Yazma aralıklarım genişledi, farkedenler olmuştur. Nedenleri çok. Detaylara girmeyeyim ama hep böyle devam etmeyecek, onu söyleyebilirim. Yalnızca belirli süre aynı şeyleri, aynı mekanlarda yapmaktan sıkılabiliyorum. Yeni bir format atacağım bloga. Ekleyip çıkarmak istediğim çok şey var ama planladıklarımın kaçta kaçını yapabilirim bilmiyorum. Göreceğiz…
Bunlar teknik detaylar. İşin diğer bir kısmı ise benim uzun süredir blog okumayı azaltmış olmam. Çok kötü bir blog okuyucusuyum. Bu aslında hep böyleydi. 2011 de de yine böyle devam etmemesi için söz vermiştim kendime oysa. Daha çok blog okuyup, yine bloglara yorum yazacaktım. Yeni yılın ilk ayı dolarken bunu pek de başaramadığımı görüyorum. Tıpkı Kasım ayında 400 avro verip 6 aylık olarak aldığım yüzme havuzlu, antrenmanlı, saunalı kartımı 10 defa kullanıp, bir köşeye atmam gibi. Demek kendime verdiğim sözleri tutmakta zorlanıyorum. Spor kartında suç bende tabii. Ama neden bloglara fazla dalamadığımın nedenlerini başka yerlere de yükleyebilirim.
Blog, görsel veya basılı medyadan farklı olarak çift yönlü bir diyalog sunuyor. Bu yüzden kafamdakileri ve tartışmak istediklerimi bloglar içinde ve arasında ortaya dökmem bana hep mantıklı geldi. Bir blog yazısını referans alıp ona karşı veya yanında bir yazı yazmak, bir bloga yorum yapmak, kendi blogumun yorumlarına girip, tartışmayı orada devam ettirmek gibi… Bunların bazılarında başarılı olduğumu düşünüyorum. Kendimde en olumlu gördüğüm noktalar, kendi yazılarımın yorumlarına girip, hem yorum yazmaya zahmet edenlere bu zahmetlerinin karşılığını vermek, hem de kendi yazdıklarıma getirilen açılımlar sonucunda yazıyı yazmadan önce sahip olduğum bilgi ve fikirleri geliştirmek . Bu önemli, o yüzden biraz daha durayım üzerinde.
Bundan bir bir süre önce Toz’dan (en eski takipçilerden belki) bir hikaye denemem için eleştiri almıştım.
Bebeğim, güzel yazmışsın ama hikayede 2 hatun varken bunların birini bile düzdürmemiş olman beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar kelime ve harf sürüsü içinde tek penetrasyon, vodka şişesinin kıllı bir Vietnam amına girip çıkmasıydı
Ah Toz! Eğer bir gün teknoloji o seviyeye gelir de, her bir bloga okumak için bağlandığımızda oramıza buramıza sensörler de takacak olursak, ne kadar istesem de kukunu ovuşturma işlemini ben değil, senin yapmanı tercih ederim. Venüs’ün tepeciği mi, yamacı mı, vulvanın içi mi dışı mı? Bunları en iyi sen bilirsin. Üstelik tüm bu yakınlaşmamızda ben çok aktif bir rol oynamak istemem. Sen, nereye ve nasıl ulaşıyorsun, tüm olacak ve bitecekleri arkama dayanıp seyretmek ve hatta ulaştığın zirvede, yaptığın bu yolculuğun sohbetini senle etmek benim için daha keyifli.
Belki tam aynısı değil ama yine de ucundan dokunduran benzerlikte bir tepkiyi, geçenlerde yazdığım bir yazı üzerine twitter’da aldım. ”Bir sürü şey söyleyip, aslında hiçbir şey söylemediğim, yazıyı sonuca ulaştırmadığım” üzerineydi.
Evet! Ama belki bir sonuca ulaşmak istemiyorum. Daha çok ”şu konuda ben şunu ve şunu düşünüyorum. Karşımda olanlar veya benim gibi düşünenler? Ekleyeceği veya çıkaracağı olanlar?” mesajını aramak gerek. Ya da hepsini geçtim, sen ne düşünüyorsun? Görüldüğü üzere bu blogu kullanarak bir diyalog arıyorum, kendi fikirlerimi anons edeceğim bir platform olarak görmek yerine…
İnternetlerde diyaloglar problemsiz değil. Özellikle twitter, facebook, friendfeed gibi platformlar sürekli sürtüşmeye, yanlış anlamaya, konuyu sündürmeye ve işin linçe dönüşmesine açık. Her şeyin herkesin gözü önünde olması ve aniden yaşanması, çok fazla kazayı beraberinde getiriyor. Bir de bu tip sosyal medya platformları ister istemez bir süre sonra popülerlik yarışının yapıldığı arenalara döndüğünden, egolar, kompleksler, atılan yanlış adımlardan geri dönmesini bilmeyen çiğ insanlar yüzünden çekilmez hale gelebiliyor. İşte blogları daha çok sevmemin nedenlerinden biri de bu. Düşünce ve duyguları daha doğru ve detaylı, rahatsız edilmeden, söz kesilmeden iletme şansı var. Sonra yorumlarda hodri meydan zaten.
Hemen ardından ilintili olarak ekleyeyim: Genel olarak bloglarla ilgili son dönemde gözle görünür bir problem, eskisi kadar fazla yorum almamaları. Bu eksikliği bir ölçüde blog yazılarını Facebook veya FriendFeed gibi bir sürü insanın olduğu ortamlara aktarıp, tepkileri, katkıları ve tartışmaları bu mecralarda yaşayarak gideriyoruz. Bu yöntem, yukarda belirttiğim olumsuzlukların ötesinde, büyük bir problem.
Web, artık World Wide olmaktan çıkıp, iphone ve ipad aplikasyonlarına, Facebook vb., çoğunluğu ABD li şirketlerin platformlarına tıkılıyor. Teknik olmasından çok ideolojik bir problem var burada. Çok canlı ve yakıcı bir örneği Wikileaks ile yaşadık. Alan adına el koyulan, sunucularından atılan bir Wikileaks, tüm dünyada yaptığı işin önemine inanan binlerce kişi tarafından bir şekilde yaşatıldı yine.
Peki bir google hizmeti olan blogger/blogspot blogu için aynı şeyi yapabilir miyiz? Blogger’da yaptığınız bir telif hakları ihlali ya da Facebook’da çocuğunuzu emzirirken çekilmiş bir fotoğrafınız, tüm bu platformlardan sorgusuz sualsiz atılmanız ve hesabınızın silinmesini sonucunu doğurabilir. Buralarda tutunabilmek için bu şirketlerin kullanım sözleşmelerine tabii ki uymak zorundasınız. Her şirketin kendi kullanıcı sözleşmesini belirleme ve takibini yapma hakkı var. Ancak örneğin Facebook gibi rakipsiz bir platformun, kullanıcılarına dayattığı ilkeleri sorgulamak da lazım. New York’da sokakta çocuk emzirmek yasal ve toplum tarafından kabul edilmiş iken bunun fotoğraflara dökümünün Facebook’da hesabın ihtar verilmeden kapatılmasıyla sonuçlanması, kendi yarattığımız içeriklerle bu platformları dolduran, onlara devasa gelirler kazandıran biz kullancılar için düşündürücü olmalı.
5 Posta olarak ne Zuckerberg’in sosyal ağında kendi içime sinen bir hesabım, ne de Steve Jobs’un iPad’ında sizin kullanabileceğiniz bir App’ım olabilir.
İşte sırf bu yüzden blogların kaybolacağına, öleceğine inanmıyorum. Büyük medya şirketlerine gelir getiren büyük kullanıcı kitlelerinin arz ve taleplerinin yanında, bloglar marjinal de olsa her zaman ‘uzun kuyruk’ teorisi ile varolacak.
Yalnız bir iki şey var, dikkat çekmem gereken. Bu aslında neden benim de fazla blog okuyamadığımla ilgili. Bunu da irdeleyeyim yazının bu bölümünde.
Blogların yazarlarıyla, bu yazarların hayatlarıyla, isimleriyle, görüntüleriyle ilgilenmiyorum. Ele aldıkları konular, konuyu ele alış biçimleri ve kendi ufkumu ne kadar açabilecekleri, bana ne kazandırabilecekleri ilgimi çekiyor. Kişisel blog bile olsa aynı kriterler geçerli. O halde madem hepimiz zaman zaman işkembe-i kübradan atıyoruz, biraz da bizim ele aldığımız konularda fikir belirten kişilere, bu konulardaki haberlere, kaynaklara link versek hiç fena olmaz.
Çünkü internet dediğimiz fenomen, tamamen birbiriyle ilintili olsun olmasın, linkler, yani bağlantılar üzerine kurulu. Türk blogosferinde gördüğüm büyük eksiklik, yazı içinde başka bir yazıya link verme alışkanlığı yok. Yine biraz önce söylediğime geliyorum. Okuduğum şeylerde ”bu budur, ona göre” havası yerine ”ben böyle düşündüm, şuradaki yazıdan, buradaki kaynaktan, şu insanın şu mecradaki profilinde belirttiği fikrinden yola çıkarak. sen de bir bak. aynı fikirde değilsek bunu konuşalım” tarzı bir ifadeyi daha çekici buluyorum. Ha kendim de bunu çok yapmıyorum belki. Ama uğraşıyorum.
Hatta ara ara iyi örnekler verdiğim görülmüştür. Bir tanesi burada. Övünmek gibi olmasın, yazı içinde 12 ayrı yere link verip 3 defa da büyük ve ticari medya kuruluşlarının yayınlarından doğrudan pasajlar alıp, atıf yapmışım. Çok şükür, henüz kimse ne mahkeme celbi gönderdi ne de ”bu alıntıları kaldır” diye haber uçurdu. Bunun da olduğu gün interneti kaldırıp, atalım!
Bilmiyorum, internetin hala yeni sayılabilecek bir fenomen olması mı, yoksa büyük aktörlerin telif hakları konusunda kötü örnekler vermeleri mi bizi etkiliyor ama bir bloga, habere, yazıya link vermek, alıntı yapmak, bir kısmını ve hatta zaman zaman hepsini yapıştırıp üzerine ayrı bir platformda tartışmak, beğendiğimiz bir kitabın pasajlarını arkadaşlar içinde yüksek sesle okumak, o kitabı, yazarı tanıtmak, içeriği tartışmaya açmak ile aynı şey. İtirazı olan?
Ha bakın şöyle de oluyor: Birisi mail atmış, ”x yazısını sen mi yazdın?” diye soruyor. Niye sorduğunu merak ettim.
Bir internet forumuna takılıyorum da, orada biri bu yazıyı yapıştırmış. Sen mi yazdın diye sordum, evet deyince de inanamadım, o yüzden google’da aradım, buraya geldim
Biri beğenmiş… Bu güzel. Başkalarının da beğenebileceğini düşünmüş. O da çok güzel. İsterse alıp yazıyı tamamen yapıştırsın isterse bir bölümünü koyup ‘gerisini buradan okuyun’ desin. Bunun adı paylaşım.
Diğeri, yani ”bunu ben yazdım” demek, ruh hastalığı. Anlaştık?
Fizy.com a gelen erişim engelini duymayan kaldı mı? Yalnız benim tahminim, bu yazıyı okuyanların hepsinin sosyal medya ve IT sektöründe pazarlamacı, seeder, programmer, interface developer, art direktör, copywriter olmadığı yönünde. Yani gün boyu bilgisayar başında müzik dinleyebilecekleri bir işleri yoktur. O yüzden haberi henüz almayan ev hanımlarına ve tuhafiyecilere kısa bir özet geçeyim:
3 Türkiyeli, artık bunlar Kürttür, Ermenidir, Fenerbahçelidir ya da cocksucker’dır, bilemiyorum, Fizy diye bir müzik paylaşım sitesi kuruyor. (Dalga değil. Bu insanların orjinleri, ne oldukları önemli. Sonra gelecek önümüze) Gel zaman, git zaman acaip başarılı oluyor site. Günde 700,000 ziyaretcisi varmış galiba. Hatta beynelminel bir organizasyonda en başarılı 5 proje finaline kalmışlar. Bu rakamlarda falan yanılıyor olabilirim ama çok da önemli değil. Gelmek istediğim yer başka.
Malumunuz, TR de (özellikle böyle günlerde bu ülke, adının tam ve açık yazılmasını haketmiyor) Mü-Yap diye bir kuruluş var. Bu organizasyonun başındaki adama, kendisi kusura bakmasın, pazarda naylon torba içine doldurduğu erikleri sayı ve kilo hesabı ile satması gerekirken, sanatçıların hakkını koruması görevi verilmiş. O da tutmuş, Fizy.com u erişime engellettirmiş. Çok detaylara girip canınızı sıkmayayım. Cuma pazarı esnafının basın bildirisi burada, user friendly ve super-hip music paylaşım sitesi (ben hiç kullanmadım bu arada onu) kurucusunun açıklaması ise şurada.
Kısaca pazarcı, ‘’apla, mıncıklama, elleme, seçme!’’ diyor. Ve ekliyor ‘’o fiyata da vermem, icabında tüm malı sokağa dökerim’’
Akıllı, zeki, atılımcı IT entrepenörü ise TR deki mafya, karanlık ilişkiler ve korporatist sisteme (alla alla! var mı cidden böyle şeyler?) geçirirken elinde belgeler ve yazışmalar olduğunu söylemekten geri kalmıyor.
Tüm bunlar Fizy vak’asına dair teknik bilgiydi. Şimdi gelelim asıl mes’eleye: Fizy falan benim çok umrumda değil. Kullandığım bir hizmet de değil. Streaming hizmetlerinden pek hoşlanmıyorum zaten. Kendi müzik ihtiyacımı, ayda 20 TL ödediğim 100 Mbps yükleme hızı, 100 Mbps indirme hızı olan bağlantım ile torrentler üzerinden karşılıyorum. Bunu yaparken gavur Mü-Yap’ına yakalanma ihtimalim ise minimum. Öve öve bitiremedim di mi? Kimbilir kaçıncı defa duydunuz benden. Oysa yalnızca TTNET ile yaptığı mecburi evlilikte dayak yiyen kadına boşanması için cesaret vermeye çalışıyorum.
Bir ara not:
Sükür ki bazı kâr amacı güden şirketler, bir yandan para kazanırken bir yandan da etik prensiplere ve temel hak, özgürlüklere gereken önemi verip, üstüne bunu bir ticari konsept olarak da kullanıyor. (Bkz. ”WikiLeaks is designed to make capitalism more free and ethical” – Julian Assange)
Kullandığım internet hizmet sağlayıcısı, Broadband Integrity adlı bir meslek kuruluşunun üyesi ve bu kuruluşun web sayfasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinin 12. ve 19. maddelerine atıfta bulunarak, hiç bir şekilde sağladıkları internet hizmetlerinin kullanımında müşterilerinin ne yaptıklarına karışmayacaklarını, bağlantıyı kesmeyeceklerini ve sansür uygulamayacaklarını taahhüt ediyorlar.
Özelleştirmeye ve serbest piyasaya küfretmenin artık ineğin geviş getirmesine dönüştüğü coğrafyalardan ve anlayışlardan başları azıcık kaldırsak belki ufuklarda bir yerde umut ışığı görebileceğiz.
Fizy benim umrumda değil ama kendim de TR deki sansür illetinin iki defa kurbanı olduğum için bir çift kelam daha edesim var. Sıkılan bıraksın ya da geldiği yere geri dönsün…
Sitenin fikir babası, kurucusu Ercan Yaris’in açıklamasını dikkatli okuyacak olursanız, iki arkadaşıyla birlikte sıfırdan kurduğu, geliştirdiği ve başarıya ulaştırdığı sitesini çocuğu gibi sevdiğini anlamak için çok fazla empati yapmanıza gerek kalmayacak. Belki de bu yüzden, yazısının ilk bölümündeki duygusallığını hoşgörmek gerekliydi.
Ben böyle diyorum, buna inandığım için ama artık eleştirdiği şeylerin içinden her nasılsa ‘insan’ unsurunu ayıklamayı becerebilen sosyal medya’nın nabzını tuttuğunuzda, Ercan Yaris’in asıl söyleminin zaman zaman es geçildiğini görüyorsunuz.
Yaris, TR deki korporatist sistemi, faşist zihniyeti, sanatçının hakkı ve çocukların korunması bahane edilerek kurulan sansür aparatının kanunsuz kullanımını cascavlak, pantolonu bileklerine kadar sıyrılmış bir halde yakalama fırsatı veriyor bize (bir kere daha). Fakat buna odaklanmak yerine, duygusallıkla ve sıcağı sıcağına yazılmış bir yazıda gazı fazla kaçan Türklüğe atıf ve ağlaklık (!) daha fazla ilgi ve tepki çekiyor nedense.
”Nedense” diyorum ama bunu benim de iyi bilmem lazım aslında. Bakın, şöyle diyeyim: Kaba bir hesapla, bu ve diğer blogda yazdığım 500 küsür yazının herhalde 100 kadarı, FriendFeed’de yaptığım 26,000 yorumun da en az 4-5,00 kadarı sansür, özgürlük, erişime engel vs üzerinedir. Tüm bu kaba istatistikler içinde, sansür belasını bizzat iki defa yaşamama rağmen kendi derdime yontabileceğim bu blogda 3 yazım, FriendFeed’de ise 5 feedim olabilir ancak…
Kendi çıkarıma yönelik bu güdük istatistiğim aşikar iken hem bu blogda, hem FriendFeed’de, hem de bir sözlükte, ‘’lan 8000 site yasaklanmış sen kendine ağlıyon, dangalak. Erkek ol oğlum, zırlama!’’ anafikrini taşıyan yorumlar almadım değil.
Biz Türkiyeliler, adaleti asıl sağlayacak olandan medet umamadığımız için kendimiz bu işi çok hakkaniyetli yapmaya çalışıyoruz belki de. Yani 8000 siteye eşit şekilde yas tutmalı, hayatında adını duymadığın Zimbabwe alanadı taşıyan sitelere de, günde 33 kere referans verdiğin sitelere de aynı mesafede durmalısın. Sanki devlet dairesinde görev yapan, her vatandaşa eşit mesafede durmaya çalışan, gözlüklü, asık suratlı ve kolları kolalı gömleğiyle oturan dürüstlük abidesi bürokratı, memuru oynama mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi.
Fizy’nin günlük 700,000 tekil ziyaretçisinin bu hizmete erişiminin engellenmesi, tüm samimiyetimle ifade ediyorum, bir haftalık ömrüyle günde 7 tekil ziyaretçisi olan bir Blogspot blogunun erişime engellenmesiyle aynı derecede önem taşıyor. Ama prensip olarak… Kağıt üzerinde…
Kimse kusura bakmasın; ben ruhsuz kollektiv makinasının bantta önüne gelen malzemeyi eşit kesen dişlilerinin bir parçası değilim. İsteyen Türkiye’den çıkma bir hizmet diye sempati duysun, destek versin, isteyen müzik paylaşmayı sevdiği için. Bense sürüden ayrılan, risk alan, inandığı şeye vakit ve nakit harcayan insanlara, işlerine sempati duyuyorum. Bu emekleri verenlerin arkasındayım.
Peki ya sanatçının emeği mi dediniz? Yeterince konuştuk o konuyu.
Her türlü ürünü seks ile satmak mümkün mü? Bazen blogun ziyaretçi sayısını soran oluyor. Söylediğimde gelen ilk tepki, ”oo iyiymiş”, sonra kısa bir düşünme süresinin ardından ”e tabii konu seks olunca, normal… Seks her zaman satar” yorumu arkasından geliyor.
Ben pek aynı fikirde değilim. Blogu geçtim, o konu uzun, Nikita Verevki‘nin bir başka videosunu arayacak değilim. Eğer gacının anlaşmalı olduğu plak şirketi bana 100 dolar öderlerse torrent’de ararım, ama orada yoksa yine de paralarını alırım…. Ve seksin, açık, erotik sahnelerin filmlerde satıp, satmadığına dikkat çekmiş CNN. 2001 – 2005 arasında çıkarılan 900 filme bakarak karar vermişler. Seks satmıyor…
# Sinemadan girmişken… Yakın sinema tarihinin kult filmlerinden Big Lebowski eğer Shakespeare (bunun da bilmem kaç yazılış şekli vardı değil mi?) tarafından yazılsaydı, sonuç ne olurdu? Bunu da öğrendik, başımız göğe erer artık.
# Mesleğiniz ne olursa olsun, aldığınız maaşı yurtdışındaki emsallerinizle karşılaştırıyorsunuz değil mi? Chilloutpoint 2010 un en düşük maaşlı 25 işini sıralıyor. Sıralamaya şöyle bir gözgezdirdim de… Bizim burda metal işçileri, makine operatörleri, çatı ustası falan doktordan iyi maaş alıyor.
# ”young person’s sexual song-with-animal-legs” esasında retro bir japon seks eğitim rehberi.
# Geçen Perşembe Moskova’nın göbeğindeki reklam panosu dakikalarca porno film gösterdi. Bunu duymuşsuzdur belki
# Politik blok olarak herhangi bir tarafa meyilli olmadığımı netleştirdim zannedersem. Sosyalizm’den biraz nem kapıyorum, tıpkı diğer -izm’ler gibi. O yüzden dünyadaki Korsan ve anticopyright hareketinin bu konulara yeni ilgi duyanlar tarafından baştan yanlış anlaşılması ihtimali beni biraz endişelendiriyor.
Anticopyright adlı blog, 15 Nisan’ın dünya işçileri için, işyerinden birşey aşırma günü olduğunu haber veriyor. Niye işyerinden birşey aşırılacak? Sebep?
Eğer patronun senden az çalışıyor, senden fazla maaş alıyorsa, senin emeğin sayesinde başkası özel uçakla dolaşıyorsa bu işyerinden birşey yürütmen için geçerli sebep. Hele şuna bir bakın !!!
Eğer çalıştığınız müessese günü sonunu kar ile kapatıyorsa, bu size emeğinizin karşılığı verilmediği için.
!!!!! ????? Son yıllarda bu kadar çocukça birşey hiç okumadım. Bu kendini de enayi yerine koymak aynı zamanda. Madem işyerinin, patronunun seni düzdüğünü düşünüyorsun, niye hala ordasın? Çaldığın fotokopi kağıdı ile işverenin kanattığı anüsüne pansuman mı yapacaksın? Lütfen aklınızı başınıza toplayın !!!
İki şeye küfrettirmezler sizi İrlanda’da. Biri Papa diğeri de Bono. Rock müzik tarihinde stillerini sevsek de sevmesek de etkilerini yadsıyamayacağımız U2 grubunun solisti Bono…
İrlandalılar’ın bu iki kutsal değerinden başında komik kukuleta taşıyanı su katılmamış bir idiot olduğundan onu konu dışı bırakıyorum. (Büyük bir ihtimalle bu satır sonrası İrlanda’da yargılanmam gerekebilirdi). Ama Bono arada bir akıllı bir çift kelime eden bir insandı. Çoğumuz onu sesini duyuramayan, ezilen insanların yanında görmeye alıştık. Her ne kadar ben bu duyarlı sanatçı manevralarının birçoğunun PR numarası olduğunu düşünsem de en azından görünürde de olsa adaletin ve vicdanın yanında yer alan insanları taşlamak çoğu zaman gereksiz.
1983 de albüm çıktığında ben olayları anlamayacak kadar küçüktüm. Ancak 72 de İngilizlerin Derry’de halkın üzerine ateş açıp katliam yapmalarını konu alan Sunday Bloody Sunday‘i belki çıktıktan 10 sene sonra üniversitede dinlerken kafamıza kazıyacaktı Bono.
80 lerin başında İngiltere gibi bir ülkede bile bunları dile getirmek yürek istiyordu. Bobby Sands daha birkaç sene önce açlık grevinde ölmüş, Demir Leydi Margareth Thatcher ise hem ülkesinde hem de Avrupa’da kendini arkadan esen rüzgarlara vermiş, yelkeni istediği yöne çeviriyordu.
Zaman değişiyor, insanlar değişiyor, bazı şeylerin bitmesi bazı şeylerin de başlaması gereken anlar var demek ki. Son yıllarda artık iyi müzik çıkaramamanın verdiği iç rahatsızlık ve çaptan düşen rock yıldızı kimliği yavaşça öne çıkmaya başladı Bono’da. Senil demens diyorlar (Türkçesini bilmiyorum), genelde ihtiyarlarda görünen bir hastalık. Yaşlılığa bağlı bunama diyeceğim. Saçma sapan konuşuyorsun, ne dediğini bilmez bir halde zırvalıyorsun, kişilik değişimi ve entelektüel fonksiyonların zayıflaması vs. Ama onun için erken henüz.. Tabii belki de Rock yıldızlığının top olduğu zamanlarda ne gibi sentetik uyuşturucular kullandığına da bağlı bu. Bkz. Ozzy Osbourne…
Bono New York Times’ta misafir köşe yazarı olarak ağzından inci taneleri döküyor. Çin’in interneti sansürlemek konusundaki çabasından batının ders çıkarıp kendine uyarlaması konusunda otoriteleri göreve çağırıyor.
Hem İsveç Korsan partisine olan angajmanım hem de bu blogun yazarı olarak araştırmaya çalıştığım konularda sürekli karşıma çıkan sağcı, dindar, lobist, Amerikan organizasyonlarının ağzı ile konuşmaktan geri kalmıyor bu ”devrimci ve özgürlükçü” ihtiyar İrlandalı.
”Biz bir postahane gibiyiz. Bizim üzerimizden yapılan haberleşmelerin içeriğine burnumuzu sokup, insanların özel hayatına karışmaya hakkımız yok” diyen internet hizmet sağlayıcılarına şöyle sallıyor Bono :
Biz PTT gibi çalışıyoruz diyorlar. Kim biliyor o saman renkli zarfın içinde ne olduğunu? Biz biliyoruz… Amerika’nın çocuk pornografisini durdurmaktaki o takdire şayan çabası ve yöntemleri, Çin’in internet aktivistlerini durdurmadaki başarısı bize izleyeceğimiz yolu gösteriyor. O zarfın içinde ne olduğunu görmek mümkün…
Tüm makale Bono’nun gelecek 10 yılda görmeyi umut ettiği aktivite ve değişimlerin sıralamasını içeriyor. Müzik endüstrisinin korsan paylaşımla mücadelede hüsrana uğradığını, ancak film endüstrisinin güçlü lobisi sayesinde gerekli yaptırımları hükümetlere uygulatarak internet üzerinde bir kontol mekanizmasının kurulmasını ve bunun da kreatif endüstriyi destekleyeceği görüşünde.
Bir yandan bizlere, o eski Bono olduğunu yutturmaya çalışması da gözden kaçmıyor. Kendini düşünmüyor St. Bono. Genç sanatçıların hayatlarını kazanabilmelerini kendine dert edinmiş.
the young, fledgling songwriters who can’t live off ticket and T-shirt sales like the least sympathetic among us
Oh… Ne kadar asil bir davranış. St. Bono genç müzisyenlerin hamisi. Lafı da onlara bırakmıyor. Onların iyiliği için, onlara rağmen genç grupların en önemli reklam, tanıtım kanallarını kapatmakta ısrarlı.
İrlanda halkı için kutsal dedik ama, orada da kalplere bir çizik atmışa benziyor ihtiyar. Bu kriz ortamında ekonomi İrlanda’da da iyi gitmiyor. Petrol ve kömür fiyatlarındaki ani ve yüksek artış yüzünden pekçok insan evini doğru düzgün ısıtamıyor, banka çalışanları Avrupa’da en alt tabaka işi kabul edilen Mc Donalds‘a iş başvurularında bulunuyor.
O yüzden hükümet telif hakkı gelirleri dahil pekçok başka gelirlere koyulan vergi muafiyetini kaldırıp, tavanı 250,000 avro olarak belirleyince bizimki çareyi şirketini Hollanda’ya taşımakta buldu. Zira U2 nun royalities üzerinden geliri yılda 2,5 milyon avroyu buluyor.
İyice bir düşünün, son yıllarda dinlemeye değer ne çıkardı U2? Tabii zevk meselesi diyecek çoğu insan, ama bence gerçek şu ki Joshua Tree’den sonra yalnızca fabrikasyon albüm çıkarıp, kıçının üzerine oturarak para kazanmayı hayal eden ihtiyar bir rock yıldızından başka birşey değil Bono. Bir sürü dosya paylaşımı yapan insan biliyorum, kimse U2 albümleri indirmiyor. Dosya paylaşımına karşı çıkan sanatçıların çoğu ya albümleri torrentlerde paylaşılmayan yıldızı sönmüş artistler ya da artık o kadar büyümüşler ki bizim bildiğimiz sanatçı/grup tanımlamalarının ötesinde artık birer medya şirketi olmuşlar. Yapılanmaları böyle. Metallica, Madonna, Prince gibi.
Hepsiyle beraber Bono’nun da cehennemin dibine kadar yolu var, boktan müziği ile…
Dipnot:
Sizlere belki sizlerin de farkettiğiniz bir detayın sırrını vereyim. Ne zaman internet kontrolü ve sanat eserlerinin izinsiz kullanımı konusu geçse, çocuk pornografisinin de araya sıkıştırıldığını farkettiniz mi? Bu tesadüf değil. Danimarka Anti-Pirat bürosunun avukatlarından Johan Schlüter‘in kendi ağzından :
Birgün gelecek tüm interneti kapsayan devasa bir filtreyi kullanmaya başlayacağız. Bunun çalışmalarını Ifpi ve MPA ile beraber yapıyoruz şu anda. Bunun yanında sürekli internette çocuk pornografisini takip ediyoruz. Bunu politikacılara filtrelemenin işe yaradığını göstermek için yapıyoruz. Çocuk pornografisi onların anlayabildiği, kavrayabildiği, seçmenleri önünde puan kazanabilecekleri bir sorun.
5posta’yı henüz kafamdaki istediğim şekle sokmadan, ufak ufak da olsa yazmaya başladım. Bundan sonra çok fazla telif hakları ile ilgili buraya yazmayacağım mesela. O iş için Postdijital.com u kullanacağım. Yalnız telif hakları lobisine ve yandaşlarına buradan son bir nanik çekme bab’ında önemli bir haberi burada paylaşamak istiyorum. Zira burası Postdijital‘e göre çok daha fazla trafik alıyor.
İsveç blogosferine yeni düştü, söylenenlere göre de İsveç dışında henüz adından da fazla sözedilmiyor (büyük ihtimalle Türkiye’de de ilk burada okuyorsunuz). Oldukça yeni bir site. Ve oldukça da mistik… Arkasında kim var, amacı nedir, gelir modeli var mı? Bu sorular şimdilik cevapsız. Bildiğim tek şey Holywood’un The Pirate Bay’den sonra mahkemelere astronomik paralar harcayarak süründürmek için elinden geleni yapacağı bir başka oluşumun taşlarından birinin de HDMT.NET olacağı.
The Pirate Bay’i kovalamak için oldukça uzun zaman harcadı Holywood lobisi. Bunun için aklınıza hayalinize sığmayacak kadar da para harcadılar. TPB nin tarih olduğu şu günlerden önce, yaklaşık bir sene önce, yani TPB mahkemesinin başlaması ile beraber torrent tekniğinin çok da uzun zamanı kalmadığını ve geleceğin streaming media’da olduğunu ben ve pekçok insan dile getirdi. Aklın yolu bir olduğundan gizli bir girişimci HDMT.NET projesiyle ortaya çıkmakta gecikmedi.
HDMT.NET pekçok film ve diziyi oldukça iyi bir kalite ile direk olarak tarayıcınızdan sizlere streaming yöntemi ile ulaştırıyor. Ne sitede reklam var, ne de gösterilen filmlerde YouTube’da olduğu gibi bir reklam uygulaması yapılmış. Ayrıca üye olmaya, siteye giriş yapmaya falan da gerek yok. Eğer bu işi yapan kişi hayrına yapıyorsa oldukça zengin olmalı çünkü streming video bir hayli tuzluya patlıyor.

Torrent tekniği sağolsun, varolsun. Fakat biraz zahmetli değil miydi? Saatlerce, günlerce bekleyip indirdiğimiz dosyaları indirip unzip yapıyorduk, biraz bakıp veya dinleyip beğenmezsek atıyorduk. Streaming tekniği ile artık beklemeye gerek yok. Filmi seç, tıkla ve başlat.
Sitede merak edilen sorular bölümünde HDMT.net in yaptığı işin kanuni olup olmadığı da ele alınmış.
HDMT.net offers streaming service for all movie and tv shows fans around the world. All videos on HDMT.net source from Internet. We respect copyrights of producers and advocate all friends here to budget legitimate DVDs to support your favorite movies and tv shows and persons who make efforts on these products.
diye yanıtlanmış bu sorunun cevabı. İkna edici olup, olmadığını değerlendirmek size kalmış.
Perşembenin gelişi çarşambadan belli. Basın sezer böyle şeyleri, o kadar aptal değiller. Bomba patlamadan hikayeyi hazırlamak lazım.
Rick evinde röportaj için muhabiri beklerken, her bekar erkeğin gözünden kaçabilecek kutu prezervatifi mutfak masasında unuttu. Belki de gözden kaçması kolay olduğu için. Haliyle ev biraz dağınık. Giren, çıkan pek belli değil. ”Proje” için yardım etmek isteyenlerin karargahı vazifesi de görüyor Sollentuna’daki 4 odalı daire… Rick de ”Proje” için ülkeyi gezmeye çıktığında tanımadığı insanların evinde kalıyor. Erkekler tercihi değil, daha çok ”Proje” ye gönül vermiş hatunların evinde kalmak istiyor. Facebook’unda da bunu açık açık yazmaktan çekinmemişti zaten. Magazin basını bunu malzeme yapıp baş sayfaya taşıdığında da ”kiminle sikiştiğim kimseyi ilgilendirmez” diye de açıkça cevap verdi. Blogda yazıyorum, kullandığım dile dikkat edeyim diye ”sikişmek” yerine ”seks yapmak” tabirini kullanacaktım ama, İsveççe’de de Türkçedeki gibi ”seks yapmak” ile ”sikişmek” arasında bir nüans farkı var. Ve Rick’in gazeteye verdiği demeçte ”seks yapmak’‘ değil, ”sikişmek” kelimesi kullanılmıştı.
Karizma yok Rick’de. Yakışıklı değil… Tatlı çocuk da diyemezsin. Hafif gıdı görüyorum. Karizma yok dedik, ancak kafası çalışıyor. Okuyorum röportajı… İlk şirketini 16 yaşında kurdu. 21 yaşına geldiğinde şirketinde 5 kişi çalıştırıyordu. Kendisi ise haftada ortalama 90 saat çalışıyordu. Zeki, ama pek iş kafası yok yine de. Yaptığı işler için ücret almaya çekindiğinden dolayı şirket kötü gidiyor. Çareyi şirketi çalışanlara satmakta buluyor sonra. Stockholm’e taşınıp, bir IT şirketinde işe giriyor onun yerine…
2005 yılının sonları… Adalet bakanı Tomas ”Stasi’‘ Bodström ABD den aldığı emirle PirateBay’ın sunucularının bulunduğu web otele, kanuna aykırı olmasına rağmen polis baskını düzenletiyor. Akabinde yine ait olduğu Sosyal Demokrat partinin çabalarıyla ülkedeki tüm internet, mail, telefon trafiğinin Savunma Bakanlığı’nın bünyesinde yedeklenmesini öngören kanun teklifi veriliyor. Ticari şirketlerin vatandaşların evine polis baskını düzenleyebilmesini sağlayan kanunun gelişinden de haberdar Rick. Kanunu yürürlüğe sokmak ”sözde” liberal partinin dönemine geliyor daha sonra.
Bir Mac Donalds restoranında otururken, Mac Donalds peçetesine şunları karalıyor…
- Devlet vatandaşın özel hayatından elini çekecek
- Telif hakları 5 yıl ile sınırlandırılacak
- Patent hakkına düzenleme getirilecek
- Kültür ve sanat eserlerinin vatandaşlar tarafından ”ticari amaç taşımamak kaydıyla” kopyalanması, çoğaltılması, paylaşılması serbest bırakılacak.
- Adalet bakanı Boström meclis çıkışında sosis satacak
2005 Noel’ini eve kapanarak geçiriyor. 1 ocak 2006 günü ”Proje”nin internet sitesi hazır. Parti programı zaten peçeteye yazılmıştı, oradan siteye geçirmek zor olmadı. Bir chat kanalında olayın sözünü edip evden çıkıyor Rick. Ertesi gün siteye baktığında 1200 kişinin adını yazdırdığını görüyor. Bir sonraki gün Pakistan’daki bir internet gazetesinde haber oluyor, 3 milyon ziyaretçi Rick ve ”Projesinden” haberdar oluyor.
Büyük balıklarla aynı denizde yüzmek için ne lazım diye Yüksek Seçim Kurulunu arıyor. ”1500 imza lazım” diyorlar. ”Elektronik imza olur mu?” diye soruyor Rick. Cevap veremiyorlar, hiç böyle bir soru gelmemiş daha önce. Kabul ediyorlar ama elektronik imzayı. Piratpartiet böyle doğuyor. 2006 seçimlerinde % 0,64 oy oranı ile büyük hayal kırıklığı yaşıyor Rick.
Ogünden bugüne çok zaman geçmedi. Bir önceki seçimde liberal-yenilikçi partiye oy vermiştim. Kısa zamanda yaşadığım büyük hayal kırıklığı yüzünden kendime çok kızdım. Ve söz verdim kendime… Asla ve asla oy vermek yok bundan sonra. ”Oğlum Fenasi, dünyanın zaten çivisi çıkmış, sen kendi postunu kurtar bir şekilde”.
Yine de internetteki sosyal hayatımda tanıdığım, konuştuğum, tartıştığım insanlarla beraber hareket ettim bu sefer. Ve hatta partinin saçma-sapan bir adı olmasına rağmen, temsil edildiği rengin mor olmasına rağmen. Son sefer… Eğer bunda da bir ışık görmezsem…
Liberallere oy verirken kendimi düşünmüştüm. Dün sabah kalkıp sandığa gittiğimde başka türlü bir his vardı içimde. ”Gurur” diyeceğim, eğer gülmezseniz…
Bugün tüm gazeteler Piratpartiet’i yazıyor. % 7,1 ile Avrupa parlamentosuna 1 vekil, 1 de raportör soktu ”Proje”… % 7,1 büyük başarı. Tv de konuşmaya çıkartılmadılar, seçim barakaları kurmaya para yoktu. Ama 24/7 internetteydiler. Partinin bürosu yok, gerek de yok.
2006 seçiminden önce İtalyan blogger Federico Mello blogu generazioneblog da (şu an online değil) yayınlamak üzere Rick ile röportaj yapıyor. Artık sıkıldım videoları oraya, buraya taşımaktan. YouTube’dan veriyorum. Siz de sıkıldıysanız bir parti de siz kurun…
Gugukistan Demokratik Cumhuriyeti‘nin tek ve en iyi, devlet kontrollü, resmi haber kanalının hazırladığı ana haber bültenine hoşgeldiniz.
Ülkenin dört bir tarafında gavur AB ve diğer dış mihraklarca desteklenen, ülkenin manevi liderine düşman olan video paylaşım sitesi Dailymotion‘un kapatılması bir avuç halk düşmanı tarafından protesto edildi. Göstericilerin üzerine tazyikli su fışkırtan gömniyet kuvvetlerinin başı Ali Haydar Kızılcıksopası bültenimize yaptığı açıklamada özellikle harekete katılan kız internet kullanıcılarının aileleri tarafından başıboş bırakılmamalarını, aksi takdirde kopacak kellelerden sorumlu olmadıklarını belirtti.
Başbakan ülkede estirilmek istenen huzursuzluk havasının, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde dış mihraklarca hazırlanmış akıllı bir oyun olduğunu, yüce guguk milletinin bu oyunlara gelmeyeceğini ifade etti.
Sabaha karşı güvenlik kuvvetlerinin Cadıköy’de bir depoya yaptığı baskında ele geçirilen taşınabilir flaş hafızalarda Fatih Börek’e ait çok sayıda müzik eserinin yasadışı kopyalarına rastlanıldı. Konuyla ilgili Kıl-Tüy Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ülkenin kültür mirasına karşı yapılan bu saldırının sorumluları arasından hristiyan olanların en kısa zamanda çarmıha gerileceği, geriye kalan az sayıdaki yahudinin de kurulacak seyyar krematoryumlarda yakılacağı bildirildi. Kıl-Tüy bakanı Abdurrahman Kitabyakıcı zanlıların arasında Diyanet’in ”internetten mp3 indirmek kul hakkına karşı gelmektir” diye verdiği fetva sonucunda hiç müslümana rastlanmamasının sevindirici olduğunu belirtti.
Belçika parlamentosunda koltuğu bulunan ADC (Achilim de Carshaf) partisinin başkanı Denise Bike All‘ın parti programını Nasyonal Sosyalizm olarak açıklaması ile beraber Belçika’da yapılacak ilk genel seçimlerde oyları silip süpüreceği bildiriliyor. Ülkedeki en köklü parti olan ADC son dönemlerde yükselen değerleri görerek bünyesinde Neo Nazilere de kucak açmıştı. Denise Bike All ülkemizde dilimize de çevrilen ”Aç Tavuk Kendini Darı Ambarında Sanırmış” adlı otobiyografik romanıyla da tanınıyor.
Futbol federasyonu ülkeye gelen yabancı oyuncuların ve yabancı teknik direktörlerin sayısında indirime giderek ligin marka değerini yükseltmeye çalışacak. Gelecek sezondan itibaren görev yapacak antrenörlerin bir sezonda en az 16 takım çalıştırmasını şart koşacak. Uzmanlar bu kanunun en çok ülkedeki yabancı antrenörleri etkileyeceğini, yerlilerin zaten haftada bir takım değiştirerek sezonu 30 takımın altında bitirmediklerini belirtiyor.
Kaliteli yabancı oyunculara Futbol federasyonu tesislerinde verilecek eğitimlerde çok klas hareket yaparak ülkedeki yerli futbolcuları ve hakemleri strese sokmamaları yönünde tatlı sert baskı uygulanacağı açıklandı. Arnavutluk’tan özel bir şirket ile anlaşan Federasyon yetkilileri bu ihtarlara uymayan yabancı futbolcuları okşatacak…
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Bakıyorum, bir Sagopa Kajmer geyiği almış başını gidiyor blogosferde. Çok seveni var… Hip hop derinlemesine bilip, sevdiğim bir müzik türü değil. Ara sıra Snoop Doggy dinliyorum, hoşuma gidiyor. Ama say desen bir tane daha çıkaramam. Neyse bir bakayım dedim şu Türk işi hiphopun kralı Sagopa’ya… Torrent sitelerinden birine girdim, indirdim. İlk parçada baydı daha… Hemen bilgisayarın sabit diskinden siliverdim yer kaplamasın diye. Fakat aradan biraz vakit geçince yine aklıma takıldı, yeterli şansı vermediğimi düşündüm Kajmer’e. Bir defa daha indirdim torrent tekniği ile… Bu sefer de ikinci parçadan öteye geçemedim. Sil gitsin… İşte o an bir şimşek çaktı kafamda, gerçek tüm çıplaklığı ile karşımdaydı…
Şu TPB davasını sürekli izledim canlı olarak. Davalı taraf, yani artistlerin tarafı sürekli tazminat taleplerinde bir eserin kaç defa download edildiğinden yola çıkarak tazminat talebinde bulunmuşlardı. Zaten 6 milyon YTL lik tazminat cezasının 20 şarkı 9 film ve 4 PC oyununa kesilmesinin ardında yatan matematik de bu değil miydi? Sonra aklıma Danimarka’da uygulanan, yakında bizde de yürürlüğe girecek olan kanuna dayandırılarak avukatlık firmalarının normal vatandaşlara gönderdiği tehdit mektupları geldi. ( mektubun örneğine bir göz atın. Kendi avukat firmanız varsa bunu Türkçe’ye çevirttirerek Türkiye’de ilgili kanunun meclisten geçmesini bekleyin.)
Sayın herr Simonsen, yaptığımız belirlemelere göre x grubunun 14 parçadan oluşan Y albümünü telif hakları kanununa aykırı olarak indirdiğiniz ve başkalarının da indirmesine yardımcı olduğunuz (torrent tekniğinin esası bu. Sen indirirken başkası da senden indiriyor aynı zamanda) için 14x(keyfime göre danimarka kronu) olan cezayı 10 gün içersinde aşşağıdaki hesap numarasına yatırınız. Aksi taktirde temsilcisi olduğumuz Warner Bros. şirketi tarafından olayın mahkemeye götürüleceğini bildiririz. Olası bu dava sonucu bir avukat ordusu tarafından mahkemede temsil edilecek müvekkilimizin mahkeme masraflarını da karşılamanız gerekeceğini hatırlatırız.
Bu kadar artistin ve avukatlarının vardığı sonuç yanlış olamaz. Demek ki internetten yapılan herbir izinsiz kopyalama, o eseri yaratanın elde edeceği kazancın yokolmasına sebep oluyor. Adamın cebinden çalıyoruz yani o parayı.
Baktım Sagopa’nın bir albümü 10 YTL civarında. Şimdi ben bunu iki defa indirip çöpe attım, 20 YTL sini çaldım herifin cebinden. Sagopa dindarmış… Bir de geçenlerde bir çocuk hayranını tokatlamış galiba. Ben bu herife kıl oldum ya, müziği de boktan zaten… Günde 24 saat sürekli Sagopa indirip, çöpe atsam, bunu arkadaşlarla organize şekilde yapsak bir de… Amacım adamı sokakta dilenir hale getirmek çünkü…
Tabii bu işin şakası. Şu ana kadar anlamamıştım, ama büyük bir ayıp bu, bizim sanatçılara karşı yaptığımız. Bu yanlışımdan huzurlarınızda özür dileyip, dönüyorum. Bu kadar servet düşmanı olup, bir avuç çaylak solcu gibi davranmanın gereği yok.
Bugünden tezi yok illegal download a son. Ama yetmez bu… Bugüne kadar internetten indirdiğimiz müziğe ne olacak? Gerçek sahiplerine iadesi gerekiyor bunların… Bu günahla, vicdan azabıyla yaşanmaz yoksa. Diyanet de dedi, kul hakkına giriyor.
Peki nasıl doğrusunu, dürüst olanı yapacağız? Bütün bilgisayarımızdaki çaldığımız/aşırdığımız şarkıların gerçek sahiplerini bulup geri iade etmek kolay bir iş değil.
Çözümü var allahtan… Kültür Bakanlığı gibi nefis bir kurum var ülkede. Enfes de bir internet siteleri var konuyla ilgili. Son teknoloji, web 2.0. Zaten kanun koyucu çağa ayak uydurup sanatçıyı koruduğu sürece bizim gibi hırsızlar daha çoooook utanır.
Ben biraz salak olduğum için koskoca sitede ilk bakışta mail ile ”bize nasıl ulaşırsınız” şeyi göremedim doğru düzgün, yoksa mailin ne olduğunu biliyorlardır muhakkak. Gerçi vatandaşın devletle iletişim kurması da oldukça gereksiz birşey. Gerekli görürse evden aldırıyor zaten devlet sizi.
Yine de şöyle bir email adresi olduğu kulağıma geldi. Adi hırsızların pişman olup, mal sahibine iade yapabilmesi için iade@telifhaklari.gov.tr adlı mail adresine pazartesi – perşembe arası (cuma tatil), mesai saatleri içinde mail atarak çaldığınız şarkıları attachment olarak gönderebilirsiniz.
İşi başından aşkın bakanlık çalışanlarına kolaylık olsun diye alfabetik olarak bu iade işlemi gerçekleştirilmeli. Yarından itibaren başlayın mesela… Sagopa paracıklarını biraz daha bekleyecek, alfabetik sıradan ilk olarak Ankara’lı Turgut…
Bu postayı bir önceki posta ve yorumlarıyla beraber bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Eğer önceki postayı okuduysanız yorumlarının da tümünü okuduğunuzdan emin olun. Bu postada, kitabı dünya üzerinde 65 milyon satan Brezilyalı yazar Paulo Coelho‘nun Torrentfreak adlı blogda yayınlanan görüşleri var. Bağlantı versem, üşenir, gidip bakmazsınız diye buraya posta olarak atıyorum. İngilizce’den çevirisini blogun okurlarından Nim yaptı. ”Yok, bu konu beni bayar” diyenler… Başka zaman görüşelim…
Roman yazarı Paulo Coelho, dünya çapında 65 milyondan fazla kopya ile tüm zamanların en çok satan kitapları arasında yer alan “Simyacı” da dahil olmak üzere bugüne kadar milyonlarca kitap sattı. Yazarın daha az bilinen bir yönü ise, sıkı bir Bittorrent kullanıcı olması ve kendi kitaplarının korsan kopyasını indirdiğini itiraf etmiş olması.
Coelho, dosya paylaşımının iyi bir şey olduğuna ve kendisi gibi yazarlar için bir promosyon aracı olarak kullanılabileceğine inanıyor. Savunduğu şeyin arkasında durmak adına, The Pirate Bay (TPB) dava edildiğinde desteklemek için gönüllü oldu. Böylelikle, iddia makamı sanatçılara destek çıkmaları için [neredeyse] yalvarmak zorunda kalırken, en önemli romancılardan birisi The Pirate Bay’e arka çıktı.
TorrentFreak’e konuşan Coelho, “Açıkça sitelerini destekliyorum. Hatta, paylaşıma açık içerik hususunu tartışmak için İsveç’e kadar gitmeye gönüllü oldum ama onlardan hiçbir cevap almadım,” dedi.
Yazdığı e-postanın gözden kaçması yazık oldu, çünkü bunun büyük yardımı olabilirdi. Coelho paylaşımın insan doğasının bir parçası olduğunu ve kanunla durdurulması/engellenmesi gereken bir şey olmadığı görüşünde.
TorrentFreak ile yaptığı daha önceki bir röportaj sırasında, kitaplarını neden TPB’de paylaşmaya karar verdiğini açıklayan Coelho,
“Zamanın başlangıcından beri, insanlar yemek olsun, sanat olsun hep bir paylaşma ihtiyacı içinde olmuştur. Paylaşım insan olmanın koşullarından birisidir. Paylaşmayan bir insan sadece bencil değil, aynı zamanda sert ve de yalnızdır,”
dedi.
Kitaplarını TPB’de paylaşıma açan Coelho bunun çok faydasını gördü. Kitaplarını BitTorrent’de paylaştığı için ekstradan on binlerce kitap sattı.
“Bir okuyucuya [bir kitaptan] birkaç bölüm okuma şansı verildiğinde, her zaman için kitabı alıp almamaya daha sonra karar verebileceğini düşünüyorum,”
diye belirten Coelho, bu iddiasında da yalnız değil.
Free Contents in Internet
Uploaded by Paulo-Coelho
Yolunuz arkadaşlarınızla beraber İsveç’e düşüp de 6 kişi 13 yaşında bir kıza 1 hafta boyunca tecavüz ederseniz, bilin ki İsveç adalet sistemi size vereceği hapis cezasının yanında kızın psikolojik olarak aldığı hasar sebebiyle kendisine 500 bin kron tazminat cezası ödemenize karar verir. Bunu daha geçenlerde gazeteye yansıyan bir mahkeme kararına dayandırarak söylüyorum.
Haa yok, o değil biz 4 kafadar dünya üzerinde üniversitelerin, araştırmacıların birbiriyle dosya paylaşımı için kullandıkları bittorent tekniğini kullanarak çoğu zaman para verip almayacağınız bilgisayar programlarını, müzik albümlerini ve filmleri paylaşmanıza yarayacak bir platform kurduk diyorsanız çok, ama çok daha dikkatli olmanız lazım.
Hele de mahkeme delilleriyle sizin bu sistem üzerinden 20 şarkı, 9 film, 4 PC oyununun paylaşımına imkan verdiğinizi kanıtlamayagörsün. Ayağınızı denk alın, bunun cezası çok ağır. Birer yıl yiyeceğiniz hapis cezasının yanında 30 milyon kron da medya branşına tazminat ödemeye mahkum olursunuz. Oysa ki bu parayla 60 kızın ırzına rahatlıkla geçebilirdiniz.
Dün öğleden önce 11.00 de açıklandı The Pirate Bay’in kurucularına karşı dava sonucu. Esasında biraz yanlış bu söylem. Kurucu diye birşey yok ortada. Biri basın sözcüsü, iki çocuk var teknik işlerle ilgileniyorlar, bir de eski telekom şirket sahibi olan bir adam var. Bunlara server veriyor, biraz da ekonomik yardım yapıyor. Bu dördü işte… Yoksa Pirate Bay da bulunan pekçok copyright’ı olmayan metaryalin yanısıra copyright lı olanları da oraya koyan sen, ben, başkaları… Okkanın altına bu dördü gidiverdi… İnsanın özür dileyesi geliyor.
Gavur’u doğululardan ayıran özelliklerin başlıcaları, analitik zeka, organize olabilmek, duyguları bir kenara bırakıp, gerçekçi çözümler arayabilmek. Başa bir felaket geldiği zaman ölmüş liderlerinin mozolelerini bayraklarla, göğüste karanfillerle ziyaret etmektense problemi ortadan kaldıracak çözümleri demokratik platformlarda aramak. Hoş isteseler de zaten ne mozole, ne de öyle lider var
memleketlerinde.
Tüm İsveç’de gösteriler vardı bugün…
Haziranın 7 sinde Avrupa parlamentosuna girmek için seçime gidecek politik partiler içersinde Piratpartiet de var. Üye sayısı TPB davasından önce 10 bin civarında.
Cuma saat 10.55 (mahkeme kararı açıklanmadan hemen önce) PP üye sayısı 14,711
Cuma saat 22.55 üye sayısı 19,451 karar açıklandıktan sonraki 12 saat içerisinde yaklaşık 5,000 üye. Partinin web sunucusu uzun süre yoğun trafikten dolayı devre dışı kalmasına rağmen…
Cumartesi saat 21.13 şu an postayı yazarken üye sayısı 22,621
Bu sonuçlarla şu anda ülkenin en fazla kayıtlı üyesi olan 1.partisi. Gençlik kolu ise çoktandır 1. sırada. Bu üye sayılarını değerlendirirken İsveç nüfusun Türkiye’nin % 12 si civarında olduğunu unutmayın. Yani isterseniz sayıları 8 ile çarpabilirsiniz.
İsveç blogosferinde geziniyorum, gördüğüm kadarıyla kapitalist entrepenörlerden aşırı solcu, filistin şallı tiplere kadar eli kalem tutan, interneti anlamış, felsefesini kavramış insanlar normal siyasi görüşleri ne olursa olsun Piratpartiet e oylarını verecek. Bu oylar büyük bir ihtimalle partiyi Avrupa parlamentosuna sokacaktır.
Aranızda ”aman bana ne canım, ben nasıl olsa hiçbirşey indirmiyorum internetten” diyenler de az değildir. Bu yazdığım yazıyı sıkıcı bulanlar da muhakkak vardır. Şunu özellikle belirtmem lazım; olaya kesinlikle internetten bedava müzik, program ve film indirmek olarak bakmayın.
Bakın davacı Holywood’un köpeği antipirat bürosunun başındaki adamın mahkeme sonucunun şerefine söylediği sözler herşeyi çok net açıklıyor. Henrik Pontén diyor ki ” bugün kadar hep teknik, bant genişliği ve bunun getirdiği imkanlar konuşuldu. Bu karar artık internet kablolarında hangi bilginin, kültürün dolaşacağına kimin karar vereceğinin altını çizmek açısından önemli”.
Yani medya devlerinin ürettiği film, müzik, gazete, dergileri siz ve ben sesimizi çıkarmadan tüketeceğiz. İçeriği onlar seçecek, internette neyin olup, neyin olmayacağına onlar karar verecek. Sizle ben ekrana bakacağız yalnız.
Ne var ki, bu mahkeme yalnızca ilk round du. Hatırlayın, Napster’a karşı açtığı davayı da kazanmıştı müzik endüstrisi. Ogünden bugüne gelinen noktaya hepiniz şahitsiniz. Bir davayı daha kazanmaya götlerinin yemesi cidden cahilin cesareti olarak adlandırılmalı.
17 dakikalık aşşağıdaki videoda belgeleri ile Holywood lobicilerinin baskısı sonucu ABD nin İsveç’in kulağını çekmesi, The Pirate Bay problemine çözüm bulunmazsa ticari yaptırımlar uygulayacağını belirtmesi var. Yani davanın başlangıç sebebi tüm ayrıntıları ile orada. İngilizce olmayan bölümleri altyazı ile takip etmek mümkün.
Bir de şu bağlantıya göz atın
http://www.piratpartiet.se/international/english
Son Atılan Yorumlar