle Ya Rab!

Eski filmlerden öğrendik hepimiz ”sahip olma” nın ne olduğunu. Normal kelime anlamının da ötesinde bir cismi/kişiyi zorla ve rızası dışında kendi yararımıza kullanmak… Filmlerde ”mmmmenimm olacaksınn” şeklinde, edepli erotik anlatımlarda ise ”adam, genç kadına zorla sahip oldu” şekilleriyle de gördük bu anlatımı.

İnternette ise hiçbirşeye tam olarak sahip olamıyorsunuz. Tıpkı yarın yayınlamayı düşündüğüm resimlere o resimleri çekenlerin, yayınlayan benim veya kopyalayan sizlerin tam olarak sahip olamayacağınız gibi. Fotoğraflar burada yayınlandığı andan itibaren bandı başa almanın imkanı yok. Kontrol bizden çıkıyor. Eğer bir şekilde zorla bandı başa alıp bu kontrolü ele geçirmek istesek, dünyadaki tüm bilgisayarlara el koyup, fotoğrafları gören tüm insanların beyinlerinden o görüntüleri çıkarmak için lobotomi uygulamamız gerekecekti.

Gregio Allegri
‘nin ”Miserere mei, Deus”, (Have mercy on me, O God!) adlı eseri öylesine büyüleyici ve etkileyiciydi ki, insanlar üzerinde bıraktığı bu etkiden Katolik Kilisesi ve Papa bizzat yararlanmak istedi. Dinleyen imansızların tüylerini diken diken eden, imanlıları ise gözyaşı ve hıçkırıklara boğan bu eseri, dinin ve kilisenin kuvvetlenmesinde kullanmak için tek bir yol vardı. Kullanımını sınırlı tutmak…

Eğer insanlar bu eseri dinlemek istiyorlarsa bizzat Roma’yı ve papayı ziyaret etmeleri gerekiyordu. Çünkü bu eser yalnızca Papa’nın resmi rezidansı, Vatikan’daki Apostolic Palace‘ın Capella Sistina adı verilen bölümünde dinlenebiliyordu. Eserin insanları alıp başka, uhrevi bir dünyaya götürdüğü o muhteşem tonları buradan başka bir yerde işitmek mümkün değildi. Burada insanlar Miserere eşliğinde Tanrı’dan işledikleri günahlar için af diliyorlardı.

Papa’nın bildirisine uygun olarak Miserere’nin nota olarak kağıda dökülmesi, yayılması, icra edilmesi yasaklanmıştı. Bu yasağa uymayanlar dinden afaroz (excommunication) ile cezalandırılacaktı. Unutmayalım ki o devirde bu hiç de azımsanacak bir ceza değil.

1770 yılının paskalyasında 14 yaşındaki Wolfgang Amadeus Mozart babası ile beraber Roma’yı ziyaret etti ve Allegri’nin eserini dinledi. Roma’dan dönüşte de de tüm eseri hafızasından notalara döktü. İzinsiz kopyaladı diyebilir miyiz, sayın Abdurrahman Çelik?

Bir kısım müzik eleştirmenleri 1963 yılında Cambridge’de King College tarafından kayıt edilen icra versiyonunu insanlığın gelmiş geçmiş en güzel müzik performansı olarak değerlendiriyor. Bunda ünlü dirijent Roy Goodmans’ın çocuk soprano olarak gösterdiği performansın da rolü var.

Rabbime bin şükürler olsun… Yahudisi, müslümanı, budisti, ateisti artık bu eseri dinlemek için Vatikan’a kadar gitmek zorunda değil. Çünkü artık Miserere’nin geçici sahibi Youtube… Veya Dailymotion… Veya 5posta… Nasıl Mozart Papa’ya ”sahip oldu”ysa, biz de Miserere’ye öyle sahip olduk…

Bir okuyucunun bana gönderdiği haber linki üzerine dün gece yazdım bu postayı. Ateist olmama rağmen odamdaki loş ışık, gecenin sessizliği ve belki de iki kadeh şarabın etkisinden olacak… Tam üç defa arka arkaya dinledim bu aşağıdaki 15 dakikalık ses kayıdını.

Gregorio Allegri – Miserere Mei, Deus
Uploaded by Neo_Deus_Ex_Machina

Bookmark and Share

Mor Ötesi'nin Ötesi

10 yıl önce, son çalıştığım maaşlı işimde günde 8 saat bilgisayar başında oturuyordum. IT branşının altın günleri, iyi maaş, haftada bir gün işyerinde masaj, cumaları bir catering firmasına ısmarlanan yiyecekler ve işyerine gelen kasa kasa biralar eşliğinde tüm çalışanların birlikte eğlendikleri bir ortam. Cuma akşamlarının bu etkinliğinde hep dj lik görevi bana düşerdi. Kısa sürede müziğe olan ilgim farkedildiğinden olsa gerek.

Esasında 10 yıl öncesine kadar sıradan bir rock müzik dinleyicisiydim denilebilir. Amerikan rock hiçbir zaman favorim olmadı. Türkiye’de üniversite kültüründen gelme bir British Rock olayı vardır. Kiss, Van Halen vesaire üniversite kampüslerinde yeterince entellektüel sayılmadığı için Led Zeppelin, Pink Floyd, Rainbow gibi gruplar daha revaçtaydı. Dolayısıyla ben de o kültürün bir parçası olmuştum. Bu birşeyin parçası olma olayına sonra tekrar döneceğim. Çünkü bir püf noktası var orada…

İşime yeni başladığım dönemde boş kaldıkça yaptığım tek şey Kazaa’dan tüm beğendiğim müzik gruplarının parçalarını indirmekti. Hızlı bir bağlantı ve iş bittikten sonra bile açık bırakarak gittiğim bilgisayarımın sabah geldiğimde hazienelerle dolu olduğunu görmek tabii çok güzel bir duygu.

Ne var ki 2 ayda tüm bildiğim grupların albümlerini tamamen indirmiş bulunmaktaydım. Arada bir Cuma akşamları çalacak skindirik parçaların peşinde de koşsam artık indirecek birşey gelmiyordu aklıma.

Bir akşam evde okuduğum bir gitar dergisinde keman çalış tekniğinin gitar üzerine uygulanmasıyla ilgili bir yazı gördüm yanlış hatırlamıyorsam. Degideki makalede Itzhak Perlman adı geçiyordu keman virtüözü olarak. Ertesi gün işyerinde ilk yaptığım Kazaa’dan Perlman’ı bulmak oldu. Piyanist Oscar Peterson ile beraber yaptığı bir albümü buldum. Dinler dinlemez vurulmuştum albüme. Ne yapıyor bu adam? Kim? Müziğinde hangi etkiler var? Oradan da bir şekilde Naum Kochko‘yu buldum…

Naum Kochko “If I was a rich man” Russian virtuos violin
Uploaded by vidlad

Kendi çapımda bir kolleksiyonum var bugün Rus, yahudi ve doğu avrupa halk müziği konusunda. Mesela Rusça diline ilgim buradan geldi. Yoksa çoğunuzun tahmin ettiği gibi Nataşa’lardan değil. Çok dandik 70 li yılların Rus pop şarkıcıları var elimde. Torrentlerden de bulamıyorum. Gittiğimde Doğu blokuna halk pazarlarından bakıyorum bu Cd lere. Yani bugün artık Türkiye’de de tanınan bir grup olan Gogol Bordello ile benim tanışmam o yoldan geçerek gelmiştir. Tv de seyretmiyorum müzik programı, çok da nadir alırım müzik dergisi. Son 10 yılda keşfettiğim artistler, gruplar hepsi kendi başıma oldu. Uhuru, Kakali, Gerard ilgi gösterdi California Surf Guitar ve Rockabilly denilen türlere. Tarrantino’nun film müziklerine torrentlerden erişebildiğim için surf guitar türünün peygamberi Dick Dale’ı bulabildim. Yukarıda bahsettiğim bir topluluğun parçası olma olayını bilmeyerek kırışım budur özetle…

Film müzikleri derken de yine eski Rus filmlerine giriş yapmadan geçemiyorsunuz. Holywood yapımlarından sıkılanlar için iyi ki video paylaşım siteleri var. Bunlar sayesinde alternatif filmlere bir ilgi de uyanıyor…  Sokaktaki Holywood yapımı filmlerin DVD lerini kiralayan dükkanlar korsan DVD lerden ve internetten indirilen filmlere veryansın ederken, aklını kullanan girişimciler nişlere yönelmiş, internet üzerinden DVD kiralama yöntemleriyle dünya sinemasını posta kutunuzdan içeri bırakıveriyorlar.

Vashe_Blagorodie_Gospoja_Udacha
Uploaded by kukuriku1907

Müzik ilginç bir olay başlıbaşına. İçine gömüldüğünüz zaman insan olarak temizlendiğimi hissediyorum. Taksim meydanını gören gizli bir mekanda kurduğum mitralyözü insanların üzerine boşaltabilecek bir potansiyelim olduğundan zaman zaman şüphe duyuyorum. Yani teorik olarak ürkütücü gelmiyor en azından bu düşünce. Müzik bunları bastırıyor, güzel şeyleri görme ve onlara değer verme hissi katıyor içim diyeyim. İnsan ruhunu tornadan geçiriyor bir şekilde. Zencinin, yahudinin pek farkı kalmıyor o dünyaya kendinizi kaptırdığınızda. Çünkü kültür olarak bir nebze daha evrensel oluyorsunuz. En azından insanda başka kültürlere karşı bir ilgi uyandırıyor. Biraz da bu kültürlerin içine girip, önyargılarınızdan sıyrıldığınız zaman artık at sırtında Malazgirt kapısından Anadoluya girmeniz hoş bir hikayeden öteye gitmiyor.

O kadar ilginç ve geniş bir dünya bu müzik dünyası. Bu sebeple olsa gerek Metallica, Madonna, U2, Kıraç, Duman veya vesaire albüm çıkardığında kaşımı kaldırmaya üşeniyorum. Endüstri, üzerinden en çok para kazanabileceği artistleri seçip, binbir medya kanalıyla, reklamlarla önümüze getiriyor. İyi oldukları için veya beğeneceğimiz için değil… Yalnız ve yalnız kendileri PARA KAZANACAK diye… Yazık ki tüketiciyi de fare kapanına sıkıştırıyor bu iğrenç sistem. Mü-Yap ın 50 küsür müzik ve video paylaşım sitesini engellediği bir ülkede Gerard, Uhuru, Kakali, Mehmet, Zehra nasıl ulaşacak Mor Ötesi’nin ötesine?…

Güya Türkiye serbest piyasa ekonomisi… Devlet ve mahkemeler bir kısım sermayeye el pençe divan durmuşlar, kartele, mafyaya kapıları açmışlar… Sebep??? Müzik endüstrisi ve Mü-Yap’ın kimsenin almayı veya o fiyatı ödemek istemediği birşeyi zorla halka dayatmak istediği için.

”Artist nasıl para kazanacak” diye soruyorlar??? Benim derdim mi? Ben mi öğreteceğim kendini internette nasıl pazarlayacak, yeni teknolojiyi nasıl kullanacak, ürününe nasıl fiyat koyacak?

Açacak üreticileri isyan mı etsin, kapağı çevirilerek açılan bira şişesi çıktı diye? Etmesinler… En iyisi siktirsin gitsinler, biz de köpürte köpürte, kana kana içelim…

İlk paragrafta dedim ”birşeyin parçası olmak” diye. Bu eski dünyaya ait bir terim olarak kalmalı. İnsan kendini bir dinin, milletin, takım taraftarlarının parçası olarak gördüğü zaman zıvanadan çıkıyor. Türk, Malta’lıdan üstün değil… İslamiyet de mormonluktan…

Kızlarda özellikle bir heves var, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğreneyim diye… Erkekler de ”Almanca porno dilidir” geyiğine sarmış. 17 Hippies belki bu düşünceyi kırabilir… Mor Ötesi‘nin ötesi olaraktan… Bitirirken dedim…

17 HIPPIES Frau von Ungefähr
Uploaded by schlowarzel

Bookmark and Share

Değerlendirme, Açıklama, Düşünceler

Herkes yıl bitmeden önce bir derleme toparlama yaptı. Ben yılı bitirip yenisine geçer geçmez yapabiliyorum ancak..

Özellikle geçtiğimiz yıl blogum açısından oldukça olumlu geçti diyebilirim. 2007 nin büyük kısmı bu işin acemiliğini atmakla geçmişti. O yüzden 2008 5posta’nın gelişme ve olgunlaşma süreci oldu. Şekli şemali biraz daha oturdu blogun. Bu zaman alan birşey…


Trevor Brown oldukça aykırı bir sanatçı, cesaretliyseniz detaya inin..

Blogun aldığı şekil ve şemalde okuyucunun istediği yöne gitmemek önemli. Daha önemlisi, yazan kişinin hangi konulara ilgi duyduğu ve tüm bu ilgi duyduğu konularda okuyucuya ”biraz oradan, biraz buradan” havası vermeden belli bir bütün halinde konsepti ortaya koymak… Spor olsun, sanat olsun, politik görüş olsun, cinsellik olsun, müzik olsun belli bir havayı kendimi baz alarak ortaya koymaya çalışmak hiç ayrılmamaya çalıştığım hedef oldu.

Bu konseptin oluşmasına katkıda bulunan insanların yalnızca birkaçını da şöyle kabaca saymadan geçmemek lazım. Mesela sınıfta konuştuğumuz için kafalarımızı tokuşturan matematik hocamız Baran Bey… Tipimizi beğenmedikleri için beni ve arkadaşlarımı bilek kuvveti ile taciz eden Bahçeli Ülkü Ocakları, lisedeyken sevgilimle sarmaş dolaş oturduğum için beni 7.caddedeki Bulka pastahanesinden kovan işletme sahibi, taksisine binen arkadaşım ve nişanlısının arka koltukta öpüşmeleri üzerine arabasını durdurup üzerlerine levyeyle yürüyen, adını bilmediğim taksi şöförü…

Seks, erotizm, cinsellik ve pornografi üzerine bol resim ve videolu bir blog zaten kağıt üzerinde tutan bir konsept. Arkasında da böyle hafif şiddette sosyal travmalar da olunca…

Seks, çıplaklık ve müstehcenlik iyi kullanıldığında etkili bir silah toplum üzerinde… Baran Hoca, bölge sorumlusu Börteçine ve pastaneci İsmail… Hepsinin ödü kopuyor bundan. Oysa iki insanın birbirine dokunması, birbirinin anını daha da zevk alacağı bir hale getirme çabası, bilinçaltını yaşama isteği… Bunları yaparken emme, gömme, çıkarma, sokma, vücut sıvılarının birbirine karışması kaçınılmaz, ona yapacak birşeyimiz yok… Eğer rahatsız oldukları işin yapılış biçimiyse…

Liberal bir anlayışa sahip olmak lazım, rahatsız olmadan buraya takılabilmek için. Aksi taktirde ya otuzbircisin ya da internet denetleme kurulundan…

Liberal olmalısın ki bu blogun veya başkalarının hiçbirşekilde, hiçbir şart altında sansürlenip kapatılmaması gerektiğini savunuyorsun. Bu özgürlüğün sırf internette değil, gerçek hayatta da olmasından yanasın

Liberal olmalısın ki, devlet eli ve mahkemeler ile belli bir sektöre avantaj sağlayan, kartelleşmeyi savunan ve enformasyona, kültüre, sanata ambargo koyan anlayışa karşı çıkan bir yayını gelip okuyorsun…

2009 da bu çizgide devam edecek. Muhtemelen yeni fikirler eşliğinde daha da güzel günler geçireceğiz. Günün Gacısı, erotik hikayeler, Klasik Türk Edebiyatı’nda cinsellik, sosyal kulübün devamı olan 5posta okur kulübü ve belki de podcast’lar ile olaya çeşni katabilirim. Hepsi de okuyucu katkıları ile… Açıkcası o yönden de çok memnunum. Özellikle kadın okurların içeriğe katkı yapmak için büyük bir istek içinde olduklarını söylemek lazım.


Antoine Bernhart

Bookmark and Share

Birilerinin Suratına Tükürmek Lazım Ama…

Biraz iddialı bir söylem olacak bazılarınız için ama, din kavramının hayatımdaki karşılığının müzik olduğunu söyleyebilirim. O derece titizim bu konuda. Bu kadar üzerine düştüğüm bir konuda çoktandır da merak ediyorum günümüzde yapılan müzik neden bu kadar kalitesiz, 5 para etmez, boktan diye…

Yüzeysel bakacak olursak 60 ların ve ya 70 lerin müziği günümüzün pop müziğinin atası diyebiliriz. Şarkıların beste formatlarına baktığımızda esasında çok fazla bir farklılık yok. Bunun üzerine günümüz müzisyenlerinin daha teknik, daha eğitimli olduklarını düşünürsek ortaya daha kaliteli yapıtların çıkması gerekmiyor mu? Görünen tam tersi…

Bu kalitesizliğin en baş etmenlerinden biri prodüksüyon. Eldeki tüm tekniği sonun kadar kullanmak istiyor pop müzik endüstrisi. 32 kanal stüdyo ile kaydediliyorsa parçalar tüm kanallar kullanılacak, 6 gitar miksaja girecek, 8 kanal vurmalı çalgılar… Dinlerken üzerimizden tren geçiyormuş hissine kapılmamak mümkün değil.

Tabii tek suçlu prodüksüyon da değil. Her iş alanında olduğu gibi müzikte de sahtekarlık almış başını yürümüş. Kıçın, başın oynasın yeter, iki meme salla, bir de botox çektir ya da karın kası çalış… Aradaki farkı en iyi Hendrix‘i, Paul Simon‘ı ve benzerlerini dinlerken anlayabiliyoruz. Bir anda dank ediyor insanın kafasına… Herkes yaptığı işe hile karıştırıyor, ama onlar değil… Bu kadar basit yani…

Sahtekar olmayanların yapıtları sahne ışıkları, karın kasları, silikon memeler ve arkada 35 kişilik dans gurubu olmadan da insanları etkileyebiliyor. Bir gitar, bir de ses… Tüm gerekli olan bu.

Binlerce defa duyduğunuz bir parçayı, bir de dünyanın ucundaki, bucağındaki sokak müzisyenlerinden dinleyin. Mü-Yap ın veya RIIA nın kanatları altında olmayan, yaptıkları işe telif hakkı istemeyen, müzik icra eden insanlardan bahsediyorum. Sonra kalite karşılaştırmasını kendiniz yaparsınız. Söz konusu parça 1961 de Ben E. King tarafından bestelenmiş. Proje için PlayingForChange‘ a teşekkürler…

Playing For Change Song Around the World – Stand By Me
Uploaded by monsta2d

Bookmark and Share

Sanat ve Kültür P2P İçin

İnternetten yapılan kültür paylaşımını bir önceki postada işledim ve bu konuyu ideolojik bir mesele olarak vurgulamak gerektiğinin altını çizdim. O zaman video ve ses ile sanat yapan Anders Weberg‘in yalnızca peer to peer (P2P) ağları için hazırladığı eserlere bakmakta fayda var. Konuyu özümsemek için bu alışılmışın dışındaki sanat eserinin binlerce kelimeden daha yararlı olacağına inanıyorum.

Anders, yalnız ve yalnız P2P adını verdiğimiz ve halk arasındaki kısaca tanımıyla  müzik ve film indirdiğimiz şebekelerde varolmak üzere birkaç adet film hazırladı. Bu çalışmasına “The aesthetics of ephemerality” adını verdi. Türkçesi ”Anlık Olmanın Estetiği”.

Olayın esprisi şu; Anders Weberg telif hakkı kendine ait olan bu filmleri yarattıktan sonra The Piratebay‘e torrent olarak yüklüyor. İnsanlar bu filmleri kopyalar kopyalamaz Anders filmlerin orijinallerini  yok ediyor. Ortada kalanlar yalnızca kopyaları. Ve bu kopyalar da yalnızca kopyalayan insanların, bunları diğer insanların kopyalaması için hazır tuttukları sürece var oluyor.

Bu sembolik hareket The Piratebay tarzı hizmetleri film ve müzik indirmek için kullanan insanlar arasında çok şey ifade ediyor. Konuyla ilgilenmeyenlerinizin dahi bir dakika durup düşünmesi bu güzel çalışmayı amacına ulaştıracaktır.

P2P ağına kopyalarının sonsuza kadar yaşaması için koyulan eserler şunlar:

080808 (8hour 8minutes 8seconds)  2008/08/08 de yayınlandı ve aynı gün orjinali silindi.
Emphasis (60min) 2008/03/16 de yayınlandı ve aynı gün orjinali silindi
Transient (45min) 2007/09/15. de yayınlandı ve aynı gün orjinali silindi
Filter (73min) 2006/09/15. de yayınlandı ve aynı gün orjinali silindi

Bu anlık, kısa süren estetik, bir anlamda batı toplumuna eleştiri. Kendimizdeki bilgiyi, enformasyonu etrafımıza dağıtmak için tüm imkanlarımız da varken bunu yüzeysellikleri başkalarına bulaştırmak için kullanıyoruz. Bilgi ve düşünce yaratabiliyoruz ansızın. Sonra bunlar diğer bilgi ve düşüncelerin bulunduğu denizde boğuluyor, ardından yeni bilgi ve düşünceler geliyor. Derinlik ve kalıcılık batı toplumununda az görülüyor.

080808 adlı film The Piratebay da gözüktükten ve mesela burada bir haber olduktan sonra belli bir oranda indirilecek ve başka insanlar tarafından görülecek. Ancak bir süre sonra unutulup iz bırakmamacasına bu denizde kaybolacak. Veya….

Belki bu filmleri birkaç yıl sonra bulma imkanımız olmayacak P2P ağlarında. Ancak şu da var ki pek çok sanat dalı yalnızca yapıldığı anda varoluyor. Tiyatro mesela… Anlık olmasına rağmen kalıcı iz bırakabiliyorlar bizlerde. Demek ki bazen sanatın ne kadar süre fiziki olarak varolduğundan çok bizle ilk tanışmasının ardında bıraktığı izler önemli.

Undisclosed Beauty by Anders Weberg
Uploaded by recycled_swe

Bookmark and Share

Dijital Mafya – Devlet & Co.

Digital Age dergisinden Murat Kaya ”dijital porno endüstrisi” adlı yazıyı hazırlarken kendisiyle kurduğumuz email/chat bağlantılı fikir alışverişlerinde ortaya yatırılan konulardan biri de copyright olayına porno endüstrisinin nasıl baktığı idi.

Orada da belirttim, pornografi diğer branşlara göre teknolojiye ve getirdiği yeni şartlara uymaya çok daha açık. Sebebi, branşın ekonomik geleceğini burada görmesi ve akıntıya kürek çekerek zaman kaybetmektense internetteki trendleri yakından takip edip, hatta bazen standartları ve trendleri de kendisinin koyması. Chris Andersson’un ”Long Tail adlı kitabı tüm e ticaretçiler tarafından holy bible vazifesi görmeye başladığından beri pornografide bu felsefeyi kullanarak dükkan açan girişimcileri zaman zaman 5posta.org da deşifre ediyorum.

Copyright konusunu Murat Kaya ile ele aldığımızda karşılaştığım sorulardan biri de kar amacı ile porno materyal üreten şirketlerin video paylaşım sitelerine ve torrentlere nasıl baktığı idi. Özellikle ABD de müzik yapımcıları ve Holywood lobisi önüne geleni internetten müzik, film indirdiği için mahkemelerde süründürürken hiçbir pornografi üreticisinden bu konuda ses çıkmaması bana branşın daha aklıbaşında bir yol çizdiği izlenimi vermişti. Bir de bunun üzerine internet ekonomisinin temel ilkelerine birebir uyan, yaratıcı ve devrimci girişimleri de porno endüstrisinde gördüğüm için bende branşın bu konuda daha liberal ve gerçekçi bir politika izlediği izlenimi vardı. Hala da büyük çapta branşın bu standarda uyduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Fakat bugün RSS listeme düşen bir haber arada çürük domateslerin de olduğunu gösterdi…

Seyretmediği Hard Core Gay Pornosu için evine fatura gelen yaşlı İngiliz çift buna trajikomik bir örnek oluşturuyor. 60 yaşındaki çift bir avukattan mektup alıyor. Mektupta çiftin internetten Army Fuckers adlı filmi indirdikleri iddia ediliyor.

Avukattan gelen 20 sayfalık mektupta olayı mahkemeye taşımak istemiyorlarsa ödemeleri gereken ücret de yazıyor. İhtiyar çift ise internetten film indirmeyi beceremeyeceklerini kaldı ki ibne pornosu bulup onu indirmelerinin mümkün olmadığını iddia ediyor. Bu çiftin hikayesine benzer hikayeleri sıkça duyacağız. İlk önce Avrupa ve ABD de daha sonra da ülkemizde. Müzik ve film branşı zaten bu mafya metodunu sıkça kullanmaya başladı, korkarım pornografinin tabu ve utanç kaynağı olarak kabul edildiği pekçok toplumda da kötü niyetli şirketler tarafından da bu koz kullanılacaktır. Ancak burada kar amaçlı şirketlere bu imkanı veren hükümetleri suçlamak daha yerinde olur.

Bakın olayın aslı ne?

Bugünlerde batı dünyasında müzik ve film yapımcıları hükümetlere inanılmaz baskı uyguluyor. Birtakım kanun hükümlerini yasaya koymak için. Lobinin çıkartmak istediği kanun, gerekli gördükleri zaman ISP (internet sevice provider) lardan – bizdeki Türk Telekom mesela- özel kişilere ait ip adreslerini istemeye hak kazanmak.

Yani örnek olarak, Mü-Yap kullandığı teknik araçlarla Sezen Aksu’nun bilmemne albümününün belirli bir ip adres tarafından indirildiğini tesbit ettiği anda bu kişinin kimliğini ve adresini Türk Telekom’dan isteme yetisine sahip olacak. Bu pekçok ülkede polisin bile sahip olmadığı bir hak… Daha sonra bu bilgilerle Mü-Yap ın avukatları bu kişinin evine bir mektup gönderiyor. Bu mektupta müzik yapımcısının ve artistin maddi kaybı keyfi bir hesaplama ile tesbit edilip bu rakam kişiden isteniyor. Aksi takdirde iş mahkemeye götürülmekle tehdit ediliyor.

Örneğin Danimarka’da böyle bir kanun yürürlükte. Bu sebeple pekçok çocuklu aile avukatlardan mektup alıyor. Bir genç kendisine gelen böyle bir mektupla keyfi olarak 20 bin Euro ödemesi (10 gün içersinde), aksi halde iş mahkemeye gittiği takdirde bu paranın üzerine bir de mahkeme masrafları ödemesi gerektiği söylenerek tehdit edildi. Tabii ululararası müzik lobisinin pahalı avukatlarına karşı böyle bir davayı kazanma şansınız hiç yok. Olay, çocuğun intihar ederek yaşamına son vermesiyle sonuçlandı.

Tabii ki bunu bir kazanç kapısı olarak görmeye başlayanlar da olacaktı. Kim ister mahkemeye porno film indirdi diye çıkmak. İleriki günlerde ortaya çıkacağına inandığım mafya için bu ortam politikacı eliyle sağlanmış oldu böylece.

İsveçli politikacılar bugünlerde benzer bir kanun tasarısı hazırladı. Blogculardan inanılmaz tepki geldi. Organize bir kampanya başlatıldı. Benim de dahil olduğum ve parlamenter sistemde yer alan Piratpartiet (korsan parti) konuyu tüm medya kanallarında deşifre etmek üzere yoğun bir kampanya başlattı. Büyük bir ihtimalle engelleyeceğiz bu kanunun çıkışını. 2 milyon 200 bin kişiyiz, düzenli olarak müzik ve film indiriyoruz. İktidar partisine kayıtlı tüm üye sayısı 53 bin civarındayken Facebook’da kanun karşıtı ”Stoppa IPRED’‘ adlı gurup 56 bin üyeye ulaştı.

Neden anlattım tüm bunları? Çok da umurunuzda mı gayr-i safi milli hasıla bilmem kaç dolarken, işten çıkarmalar ortalığı sarıp, şirketler birer birer iflas ederken?

Genç nesil, kültür, internet maalesef bu satırları okuyanların gündeminde yalnızca. Türban, konut kredisi, laiklik zaten verilen oylarla işinin ehli insanlara ihale edilmiş. En çok reyting i de o konular aldığı için politikacının seninle kaybedecek vakti yok. Yalnız yeri gelip te Mü-Yap bastırdığı zaman yukarda anlattığıma benzer kanunu çıkarmak için kolları sıvayacaklar. Bir takım ön hazırlıklar var. İmeem‘e ulaşım engelli, The Piratebay daha önce engellendi.

Türkiye hem yasakları hem de yenilikleri geriden takip eden bir ülke. O yüzden modern dünyada ve ekonomide şirketler yeni trendlere ve gelişen teknolojiye göre kendini yenileyip piyasanın ihtiyacına cevap vermesi gerekirken,  devletin piyasaya el koyup bir takım aracılara monopol ve ayrıcalıklar sağlayarak kendi üzerinden zengin etmesi Türk hükümetlerinin geleneksel, klasik kontrolcü, anti demokratik ve çağdışı karakterlerine daha çok uyacaktır. Çok sevecekler bu fikirleri…

Bookmark and Share

Eski Alışkanlıkları Bırak, Çağa Ayak Uydur

Yapılan bir araştırma İsveç’de 2 milyon kişinin internetten müzik veya film indirdiğini ortaya koydu. Kimse skindirik bir cd nin içindeki 14 parçanın yalnızca 3 ünü beğendiği halde 20 Euro verip almak zorunda değil. Bu konuda dünyada büyük bir değişim yaşanıyor. Oysa Türkiye’de copyright veya nam-ı diğer telif hakları hakettiğinden çok daha az yer alıyor gündemde.

Kültürün ve sanatın yayılmasının önündeki en büyük engel telif hakları. Bu konuya ben çok önem veriyorum, daha önce bazı blog postalarımda da bahsettim. Daha sık tekrarlayıp, gelişmelerden insanları haberdar edip onları angaje ederek bir kamuoyu oluşturulmasının gerekliliği kaçınılmaz.

Yasanın bir köşesinde yazıyor zannedersem; telif haklarına aykırı yayın yapan, bu yayınları kaynak gösteren siteler suç işliyor. Kanunun pekçok maddesi gibi bu da çağın oldukça gerisinde. O yüzden bu zokayı yutmak yerine, yavaş yavaş ve edebiyle bir başkaldırı yapmanın zamanıdır. Çünkü kanun yapanlar gavurla işbirliği yaparak kendi vatandaşına zulmetmekte. Sanıyor musunuz ki kanunyapıcı Amerikan lobisinin veya Mü-Yap’ın sözünü dinlemek yerine üniversitede okuyan genç bir vatandaşını düşünecek. EMI, Sony, U2 ve Metallica’nın sözü sizden daha fazla geçiyor Türk politikacısına. Yoksa The Pirate Bay’ e yapılan filtrelemeyi izah etmek mümkün değil.



The Pirate Bay sanal alemde bulup bulabileceğiniz en büyük kütüphane
. Aklınıza, hayalinize gelmeyecek tarzda ve çeşitlerde müzik, film, pdf dosyalar, kitaplar, programlar…. Hepsi mevcut ve de ücretsiz… Kullanmanız, dinlemeniz, seyretmeniz, öğrenmeniz için… Bu site devlet tarafından erişimine engel koyulmuş durumda. Zannetmeyin ki bu yasağı koyanlar The Pirate Bay in ne olduğunu biliyorlar, bittorent tekniğinin nasıl çalıştığını anlıyorlar. Peki nasıl oluyor da bu yasak koyuluyor. Plak şirketlerinden telefon geliyor, ”hopla” diyorlar, bizim kanunyapıcılar da soruyor ”ne kadar yükseğe?” diye. Bu kadar basit…

Kültür ve sanatın mainstream olmayan kanadının yayılmasında en büyük rolü hiç kuşkusuz internet oynuyor. Madonna, U2, Metallica, Prince gibi artistler ekonomik olarak en büyük darbeyi yerken Itzhak Perlman, Apparatschik ve hatta Scarlett Johansson bundan kendilerine avantaj yaratmayı biliyorlar.

Sanatçı Nasıl Para Kazanacak…

Özellikle de müzik endüstrisi büyük savaş veriyor, The Pirate Bay ve temsil ettiği felsefeye karşı. ”Siz bir cd ye 20 Euro vermezseniz o artist nasıl para kazanacak, üretmeye devam edecek? Sanatı ve kültürü öldürüyorsunuz” diyor EMI, Madonna (esasında o da bir plak şirketi) ve diğerleri… Bunlar daha önce de Kazaa ve D++ gibi hizmetere takmıştı.

Bu kafayla ölmeye mahkum bunlar. Bir kere bunun altını çizelim…. Ancak strateji değiştirip, kafayı kullanırlarsa bu dünyada müzikseverlerle beraber varolup para kazanmaya devam edebilirler. Tek yapmaları gereken biraz gözlerini açmaları…

Amerikalı Bigchampagne adlı firma bunu farkedenlerden biri mesela. Bu şirketin yaptığı internet üzerinden yapılan ”illegal” müzik ve film indirme olayının haritasını çıkarmak. Tüm dünyada bunu takip ediyorlar. Hangi artistin hangi albümü en çok hangi ülkede indiriliyor? Bunu bilgiyi istatistiki bir şekilde topluyorlar. Aranızda reklam ve pazarlama branşında çalışanlar bunun ne demek olduğunu daha iyi anlayacaklardır. Bu inanılmaz değerli bir bilgi… Her pazarlamacının ağzının suyunu akıtacak bilgiler bunlar. Özellikle de artistin ekmek parasını cd lerden değil de konserlerden çıkardığı bugünlerde…

Sagopa Kaymer‘in bağlı bulunduğu plak şirketi Bigchampagne‘ye bir ücret ödüyor diyelim . Karşılığında, hangi illerde Sagopa’nın albümünün en fazla download edildiğini soruyor? Zonguldak, haftada 1500 download ile birinci sırada olsun. Ayrıca Zonguldak’ta tüm zamanlarda en fazla download edilen artist de Athena olsun mesela… Sagopa ve Athena’nın beraber çıkacağı bir konser çok iyi kar bırakacaktır plak şirketine. Bu tarz modeller üzerine çalışırlarsa yarışta var olurlar. Aksi halde yokolmaya mahkumlar…

Şu an Piratebay’dan Rolling Stones‘un 10 albümünü birden indiriyorum. Bir yandan da Dailymotion’da Mick Jagger‘dan Old Habits Die Hard çalıyor.  Postaya adını verdi. O zaman bu parçayı ölüm döşeğindeki plak şirketlerine adamak boynumuzun borcu oldu.

Find more videos like this on 5 Posta Social Club

Bookmark and Share