Bir şeyler karalarken konu ile ilgili fotoğraf arıyordum ve şu aşağıda gördüğünüz fotoğrafı buldum. Tam istediğim gibi değildi, konuya uymuyordu ama altında yazan bilgi ilginç olduğu için Tumblr bloguna atıverdim kaşla göz arasında.
II. Dünya Savaşı sırasında bir Fransız kadını, Almanlarla ”personal relations” içinde bulunduğu gerekçesi ile köy meydadında saçları kazınarak cezalandırılıyor kendi halkı tarafından.
Vücuttaki tüyleri kazımak, traşlamak çok insan için erotik sinyaller içeren bir aktivite. Bu bilinen bir şey. İçinizde eminim neden bahsettiğimizi daha iyi anlayabilecek kişiler vardır. Bu konuda aslında oldukça erotik görseller bulmak mümkün.
Fakat bilemiyorum artık, zorlama, cezalandırma ve public humiliation olayının düzmece değil de gerçek olması, belli ki dünyanın bir ucunda bu fotoğrafı gören birini oldukça gaza getirmiş.
Bunu yaparken de kendini tutamayıp, altına bir iki cümle sıralamış, yorum olarak.
this may be the sexiest thing I’ll see today. or maybe ever.
Bugün göreceğim en seksi şey. Ve hatta belki de görüp göreceğim...
Daha önce de bir yazıda bahsettiğim ve tartıştığımız, porno filmlerde o hiç sevmediğim yakın çekimler konusu aklıma geldi. Sok-çıkar-boşal’ın 1500 türünün video ve fotoğrafla cirit attığı bir ortam ve bir önceki yazıya konu olan Playboy gibi ”mainstream” yayınların yanında böyle kafası kırık insanların olması…
”Blogların modası geçti mi, şunu bunun yerini alacaklar mı” geyikleri tam gaz süredursun, tüm olayın popüler olmaktan çok kendi kafana uygun insanlarla bir ortam oluşturmaktan öteye gitmemesinde ne sakınca var diye de düşünmek gerekli.
Neyse, bu traşlama konusunda bir süre önce yazdığım kısa bir öykü vardı. Biraz orasını burasını düzeltip buraya da atarım belki. Bu da sebep olmuş olur.
Bu arada bir iki gün boyunca bloga ulaşmanızda aksaklıklar olabilir. Bu akşam 5posta başka bir sunucuya taşınacak. Böyle ufak tefek işler zaten baya bir ket vurdu buraya eskisi gibi sık yazı girmeme. Ancak şu angarya işlerden kurtulduğumda, zamana yayacağım bazı yeniliklerle ve yeni bir solukla yeniden girişeceğim olaya.
Hafızamı zorladığımda, İstanbul’da Anadolu yakasındaki evlerinin balkonunda bizim gelişimizi selamlayışını hatırlıyorum. Yoksa emekleme zamanlarımızdan da birbirimizi biliyorduk ama uzun sürecek bir arkadaşlığın kafamdaki ilk görüntüsü o andır. Diğer çocukların cinselliğe ve kendi seksüalitelerine karşı takındığı tavır nedir, tam olarak bilemiyorum ama bizim ikimizin, biraz normalin üzerinde bir dürtüsü olduğunu varsaymak sanki çok da yanlış olmazmış gibime geliyor.
Onun babasının Amerikan baskı Playboy dergileri vardı. Bizim evde ise cinsel bilgiler ansiklopedileri ve bazı diğer kitaplar. Daha ilkokul çağlarımızda, ailelerimiz buluştuğunda, biz de kuytu köşelere çekilerek, gizlice bu yayınları karıştırır, resimlere bakar, yazıları okurduk.
Birbirimizle çok sık dertleştiğimiz, ortak ilgi alanlarımız olduğu halde ancak yıllar sonra, o çocuk denecek yaşında cinsel tacize uğradığını öğrendim. Bunu nerede ve nasıl bana açıkladı, hatırlamıyorum açıkcası. Bir içki masasında mı, yoksa bir mangal partisinde miydi? Olayın detaylarını heyecenla öğrenmek istediğimi hatırlıyorum. ”Nasıl oldu” diye sormuştum. Anlatmıştı….
(Ha bu arada… Tacizciyi tanıdığımı söylemem lazım. Bir Anadolu şehrinde, ticaretle uğraşan, dininde, geleneğinde bir aileye mensup biri… Olayın olduğu zamanlar 17-18 yaşlarında olması lazım. Aile içinde de hafif deli diye tanımlandı bildiğim kadarıyla hep. Zaten biraz geç evlendi. Şimdilerde bir iki tane çocuğu ve mutlu bir aile yaşantısı var diye tahmin ediyorum.)
Türkiye’nin çeşitli illerine dağılmış, geniş bir aileye sahip olduklarından zaman zaman yatıya akraba ziyareti alıyorlardı evlerine. Bunlardan birinde gerçekleşmiş taciz olayı.
Bu arada, diğer çocuklardan daha farklı olarak cinsel dürtülerimizin daha kuvvetli olduğundan bahsettim ya… Acaba kurbanın bu özelliği, onun dışarıya karşı, istemi dışında bir takım sinyaller göndermesine sebep olmuş mudur?
Banyodan çıkar çıkmaz yanında getirdiği, kendine ait bornoza sarmış olmalı vücudunu. Yoksa misafire bornoz verilmez benim bildiğim. O halde, yarı ıslak bir biçimde evin küçüğünün bulunduğu odaya girmesine evde o dakikada dikkat edecek kimse yok demek ki.
Bu tip bir şeyi daha banyodayken planlamak, detaylandırmak, işler ters giderse kullanılacak olan Plan B yi tasarlamak lazım herhalde. Yüreği gümbür gümbür atıyor olmalı tüm olay esnasınca. Vücuda o anda yayılan salgıların verdiği sarhoşluk hissini düşünün bir an. Seçilen kurbanın yaşının küçük olmasını ve işin etik, ahlak kısmını bir iki saniyeliğine bir tarafa koyacak olursak… Kim tahrik olmaz bu heyecendan, yasak şehvetin verdiği ”kick”den? Neredeyse kıskanabilirim bile tüm bu duygular silsilesini.
Peki, banyoda tüm bunları planlarken mastürbasyon da yapmış olabilir mi? Belki arzularını köreltir de kendini böyle bir riske atmaktan alıkoyabilir diye… İşe yaramamış olduğu aşikar… Aksine, belki daha da kamçıladı bu sapkın isteğini.
Odaya girdiğinde belli ki çocuk kafasını öne eğmiş, oyuncaları ile oynuyordu. Bornozunun kemerini titrek ellerle çözdüğüne neredeyse eminim.
”Baksana! Sen daha önce hiç böyle bir şey gördün mü?”
Çocuk kafasını kaldırınca, mavi renkli bornozun içinde, hala ıslak olduğu için parıldayan bir çift pembe, diri göğsüs ve kahverengi sert uçlarını gördü.
Çocuk, beklemediği bu manzara karşısında o apışıp kaldığı anda nereye odaklanır ilk olarak? Tam bilemedim bunu şimdi. Bana anlatılanları, kafamda bu olgun yaşımda toparlayarak buraya döktüğüm için göğüsleri o anın merkezine koydum. Oysa belki çocuk aklıyla, dünyaya ilk defa kafasını uzattığı o tüylü, iki bacak arasındaki sıcak ve büyük ihtimalle o anda yeni banyo yapmış olmaktan değil de, arzudan dolayı ıslanmış bölgeye odaklanmış olabilir.
Kendi kanından olan o dişinin göğüslerini avuçladı mı, yaladı mı, cidden bilmiyorum. Aslında avuçlamayı bilemez o yaştaki bir çocuk. Olsa olsa titrek parmaklarıyla dokunup geri çekmiştir yine. Belki aklında o günden, o andan kalan, sırf görsellik değildir. Islak ve çıplak etin kokusunun ucuz tekstilden yapma bornoz kokusu ile karışması da bir ömür boyu unutulamayacaklar arasına girmiştir. Aslında ben banyoda ıslanmış bir cinsel organın kokusunu da alabiliyorum. Ama ne kadar zamandır bu yetiye sahip olduğumu hatırlamıyorum. Umuyorum O da ıslak ve çıplak etin yanında, yıkanma suyu ile nemlenmiş, iyi kurulanmamış bir cinsel organın kokusunu o yaşlarda alabilmiş olsun? Gerçekten bir ömür boyu hatırlanacak etkiyi bırakma diye buna demek lazım.
Peki ya sonrası? Sonrası yok, bu kadar… Bornozun açılıp, teklifin yapılmasından sonrası hakkında bir şey yazamayacağım. Düzmece, kurgu değil, gerçek bir olay olduğu için üzerine uydurma bir senaryo yazmak istemedim. Belki gerisinde cidden bir şey yok kayda değer. Varsa da ben hatırlamıyorum. Bu olayı onun ağzından dinleyeli belki 10 sene oldu. Mutlak ki, olayı bana anlatılan şekliyle kafamda tekrar canlandırdığımda, istemsiz olarak ekleme ve çıkarmalar yapmışımdır.
Küçük bir oğlan çocuğunun bir çift göğüs ve pübit tüyleri kısa traşlanmamış, şehvetle ıslanmış ”yetişkine ait” bir cinsel organ karşısındaki şaşkınlığı ve çaresizliği ile küçük bir kız çocuğunun aileden birine ait sertleşmiş, isteyen bir penis karşısında resmedilmesi aynı tepkileri toplamıyor kuşkusuz. Bu gerçekliğin etik olarak doğru veya yanlışlığını tartışmaktan veya eleştirmekten öte, kendimi de ”niçin ve neden”i tam olarak bilemez bir halde buluyorum. Teorik olarak birtakım fikirlerim var, ancak pratikte çoğunuzun verdiği tepkiyi veririm gibime geliyor. Neyse ama, bu son paragraf yalnızca bu geniş konuda yapmak istediğim küçük bir saplamaya ait olarak kalsın. Ensest ile ilgili başka söyleyeceklerim var. Bir sonraki yazıda…
Serdar Kuzuloğlu’nun kaptanlığına soyunduğu Korsan gemisi, Anonima körfezinde mayına vurup su almaya başlamadan önce, aç tavuğun kendini darı ambarında sanması misali ben de kendime Aileden Sorumlu Bakanlığı yakıştırıyordum. Kaptanı ile papaz olan mürettebatın, iskele üzerinde, tahtada yürütülüp, sudaki köpek balıklarına sallandırılması seremonisine fırsat vermeden, kayığıma atlayıp gemiyi terkedince bu planlarıma da elveda demek zorunda kaldım.
Tüm bu güzel icraatların yanında, her üç kadından ikisinin, içlerinde hissetikleri o boşluğu dolduracak malzeme elleri altında bulunduğu halde, tatminsiz kalıp, aşırı sinir, huysuzluk gibi semptomlar göstermeleri yine de kabul edilebilir. Dol diyor, ama doldurulamıyor…
Bu semptomları bir hayat boyunca taşımak kadın için oldukça ağır bir yük olmalı. Bir hayat boyunca diyorum; 20 küsüründe evlensen, ortalama bir evli çift ayda 4 defa seks yapsa …. Offf daha detaylı hesap çıkarmaya yüreciğim elvermeyecek. Zira çok trajik. Bir de kendi kukularını parmaklamayı da çok iyi bilmediklerini hesab etmek lazım.
Şurada söyleyip, geçeceğim belki ama ”kadının kendi vücudu ile oynanıp, bundan zevk alması” o kadar komplike, zor ve derin tabularla bastırılmış bir aktivite ki, kamışına su yürür yürümez, bu işe günde 10 defa 31 çekerek başlayan biz erkekler için anlaması çok zor. Bu satırları okuyan ve bana ”hadi lan ordan” diyen kadınlar bir an dursun ve düşünsün… En son ne zaman mastürbasyon yaparak orgazm oldun? Yaaa, öyle işte…
Elektriği bir türlü atamayıp, içlerinde orkanlar estiren, seller çağlatan bir ”kadının” ve ”kadınlar topluluğunun” yapacaklarını kestirmek çok zor. Kestirmek zor da, toplum için iyi sonuçlar doğurmadığı kesin.
Fakat bakana ve kendisine destek veren STK lara bildirmek isterim, çaresi var. Zira yolundan ayrılmak istemediğimiz dinimiz, çağdaş dünyaya da uyum sağlayabilecek esnekliğe sahip.
Mısır’a yaptığım seyahatte karşılaştığım bir taksi şoförü, Türk olmamdan mütevellit İslam’a da otomatikman tabi olduğum düşüncesiyle beni Arapça bilmediğim için azarlamıştı. Fakat aynı zamanda, 45 derece sıcaklıkta oruç tutmanın günümüz koşullarına uymadığını o da idrak etmiş olmalı ki, ”din bu deYİL” diye serzenişte bulunarak hergün belirli bir kilometreyi arabasıyla katedip, kendini seferi durumuna düşürüyordu.
Çölün ortasında, seferiliğin başladığı kilometrede konuşlanmış bir lokantada, babaganuş‘unu susamlı pide ile mideye indirmek is priceless.
Veyahut mut’a nikahını da örnek olarak alabiliriz. Bu örnekler uzar, gider. Herşeyin çözümü kulların ihtiyacına göre sağlanmış. Bir okuyup, anlayabilsek…
Madem ki bu iş tercümeye de açık. Hadi bir deneyeyim o zaman…
Homoseksüellik bir hastalıktır. Ancak bu illet, toplumları yokolmaya götüren bu kanser kimlere reva? Şöyle bir düşününce, Adem’i cenneten kovduran, ikisinin şahitliği bir erkeğinkine ancak eş olan kadına tabii ki.
Bana kalırsa, ılımlı İslam çizgisinde ortadoğu’nun yeni yıldızı olmaya aday ülkemize örnek olarak, Avrupa’nın Hollanda’sını almalıyız. Nasıl ki orada harm reducting felsefesi ile coffeeshop’lara, red light district’e müsamaha gösteriliyor, biz de lezbiyenliği devlet eliyle teşvik edebiliriz, etmeliyiz. Hem laf aramızda, size de daha estetik gelmiyor mu, pespembe, yumuşacık vücutların birbiri ile kaynaşması, tokuşması, ıslanması ve niyahetinde yine beraberce titremeleri ?…
Bu erkeğimize de yarayacaktır. İşlemeyen demirin paslanması misali birtakım yeteneklerini ve isteklerini kaybeden Türk erkeği artık kendini bilim ve sanata verebilir. Türk mühendislerinin iphone üzerinde geliştirecekleri Augmented Reality teknolojisi ile Bakırköy’de evinizden çıkmadan şeytan taşlayabileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Ayrıca penise kanın gitmesi artık eskisi kadar elzem olmayıp, buradan artacak kanın biraz daha fazlası beyne ulaşacağından, devlet işlerinin ve bürokrasinin daha hızlı ilerlemesi sağlanabilir.
Ne dersiniz? Aynı Hollanda gibi… Öyle diyorum ben. Efendim???
Poposuna kamçı yiyen kadınlarla ilgili yazıya ve ekteki videoya tepki gösterenler herhalde David Carradine‘in Tayland’da bir garderobun içinde, kafasına kendi geçirdiği bir torba ile penisi erekte haldeyken hakkın rahmetine kavuşmasına da bir anlam verememişlerdir. Kim suçlayabilir ki onları? Kadınları domaltıp kamçılamak hoş bir fikir. Hiç yapmadım o derecesini. Ama isterdim… Kafaya torba geçirmeyi ise bilemeyeceğim. Gelecek 10 senede yapacağım şeyler arasında yok en azından.
Özlemini çektiğim, arzuladığım, bunu yapmazsam gözlerim açık gider dediğim de fazla birşey yok aslında. İnsanın sınırlarını bilmesi lazım. Bazı şeyler yalnızca uzaktan güzel. Onları elde edebilmek için kendinden vermen gereken şeyler var. Bu bir hesap – kitap meselesi. O dolgun, taze, sulu, egzotik meyveleri yiyebilmek için o bahçeye girip, o ağaca tırmanmak gerek.
Bazıları hayatlarını o bahçenin içinde, o meyveleri yiyerek geçiriyor. Bu demek değil ki senin karınla, kocanla veya sevgilinle haftada bir misyoner pozisyonunda yaptığın seksin değeri yok. Muhakkak onun da kendi yaşadığın hayatın içinde bir değeri var.
Bu adamın adı Fakir Musafar. Kim olduğuna daha sonra geleceğim.
Meyve dedik, bahçe dedik de… O bahçenin ait olduğu malikanenin saygıdeğer ev sahiplerinden biri Musafar. Yine de ”O korse olmamış be güzelim” denilebilir. Ama adam oldurmuş kendine işte. Artık kafayı yemiş bir sapık olarak mı değerlendirirsin, yoksa tarikat lideri mi dersin? Ya da hepsinin ötesinde etnolog veya artist olarak mı adlandırırsın bu adamı, orası sana kalmış. Ta 1959′dan beri korseyle geziyor ama adam.
Nasıl ki okurla olan tartışmaların neticesinde, mahzende kırbaçlanan kadınların yer aldığı pornografiyi ben sanat olarak nitelendirirken, bazılarınız ”bana vuracak adamın amına korum” diye içgüdüsel bir tepki gösterdi, Musafar’ın icraatlarını da herbirimiz farklı değerlendireceğiz kuşkusuz.
İnterneti kullanıp da BM Ezine‘in den araklanmış fotoğrafları mail kutusuna almayan yoktur. (Yahu bu arada FF, FB, Twitter, Bloglar falan derken hala arkadaşlarından ”aa bak bu çok ilginçmiş” ya da ”bunu istioorrrrruuumm” diye mail alan var mı? Evlerinde gazyağı ile mi aydınlanıyor bu insanlar?) BM, Body Modification demek. Rabb’ ımızın bize verdiği vücudu beğenmeyip, onunla oynamak, değiştirmek anlamına geliyor. Rahmetli anneannem olsa böyle açıklardı. Dövme konusundaki görüşleri böyleydi çünkü. Ama o zamanlar kafasına, bacağına, şakaklarına, elmacık kemiklerine ve derisinin altına metal parça plantasyonunu yaptırarak şekil değiştirenler veya kasabın vitrinindeki koyunlar gibi kendini derisinden çengellere asıp, bundan aldığı zevk ile kukusunu ıslatıp, penisini kaldıran bir insan nesli de en azından misak-ı milli içersinde bilinmiyordu.
Biz genç bir cumhuriyet olarak belki bilmiyorduk ama Kuzey Amerika yerlileri ve Hinduların içinde bazı tarikatların böyle ritüelleri belki 1000 yıldır var. O kültürlerde muhakkak ayrı ayrı isimleri var bu yöntemin. Ancak günümüzde her yerde ingilizce’deki adı ‘‘Suspension’‘ kullanılıyor.
Çengellerle asıyorlar vücudu. Doğru takılmış herbir çengel 250 kiloyu taşıyabilecek kadar sağlam. Peki ya deri insanın vücudunu sağlayacak kadar sağlam mı? Bir santimetrekare deri 50 kilo ağırlık taşıyabilir. Suspension dan sonra sırtta oluşan yaraların kapanması için 2 ila 4 hafta beklemek lazım. Ancak profesyonel olarak gösteri yapanlar bu süreyi beklemiyor.
Acının hayatın bir parçası olması ve belirli dozlarda, ritüeller yardımıyla kendine acı vermenin felsefik açıklamaları tabi ki var. Bunu belki tartışılabilirsiniz. Ancak tartışılmayacak şey, böyle bir ritüel öncesi ve esnasına hissedilenler, salgılanan adrenalin ve endorfinin insanda orgazma varan, varmasa bile sonuçları benzeşen tepkiler uyandırması.
Türkiye’de icracısı var mıdır bunun bilmiyorum. İsveç’e de 2000 yılında bir Amerikalı getirmiş modayı. 4 yıl sonra 100 – 150 kadar kişi düzenli olarak kendini asıyordu. Elimdeki en son sayı bu. Aralarına yeni üyeler alıp, suspension olayını halka sevdirmek amacıyla yazları Malmö’de bir kamp yapıyorlar. Yiyecek, yatacak yer dahil 400 tl ye geliyor bu kampa katılmak. Fiyata bir kere asılmak dahil.
Tabi şimdi bu ürünü benim size satmam çok zor böyle. Ne yazsam boş… İyi işte öğrendik, ama asla yapmam deyip geçeceksiniz. Bir video var… Fakir Musafar‘ın da yer pilotu olarak katıldığı şu gösteriyi bir seyredin. Büyük ihtimal yine asmayacaksınız kendinizi. Ama lütfen söyleyin, şahane, egzotik, erotik, baştan çıkarıcı değil de ne?
Gökberk Bilgin, İtalyanlar için ”paçavrayı bile pazarlamasını biliyorlar” diye konuşmuştu. Aslında konu kahve idi. Espressoyu nasıl yapıp, servis ettiklerinden bahsediyordu.
Barista, kepçenin içindeki eski kahve posasını makinenin altındaki çöp toplama düzeneğine boşaltırken, nasıl ihtişamlı bir şekilde makinenin kenarına vuruyor. Tak, tak, taaaakkkk… Bütün müşteriler bu sesi duymalı… Sonra ani ve kararlı el hareketleri ile kahve öğütücünün porsiyonlamaya yarayan düzeneğinin kolunu çekip, bırakıyor. Hepsi planlanmış, düzenli hareketler ile bu kahve kepçenin içine bastırılacak, kepçe makinaya takılacak, 20 ila 30 saniye arasında bu kahvenin özel espresso fincanına süzülmesine müsaade edilecek. En sonunda da servisi var. Gökberk’in dediğine göre, benim de gözlerimle görüp, teyid edebileceğim şekilde, fincanın içindeki 2 yudum espresso sanki cumhurbaşkanından özel kuryeyle geliyormuşcasına tüm salonda, neredeyse göğüs hizasında dolaştırılarak önünüze koyulacak.
Nedir? Sonuçta kuş gagasını dolduracak kadar bir kahveden bahsediyoruz. İtalyan bunu da böyle satıyor işte. Bizde Türk restoranında Türk kahvesi ısmarladığınız zaman, arkada bir yerde gizlice yapıyorlar, önünüze neredeyse utanarak getiriyorlar.
Ne satarsan sat, ürününe bir exclusive havası verdiğin zaman milleti önünde köpek etmen mümkün.
Giovanni Battista Pirelli, 1872 de Milano’da, daha sonraları adı ile anılacak Pirelli firmasını kurarken konsepti belirlemede ırkının özelliklerinden yardım alıyor tabii ki. Hayret !!! O zamanlar bugün benim friendfeed’de tanıdığım marka uzmanları, buzz expertleri falan da yok. Herhalde körün el yordamı ile iş yapması gibi o da Pirelli takvimlerinin bu lastik markasını daha değişik bir kategoriye taşıyacağını bulmuş olmalı. 1964 de basılmaya başlanmış Pirelli takvimi. 74 de, dünyadaki petrol krizinden dolayı 10 senelik bir ara vermişler bunu basmaya. 84 den günümüze kadar da süregelen, her sene Pirelli bayilerinin özel müşterileri ve özenle seçilmiş VIP lere dağıtılan, bu grupların dışnda kalan sizlerin de sanki bir matahmış gibi her sene beklediğiniz bir matbuattan bahsediyoruz.
Bu seneki takvimi ünlü fotoğrafçı Terry Richardson çekmiş. Ne yalan söyleyeyim, haberim yoktu. Bunun sebebi, bugüne kadar orada, burada gördüğüm Pirelli takvimlerinin benim için birşey ifade etmemiş olması diyelim. Hatta geçenlerde bu takvim çekimlerinin konu alındığı bir video da gördüm. Bırakın bunu bloga taşımayı, videonun play tuşuna bile basma isteği uyanmadı içimde. Dün Ozztrojen’in friendfeed’de açtığı bir konu üzerine, biraz da o feed de Deniz Eda’nın ayarı vermesi üzerine yazıya alayım dedim. Hazır bugün paylaşacak çok fazla ilginç, karışık linkler de yokken…
Ozztrojen takvimdeki bir fotografa takılmış. Modellerden biri şuh bir ağız pozu ile dilini kucağında taşıdığı horozun ibiğine atmış. Ozz soruyor; ”bunu çekici buluyor musunuz?” Kadınların bu tarz meraklı sorgularını sevimli buluyorum. Anlayamamak ile merak arası… Biraz hayal kırıklığı, hafif kızgınlığa kaçar gibi, ama tam öyle de değil. Tamamen farklı dünyalarda yaşıyoruz tabii. Cinsellik o kadar masum bir olgu değil. İçinde çok karanlık ögeler, bilinçaltının en duymaya, görmeye tahammül edemeyeceğiniz parçalarını taşıyor. Sizce öyle değil mi? Öyle değilse, bence ne kendinize ne de karşınızdaki insana bu rahatlığı ve şansı vermemişsiniz o zaman.
(Bu postada kullandığım görseller SSENSE adlı moda sitesinin reklam kampanyasından.)
Model kız, kolundaki horozun belki bizde bir kadın cinsel organı çağrışımını yaratması beklenen ibiğine son derece banal bir dil çıkarma değil de, ağzında biriktirdiği tükürüğü yukardan aşşağı gagaya sızdırsa, hatta horozun cinsel organının olduğu bölümdeki tüyleri de parmakları ile ayırsa, ve de fotoğraflar o kadar rötuşlu olmasa Ozz’a pozitif bir cevap verebilirdim. Ama hayır… Çünkü bundan iyisini gördüm ben. O fotoğrafları kullanmak için bir yere ayırmadığıma yanarım. Moda branşı ve buna bağlı reklam kampanyalarında artık yavaş yavaş işlenen bir bestiality modası gözlemliyorum. Hatta sextoys branşı da bu akıma ayak uydurmuşa benziyor. Şimdi adını vermeyeyim, bir arkadaşım mesaj atmış. Bana şu siteye bir göz atmamı tavsiye ediyor. Cidden ilginç…
Çıplak kadın vücuduna bugüne kadar en iyi uyan hayvan at olarak tasvir edildi hep. Pornografik manada demiyorum, çoğunuz çıplak bir kadını at sırtında yelenin ve saçların savrulduğu bir rüzgar eşiliğinde gördünüz. Ata binenleriniz bilir o duyguyu. Hem salıncakdaki apışarasında duyduğunuz o his, hem de bir kadın olarak çıplak cinsel organının atın sırtına yapışıp, hayvanın vücudundaki hareketlenmeleri direk olarak organınıza almak. Rüzgarın meme uçlarını dikleştirmesi… At gibi yüzlerce kiloluk, aslında tamamen vahşi olan, kontrolü imkansız gibi görünen bir hayvanın üzerinde onunla bir bütün oluşturarak oturmak. Rahvan, tırıs ya da dörtnala, her türlü koşuşun darbelerini kasıklarda ve organında hissetmek… Eyersiz… Ya da fotoğraf kompozisyonunda çıplak bir çift bacağın iç baldır tarafının ıslak bir köpek burnu ile kesik kesik, gittikçe yukarı çıkacak bir biçimde koklanması. Bunlar hiç kuşkusuz biz erkeklere bir ereksiyon değil belki ama, hayal gücümüzü gıdıklayan, beynimizin keşfedilmemiş bölgelerini stimule etmemize yarayan antrenmanlar veriyor. Kadınlara da birşey vermeli diye düşünüyorum..
Bu yüzden Pirelli kızının o pozu bende tahrik, provoke duygusu yerine ‘’beeeeehhhh, metro niye gecikti’‘ diyecek bir ruh hali bıraktı geriye. Pirelli genel müdürü olsam;
Mr Richardson, biz kocaman bir İtalyan ulusunun zevkini, alışkanlıklarını ürünlerimizde yansıtmak istiyoruz. Yüz firma içinden birisi olmak değil, Pirelli olmak hedefimiz. Sizin bana getirdikleriniz ancak Türkiye’de Arena dergisinde basılabilecek fotoğraflar. Mesleğinize ve profesyonelliğinize olan saygım sonsuz. Bunları rica ederim önümden kaldırın. Baskı tarihine kadar sizden yeni fotoğraflar bekliyorum.
olurdu. Tabii büyük ihtimalle bu Pirelli’de genel müdür olarak kovulmadan önce verdiğim son karar olurdu. Zira bu derece enternasyonal bir şirketin bu kadar marjinal olma şansı yok. Sınırlar zorlanırmış gibi gösterilecek, ama asla aşılmayacak. Arena, Playboy gibi dergilerin müdavimleri için kuşkusuz kaş kaldırıcı fotoğraflar. Tastefull Erotica ile uzaktan yakından ilgisi yok ama.
Bu yüzden Pirelli takvimleri hiç ilgimi çekmedi. Bundan sonra da çekmeyecek.
Bırakın takvim kızlarını falan da, madem kahve ile başladım kahve ile bitireyim. Saat 11 olmuş burda. Şu erotik videoya bakarken siz, ben de bir espresso yapayım kendime.
33 yaşındaki adam yeni muhitine taşındığında komşulardan hiçbirinin dikkatini çekmedi. İlk defa O’nun kim olduğundan, mahallenin çocuğu 7 yaşındaki Megan Kanka’ya tecavüz edip, öldürdüğü zaman haberdar oldular.
Gerçekte kendisi sabıkalı bir pedofildi. Bütün Amerika ayağa kalktı, nefret ve protesto gösterileri düzenlendi. Ve hatta bu trajik olay, vatandaşların oturdukları yerde herhangi bir cinsel tacizci olup olmadığını bilmeye hak kazanmalarını sağlayan Megan Kanunu‘na da isim babalığı yaptı.
Eyalet başsavcısının harekete geçmesi neticesinde hazırlanan web sitesinin bilgi tabanında posta kodu, sokak adı, açık adresleri ve açık kimlikleri ile 65,000 tacizci bulunuyor. Bu kimlik bilgilerinin ötesinde fotoğraf ve özellikleri de sitede ulaşıma açık.
Buna benzer siteleri diğer eyaletlerde de görmek mümkün. Bu sabah metroda giderken okudum, iPhone’un en çok satılan 10 aplikasyonu listesinde bu bilgi tabanına ulaşım Sex Offender Locator adlı aplikasyonla mümkünmüş.
Bu işler yaşlı kıtada biraz daha farklı yürüyor. Böyle bir bilgiye ulaşmaya imkan yok İsveç’de. Gerçi bir ara organize suç örgütü ”Original Gangsters” sexoffender.nu adresi ile bir siteyi yayına sokmuştu. Savcı dava açtı ve örgütün lideri savunmasını Amerikalı devlet kurumlarının gerekçelerine dayandırarak yaptı. Tabii ki kabul edilmedi. Bugün baktığımız zaman o alanadının kullanılmadığını görüyoruz. Tabii ki kabul edilmedi derken, PUL Yasası – PersonUppgiftsLagen – (Kişisel Bilgiler Yasası)’na aykırı düşüyordu.
Burada iki karşıt fikir var… Amerikan kurumları ve Original Gangsters’in argümanı şu:
Toplumun bu tür bilgiye ulaşım hakkı, hüküm giymiş tacizcilerin kimlik bilgilerini gizli tutma hakkından üstündür.
Buradaki savcı ve Original Gangsters’a karşıt fikirde olanlar ise ”suçu sabitlenip, cezasını çekmiş olanlar, toplum önüne tekrar muhtemel tacizci diye atılamaz.” diye görüş bildiriyor. Bu belki bazılarınıza ters gelecektir. Ancak burada temel prensip, 1 suçsuz insanın hayatı kararacağına, 10 suçlu serbest gezsin’dir.
Kuşkusuz kolay bir cevabı yok bu sorunun. Eğer biz ebeveyn isek böyle bir bilgiye ulaşmayı muhakkak haklı olarak isteriz. Ancak aynı anda, sırf meraktan bu kişileri araştıracak ve oturdukları yerde bularak adaleti bir de kendi elleri ile sağlayacak mahallenin delikanlıları olduğunu da gözönüne almalı.
Esasında bizi böyle bir ikilemin karşsına koyan, şüphesiz ABD deki yerel yönetimlerin, hapishanelerin, adalet sisteminin, psikiyatristlerin kendi üzerine düşen görevlerde başarısız olmaları, yetersiz kalmaları.
Eyaletin böyle bir web sitesine gerek görmesi esasen tüm sisteminin iflas ettiğini, işin içinden çıkamadığını ve halka ”biz bunun çaresini bulamadık, alın ne haliniz varsa görün, cezayı kendiniz kesin” dediğinin çok açık bir belirtisi.
Dipnot: Bu arada bizde de FriendFeed’den Alev’in site editörlüğünü yaptığı Benikoruyun.com adlı bir oluşum var. Bir gözatın…
Bu Müstesna İşler’den Eva‘yı takip ediyorsunuzdur. Sürpriz postaları olan bir hatun. Bazen yalnızca bir video klip, bazen aşkları, bazen dünyanın bir ucundan yazılar… Her zaman ilginç. Ve belki de Türkiye’nin en sık güncellenen blogu.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Eğer bu blog çok odalı bir köşk olsaydı, sürekli kapıların çarptığı, penceredeki tüllerin rüzgarla oynadığı, kötü ruhların usanmadan içerde cirit attığı odası, tecavüz ile ilgili şu posta olurdu. Postanın içeriğinden değil bu. Bir Türk sineması klasiği olan Müjde Ar‘ın kafasının taksinin camına sıkıştırılarak arkadan düzüldüğü video ile Fransız filmi Irréversible daki 9 dakikalık, gerçekçi tecavüz sahnelerinin bulunduğu bu postanın kötü ruhlar tarafından ele geçirilmesiyle alakası yok.
O postayı lanetli kılan oraya düşen ziyaretçiler… Hiçbir kontrolüm yok üzerlerinde. Attıkları can sıkıcı yorumları yayınlamamaktan başka silahım yok. İki türlü pislik insan tipi geliyor oraya. Bunlar ilk defa ziyaretçi olanlar bloga. Birinci grup, google da ”tecavüz”, zorla seks”, ”zorla sikiş” arayarak geliyor. Daha sonra ”off ne güzel sikiyor”, ”ben de böyle siktim” tarzı yorumlar atıyorlar.
İkinci grup yine aynı arama kelimeleri ile geliyor, ama yorum olarak ”sizde Allah korkusu yok mu? Ne biçim müslümansınız?” diye yorum bırakıyorlar. Sanki Monica Belluci ile Müjde Ar‘ı ben düzdüm zorla, blogun sahibi olarak…
Tecavüz hassas konu, erkek olarak çok iyi anlamak mümkün değil gibi. Hani başka çaren yoksa zevk al diyorlar ya… Başıma da gelmedi ama, benim izleyeceğim yol o olurdu. Tabii bu kağıt üzerinde böyle… O an geldiğinde nasıl tepki vereceğimden yine de çok emin değilim. Yine de perişan bir halde eve gelip, duşa girerek kendimi saatlerce ovalayacağımı, sonra da küvete yığılarak hıçkıra hıçkıra ağladığımı düşünemiyorum.
Edgar Degas – Interior Rape (1898)
Geçenlerde Türk basınına da düştü… Avrupa Birliği’ne üye ülkeler arasında yapılan bir araştırmada İsveç kişi başına düşen tecavüz sıralamasında birinci imiş. 100 bin sarı gacının 46 sı düzülüyormuş rızaları olmadan, bu memleketin sakin, sarı kafalı erkekleri tarafından. Sebepleri konusunda bazı teorileri ele almak istiyorum.
1. İsveçli çok alçakgönüllüdür görünüşte. Benim İngilizcem süperdir, nefis şiir yazarım, çok iyi futbol oynarım asla demez. Çok iyi olduğu bir konuda iltifat edin, ”ehh yok canım, idare ediyorum işte” der. Fakat ülkesinin dünyanın en iyi yaşanacak ülkesi olduğu konusunda da bir sabit fikri vardır. O yüzden bu araştırmanın sonuçlarını kimse iplemedi. Onlara göre dünyada vatandaşları hakkında en iyi istatistik tutan ülke İsveç olduğu için, tecavüz kayıtlarının ve istatistiklerinin çok detaylı ve gerçekçi olması sebebiyle bu araştırmada ilk sırayı aldıkları fikrini savunuyorlar. Yani diğer ülkeler iyi istatistik tutup, kayıtlara alamadığı için İsveç’in rakamları yüksek gmrünüyor. Dışardan bakan biri olarak bir nebze doğruluk payı olduğunu söyleyebilirim. Fakat başka faktörler de var..
2. 60 lı ve 70 li yıllarda özgür seksin kalesi olan İsveç’de sonraları feminist hareketin kuvvetlenmesi, sağlam bir lobi kurması ve neredeyse istisnasız meclisteki tüm partilerde kendi sözcülerini konuşlandırmaları ülkede bir takım değişiklikler yarattı.
Bilemiyorum çok mu avam bir düşünce ama, ülkede kerane olmaması, fuhuşun yasaklanması, bir takım kadın hakları savunucuları tarafından reklam panolarındaki bikinili mankenlere bile yoğun tepkiler gösterilmesi, bu reklamları veren şirketlerin ağır para cezalarına çarptırılması, caddelerde striptiz kulüplerinin reklamlarını yapmak üzere ışıklı tabelalarla dolaşan arabalara molotof kokteyli saldırıları gibi, bir yerde erkek nüfusunun duygularının zorla bastırılmasına karşı bir grup şiddete meyilli erkeğin tepkisi olarak da görmek mümkün bu tecavüz vakalarını.
3. Adını ve titrini kaçırdım televizyon programında, bir İngiliz araştırmacı kadının dediğine göre tecavüz vakaları kadın ve erkek eşitliğinin ileri düzeyde olduğu ülkelerde sıkça görülürmüş. Davranış bilimi bu tarz toplumlarda erkeğin patriyarkal düzeni koruma adına yaptığı bir hareket olarak tanımlıyor tecavüzü. Daha önce birkaç yerde daha duydum bunu. ‘‘Yok öyle birşey” denemeyecek kadar akla yakın… Kadın ve erkeğin toplumun her tabakasında en eşit olduğu ülkenin İsveç olduğu iddiasının altına imzamı atarım.
Pietro Da Cortona – The Rape of the Sabine Women (1627-29)
4. Ülkedeki kanunlar kadının yaptığı tecavüz ihbarında fazla sorguya suale gerek duymadan erkeği mahkum ediyor. Sistem tecavüze uğramanın utanılacak birşey olmadığı sinyalini çok açık verdiği için en ufak tacizden grup tecavüzlere kadar kadınlar toplumu arkalarında hissederek çekinmeden polise başvurabiliyor.
5. Muhakkak bu şikayetlerin, ihbarların büyük bir kısmı gerçek. Ancak adalet sistemi suça maruz kalana (sırf tecavüz değil, tüm şiddet suçlarına) ortak kasadan bir miktar para veriyor. Birkaç vakada bu para için uydurma tecavüz iddiasında bulunulduğu da ortaya çıktı. Bunun dışında kıskançlık ve biten ilişkiyi hazmedemeyen kadınların da elinde bir silah olarak bu kozu bulundurmaları tecavüz ihbarlarının artmasına sebep olabilir.
Bu son teoriyi destekleyecek bir mahkeme kayıdını geçeyim sizlere… 16 yaşındaki bir kız kalabalık bir açık hava partisinde tecavüze uğramış 3 erkek tarafından. Mahkemeden gelen ses kayıtları şöyle:
Sanık tarafının avukatı: Jonas ile niye yattın? Kız: Onu seviyordum. Sanık tarafının avukatı: Jonas’ın kardeşi Daniel ile niye yattın? Kız: Çünkü çok tatlı bir çocuk Sanık tarafının avukatı: Mikael ile niye yattın peki? Kız: Çok iyi sevişiyor
Tabii bu herzaman olan birşey değil. Ama böyleleri de yok değil yani.
Tecavüz, fantezide kaldığı şekli ile ayrı bir yerde tabii. Benim şahsi fikrim, samimi olduğum kız arkadaşlarım ve edindiğim partnerlerden yola çıkarak söylüyorum, hiç de azımsanamayacak bir oranda kadınlarda zorla düzülme fantezisinin olduğu. Ama adı üzerinde fantezi bu. ”Ey sokaktaki adam, gel beni sik demiyor hiçbiri.” Hoş, zaten bir başka istatistik tecavüz vakalarının büyük oranda kadının önceden tanıdığı biri tarafından gerçekleştirildiğini kanıtlıyor.
Naziler 1933 de iktidara geldiklerinde ilk yaptıkları şeylerden biri hayvanları koruma kanunu daha kuvvetli bir haliyle yürürlüğe sokmak oldu. Bu dönemin öncesinde hayvanla cinsel ilişkiye girildiğinde bu olayı gören bir diğer kişi varsa, onun şikayeti üzerine dava açılıyordu. Olayın kişide yarattığı psikolojik yara davanın açılma nedenini teşkil ediyordu. 1933 deki kanun bunu değiştirdi. Artık evinde kör bir bıçakla kedisinin derisini yüzen kişi, hayvana çektirdiği eziyet sebebiyle devletin nezdinde suç işlemiş sayılmaya başlandı. Yani bu kanunla hayvana çektirdiği acı yüzünden bireyin yargılanması söz konusu olacaktı. Günümüzdeki modern hayvan hakları kanunu da bundan farklı değil. Hepimiz için normal ve mantıklı, ancak ilk yüyürlüğe alındığı yıllarda oldukça barok bir düşünce tarzı. Bu büyük değişimin temelinde din kitaplarında yer alan hayvanların ruhu olmadığına ve dünyadaki varlıklarının insana hizmet olduğu görüşüne dayandırabiliriz ilk yorumu belki. İkinci ve daha yeni, modern versiyonu, insan ve hayvanın temelde kökeninin aynı olması iddiasını esas alıyor olmalı.
Ayrıca Nazilerin domuzları, atları ve koyunları bu kanunla korumaya almalarına rağmen yahudileri, çingeneleri, komünistleri ve özürlüleri dışarıda bırakmaları da ilginç bir ayrıntı.
Tabii burada altını çizelim, bahsedilen hayvan haklarını koruma kanunu ve bir önceki çok yorum alan postada bahsi geçen hayvanlarla seks konusuyla hiçbir alakası yok. Ancak sık birbirine karıştırılması yüzünden açıklamakta fayda gördüm.
İsveç kanunları zoofiliye karşı bir yaptırım uygulamıyor. Varmış, 1944 de kalkmış o kanun. İnternette bulunabilecek zoofil materyallerin tüm internetin pornografik yapısı içersinde yüzde kaçı oluşturacağını ketirmek çok güç. Marjinal bir rakam olduğu kesin ama. Yine de toplumda bir ahlak histerisi yaratmaya yetiyor.
”Hayvanların cinsel istismarı” diye bir söylem, insanları yanlış yönlendirmek olur. Hayvanlarda ahlak anlayışı olmadığı için ”istismar’‘ kelimesi yersiz burada. Bir kere istismara uğrayıp psikolojik olarak kendilerini kötü hissetmeleri için çok kuvvetli bir mental yetiye ve doğruyu yanlıştan kendi iradesiyle ayırabilme özelliğine sahip olmaları gerekmekte. Hayvanlar aleminde böyle bir ahlaki konstrüksiyon yok, yalnızca insana mahsus bu. Fiziki bir hasar meydana gelmediği sürece hayvanlarla seks bir problem oluşturmamalı. Kafayı yemiş bir insanın gidip koyuna, ata, ineğe dayamasının hayvana bir zararı yok.
Eğer biraz düşünecek olursak hayvanları düzenli ve sistematik bir biçimde tusak edip, etinden ve derisinden yararlanmamızın yanında onları düzmenin büyük bir problem olacağını düşünmüyorum. En azından hayvanların dili olsa bize böyle söylerlerdi…
Peki insanlarda histeri derecesinde ahlaki panik başlatan, Nazilere keçiyi korutup yahudileri boğazlatan, normal işinde gücünde vatandaşa zoofiliyi pedofili ve nekrofili ile eş tutturan bu güçlü duyguların kaynağı ne?
Bana kalırsa aramızda çoğu insan tiksinti duyuyor hayvanlarla seks yapan kişilere karşı. Bir insan ahlaki olarak nasıl bu kadar düşebilir? Bu soru ve cevabı insanları çok rahatsız ediyor. Rahatsız olmaktansa pedofili ile eşdeğer tutup, acımasızca cezalandırılmalarını istemek belki bir nebze içleri rahatlatacak. Böyle olmalı… Çünkü neresinden tutsanız, baksanız olayı ”hayvanların iyiyi kötüyü ayıracak, kendilerini savunacak durumu yok” savının altına alamıyorsunuz. Aranızda kedi ve köpeğini onların rızası olmadan bıçak altına yatırıp hadımlaştıran kaç kişi var? Daha önce de sordum, hayvanların kendi iyiliği için diye bir cevap geldi. Ömrü uzatıyor belli ki. Hayvanın ömrünün uzaması önemli tabii. Bize arkadaşlık etmekle yükümlü. Bu görevini ne kadar uzun sürdürürse o kadar iyi.
Yani burada kilit nokta yine insanın kendi bencilliği. Bir önceki postada anlattığım olayda Danua kuku yalıyor… Kukuda mantar yoksa , kötü kokmuyorsa bundan fiziki ve ruhsal nasıl bir zarar alacağını anlamam hala çok güç. Hayvan pornografisine baktığımızda atların, boğaların köpeklerin yaptıkları işi mekanik bir şekilde itiraz etmeden yerine getirdiklerini görüyoruz. Ereksiyon, boşalma mevcut… Bizim bunlara verdiğimiz tepki, kendi ahlak anlayışımızın bir gerçeklik karşısında bocalaması, bizi rahatsız etmesi.
Bir önceki postada Tobias’ın düzdüğü hatunun zoofiliye eğilimi olduğunu bilmekten dolayı rahatsızlık duyduk, ben de dahil olmak üzere. Ama bu rahatsızlığın sonucunda zoofiliyi pedofili ile eşdeğer tutmak… Çok ağır…
Büyük köpek severim. St. Bernard, Kangal, Rotweiller… Boğuşması, oynaması daha zevkli bunlarla. Üstelik büyük köpeklerin ne yapacağı da belli oluyor. Gözgöze gelip, fevri hareketlerden kaçındığın zaman hayvanoğlu insandan daha anlayışlı.
Köpek milletine olan tüm aşinalığıma ve sevgime rağmen Tobias’ın grup teklifini geri çevirmek zorunda kaldım bugün… Henüz böyle birşeye hazır değilim, ilelebet de olamayabilirim…
Tobias’la olan muhabbetim 5 posta’nın İsveç versiyonu olacak proje sayesinde gelişti. Bu arada o proje bir hayli gecikti. En geçerli sebebim o bloga yazar bulamamaktı. Yazar arıyordum, çünkü projeyi yayına soktuktan sonra içerik olarak çok fazla verecek vaktim yok. Bir nevi redaktör hesabı takılmak istiyorum o blogda. Arada bir kendim de yazarım, ama strese sokmasın beni. Çünkü bir de ticari olacak o blog. Yok öyle google adsense falanla vakit kaybetmece, arkasına baba gibi bir sekshop takmak istiyorum blogun. Cosplay elbiseleri, BDSM araç-gereçleri vesaire. Yalan ürün de olmayacak öyle. Sik uzatan hap, memiş büyüten kremler, azdırıcı haplar… Gönül verdiğin bir işe hile, yalan karıştırmayacaksın.
İşin vitrini olacak blog içinse bir kız, bir de erkek yazar olsun istedim. Hatun olarak bir aday var, asıl erkek bulmak zor olacak derken Tobias’la karşılaştık. Dekadance adlı üye olduğum bir BDSM/Fetiş komünite (böyle deniyor Türkiye’de yanılmıyorsam) sayesinde…
Tobbe bir canlı müzik barında ses teknisyeni ve dj olarak çalışıyor. İş sebebiyle çok hatunla haşır neşir olduğu düşünülse de beraber olduğu kişileri özel sitelere bıraktığı anonslardan veya Dekadance ortamından bulduğunu söyledi. Extreme Sadist olduğunu bildiğim için bana garip gelmedi kız arkadaşlarını bu ortamlardan seçmesi. Herif Alman Ebay’inden jinekolog koltuğu satın aldı… Öyle yani… [Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Yaşı 30 u geçenler, yalnızca kadının metalaştırıldığı bir kültürden ilk eğitimlerini alırken, 20 li yaşlarında olanlarımız bu metalaştırma trendine erkeklerin de sokulduğu bir döneme rastgeldiler. Kadınlar kadar vahşice zorlanılmasalar da, ellerinde kumanda ile kanal zaplamak ve arada bir kalkan penisini indirmek için kız arkadaşına sahte kur yapmak dışında fazla bir dürtüsü ve rutini olmayan erkekler [...]
Son Atılan Yorumlar
deryaa: bende anal seks yapmak ıstıyorum ama tırsıyorum canım cok ya...
Son Atılan Yorumlar