Yaz Dolayısıyla… Bir de Başka Durumlar…

Biraz ayıp ettim, siz okurlara karşı. Yaz aylarının kendine göre rutinleri olacağını ve buna bağlı olarak yazma aralıklarımın değişeceğini açıklamam gerekiyordu burada. Yapmadım böyle bir şey. Hem tempomun nasıl olacağını bilemediğimden, hem de bir anda bastıran iş ve gücün yoğunluğunu kestiremediğimden, eski sıklıkta yazabileceğimi hesap ettim hep.

Zamanla eski yazma rutinlerine döneceğim tabi ama, şu anda yapmam gereken dünya kadar iş var. Uzun zamandır yaz aylarını böyle yoğun geçirdiğimi hatırlamıyorum. Bir kere her şeyden önce halihazırdaki işim var. Çok olmasa da, iyi bir vakit yine de alıyor zamandan. Sonra öncelikli olarak kabul ettiğim bazı konular var, Postdijital‘de ele alınması gereken. Google engellemesi ile ilgili olan son olaylar ve Türkiye’nin ulaştırma bakanının artık bilgisizlikten mi, yoksa kötü niyetten mi (ya da her ikisinden) olduğuna herkesin kendi karar vereceği dezenformasyonu var. Elimde madem 3-5 kişinin okuduğu bir blog var, bazı şeyleri ora da işlemezsem öbür dünyada sırat köprüsünden geçemem. Fark ettirir, ettirmez… Yazmayınca sıkıntı yaratıyor bende.

Ötesinde, bende biraz hafif olarak Profesör Zihni Sinir‘lik var. Sürekli aklıma bir şeyler geliyor yapacak. Genelde, hatta tamamen internet üzerinde yapılabilecek projelerden oluşan bir bulut kafamda 24/7 gidip geliyor. Bu kadar çok şeyin kafada olması, ya ”boş işler müdürü” olduğumun, ya da cidden süper fikirlere sahip olduğumun bir göstergesi olabilir. Şimdilik bunu bilememenin verdiği rahatsızlık da var.

Blogun klasik konularından dışarı çıkıp sizlerle dertleşmiş gibi olacağız ama, tüm bu kendimi zora sokmaların ardında Türkiye’de bir işler çevirme isteğim yatıyor. Bunlar ne olur, zaman gösterecek. Şu an bu işlerin altyapılarını hazırlamakla meşgulüm. Aklımda hem 5 Posta’nın çizgisinde ve yolunda devam edecek projeler var, hem de hiç alakasız başka şeyler. Yaklaşık 12 yıldır internet ile ilgili kendime göre araştırmalarım, eğitimim ve çalışmışlığım var. Aslında eğitimi boşverin, sırf meraktan, ilgi duymakdan ötürü, kendi kendimi eğittim diyebilirim bazı konularda. Kartvizit bassam, ”hede hödö expert” veya ”bla bla evanghelist” yazabilirim gönül rahatlığıyla. Bunun yanında, ehhh biraz da girişimcilik de var. O zaman ”neden olmasın’‘ fikri kafamdan çıkmıyor işte.

Lafın kısası; zaten sizin de çoğunuz tatilde, blog okumak yerine yapacak daha eğlenceli işleriniz var. Fırsattan istifade, bırakın da ben biraz inekleyeyim. Tamamen bir ara vermeyeceğim zaten. Ama işte böyle haftada bir falan yazarım. Sonra yine her şey eskisi gibi olacak zaten. Hatta daha da güzel olabilir. Bakalım…

Bookmark and Share

Dizlerimin Üstü Çekirge ile Dolmasın

Bir süre önce, Türkiye’den İsveç’e gelecek 25 kişilik bir grubu gezdirme, yatırma ve yedirme işini üzerimize aldık bir arkadaşla beraber. Bakın ”eğlendirme” demedim bilerek. O imkansız çünkü. Nedenine gelince; hani şu zihinlerde karikatürize edilen tipik Türk kızı tiplemesi vardır ya… Erkek arkadaşına sürekli naz, afra ve tafra yapan, gidilen restoranda salatanın sirkesinden tut, garsonun 5 saniye masaya geç bakmasına kadar her şeye irite olan, tuvalete giderken erkek arkadaşını da kapıda nöbet tutmak üzere peşinden sürükleyen Türk kızı… Sözüm meclisten dışarı, yurtdışına çıkan çoğu Türk insanı, dünya görüşü, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, ”Türk kızı”laşıyor. Bunu nasıl memnun edersin? Neyse, işin bu tarafını uzatmayacağım, çünkü konu o değil.

Konu, Türklerin çekirgeler gibi, gittikleri ve keşfettikleri yerleri (ve şeyleri) tar’u mar etmeleri, kurutmaları. Mesela güzel bir otelin restoranında kendileri için özenle ”domuz yağı değmemiş” mutfak kapkacaklarında hazırlanmış soslu balıklarını yerken onları bir görmelisiniz. Sofraya ekmek ve salata ile beraber, balığın üzerine dökmek için bırakılan sos, balık gelene kadar kaş ve göz arasında, vücutlarının üst kısımları ile masaya abanmış yarı insan, yarı çekirgeler tarafından ekmekler banılarak tüketiliyor.

Bu kadar çeşnili bir mutfağa sahip ülkenin, yemek yeme adabından bu kadar uzak olması hayret verici. Amaç yemeği yemek değil, yutmak, tüketmek, doymak.

O sebeple Türk’ün geçtiği yemyeşil vadiler, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalara, yaşamak ve çalışmak için yerleştikleri şehirler de İstanbullara dönüşür.

Sustainable development diye bir olay var, gavur üniversitelerinde çevre mühendisliği bölümlerinde falan okutuluyor. Türkçesi, oturduğun yeri harab etmeden, pisletmeden, kaynakları fütursuzca tüketmeden, nasıl insanca yaşarsın, gelecek nesillerin de hayatını karartmazsın… Aramızda en kültürlümüzün, sustainable lafında sustain i duyunca aklına Gary Moore’un Parisenne Walkways‘deki gitarı öttürüşü gelir oysa. Öyle ya, o da sustain bu da sustain. Birinde kaliteyi düşürmeden, aynı standartta belli bir süreklilik sağlıyorsun, öbüründe de sesde sustaini yakalayıp, şiddetini ve kalitesini düşürmeden uzatıyorsun. Aslında ben edepli anlatmaya çalışıyorum ve öyle de devam edeceğim. Ama anlamakta zorluk çekenler için tavsiyem, tüm olayı ”piç etmek” fiiline de indirgemeleri. Tekrar edepli tarza dönelim…

Aslında Türklerin çekirgelere olan benzerliğini ve sustainability prensibini daha birçok konuda gözlemlemek mümkün.

MedyaTava’da okuyorum: Sanal Dünyanın Ünlüleri Artık Raflarda diye başlık atılmış. Türk blogosferinde dikkat çeken blog yazarları, birer birer kitapları ile dizlerinizin üzerindeki yerlerini alacaklar. İlk olarak Pucca’nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası adlı kitabı çıkıyor. Zannedersem haziranın hemen başlarında olacak bu.

Aranızda hatırlayan olur belki, bundan uzun zaman önce blogu kitap olan blog yazarı olayının ecnebilerde yavaş yavaş görülmeye başladığına ve bizdeki yetenekli yazarların da bu işi kotarabileceklerine değin görüşlerimi açıklamıştım. Böyle bir şey olacağına benle birlikte inanlar için, bu işi ilk yapması muhtemel kişinin Pucca olacağını kestirmek güç olmamıştır. Bu, Pucca’nın cidden hakederek kazandığı bir başarı. Kimse profiline Marilyn Monroe fotoğrafı koydu diye tutup, ”al kızım sana bu imkanı veriyorum’‘ demez. Düzenli ve itina ile uzunca süre tutulan bir blog, bunu destekleyecek şekilde, sosyal medyada yine aynı başarı ile varolma gibi faktörler kanımca Pucca’nın yeni çıkacak kitabının satışlarına bugüne kadar Türkiye’de ilk çıkış yapan yazar olarak kimsenin görmediği bir başarıyı yakalattıracak.

Video ile de desteklenen başarılı pazarlama, kitabı bekleyenlerde merakı üst düzeyde tutuyor. O eller Pucca’nın mı? Kitabın kapağındaki kız o mu? Anonimliği güme gidecek mi? Kaç sayfa? Fiyatı ne? O kadar çok soru soran oldu ki videoyu seyredenler arasından, aklımdaki soruyu soracak fırsatı ben bulamadım. Why did you wear that puffy shirt???

Benim gibi, ne eski karısının ne de babasının aşk hayatını dahi merak etmeyen bir insanın tutup da Pucca’nın özel hayatını merak edeceğini düşünmek garip kaçar. Peki almayacak mıyım kitabı? Tabii ki alacağım. Her şeyden önce az veya çok tanıdığım bir insanın, hatta belki onun da ötesinde bir blog yazarının bu başarısı ile gurur duyduğum için alacağım. Hatta söz veriyorum, almakla kalmayıp hepsini okuyacağım. Çünkü şu satırları yazarken, karşımda küçük bir yığında, aylar önce aldığım, ama asla yarısından öteye geçemediğim kitaplar da var. Ancak Türkiye’de bir ilki, ayrı, başka bir yere koymak tabii ki gerekli.

Cem Mumcu ve Okuyan Us, Dizüstü Edebiyatı serisinden çıkacak diğer blog yazarlarını da şemaya koymuşlar. Her Boku Bilen Adam ve Sami Hazinses sırada. Onları da tebrik ediyorum bu arada.

Pucca ile gurur duydum, HBB ve Sami’yi tebrik ettim. Peki her şey çok güzel olacak mı? İşte orada ciddi şüphelerim var. Çekirge sendromu ne zaman ve nasıl vuracak tam bir tahmin yapamıyorum. Ama o lanet sürünün tüm yeşilliği, tazeliği, heyecanı bir gün gelip kurutacağına emin olduğumu söyleyebilirim.

Cem Mumcu’nun Okuyan Us’una laf söyleyebilir miyim? Zannetmem! En azından bir kapitalist olarak çenemi tutmam lazım kendimle çelişmemek için. Yükselen bir trendi görmek, dünyada olan biteni ama iyi, ama kötü, Türkiye şartlarına uydurarak yakalamaya çalışmak ve bundan da fabrikasyon usulü para kazanmak istemenin çok fazla eleştirilecek bir tarafı yok benim kitabımda.

Öte tarafta da, ister hobi olarak başladıkları bir uğraş olsun, ister tutkuyla kendini cyberspace’de bir şeyler karalıyorken bulanlar olsun, belli bir uğraş sonucunda ellerinde eni, boyu, derinliği ve hacmi ile bir eser tutacak olanların duyacakları heyecanı da anlıyor ve paylaşıyorum. Tahminim, ben de dahil olmak üzere hepimiz bu işten maddi karşılık beklemek yerine üste para bile verirdik. Hem kökeni blog yazarlığından gelmeyen, diğer kitabı çıkan yazarlara da bakarsak, kim kitap yazıp da para kazanmış ki? Hatta kitabı çıksın diye yayınevinin gazetelerde yaptığı reklamların parasını kendi cebinden ödemek zorunda olan yazarlar bile varken. İşte benim, telif hakları sözkonusu olunca, ”ama eser sahibi nasıl para kazanacak” diyenlerin ağzına kürekle vurasım bu yüzden geliyor. E allahın eblehi, zaten para mı kazanıyor yazar veya müzisyen?

İşte zurnanın zort dediği yer burası. Bloglar yeni bir dünyaya ve sisteme ait. Adı üzerinde, yeni medya. Bunları fabrika bandına sürer gibi, etiketlerine yılın aylarından birinin ismini oturtmak, buharlı makinanın yeni icad edildiği devirlere ait bir düşünce değil mi? Hele dijital olanı plastiğe ve kağıda dökmek, kamyonlarla dağıtımını yapıp raflara koymak, araya aracıları sokmak… Sanki yayıncı, kamyoncu, kitabevi, matbaa yola iki sıra halinde dizilip tünel oluşturmuşlar, yazarı ortadan geçirirken ellerindeki raf suntaları ile beline beline vuruyorlar. Ha bir de bu tünelin sağına ve soluna, sayfa hışırdatıp, ciğerlerine selüloz çekmezse agresifleşen narkomanları koyalım.

Bir küçük bilgi eşliğinde biraz da basit matematik, mantık yapsak?. Örnek olarak yine Pucca’yı kullanalım. Wired Magazine Editörü Chris Anderson‘un ismini verdiği bir Long Tail kavramı var. Bu kavramdan yola çıkarak, ister fotoğrafcı ol, ister müzisyen, ister yazar, eğer yaptığın işi takip eden 1000 tane sadık izleyicin, okuyucun varsa bundan hayatını kazanman mümkün.

A creator, such as an artist, musician, photographer, craftsperson, performer, animator, designer, videomaker, or author – in other words, anyone producing works of art – needs to acquire only 1,000 True Fans to make a living.

Pucca, 3000 civarında okuru, 2000 i aşkın FF takipcisi ve 4000 civarında twitter takipcisi ile zaten bu eşiği çoktan aşıyor. Asıl kahramanlar, Pucca, HBB veya Sami Hazinses gibi o kitapların içini yazanlar. Kendi bileklerinin hakkı ile gelmişler oraya. Burada hemfikiriz de, kazancın kime gittiği konusunda çok aydınlık değil kafalarımız galiba.

Ne okuyan, ne de basan, hele de yazan, gereğinden çok alınganlık yapmasın bu yazdıklarıma. Her şeyi bildiğimi zannetmiyorum. Zaten belki bir tane de doğru yok. Bazı şeylerin henüz çok başındayız hepimiz. Ama millet olarak sustainable development a meyilli değiliz. ”I – ıh.. Yimeycen..” diyoruz.

Her ay bir blog yazarının kitabı dizlerinizin üzerinde fikrinin de alıcısı çok olacaktır. Çekincem, kitleler halinde, ki bunlar Okuyan Us taklitcileri, Pucca, HBB ve Sami’nin izinden gitmeyi tek amaç olarak görecek diğer blog yazarları veya selülöz kokusuna bağımlı olup, ucuza temini için köprü altlarında korsana koşacak okurlar da dahil olmak üzere bokunun çıkarılması, işin barlar sokağı, tuhafiyeciler çarşısı, overlokcular pasajına dönmesi.

Eğer bu yazıyı okuyup da, ahh keşke benim de blogum kitap olsa diyenlere:

Hulusi Kentmen’in kapını çalmasını bekleme! Google is your new religion! Self publishing ve print on demand diye arattır. Ve lütfen Creative Commons‘un ne olduğuna iyi bir bak.

Haa tabii, bir de yazacak bir şeylerin olması lazım. Söylemek gerekli mi bilemedim.

Bookmark and Share

İlişkiler, Arkadaşlık Siteleri, Sosyal Medya Şeysi

Ne kadar sivilceli, antisosyal, çirkin ve mal olsak da, klavye delikanlısı veya ilgi manyağı hatun rolünü almak daha işimize geliyor. Öyle mi? Peki şuna ne dersiniz?

Gercek hayatta cok süper, internette tamamen bombok olan arkadaşlarımız var. Evet.

Güzel bir bakış açısıyla yaklaştı Kandanadam bana kalırsa. Genelgeçer bir etiketi tersyüz etmek, ederken de aslında gerçeğe herkesten daha çok yaklaşmak…

Klavye başında tanıştığınız insanlarla, o klavyelerden uzaklaşıp kafelerde, barlarda buluşmayı deneyeniniz oldu mu? İçinizde en az tecrübeye sahip olan benimdir herhalde. 4 kişiyle yaptım ben bunu. 3,5 da diyebiliriz aslında.

Klavye başında titr’ine değil fikrine saygı duyduğum, seksapeline olduğu kadar, benim ilgi duyduğum konulara ilgi duyduğu için de ”e buluşalım o zaman” dediğim 3,5 insan. Bir anda AFK (away from keyboard) bir buluşma ayarlayınca yine de o blind date heyecanı yaşanmıyor mu? Buluşacağın kişi erkek bile olsa. (Yok, gay değilim. Bir kadınla buluşmak tabii ki daha başka bir heyecan veriyor.)

Valid’anım ile peder beyin birbirlerini ben ve Serdar Kuzuloğlu kadar tanıdıklarını zannetmiyorum evlenmeden önce. Yine de çeyrek asır çektiler evlilik denen şeyi. Bu devirde tahammül edemediğin insanı çekmiyorsun kolay kolay. Eklememek, Facebook hesabının ayarlarını iyice ”private” yapmak, en olmadı ”block”lamak mümkün. Old school tanışıp, hayatını birleştirmiş, parti kurmuş, seks yapmış, yiyişmiş, top oynamış, beraber tatile gitmiş insanların asla görmedikleri bir konfor ve kafa rahatlığına, bir email adresi ve rumuz seçerek açtığımız hesaplarla ulaşıyoruz.

Tevekkeli değil, internette sosyalleşen insanların hatırı sayılır bölümü 30 plus, bekar, Türkiye ortalama kültür ve zeka seviyesinin az ya da çok (istisnalar dışında) üzerinde insanlar. Müşkülpesentlik, havai olmak, okul arkadaşları kendilerine karı-koca ararken hayatın anlamını aramaya çıkmak gibi sebepler, belli bir yaştan sonra yine belli bir ekonomik özgürlüğün de getirdiği kazanımlara dönüşürken, bir yandan da bu insanları ”available” kılıyor. Eşleşme imkanı da az değil, ben size söyleyeyim. Amaç, ihtiyaç, özlenilen ne olursa olsun.

Biraz daha genç kesimde bu o kadar kolay değil hala galiba. İçimizde en atılgan, piç, ağzı laf yapanların bile yirmili yaşlarımızın başlarında ne kurdeşenler döktüğü malum. Kafalarının içinde dönen gag, choke ve anal etiket bulutlarıyla, ayak parmağından saç teline kadar vuran testosteronların kamçıladığı çocuklar, beyaz atlı prenslerini bekleyen melaikelerin privacy level ına ve block sistemine, sineklerin cama vurması gibi vuruyorlar. Bu duvarı kaldıran meraklı melaikeler de var. Ama arz ve talep birbirini burada karşılamıyor. Zaten mevcut, kullanılabilir vajina sayısı, tarihin her döneminde mevcut, kullanılabilir penis sayısından hep düşük oldu. Yaş grubu düştükçe, oran penisliler adına daha da negatif gelişim gösteriyor. Gerçi bu genç grupta da ChatRoulette yeni bir trend yaratacak gibi. Görelim…

Ancak ben, kendi dahil olduğum 30 plus grubuna dair konuşsam daha iyi olur. Ne yabancı ne de yerli hiçbir arkadaşlık sitesine üye olmadım şimdiye kadar. Ancak bunların çok popüler olduğu aşikâr. Özellikle belli bir niş seçen siteler çok başarılı oluyor. Zannedersem ABD den bir site var, Positive Meeting mi ne , öyle bir adı var. HIV pozitif olanlar arasında bir matchmaking nişi ile giriyor olaya. Sonra İsveç’de uzaktan tanıdığım bir oğlan var. Big Girls and Big Boys hedef kitlesi. Son derece mütevazi, ucuza kurdurduğu bir site ile İsveç’de kilolu olan hatun ve erkekler arasında partiler düzenliyor, bibirleriyle tanışmalarını sağlıyor. IT milyoneri olduğunu söyleyemem. Ama yolunu buluyor, az veya çok parasını kazanıyor, eğleniyor. Yine ABD de, hapiste yatan tutuklular arasında kullanılan bir dating sitesi var. Son olarak, uzun süre bu blogu takip edenler, bir zamanlar uyduruk bir sosyal ağda 600 kişi ile sabahlara kadar lak lak yaptığmızı hatırlarlar. Hatta bugün bile arada bir yorumları ile buraya katılan Leri Flint o kısa dönemde aktif olan sosyal ağın belgeli olarak meyvesini yiyen üyelerinden biriydi.

Bana kalırsa, büyük bir medya grubunun veya ne idüğü belirsiz kişilerin allayıp pulladığı arkadaşlık sitelerine üye olmaktansa, işin içine hile karıştırmayacak, bireysel projesi ile bu işe soyunan Aslı Kubilay‘ın Lalaloo.com‘u bakmaya, şans vermeye değer.

Türkiye herşeye rağmen ileriye doğru belli konularda gelişim gösteren bir toplum. Buna bağlı olarak evlilik, bağlanma yaşı gittikçe yükselecek. Zaten büyük şehirlerde bu böyle halen. Şehrin stresi, iş hayatı, gelişen yaşam standartlarının insanlara kazandırdığı hobilerin daha fazla vakit alması gibi sebeplerden ötürü eşini, arkadaşını, seks partnerini, halı sahaya eksik olan adamı zamanla internet üzerinden tedarik etmek kaçınılmaz bir gelişim gibi görünüyor. Bu o kadar kötü birşey değil. Saçını ayırış şekline, memesinin yuvarlaklığına, bindiği arabaya kafanı takıp, değerli vaktini ”acaba kafesleyebilir miyim” diye harcayacağına, evinde oturduğun yerden bir süre hoşuna giden kişiyi gözlemleyip, başkaları ile olan iletişimlerinden de kendine çıkarımlar yapıp, daha isabetli bir seçim yapmak neden mümkün olmasın?

Normal olarak burada bitirmem lazım ama bazı biriken şeyleri de boşalttığım pazartesi gününe denk gelince yazıyı biraz uzatayım dedim. Zaten bu aralar hem aralıklı, hem de düzensiz yazıyorum.

# Yukarıdakilere ucundan değen bir konuda, Tamamen Atıyorum‘un nefis bir yazısı var. 18-20 yaşlarındayken 30 lara gelmek insanın gözünde büyüyordu. Ve 30 lara geldiğimizde hayatın biteceğini, gözümüzün ferinin söneceğini düşünüyorduk çoğumuz. Şimdi sorsanız, başa gelen en güzel şeyin bu olduğunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim. İnsanın başından geçen şeylerin zevkine varmaya başlaması bu dönemden önce olmuyor.

# Yazıya kandanadam‘ın bir tweet i ile başlamıştım. Severek takip ediyorum. Hani bazı şeylerin tüyosunu vermek istemezsin ya. Değerli görürsün, birtek kendin layıksındır falan. Ünlüleri falan sktr edin bir kalemde. O sebeple, bir kandanadam var bir de ıslakkarga. Eğer twitter takip edeyim, beni fazla kasmasın, ama biraz kassın, güldürsün, güldürürken düşündürsün, hafif elit olsun diyorsanız bu ikisini tavsiye ederim.

# Sonra bir de yeni twitter selebritimiz Pucca var, 4000 civarı bir takipcisiyle… Bu 4000 in içinde ben de varım ama açık olmak gerekirse dikkatle takip ettiğimi söyleyemem. Kadın-erkek ilişkileri ve bunların Türk usulü açılımları bana afakanlar bastırıyor. Sayesinde Murat Boz’un kim olduğunu google’a sorarak öğrendim. Devamını getiremedim ama. Türk dizileri ve Türk popunun konu olduğu yerde, bir grup çıplak kız arasında, öpüşmeyle hamile kalınacağını zanneden 13 yaşında bir oğlan çocuğu gibi hissediyorum kendimi.

Pucca’nın herkesce izlenen aşk hayatı da sinirli et gibi. Çiğne çiğne bitmedi. Kendisi de ne türkürdü ne de yuttu. Pucca’nın iki arada bir deredeki bu hali ve bu halin siber dünyadaki yansıması, kendine hatırı sayılır bir insan grubu tarafından hakettiği bir ün getirdi sonunda. Bu yaz kitabı çıkacakmış. Sevindim, tebrikler. İyi satacağına eminim. Sosyal olmaktaki bu başarısı, yazar olarak kendini pazarlamasına zaten yansımış. Ama satışlarına da olumlu etki yapacaktır. Yeni medya, değişen şartlar, içerik üretimi, yazma, çizme, eser sahibi, artist hayatını nasıl kazanacak, cak-cuk derken söylemeye çalıştığım şeylerden biri de buydu.

# Son paragrafı, iki gün önce bulduğum bir blogu paylaşarak kullanayım. Son zamanlarda fazla blog takibi yapamıyorum. O yüzden etrafta dönen ”seks blogu tutan ergen kızlar” lafının kimleri hedef aldığına dair bir bilgim yok. Ergenler de yazsın bana kalırsa. Doğal seleksiyon var. Yazanın yaşına, penisinin uzunluğuna, memelerinin ölçüsüne bakarak okumuyoruz blogları. Yine de Early MILF ler tarafından tutulan bloglar sanki daha şey gibi. Ne dersiniz? Gerçi Artemisia Gentileschi (ya da Ayşe Nur mu diyeceğiz?) 26 yaşında imiş. Early MILF de diyemiyoruz o zaman. Arası birşey… Hoş, yazı dili düzgün, bahsettiği konular ilgimi çekti. Bakalım biraz. http://aaysenur.blogspot.com/

Bu arada hazır arkadaşlık sitesi, sosyal ağ vesaire bahsetmişken… Urban5 için elimde 3 davetiye var. Bir bakayım diyenler bana bir mail atıversinler. Yorumlara yazmayın, İletişim sayfası var.

Bookmark and Share

Collateral Murder Burada, Bloglar Nerede?

2010-04-06 - 11 Yorum Aptalca Şeyler

Yılın blog ödülleri için henüz kayıtlar tamamlanmamış olsa gerek. Yoksa kendine oy isteyen blogları orada, burada görürdük. Gerçi sosyal medyadaki reklam ve kampanya blogları kavgası da henüz geçmiş değil. Belki yarışma başladı ama haberim yok o zaman diğer gürültüden.

Öğreten ve eleştiren adamlardan oldum olası hazetmedim. Kendim de böyle biri olmamak için çaba gösteriyorum. Ama bugün midem o kadar bulanıyor ki, buraya kusmam kaçınılmaz oldu.

Dün geceden beri dünya bloglarında tek konu var
. 2007 yılında, Bağdat’da bir Amerikan helikopterinin, içinde gazeteci ve çocukların da olduğu bir düzine insanın üzerine kafam kadar mermileri sebepsiz olarak yağdırmasının görüntüleri sızdı. Medyanın profesyonel ve para kazananları, Türkiye’de internetten devşirme fotoğraf galerilerini en çok tıklanılan fotoğraflar olarak lanse ededursun, öbür cenahta da 60 sene önce kafasına iki atom bombası gömdüğü ülkeyi, çıkardığı video oyunları ile çocukları zehirlemekle suçlayan bir CNN vardı.

İşte bu sebeplerden dolayı katliamın görüntülerini ortaya çıkaran ne BBC, ne CNN, ne de bütçesi milyonlarca dolarları bulan diğer medya kuruluşları. Bu WikiLeaks‘den başka biri değil.

Bu yüzden olsa gerek, dünyada kendine ”blog tutuyorum” diyen pekçok insan, medyaya olan güvensizliklerinin de etkisiyle kah bedava, kah üç on paraya kurdukları kendi platformlarını, içlerindeki tepkiyi dökmek, düşüncelerini paylaşmak için kullandı.

Şöyle yanlış anlaşılmak istemem; burada bir insanlık suçuna karşı olan tepkimi ortaya koymuyorum. Onu diğer blogumda yaptım. Şimdi yalnızca söylemek istediğim, Türk blogosferinin, dolayısıyla da Türk insanının neden kendi dışında olan bitenlere bu kadar kapalı olduğu, umursamadığı. Hürriyet ve NTV nin verdikleri ile yetiniyoruz, sonra dünyada olan biten her konu hakkında ahkam kesmekten geri kalmıyoruz.

Yorulmayacaksanız eğer, google.co.uk, google.se ve google.com.tr üzerinde, videonun adı olan ”Collateral Murder” ı bir arattırın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. İngiltere’de ilk 40 arama sonucu direkt olarak konu ile ilgili sonuçlar veriyor, google.se de ise ilk 70 arasında bu haber ile ilgili arama sonuçları var. Bunların çoğu blog üstelik.

Google.com.tr üzerinde ise ilk 20 den sonra gelen sonuçlar oldukça yetersiz. Günlük gazetelerin domainlerini görmek zaten mümkün değil bunlar arasında. Fakat şunu da utanarak söylüyorum ki, bu yazımı saymazsam ilk 20 de 5 tane sonuçta benim paylaşımlarım var. FriendFeed’de dün yaptığım paylaşım ve diğer blogum Postdijital‘deki 1 saat önce yazdığım yazı arama sonuçlarında yerini almış.

Collateral Murder pekçok açıdan önemli. Bizim coğrafyamızda olan bitenler açısından önemli, yakın dünya tarihi açısından önemli, insan hakları açısından önemli, savaş suçlularının cezalarını çekmeleri açısından önemli, enformasyon özgürlüğü açısından önemli, 200 yıllık basın özgürlüğü açısından önemli, internet sansürü açısından önemli.

Kedi, çiçek, böcek, aşk ve yemek tarifleri de güzel. Bunlarsız bir alternatif medya cidden çok asık suratlı olurdu. Ama eğer adına alternatif medya diyeceksek, bunun da hakkını versinler. Kimse birşeyi araştırsınlar, ortaya çıkarsınlar diye beklemiyor bloglardan. Yalnızca üzerinde yaşadığın dünyada neler olup bittiğine biraz kulağını, gözünü açacaksın. Çünkü üç gün sonra biri sana birşey dediği zaman ”ben buna götümle gülerim” dediğinde, asıl sen gülünç duruma düşüyorsun.

Bookmark and Share

Pazartesi Notları # 13

2010-04-05 - 5 Yorum Ivır Zıvır

8 Nisan 2008. Neredeyse tam 2 sene olmuş tavuk yemeyi bırakalı. Tarihi tam olarak hatırlayabilmem için çalışma masamın üzerindeki ıvır zıvırları tıkıştırdığım zımbırtıyı karıştırmam gerekti. Londra’da bir bahar akşamı, Stamford Bridge’e çok yakın, güzel ve mütevazi bir İtalyan restoranında pizza yiyip, bira içmiştik öncesinde.

2-0 ın ağırlığı ile birlikte kendimizi kaldığımız otele atmadan önce yine karnımız guruldamaya başladı. Avrupa ülkeleri Türkiye gibi olamaz, gece yemek yiyecek yer bulma konusunda. Bizde hiç yoksa dürümcü kültürü var. Tabi Londra büyük bir başşehir, muhakkak ilginç şeyler yiyebileceğin yerler gece de açık. Ama biz turist olarak o saatte bulamadık.

KFC oldu seçimimiz. Kaldığımız otele de çok yakın. Girer girmez içeri, havadaki yağ partiküllerinin zamanla yere inenleri ayakkabımın altını kayganlaştırdı. Ağır bir yağ kokusu var ve İngiltere’nin o eski binalarında konuşlandırılmış ucuz hostelimizde Londra’nın o kötü suyuyla bir duş yapmadan yatamayacağımız anladık. Mide gurultusu ile verilen siparişler geldikten sonra yumulduk. Sonunu getiremedim. Kallavi bir küfürden sonra elimdeki Burger’i sepetim içine fırlattım. Bu dedim, son tavuğumdu.

Domuzda da aynı şey oldu bana yıllar önce. İsveç Kralı Ruslara yenildikten sonra yıllarca Türkiye’de ikamet etmiş. Demirbaş şarl diyorlar galiba Türkiye’de. Karl XIIburadaki adı. Ülkesine geri dönerken Osmanlı misfirperverliğinde geçirdiği yıllarda beğendiği bazı şeyleri de beraberinde getirmiş. Bizdeki köşk kelimesi de buraya kiosk olarak geçmiş. Gerçi anlam olarak zamanla değişikliğe uğramış. Gazete, mecmua, ıvır zıvır satılan bizdeki büfelerin adı kiosk şimdilerde. Bir de yolda sosis satan ayaküstü büfeleri var. Onlar da… Yemeklerden de almış yanına Demirbaş Şarl. IKEA’nın o ünlü köftesi mesela böyle gelmiş. Sonra bir de etli lahana dolması. Aslında bunda biraz şüpheliyim. Çünkü Alman mutfağında da var galiba bu yemek. Bir de Baltık ülkerinde de gördüm bunu. İsveç’de kåldolmar diyorlar. kål – lahana, dolmar – dolma. İşte bunu yerken ağzıma domuzun kokusu geldi bir kere. O gün kestim yemeyi. Yavaş yavaş yeniden yemeye başladım ama tavukta asla bir geri dönüş olmayacak.

KFC’nın Double Down‘ı 12 nisanda çıkıyormuş. Bütün yurda ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ne zaman gelir bilmiyorum. Fritözlenmiş iki tavuk kanadının arasına cheese & bacon. Bööööğğğğğğğggggg……. Haber ve fotoğrafı midemi kaldırmaya yetti. 540 kalori. Erman Toroğlu’culuk gibi olacak ama… Yemeyin, yedirmeyin. Evde pişen tavuğun bile eti artık lifli değil, mermer gibi. Antibiyotikle beslediklerinden.

# YouTube’da kısa kliplerin, dizilerin yanında film klasiklerinin tam versiyonlarına da ulaşabileceğinizi biliyor muydunuz?

George Orwell
‘in anti totaliter klasiği Animal Farm bunlardan bir tanesi. Orwell kitabında pek de içaçıcı olmayan bir sonu uygun görmüşken, filminde rejisörler John Halas ve Joy Batchelor mutlu bir finali seçtiler. YouTube bir sosyal medya olarak filmin altına yazılan yorumları ile de insanlarla iletişmenizi ve etkileşmenizi sağlıyor.

Reefer Madness, ilk başta ”Tell Your Children” adını taşıyordu. Kilise siparişi bir ahlak anlayışı ile çocukları marihuana denemekten alıkoymak için yapılan bu film tüm zamanların en kötü rejisörlerinden biri olan Dwain Esper tarafından hazırlandı. Cinayet, tecavüz, bağımlılık içeren sahneleri var. Esper’in saha sonra başka yapıtları da var. Sex Madness ve How to undress in front of your husband bunlardan ikisi.

Revolution will not be televised Hugo Chavez’e karşı yapılan darbe girişimini konu alan 2002 yapımı bir film. Aslına El Presidente hakkında film çekmeye giden bir grup İrlandalı film yapımcısı, bir anda darbenin ortasında buluyor kendisini. Belgeselvari bu çalışmada olayların merkezinde kendi gördüklerini ve aynı haberin Amerikan medyasındaki yansımasını konu almışlar bu çalışmalarıyla.

Fritz Lang‘ın über creepy filmi M – Eine Stadt sucht einen Moerder - 1931 de çekildi ve Berlin’de bir seri katili konu alıyor. Tüm şehri korkuya boğan pedofili Peter Lorre oynamış. Korku filmleri kategorisi için ”bir klasik” diye geçiyor ve Alfred Hitchcock için de ilham kaynağı olduğu söyleniyor.

Bir film sitesi üzerine aklıma bir fikir geldi ve bu fikri 5 Posta’nın kodlanmasında büyük emeği geçen bir arkadaşımla beraber yapıyoruz. (Daha doğrusu emeğinin hakkını yemeyeyim, işin tüm hamallığını o yapıyor şu anda) Sonuç birşeye benzerse sizlerin karşısına da çıkaracağız.

Benzer şekilde çok fikir geliyor aklıma ve aklımıza. Ancak vakit darlığı ve fiziki olarak Türkiye’de olmamak ket vuruyor tüm bu projelere.

Mesela yaklaşık 1,5-2 senedir şu blogun arkasına bir e-shop koymak düşüncesindeydim. Hala da düşünüyorum gerçi. Normal seks shop larda fazla rastlanmayan ürünleri satmak, blogdan bir şekilde para kazanırken Türkiye’de işhanlarına gizlenen bu dükkanlara gitmeye çekinen insanlara, ürün paketleri üzerinde yazan standart bilgilerin dışında ürünü tanıtarak satmak. Gerekli kontakları sağlamadaki zorluk ve aradaki mesafe buna engel oldu hep.

# Şimdi görüyorum ki yeniden açılan Urban5, aklın yolu bir olduğu için aynı fikirle geliyor. İnsanın içinde tabi ki ”hassktr, benden önce davrandılar” hissi uyanmıyor değil. Ancak birimiz elma, öbürümüz armut olduğu için uzun vadede her türlü düşünce ve atraksiyonun Türk internet camiasına hayırlı olacağını zannediyorum.

Urban5, konulu bir komünite olarak kendini tanıtıyor. Konusu seks, cinsellik. Tam da birşey söyleyemiyorum. Çünkü üyelik gerektiren bir oluşum. 2 sene önce bir hesap açıp, bakmıştım içine. Sonra ipe un serdiler bir ara. Şimdi nasıl işlediği konusunda ise fazla bir bilgim yok.

Atilla Baybara kurucusu. Editörü ise Umut Karacaoğlu. Umut’u referans alırsam, iyi bir iş çıkarabileceklerini tahmin ediyorum.

# Favorilerimden biri Nina Simone. Günün anlam ve önemi ile alakası yok ama şu parça ile bitireyim diyorum.

”Nina Simone’s first civil rights protest song, sang while guarded by troopers wearing Con federate flag patches on their uniform. The song was inspired by the murder of four girls in the bombing of the 16th Street Baptist Church on 15 September 1963”

Bir de Masum Güzellik koyayım mı son olarak?

Bookmark and Share

Pazartesi Notları # 12

#Aşağıdaki fotoğrafta, en soldaki papaz, 200 den fazla sağır çocuğa tecavüz etti. Aklımızın bir köşesine koymakta fayda var, Vatikan’ın adının pedofili ile anılması değil problem. Çünkü pedofili her meslek branşında, yaşam tarzında görülebilir. Aslında insan psikolojisini, çevresel faktörlerin bu psikolojiye etkilerini biraz bilenler için,  sıkı ahlak normları ve dini kurallarla sınırlandırılmış ruhların bu tür günahları işlemek üzere ciddi bir risk zone oluşturmasında şaşırtıcı birşey yok.

Buradaki en büyük problem, Vatikan’ın bu skandalları yıllardır hasıraltı etmeye çalışması. Bizzat Papa tarafından çocuk tecavüzcüsünün görevine devam etmesine izin verildi.

Vatikan dedim de… Tarihte bilinen en ünlü telif hakkı ihlali ile igili şu yazıyı yazdığımda Capelle Sistina‘yı ziyaret etme fırsatım olmamıştı henüz. Yazımın üzerinden 1 yıl geçmeden, Roma’ya gidişimde kapısına kadar vardım. Şunu söyleyeyim, daha henüz Capelle Sistina’ya gelmeden, Vatikan’ın çevresinde atacağınız iki tur, size tüm Katolisizm konseptinin ne kadar ”commercial” olduğunu hissettirecek, eminim. En küçük adımınız 70 yaşındaki morukların parlak giysilerini, komik şapkalarını ve de bunları giyen  palyaçoların kıtalararası sömürüsünü finanse etmeniz için paraya dönüştürülüyor. O yüzden kapısına kadar gittiğim Capelle Sistina’ya girmek için para ödeyip, birbirini ezen insanları görünce, o sığırların arasında olmamak için siktir ettim tüm olayı.

İçimde hafif de olsa bir burukluk var. İnternette bulduğum şu Capelle Sistina da bu burukluğu atmaya yetmez. Ancak gönlüm, asla bu kenelere para yedirmeye elvermedi.

Hristiyan dünyası doğunun açık fikirliliğine yine teslim düştü. Eğer yukarıdaki örnekten, 14 yaşındaki kızlara hayırlı koca bulmaları için muska yazarken sert şeftalinin de sulu olup olmadığına bakan hacı-hocaları ve dahi Arab’ın kasasına yılda sayılamayacak kadar parayı koymak için yılın belirli dönemlerinde leylek kadar beyinleriyle belli bir yere göçeden, hayalet kasper kılıklı toplulukları ayıracak olursak, cidden sünnetsiz hristiyanları kıskandıracak gelişmelerden bahsetmemiz mümkün. Bakın habere:

#Amsterdam’da ikamet eden Fas asıllı bir müslüman, inananlar için seks shop açmış. El Asira adındaki seks shop, hem erkeklere hem de kadınlara hitab ediyor. Siteyi şöyle bir inceledim. Özellikle de kadınlar bölümüne baktım. Feminine Balance ve Energizer adlı haplar ilk olarak gözüme çarpanlar. Lingerie için ”coming soon” diyor. Nasıl ve nereden gelecekse? Her yerde var, hele de Hollanda da. Alırsın bir toptancıdan, koyarsın siteye… Herhalde nasıl bir ayar vereceğini bilemedi. Gag Ball, Geisha Balls, dildo göremedim. ”Coming Soon” bile değil bu ürünler.

#Avrupa büyük bir ekonomik krizin içinde. Porno branşından da bu krizin izlerini sürmek mümkün diyor Xbizz.com. Çek Cumhuriyeti’nde konuşlanan homoseksüel porno endüstrisinde, iş başvurularında patlama olmuş. Kötü yola düşen bir kız gördüğünde ”yazık yavrum sana. bu güzellikle bir yerde hiç değilse sekreter olarak çalışırdın” yorumu yapan halk adamı ve halk kadınının bu dileği maalesef kötü yola düşen, ahlaksızca para kazanan homoseksüeller sözkonusu olunca işlemiyor. Mü-Yap başkanı Bülent Forla’yı aradığınızda Gaykedi’nin cevap verebileceğini düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Daha çok var oraya. ”hiç değilse maden işcisi ol, namuslu para kazan” tarzı sosyalist bir söylem de gay ler için geçerli değil. Hem heteroseksüel işcilerle paylaşılacak olan çalışma ortamının kuytu ve karanlık olması hem de bu problemin kafaüstü lambalarla aşılsa bile, Çek cumhuriyeti’nde maden işletmelerinin olmaması bu çözümü imkansız kılıyor. Ehh, bu durumda porno branşı da kaçınılmaz oluyor. Hem de duyumlara göre bir oyuncu, birkaç günlük iş için binlerce dolar kazanabiliyormuş.

#Türkiye’yi bilmem, ama Avrupa’da sokakta, parklarda köpek gezdirenlerin birbirleriyle flörtleri çok meşhur. Hatta yanılmıyorsam Fransa veya İngiltere’de girşimcinin biri, köpek sahibi olmayanlara gezdirmeleri için saat ücretli köpek kiralıyordu. Sahibi olmadığı bir köpeği gezdrimek için para veren insanlar parklara koşup, müstakbel eşlerini, fuckbuddy lerini, flörtlerini arıyor. O derece yani… Bunun bir değişik versiyonu İsveç’de, boşanmış erkek ve kadınların küçük çocuklarıyla kafelere takılmaları. Boşanmış bir adam, 4-5 yaşındaki çocuğuyla bir kafeye gidip, vakit geçirdiğinde kadınların gözünde oldukça atraktif bir duruma geliyor diye bir iddia var. Neyse, işin o tarafını bırakalım. Ama bu köpek gezdirme olayından türemiş bir ”dogging” fenomeni var. İlk başlarda parkta karşılaşıp ayaküzeri geyik yapanlar arasında oluşan cinsel etkileşim, yine aynı mekanda, yani parklarda, çalılar arasında suzuluğu gidermeye dönüşüyor. Köpeği çişe çıkarttın, bir de o spanish terrier’in kıvırcık saçlı sahibinin ağzına veriyorsun parkta. Daha sonra bu trendin adı yaygınlaşıyor gelişiyor ve internet üzerinde tanışan insanların public ortamlarda ilk defa randevulaştıkları kişilerle, yakalanma tehlikesinin verdiği kick eşliğinde seks yapmaları da dogging ismini alıyor.

Fakat bu çevreye oldukça zararlı. Yağmur ormanlarının yokolması değil belki ama İngiltere, Darwen’de Lanchestere yerleşim bölgesinde 6000 ağacın kesilmesine yol açmış dogging. Belediye yetkilileri Dogging cilerden illallah deyince çareyi 6000 ağacı kesmekte buluyor. İngilizlerin, Avrupa’nın en zgişken millet olduğu zaten biliniyor ama… Bu da çam dikti üzerine işte.

Bu aralar biraz başımın kalabalık olduğunu anlamışsınızdır. Eski hızımda yazı giremiyorum. Yakında eski tempoya döneceğimi düşünüyorum yine de, bakalım. Tavsiye edeceğim üç blog ile de bitireyim.

Yılın blog ödülleri büyük ihtimal bu blogları kaale almaz, fakat bence tam blog gibi blog üçü de.

Birincisi Koray Löker’in blogu Löker. Hakkında bölümünde şunu okuyorum. ”Okur, yazar, yönetir, anlatır, dinler. Özgür yazılım modeli ve film yapımının nasıl bir arada uygulanabileceğine dair örnekleri incelediği bir master tezi yazmışlığı vardır mesela…”

Şimdi bu adam profesyonel mi amatör mü? Anlaması zor benim için. Çok iyi yazıları var konusunda. Bazen o gazetenin, bu derginin köşesini kapmış yazarlar var, yazdıkları teknik konularda x şirketi z şirketini satın aldı, şu işletim sisteminin bu sürümü çıktı tadında yazıyorlar. itibar etmiyoruz bunlara. Go Löker go !

Blog konsepti yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyor Türkiye’de de. Adam/kadın tutmuş, Bad Turkish Streets diye blog yapmış. 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin belediye yönetimi bu blogu susturmalı. Hem de utanmadan İngilizce yemiş bu naneyi. Çok güzel kollektif bir blog olabilir bu. Herkesin kendi çektiği fotoğrafları yüklediği, sürekli içerik eklenen bir blog. Fikir harika… Tebrik ediyorum.

Son olarak yine konsept bir blog. Bir doktorun hastaları ile olan diyaloglarını, çok çeşitli konularda olsa da omurgayı kaybetmeden blog ortamına taşıyan taşıyan, Hastalardan Öğrendiklerim. Aslında uzunca süredir takip ediyordum ama…

Bugünlük yazıma son veriyorum. İlk başta konusu geçen Capelle Sistina ile ilgili blog yazısını okumanızı tavsiye ederim. ”Miserere mei, Deus” dinlenmeli kesinlikle o postda.

Sonra şu da fena bir video değil.

Bookmark and Share

Tecavüze Uğrayan Kadın Askerler ve Pazartesi Notları # 11

80 asker, yağmurdan korunmak amacıyla, doktrin komutanlığının propaganda için kullandığı yarısı açık anfinin saçakları altına sığındık. Saçaklara çarpan yağmur oradan da Antalya’nın kuru toprağına vuruyor. Yağmur damlalarına 80 askerin 70 kadarının balgamlı tükürüğü de eşlik ediyor. Pislikten ve salgın hastalıktan herkes faranjit. Ben tüküremem. Ömrüm boyunca şöyle derinlemesine bir hıaaarkhhhh tuuuuu yapmışlığım yoktur. Bir kere esprisine deneyeyim dedim, ibne gibi oldu.

Balgamlı tükürüklerin yanında anua da goyanlar bol. Ha bir de sigara dumanı. Türk’ün ağzında emzik gibi o zaten.

Tüm bu olumsuz şartlara rağmen yağmurun sesi harika. Kokusunu da ter ve sigara dumanı arasından hissetmek mümkün.

Anua goyaaanlar ve avradını zikeeenler arasında gözlerimi kırmızı üzerine beyaz harflerle yazılmış ”tek bayrak, tek ülke, tek dil” yazılı tabelaya diktim. Bir ona bakıyorum, bir de ”Türk askerinin dünyanın en iyi kalpli askeri olduğu”na dair bir başka tabelaya. Her iki tabelanın harf toplamının çift sayıya bölünür veya bölünmezliği üzerine bir kısa araştıma üzerindeyim. Sonra da bir tabelanın harf toplamını, öbür tabelanın harf toplamı ile kafadan çarpmaya çalışacağım.

En güzel askerlik anım, günüm bu benim.

İstanbul’da da hava boktan galiba. Yağmur attırır mı bilmiyorum. Yağmuru hep sevdim. En sevdiğim meteoroloji durumu diyebilirim. Hani bir sevgilim vardı ya, Huzuru balina seslerinde arayan. Ben de yağmurun sesinde buluyorum.

Şimdi bir kafede otururken bu ilginç siteyi buldum. Yağmur yok henüz, camdan öyle görünüyor. Ama kulaklığı taktım, öyle yazıyorum. Nefis yağdırıyor. 15 dakikalık, yüksek ses kalitesi ile internetten yağmur. 15 dakika bitince yine başa sarıyor.

Eve vardığımda, bunu yatak odasına düzenek ile kurmayı düşünüyorum. Bunun kokusunu da yapsalar…

Aklınızda bulunsun, bu tip internet siteleri için ”single serving sites” tanımlaması yapılıyor. Tek fonksiyona sahip bu siteler, o tek fonksiyonu çok iyi yapmaları ile dikkat çekiyor.

#Dünya kadınlar günü, eşitlik, feminizm konularına girmek istemiyordum ama hadi madem bir askerlik anısıyla da olaya girdim, oradan devam edeyim. Time Magazine diyor ki, Pentagon kaynaklarına göre Amerikan ordusunda görev yapan kadınlar gece tuvalete veya su içmeye kalkmaktan çekiniyorlarmış. Sebep?

Amerikan Mehmetciği, orduda nüfusu % 15 i bulan Ayşegül’ü karargahta, tenhada sıkıştırınca sikiveriyormuş. Yalnızca 2008 yılında 3000 tecavüz şikayeti gelmiş. Dediklerine göre bu rakam, tüm tecavüz vakalarının % 10 ila 20 si arasında. Çoğunlukla şikayetçi olmuyormuş kadınlar.

Hani bizde bir geyik var ya, ”Lan madem eşitsin, gel sen de askerlik yap” diye. Demek Memedimin aklında başka birşey var. Gerçi kırmızı tabela üzerine beyaz harflerle ”kadın er ve erbaşları düzmeyin” diye yazarlarsa bu problemi hallederler kolaylıkla.

# Yazar olsam kitap kapağımı, müzisyen olsam albüm kapağımı tasarlattıracağım yegane artist Trevor Brown. Alice Harikalar Diyarında yakında sinemalara geliyor herhalde. Brown’un Alice temasını işleyen bu iki çalışması ise poster olarak da satışa çıkacak yakında.

Bu posterler gibi 32 değişik çalışmasını barındırdığı, 80 sayfalık kitabı ise 5880 Japon yeni fiyatı ile buradan satın alınabilir.

#Düşüncelerimi toparlar toparlamaz bir Fenerbahçe blogu olan Papazın Çayırı‘nda da yazacağım. Çok yazarlı bir blog olan Papazın Çayırı ile şans eseri tanıştım. Üniversiteden sıkı arkadaş olan bir grup insanın aslında çok başka konuları da aralarında tartışırken böyle tek konulu, spesifik bir bloga düşüncelerini dökmeleri çok güzel.

#Futboldan devam edeyim. İtalya Serie A da 2 oyuncu Tanrının adını küfür ile birlikte kullanınca federasyon tarafından cezalandırıldılar. Katoliklerden ve dangalaklardan Tanrı sizleri korusun. Bunların ikisi çok nadir ayrı geziyor zaten.

#Eğiticisini öldüren katil balinanın videosunu seyretmişsinizdir belki. İlkönce ona bir bakalım, sonra İncil’i dinlememenin cezasını gören münafıkların gafletini değerlendirelim.

American Family Association (AFA) tüm trajik olaylarda kıblesini kutsal kitaplara ve dinlere dönen imanlıların yaptığını yapıyor ve “Bible ignored, trainer dies” diyor.

Bakın İncil’de ne diyormuş. Tıpkı Kuran’da olduğu gibi herşey binlerce yıl öncesinden insanoğluna açıklanmış. Yeni arayışlara yönelmek, tekerleği yeniden icad etmeye çalışmak beyhude.

Eğer bir öküz, erkek veya kadını boynuzlayarak öldürürse bu öküzün taşlanarak öldürülmesi icab eder. Bu öküzün eti de yenmez.Sahibine ceza vermeye gerek yoktur. Exodus 21:28

Yani katil balina Orca’nın taşlanarak öldürülmesi gerekiyor aslında. Yalnız bir ayrıntı daha var. Bu katil balina daha önce de bir öldürme olayına karışmış. Bu ilk vak’ası değil yani. Buna da cevab veriyor kutsal kitab… Anlayana…

Fakat öküz zaten saldırgan ise ve sahibi de buna rağmen önlem almayıp başkasının ölümüne sebep veriyorsa öküz ile beraber sahibini de taşlamak lazımdır.Exodus 21:29

İşte bu yaa…

Neyse, yukardakine ve aşşağıdaki tebasına gerekli, haftalık ayarı verdikten sonra blog dünyası ile bitireyim.

# Hani 16-17yaşında hevi metalci genç müzisyenler vardır. Bunlar diğer amatör grupların konserlerine gidip, en ön sıralarda ellerini göğüslerine kavuşturarak rakip grup ve müzisyenleri ukalaca etüd ederler. Kendileri gitarın akordunu yapamaz ama davulcu şurada sıçtı, gitarın tonu çok tiz, vokalist detone oldu şeklinde yorumları ile mastürbasyon yaparlar. Hah.. onlar işte.. Bunların bir de blog versiyonları var. Adabıyla blog okuyanları tenzih ederim, ama bir de edepsizler var. Bunlara en güzel cevabı Arada Bir Yer adlı blogundaki yazısı ile Sütlükahve veriyor. Hep böyle bir blog yazısının yazılmasını istemişimdir. Bir manifesto gibi dursun bir yerde. Yeri geldikçe referans vermek lazım.

# Barbarella’nın Ellere Servis diye bir blogu var. Seks ve erotizm konulu bloglara link vermekte dikkatli davranmak lazım geldiğini öğrendim. Burası safe ama. Yaş 30 hatunun. Ne demek istedimse? İyi ama, okunur…

Bookmark and Share

Medya Üzerine Haddini Aşan Tespitler. Bir de Gitar Blogu. Kısacası Notlar # 9

E kolay’ın kadınlara yönelik bir portalı var. Sağlık, cinsellik, moda vesaire konularının yazılıp, çizildiği. Meğerse bu portalın erkekler için olan versiyonu da varmış. Açıkcası hatırlamıyorum yine E kolay’dan mı, yoksa Mynet’den mi? Onun da şuradan farkına vardım; birgün FriendFeed’de açtıkları hesap ile beni takibe aldı bu portal. Aslında beni takibe almaları, beni adam yerine koyduklarından değil, spamın bir başka türü bu. Yani kafadan FF üyelerini geçiyorlar, günde 1500 kişiyi takibe alıyorlar. Aralarında 150 tanesi de sıkıntıdan bunları geri takibe alırsa kazanç sayılıyor. Sonra portalda çıkan haberlerin linklerine boğacaklar bu insanları çünkü.

Baktım neyin nesidir diye. İçerikten önce, FriendFeed gibi yaşayan, dönüşen bir küçük toplum modelinde ne gibi bir profil çiziyor, davranışları nedir, buna bakıyorum. Oldukça statik, yalnızca portalda çıkan yazıların, haberlerin kuru kuru linkler ile aktarıldığı bir profili yansıtıyorlar. Vergi dairesinde kayıdı olan, sahibi bilinen, markalaşmış, ancak arkasında birebir kontak kurabileceğim Celalettin Z. ya da Mr. Big gibi bir hesap sahibinin olmadığı bir FF profili. Dolayısıyla ilgimi çekecek birşey de yok. Soru sorsam cevabı gelmez, gelse de ortadan keser. Birşey ortaya atsam altına pozitif veya negatif yorum yazmaya da tenezzül etmez.

Sosyal medya uzmanı diyorlar. Guru, geek gibi eklentileri de var. Türkiye’de bu işlerin üniversiteleri falan var herhalde. Mezun olunca kartvizite de yazılıyor, gayet güzel duruyor. Yalnız iş alıyor mu bu arkadaşlar bilmiyorum. Alıyorlarsa da bu portallardan almıyor olmalılar. Kullanıcı açısından kullanılabilirliliği ve atraksiyonu sıfır (rakam ile 0) olan bu tip mecraları internet galaksisinde başıboş, terkedilmiş, yüzen reklam panosu görevi üstlenen hurda uzay gemilerine benzetiyorum ben.

Tabii ben bu işin amatörü olduğumu şöyle belli ediyorum. Sonuçta bu tip platformlar reklam alıyorlar. Alan da veren de memnun olmalı ki bu aynen devam ediyor uzun zamandır. Haksızlık da etmeyelim… İşin aslı, bunlar büyük kitlelere hitap ediyor, sürümleri oldukça fazla. Kıyıda köşede kalanların ise yaratıcı olup, nişlere kendilerini yönlendirmesi akıllıca.

Teknoloji ve internetin gözünü hep beraber yiyelim bu arada. Medya A.Ş lerin dünyanın parasına yaptırdıkları internet platformlarına, maaşlı kadrolarına, plazalarına kafa tutmak, ayda 149 kron 90 öre’ye mümkün. TL hesabı 30 liraya geliyor. Bu pazartesi postasının en altında sebebini söyleyeceğim. Önce kafama bu konuyu takan Alex Witjas‘a değineyim. Sitesinde fazla bir bilgisi de yok gerçi. 20 li yaşlarında bir grafik tasarımcı hatun. Konu etmeme sebep, kendi imkanlarıyla çıkardığı magazin.O kadar da alçakgönüllü prezente etmiş ki çalışmasını…

Self published mini-mag exploring sex & relationships

diyor. İşte bu kadar. Kıskandım, önünde saygıyla eğildim. Başından beri düşündüğüm bir projeyi hayata geçirmiş hatun. Markette rafta görsem, para verip alacağım birşey yapmış. Ya da neden kızın sitesinden direk olarak indirip, güzel bir kağıda basamıyorum? Henüz böyle bir sistemi bana sunmuyor Alex. Ancak teknik olarak mümkün bu. Örneklerini orada burada, yavaş yavaş görüyorum. Enkaz yığını, hantal uzay gemileri başıboş bir şekilde dolansınlar galakside, son teknolojiyi ve yaratıcılığını kullanan küçük, mobilize birlikler birbirinden bağımsız olarak bunlara ışık yılı fark atmak üzere.

Farklı, başka bir örnek Türkiye’den. Futuristikamag… Sitenin Türkçe versiyonu inşaat alanı. İngilizce versiyonunda gayet güze açıklamışlar ama.

Futuristika is Khalkedon-Istanbul based magazine dedicated to art in all of its various forms. We try to promote work from established and emerging artists together. Although we draw no lines and make no distinctions, we prefer the work to be unique, interesting. We simply love art, in a way of non-snob, but minimal aspect.

FriendFeed’den buldum bunları. Pagan kullanıcı adı ile başına bir iş gelmesinden korkup, kaçak güreşen bir arkadaş, Kabus Kerim adlı DJ’in podcast’ına da link vermişti. 60 ve 70 lerden Saykodelik törkiş funk hadisesi olarak.  Çocuğu tırsaklık ile suçlamak yanlış oldu belki. Yalnızca demode desek de olabilirdi. Trendsetter lara göre artık gerçek isim kullanmak moda. Bakın Facebook da bile herkes gerçek ismiyle ülkeyi kurtaracak aktivist hareketlere bir milyon imza topluyor… Futuristikamag’ın bir marka olmasına engel bunlar. İçerikten bile daha önemli bu tip ayrıntılar.

Yeri gelmişken, homoseksüel değilim ama arkadan vermeye doymam diye bir laf var, eşcinsel arkadaşlarım mazur görsün, insanın içinden gelenle dışarıya verdiği mesajların uymaması sorunsalına örnek vermek için söylemek zorunda kaldım. Bunu bu kadar sert alıp kalpleri kırmamak için biraz ters çevirip, değiştirelim. ”Rock and Roll severim aslında. Bir de elektrik gitarın sesi kulağımı tırmalamasa…”

Rock and roll ve elektrik gitar deyince… Yeni blogum Gitari.st i büyük bir ihtimalle buradan takip edecek insan sayısı fazla olmaz. Ancak müzik dinlemeyi sevenler için arada bir yapacağım albüm tanıtımı ve bu albümlerden örnek parçalar belki aranızdan rock, jazz, blues sevenlere birşey ifade edebilir.

Bir dostum bana aklı veriyor güya:

5 Posta’da bahsettiğin konular yüzünden bazı yeteneklerinin gözardı edilmesine sebep veriyorsun. Kafanı kullansan kendin için daha yararlı şeyler yapman mümkün.

Sağolsun, hem iltifat ediyor hem de beni düşündüğü için böyle söylüyor. Bense böyle bir blogda anonim olarak yazmaktan çok mutlu ve huzurluyum. Ayrıca pornografi mükemmel bir turnusol kağıdı görevi görüyor.”Kimin bloguna yorum yaptığına, kimin feedine layk verip ismini onun ismi ile yanyana koyduğuna dikakt et” tarzı bir düşünüşle mahalle baskısı oluşuyor belki ister istemez. İşte tüm bunlara rağmen, yine de olumlu veya olumsuz yorum yapmaktan çekinmeyen insanları, ismine ve rumuzuna ve titrine bakmadan sanal da olsa ”gerçek dost” diye nitelendiriyorum. Biraz ota, boka bulaş, bunları yaparken dangalak a dangalak de.  Sonra bir dur etrafına bak. Kimler kalmış, kimler kaçmış…

Kalanlardan biri Muammer Okumuş. Herhalde 2 sene oldu onun bloguna bir yazı yazmak için söz vereli. Geçenlerde, ”her görüşüne katılmasam da takip ediyorum. Bu arada bana verdiğin sözü de yerine getirmeni bekliyorum” diyerek bir ayar verdi bana. Bitirirken, bu postanın başında bahsini ettiğim konuya döneyim;

Mynet, E kolay gibi medya aktörleri, yalnızca 149 kron 90 öre masrafla, kullanıcıları ile daha iyi bir diyaloga girebilecekken bunu akıllarına bile getirmemeleri veya pasajlarda binlerce TL lik kira ödeyip, pahalı gazete ilanlarına kendilerini bırakan Ibanez ve Cort bayilerinin neden kahve parasına tenezzül edip, bir paylaşım platformu yaratamaması üzerine olan yazımı, Muammer ve Burcu’nun ortak yazdıkları blogları Moth and Moth‘da okuyabilirsiniz. (Henüz yayınlanmamış olabilir. Ben bu postayı atayım, Muammer yazıyı girdiğinde girer.)

Bookmark and Share

7 Olmadı 5 Oldu – Pazartesi Klasiği # 8

Bloglar arasında mim denilen zımbırtıyı biliyorsunuz. Hani bir soru bir başka bloga gönderiliyor, o da sırasıyla aynı soruyu kendi seçtiği diğer bloglara iletiyor. Bir ara oldukça yaygın olan bu fenomen ile pek fazla hoşlaştığımı söyleyemem esasında. Hatta buna Türk blog aleminde son vermek için bir girişimim de olmuştu, hatırlarsanız… ”Hangi blog yazarını düzmek istersiniz” diye bir soruyu döndürerek Türk blogosferindeki ahlak erozyonuna önayak olmuştum.

Pazar günü gacısının altına yorum yapan Gece ”eskiden bu tarz şeyler daha gürültü, patırtı koparıyordu” diyor. Evet bebeğim.. Ama herhalde bunca zamanlık çaba ile toplumun internette takılan bölümünde istediğim ahlaki çöküntüyü ve çözülmeyi yaratmış olmalıyım ki, o günlerde ”ooooouww” denilen şeyler bugün ”yapma ya, öyle mi” oldu.

Buna bir başka örnek, Madde Bağımlısı blogunun yazarı Deniz tarafından ”en yaratıcı 7 blog” arasında gösterilmem üzerine bir blog okurunun yaptığı yorum:

Aşağıdaki karikatürün mantığı ile ilerleyen 5posta nın bu listede bulunmasını ve Yüce Zerey’in bunu olumlu bulmasını hicapla karşıladım.

Kılavuzu Atatürk olanın burnu b… tan kurtulmaz diyen, tavuklarla ve domuzlarla ilişkiyi gösteren pedofili bir blog bu güzel listede olmamalıydı.

Yüce Zerey’i kınıyorum. Diğer arkadaşlara tebrikler sunuyorum

Herşeyden önce, Deniz’in beni bu 7 blog arasında görmesi gerçekten gurur verici. Arkadaşlık-ahbaplık ilişkisi için söylemediğimi de Madde Bağımlısı‘nı ve Deniz’in Fırat ile beraber yazdığı diğer blogu Tamamen Atıyorum‘u okuyanlar anlayacaklardır. Sonuçta Deniz, bu alemin ayağı yere basan elitleri arasındadır. Benden duymuş olmayın.

Anonim yorumcu arkadaşın bu seçim üzerine yazdığı yorum da onur verici. En az 7 blog arasında yer almak kadar gurur verdi bana. Karikatür de cuk oturmuş. Evet, aynen öyle..

Demek ki bu da bana pas edildiğine göre, benim de 7 tane blog seçip, bunlar hakkında kısaca yazmam gerekecek. Ben de kişisel ve çok bilindiğini zannettiğim bloglar yerine, az duyulduğunu zannettiğim veya benim henüz yeni işittiğim blogları almayı mantıklı buluyorum.

Bu çok zor işte ! Birincisi, ben çok fazla blog takip edemiyorum. İkincisi, takip ettiğim blogların çoğu düzenli yazmıyor ya da bir süre sonra yazmaktan vazgeçmiş oluyorlar. Kişisel veya konulu olsun 70 e yakın Türkçe blog varmış RSS okuyucumda. Belki bunların arasında düzenli olarak güncelleyen 15 tane var, yok… O yüzden 7 yi dolduramayacağım. Araya bir iki tane de gavur koyarım diye düşündüm.

BiziBozmaz
Bu aslında oldukça tanınan bir blog olmalı. Ama ne benim onlardan, ne de onların benden haberi varmış bugüne kadar. Bono ile ilgili yazım üzerine bana yer vermişlerdi bloglarında. O vesileyle haberim oldu benim de. Esasında konulu blog diyemeyiz buna. Ama konusuzluğu niş olarak almış demek mümkün. Bir nevi magazin blogu olarak nitelendiriyorum ben bu tarzı. Magazin derken, o mankenin götü, bu şarkıcının tokmakcısı şeklinde haberler değil. Adam gibi magazin…

UndoMondo
Mersenne takma adı ile friendfeed’de tanıdığım bir müzik delisinin blogu UndoMondo. Beni yine köyden indim şehire pozisyonunda bırakan şahıs. ”Aaaa herife bak, ne harika bir müzik blogu yapmış” derken, bir baktım herkes tanıyor adamı. Hatta kızlara çektiği CD leri, beraber takıldıkları barların barmenleri vasıtası ile onlara ulaştırmak gibi bir cool davranışı da kendine rutin olarak kazandırmış kişi. ”Bu CD yi sana çekiyorum ama amacım seni götürmek değil. Adam gibi müzik dinle, neyin ne olduğunu anla, hayatını boşa harcama” gibi bir satır arası seziyorum Mersenne’de. Şöyle tanımlıyor kendi blogunu:

Undomondo is an mp3 blog that supports and promotes good music regardless of genres, periods and geography.

Limbo – Pillow
Bir müzik blogu daha. Gerek müzikle ilgili internette araştırma yaptığım zaman, gerekse elime bir müzik magazin aldığım zaman muhakkak Spotify açık oluyor. Eleştirisini okuduğum, duymadığım bir artisti anında, sıcağı sıcağına denemek istiyorum. Limbo – Pillow için de aynısı geçerli. Açtım, Ólafur Arnalds veya Álfheimr gibi, adlarını o güne kadar duymadığım grupları, artistleri dinliyorum. Bir yandan da Dream Endless rumuzlu Limbo – Pillow yazarının bunlar hakkındaki yazılarını okuyorum. Yazı dili tek kelimeyle harika… Müzik de eminim öyledir. Yani indie sevenler için öyledir herhalde. Ben hiçbir parçanın sonunu getiremedim. Ama itiraf etmem lazım, benim müzik zevkim daha old fashioned. İzlandalılar’ı müzikleriyle başbaşa bırakmak işime ve kulağıma geliyor. Ama dediğim gibi, blogu okumak zevkli. Eğer yeni şeyler keşfetmek istiyorsanız ve Dream Endless ile müzik zevkleriniz uyuşuyorsa kesinlikle tavsiye ederim.

Son iki bloga geçmeden önce bir ara vermek istiyorum. Başka birşeye kafam takıldı. UndoMondo ve Limbo-Pillow yazarlarının rumuzları… Adam gibi rumuzlar bunlar. Bir gizemi, ne bileyim şeysi var.

Bakın nereye geleceğim? Hafta sonu hatunun biri mail atmış. Seksi bir de rumuzu var, yazmayayım buraya, tanıyan çıkar belki. Kısa bir mail, şöyle diyor:

blog aslında ilgi çekici ama..Fenasi nicki hiç olmamış.Degiştirmeniz mümkün müdür?

Hahahah !!!!. Bunu kafaya benden fazla takanlar var demek. Cevabım şöyle oldu:

Değildir, maalesef. Aslında ben de rahatsızım bundan. Benim böyle isim uydurma yeteneğim falan yoktur pek. Başlarken de zaten hiç ciddiye almadan başladım bu bloga. ”E hadi bu rumuz olsun, bir de oturup bunu mu düşünücem” diye şeyttim. Sonra işler ilerleyince bu sefer değiştirmek için geç kalmış oldum.

Bir yandan da şöyle birşey var ama; böyle cool olmaya çalışan insanların uydurdukları nickler var. Genelde ucubik yerlerden çıkarıp, tarihi bir isim veya yazar adı falan koyuyorlar. Ya da cool bir filmden cool bir tip… Hiç olmadı Rus liginde alt sıralarda bir takımda ilk 18 e giremeyen bir futbolcu ismi bile çok cool olurdu. Anatoly Korsakoff? Nasıl? E ben bu tarz şeylere de gıcık oluyorum. Kontrpiyede bırakmayı seviyorum ben insanları. O yüzden esasında Fenasi nick i de çok kötü değil diğerlerine bakınca.

Neyse ya, bu da böyle işte…

BabyArt
Şu ”Atatürk düşmanı domuz, köpek, pedofili blogu” payesini taşımak kolay değil. Bu blog, sağdaki takip listeme en beğenerek koyduğum blog diyebilirim. Orası da çok kalabalık oldu, belki çoğunuz atlamış olabilirsiniz diye yine buraya almakta sakınca görmüyorum.

İngiliz sanatçı Trevor Brown, batı dünyasında, onların dili ile ”moral panic” dediğimiz şeyden kurtulmak için kendi kendini Japonya’ya sürgüne göndermiş bir sanatçı. ”Toplumda varolan tabuları yıkıp, sonra bunun insanlarda ne tepki yarattığına bakmayı seviyorum” diyordu bir röportajında. Şimdi ben ne anlatsam az kalır, en iyisi kendiniz bakın. Aranızda bana hediye almak isteyen olursa Trevor’un çalışmalarını Amazon‘dan bulabilirsiniz.

Jacques Magazine Blog

Apple iPad çıkmadan önce bayağı heveslenmiştim. Artık kitapları, magazin dergileri yepyeni bir şekilde okuyabilecektik. Büyük fiyaskodan sonra anladım ki, bir süre daha dergileri ve kitapları kağıda basılı olarak tüketeceğim. Bu pek de kötü birşey değil. Bazı dergileri elde tutmak, kağıdını koklamak, misafir odasındaki coffee table ın üzerinde dekor olarak kullanmak çok başka…

Erkek magazin dergisi yok alacak. Hele de Türkiye’de. Bir ara geldiğimde şöyle bir baktım… Çamur hepsi.. Hitap ettikleri kesimler, Hürriyet gazetesinin Max bölümüne bakanlar veya bir gıdım yukarısı. Sonra da diyorlar ki, gazete ve dergi branşları krizde. Sırf Türkiye için de diyemeyiz, tüm dünyada böyle. Sen ilkönce iyi bir dergi çıkar bakalım. Sonra satmak için de çaba göster. Medya plazandan kafanı bir çıkar, yeni kanalları kullan, milleti kendinden haberdar et. Bakalım ne oluyor o zaman?

Jacques Magazine nedir? America’s New Erotic Quarterly… Böyle demişler kısaca. Daha önce burada bahsettim, zannedersem bu magazinden ilk sözeden de ben oldum. Bilmiyorum Türkiye’deki medya patronları arasından bu magazinden haberi olan var mıdır? Olsa da farketmez, böyle bir dergiyi hazırlayabileceklerini zannetmiyorum.

İnternet üzerinden free erotik ve pornoya ulaşım hiç bu zamanki kadar kolay olmamıştı. Ancak kredi kartımı çıkarıp, dergiden yıllık abonmanlık almamı sağlayan, Jacques Magazine’in blogspot üzerinde açmış olduğu bu basit blog oldu. Geleneksel, kağıda basılı medyanın kendini krizden çıkarması için yapması gereken açılımlara çok iyi bir örnek. Okyanusun öbür tarafındaki insanların senin hakkında konuşmalarını nasıl sağlayacaksın, kendinden nasıl haberdar edeceksin milleti? Blogların insanlarla iletişirken kullanabileceği, insanları (potansiyel müşterilerini) kendine ulaştıran bir link edinmelisin. Bir de bloguna video koyup, bunun diğer bloglar tarafından da yayılmasını sağladın mı…

Jacques Magazine presents Tori from Jacques Magazine on Vimeo.

Bookmark and Share

Pazartesi Kuşağına Geciktirici Sprey Kullanınca #4

Bilen biliyor, tutkulu bir Fenerbahçe taraftarıyım. Ancak ”birgün herkes fenerbahçeli olacak” sloganını hiç sevmiyorum . Böyle birşeyi asla arzu etmem, ciddiye almayıp sırf slogan olarak ele alsak bile çok aptalca bir istek. Çoğulculuktan yanayım. Her rengi istiyorum çevremde. Ama bu renkleri, farklılıkları akıllı insanların yaratması lazım. Düşmanım bile olsa akıllısını isterim. Gökmen Özdenak yerine Gökberk Bilgin her zaman tercihim.

Derin Düşünce isimli, (blog demeye dilim varmıyor) bir fikir platformu var. Bir gözatıp, başlıklara bakarsanız ”hassktr, herif bunları mı okuyor” diye düşünebilirsiniz. Kendilerine liberal müslüman diyen bir grup insanın yazılarına yer veriyor Derin Düşünce.

Din konusu biliyorsunuz önemli benim için. Toplum için bir tümör olarak görüyorum dini, aralarında ayrım yapmadan. Yalnız şunun farkına varmaya başladım bir süredir: Belli bir kısım inançlı kişi ile bazı konularda ortak düşüncelerde toplanıyoruz. Oysa aramızda debisi çok yüksek, çılgınca akan bir nehir var. Hiçbir şekilde biraraya gelemezmişiz gibi görünse de benim böyle insanlarla aynı toplumda yaşamaya bir itirazım yok.

Sonra nehrin kendi bulunduğum tarafına bakıyorum. Başları sıkışıp işler yolunda gitmeyince çözüm üretmek yerine mozoleye çelenk koymak için taş binalara akın eden insanlar var benim tarafımda. Her yıl Kasım ayında normal işinde gücündeyken, köprü trafiğinde veya dershanesinde eğitimini, öğrenimini yaparken, bir anda avda gözüne lamba tutulmuş tavşan misali paralize olan insanların arasındayım ben. Bu pasiflik, bu arabesklik, bu style à la Soviet canımı fena halde sıkıyor. Benim tarafım sararıp kururken karşı taraf yeşeriyor çünkü.

Bugün Derin Düşünce’de ayak üzeri okuduğum şu yazı, beni bunları yazmaya itti. Yorumlarda benim tarafımda bulunup, bana ayar vermeye kalkışan olacaktır belki. Ben sevdiğimden tokatlıyorum sizleri. İyiliğinizi, iyiliğimizi istediğim için.

Diğer notlara devam. Kızarıp, bozaranlar, kafayı kaynatanlar olmuştur aranızda, motoru soğutalım.

Konusunu seks, cinsellik olarak seçen bloglar geldi, geçti aramızdan. Bunlardan Evli Adam ilk başta çok tepki alsa da oturttu gibi (yorum yazmadığıma bakmasın RSS den takip ediyorum, o yüzden), sonrasında ise başka blog pek göremedim. O yüzden Nastenka uzun soluklu olur diye umuyorum. Çok uzun zaman olmadı keşfedeli. Bazı yazılar şiirsel ögeler taşıyor, ama off bu ne yaa dedirten cinsten değil. Yanlışım olabilir, ama bu hatun doğuda bir yerde öğretmenlik yapıyor galiba. Kısa, kısa konuşmuşluğum var Nastenka ile… Ona Kızıl Kuşum diye hitap etmek istiyorum. Kimse mükemmel değil, kendisi yüce ideoloji komünizme gitmek için sosyalizmin bir araç olarak kullanılmasından yana. Bu hali ile daha da sempatik geliyor bana. Bu dediğim dışında ayakları yere basıyor hatunun, kalemini de beğeniyorum.

Bu postanın ilk başında yazılanlardan gayrı, ülküdaşım (Netdaş) olan Devran Eroğlu‘nun Plugism adlı blogu ”fişe takılan herşey hakkında” bir blog. Devran Eroğlu kendini -internet entrepreneur. technology enthusiast. former coder- olarak tanımlıyor. Son projesi İhtiyacımKredi de gözden kaçmasın.

Sevgili Özgür Uçkan az kalsın Mü-Yap başkanı Bülent Forta için suç duyurusunda bulunacaktı. Kanunda gerekli düzenlemeler olmadığı için bu fırsat kaçınca cebime attığı mesaj üzerine iki Arnavut arkadaşı ellerine muşta vererek 14. sü yapılan Türkiye’de İnternet Konferansı’nın çıkışına gönderdim.

Trofolo adlı blogu ise Soysopizm adlı yazısı ile keşfettim. O kadar hoşuma gitti ki, bir kısmını değil, hepsini buraya alıyorum:

Benim soyla, sopla işim olmaz. Kendin kaderini çizmedigin bir geçmişin nesiyle övünç duyma telaşına girip yahut neyinden utanç duymak sıkıntısında heder olacaksın. Kimsenin kendinden öncesi, onu diğerlerinden bir adım öne taşımıyor. İlk nefeste herkes aynı başlangıç çizgisinde. Soy ve soptan avantaj sahada geçmez. Sahada ve yarışacaksan herkes kadar önce bir hiçsin, sonra belki artarak çoğalırsın. Her defasında soy kartını koyacaksan masaya, sığınacaksan bir kelime arkasına, tribune çıkmalısın.

TheOatMeal harika bir gavur blogu. Birbirinden tamamen alakasız konuları son derece ilginç bir anlatım şekli ile ortaya koyan bu blogu sevmemeye imkan yok. 15 things worth knowing about coffee sayesinde tanıdım.

3h hareketi Türkiye’nin Tek Liberal gençlik Hareketi diyorlar. Bir bakın, bana da anlatırsınız. Fazla incelemeye vaktim olmadı.

15 yıldır ehliyetim var. Fena da araba sürmem. Ama İsveç ehliyeti alamadım. Bunda sınavın zor olmasının yanısıra arabaya ihtiyacım olmamasının da rolü var. Ehliyet alacak motivasyonu kendimde göremiyorum. Bir de ben bazı konularda çok rasyonel olamıyorum. Eğer ehliyet alırsam gidip bir Volvo almaktansa, benzin içen, eski ama lüks modifiye edilmiş bir Amerikan arabası veya yine Porsche’un eski modellerinden almaktan korkuyorum. Ekonomik olarak büyük yük getirir bana bu. Şehrin ortasında oturduğum için garaj kirası ayda en azından 250 – 300 avroyu bulur tahminimce. Bu tarz arabaların vergisi de problem. Daha depoya benzini koyup kontağı çevirmeden ayda 600 avroyu bir kenara koymak lazım. O yüzden sevgili Akay Perker‘in bloguna yalnızca bakmakla yetiniyorum. Pitcafe Türkiye’de mumla aranıp, bulunamayan konu-spesifik bloglardan biri. Yalnız ve yalnız kara para ile işin varsa orda yazılan arabaların yanından geçersin. Bu da blogu seksi yapıyor. Benim param o blogdaki arabalar arasından birtek 1956 model Corvette C 1 e yeter. Zaten en beğendiğim arabada o. Tek problem 32,000 dolara satılan bu arabanın yalnızca çocuklar için yeniden üretilmiş olması.

Bir projem vardı, bilmiyorum uygular mıyım bir vakit? 12 tane farklı gacıya Fenerium ürünlerinin vücudu saranlarından (belki bu ürünleri biraz paralayarak, yırtarak) giydirerek bir fotoğraf serisi yapmak. Sonra da bunları bir takvim haline getirerek internete yaymak. Hayrına, bedava… Yok ben bunu basılı isterim, duvarıma asıcam diyen olursa kızların imzaları ile birlikte takvimin basılısını ücretle adrese teslim. Ülke şartları ve Aziz’in bu konuya itirazı olacağını düşünerek askıya alınmış bir proje bu. Ama Beyaz Rus Kız Basket Milli Takımı için engel yokmuş anlaşıldığı kadarı ile. Artık hangisi hangisinden gördü de yaptı bilmem ama Rus Kız Rugby Milli Takımı da burada.

Yeni yılın son pazartesi kuşağını salı akşamı vererek kapatıyorum. Yılbaşına kadar başka posta olur mu bilmem? Zannetmiyorum. Olabilir de… Bitirirken…Şu Soul Train adlı 35 yıllık Tv programı beni benden almaya devam ediyor. Her Pazartesi kuşağında ondan bir video koymayı adet edinmek istiyorum. Sevseniz de sevmeseniz de.

1973 yılından… O’ Jays grubunun Love Train parçası eşliğinde dans eden cool kıyafetli, cool niggas & bitchas herhalde eski yılın kıçına tekmeyi koyarken de uygun kaçar. 1.07 deki gürbüz arkadaşa dikkat.

Bookmark and Share