Blogda yeni bir yorumlama sistemi deniyorum. Hatta denedim, kalıcı bir şekilde bırakıyorum diyelim. Sistemi sağlayan altyapının adı Intense Debate. Bunun bir benzeri olarak Disqus vardı, onu da bir gece yarısı yarım saatliğine denedikten sonra bıraktım. Burada dökümünü yapmak istemiyorum ama Intense Debate bana daha iyi gibi geldi. Bir yerde de Disqus ın normal siteler için, Intense Debate in ise bloglar için daha avantajlı olduğunu okumuştum.
Uzun lafı teknik lakırdılar ile doldurmadan kısaya getireyim.
Intense Debate kullanıcıya ne değişiklikler getiriyor?
Çok büyük bir değişiklik yok. Biraz daha şık bir yorumlama sistemi oldu bu. Bazen bir yoruma cevap vermek isterken başına @ getiriyorduk. Şimdi buna gerek kalmadan, aynı işlemi direkt olarak cevap vermek istediğimiz kişinin yorumunun hemen altına, sol köşede bulunan Cevapla düğmesine basarak yapabileceğiz. Hatta yoruma yapılan cevaba da cevap yazabileceğiz. Ve bu hemen ilgili yorumun altında kademeli olarak görünecek. Bu tüm olayın daha derli toplu olmasını sağlıyor.
Ayrıca yapılan yorumlara da artı ve eksi puanlar vermek mümkün. ”allahın geri zekalısı” diye düşünüp, üşengeçlikten yorum yazamayanlar hemen başparmağı aşağı göstererek en azından bir şekilde kendilerini ifade etmiş olacaklar. Ya da övmek istediğiniz düşüncelere Amerikanvari bir şekilde thumbs up diyebileceksiniz.
Anonim olarak yorum yapmaya yine devam edebileceksiniz rumuzlarınızla. Sonra sonra, başkaaaaaaaaa?….. Hmmmm… Başka bir şey yok gibi şimdilik.
Haa şu aralar gelişen olaylar beni daha çok öbür blogda yazmaya itti bir şekilde. Bugün yarın, yine görüşmek üzere…
Biraz ayıp ettim, siz okurlara karşı. Yaz aylarının kendine göre rutinleri olacağını ve buna bağlı olarak yazma aralıklarımın değişeceğini açıklamam gerekiyordu burada. Yapmadım böyle bir şey. Hem tempomun nasıl olacağını bilemediğimden, hem de bir anda bastıran iş ve gücün yoğunluğunu kestiremediğimden, eski sıklıkta yazabileceğimi hesap ettim hep.
Zamanla eski yazma rutinlerine döneceğim tabi ama, şu anda yapmam gereken dünya kadar iş var. Uzun zamandır yaz aylarını böyle yoğun geçirdiğimi hatırlamıyorum. Bir kere her şeyden önce halihazırdaki işim var. Çok olmasa da, iyi bir vakit yine de alıyor zamandan. Sonra öncelikli olarak kabul ettiğim bazı konular var, Postdijital‘de ele alınması gereken. Google engellemesi ile ilgili olan son olaylar ve Türkiye’nin ulaştırma bakanının artık bilgisizlikten mi, yoksa kötü niyetten mi (ya da her ikisinden) olduğuna herkesin kendi karar vereceği dezenformasyonu var. Elimde madem 3-5 kişinin okuduğu bir blog var, bazı şeyleri ora da işlemezsem öbür dünyada sırat köprüsünden geçemem. Fark ettirir, ettirmez… Yazmayınca sıkıntı yaratıyor bende.
Ötesinde, bende biraz hafif olarak Profesör Zihni Sinir‘lik var. Sürekli aklıma bir şeyler geliyor yapacak. Genelde, hatta tamamen internet üzerinde yapılabilecek projelerden oluşan bir bulut kafamda 24/7 gidip geliyor. Bu kadar çok şeyin kafada olması, ya ”boş işler müdürü” olduğumun, ya da cidden süper fikirlere sahip olduğumun bir göstergesi olabilir. Şimdilik bunu bilememenin verdiği rahatsızlık da var.
Blogun klasik konularından dışarı çıkıp sizlerle dertleşmiş gibi olacağız ama, tüm bu kendimi zora sokmaların ardında Türkiye’de bir işler çevirme isteğim yatıyor. Bunlar ne olur, zaman gösterecek. Şu an bu işlerin altyapılarını hazırlamakla meşgulüm. Aklımda hem 5 Posta’nın çizgisinde ve yolunda devam edecek projeler var, hem de hiç alakasız başka şeyler. Yaklaşık 12 yıldır internet ile ilgili kendime göre araştırmalarım, eğitimim ve çalışmışlığım var. Aslında eğitimi boşverin, sırf meraktan, ilgi duymakdan ötürü, kendi kendimi eğittim diyebilirim bazı konularda. Kartvizit bassam, ”hede hödö expert” veya ”bla bla evanghelist” yazabilirim gönül rahatlığıyla. Bunun yanında, ehhh biraz da girişimcilik de var. O zaman ”neden olmasın’‘ fikri kafamdan çıkmıyor işte.
Lafın kısası; zaten sizin de çoğunuz tatilde, blog okumak yerine yapacak daha eğlenceli işleriniz var. Fırsattan istifade, bırakın da ben biraz inekleyeyim. Tamamen bir ara vermeyeceğim zaten. Ama işte böyle haftada bir falan yazarım. Sonra yine her şey eskisi gibi olacak zaten. Hatta daha da güzel olabilir. Bakalım…
Bir süre önce, Türkiye’den İsveç’e gelecek 25 kişilik bir grubu gezdirme, yatırma ve yedirme işini üzerimize aldık bir arkadaşla beraber. Bakın ”eğlendirme” demedim bilerek. O imkansız çünkü. Nedenine gelince; hani şu zihinlerde karikatürize edilen tipik Türk kızı tiplemesi vardır ya… Erkek arkadaşına sürekli naz, afra ve tafra yapan, gidilen restoranda salatanın sirkesinden tut, garsonun 5 saniye masaya geç bakmasına kadar her şeye irite olan, tuvalete giderken erkek arkadaşını da kapıda nöbet tutmak üzere peşinden sürükleyen Türk kızı… Sözüm meclisten dışarı, yurtdışına çıkan çoğu Türk insanı, dünya görüşü, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, ”Türk kızı”laşıyor. Bunu nasıl memnun edersin? Neyse, işin bu tarafını uzatmayacağım, çünkü konu o değil.
Konu, Türklerin çekirgeler gibi, gittikleri ve keşfettikleri yerleri (ve şeyleri) tar’u mar etmeleri, kurutmaları. Mesela güzel bir otelin restoranında kendileri için özenle ”domuz yağı değmemiş” mutfak kapkacaklarında hazırlanmış soslu balıklarını yerken onları bir görmelisiniz. Sofraya ekmek ve salata ile beraber, balığın üzerine dökmek için bırakılan sos, balık gelene kadar kaş ve göz arasında, vücutlarının üst kısımları ile masaya abanmış yarı insan, yarı çekirgeler tarafından ekmekler banılarak tüketiliyor.
Bu kadar çeşnili bir mutfağa sahip ülkenin, yemek yeme adabından bu kadar uzak olması hayret verici. Amaç yemeği yemek değil, yutmak, tüketmek, doymak.
O sebeple Türk’ün geçtiği yemyeşil vadiler, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalara, yaşamak ve çalışmak için yerleştikleri şehirler de İstanbullara dönüşür.
Sustainable development diye bir olay var, gavur üniversitelerinde çevre mühendisliği bölümlerinde falan okutuluyor. Türkçesi, oturduğun yeri harab etmeden, pisletmeden, kaynakları fütursuzca tüketmeden, nasıl insanca yaşarsın, gelecek nesillerin de hayatını karartmazsın… Aramızda en kültürlümüzün, sustainable lafında sustain i duyunca aklına Gary Moore’un Parisenne Walkways‘deki gitarı öttürüşü gelir oysa. Öyle ya, o da sustain bu da sustain. Birinde kaliteyi düşürmeden, aynı standartta belli bir süreklilik sağlıyorsun, öbüründe de sesde sustaini yakalayıp, şiddetini ve kalitesini düşürmeden uzatıyorsun. Aslında ben edepli anlatmaya çalışıyorum ve öyle de devam edeceğim. Ama anlamakta zorluk çekenler için tavsiyem, tüm olayı ”piç etmek” fiiline de indirgemeleri. Tekrar edepli tarza dönelim…
Aslında Türklerin çekirgelere olan benzerliğini ve sustainability prensibini daha birçok konuda gözlemlemek mümkün.
MedyaTava’da okuyorum: Sanal Dünyanın Ünlüleri Artık Raflarda diye başlık atılmış. Türk blogosferinde dikkat çeken blog yazarları, birer birer kitapları ile dizlerinizin üzerindeki yerlerini alacaklar. İlk olarak Pucca’nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası adlı kitabı çıkıyor. Zannedersem haziranın hemen başlarında olacak bu.
Aranızda hatırlayan olur belki, bundan uzun zaman önce blogu kitap olan blog yazarı olayının ecnebilerde yavaş yavaş görülmeye başladığına ve bizdeki yetenekli yazarların da bu işi kotarabileceklerine değin görüşlerimi açıklamıştım. Böyle bir şey olacağına benle birlikte inanlar için, bu işi ilk yapması muhtemel kişinin Pucca olacağını kestirmek güç olmamıştır. Bu, Pucca’nın cidden hakederek kazandığı bir başarı. Kimse profiline Marilyn Monroe fotoğrafı koydu diye tutup, ”al kızım sana bu imkanı veriyorum’‘ demez. Düzenli ve itina ile uzunca süre tutulan bir blog, bunu destekleyecek şekilde, sosyal medyada yine aynı başarı ile varolma gibi faktörler kanımca Pucca’nın yeni çıkacak kitabının satışlarına bugüne kadar Türkiye’de ilk çıkış yapan yazar olarak kimsenin görmediği bir başarıyı yakalattıracak.
Video ile de desteklenen başarılı pazarlama, kitabı bekleyenlerde merakı üst düzeyde tutuyor. O eller Pucca’nın mı? Kitabın kapağındaki kız o mu? Anonimliği güme gidecek mi? Kaç sayfa? Fiyatı ne? O kadar çok soru soran oldu ki videoyu seyredenler arasından, aklımdaki soruyu soracak fırsatı ben bulamadım. Why did you wear that puffy shirt???
Benim gibi, ne eski karısının ne de babasının aşk hayatını dahi merak etmeyen bir insanın tutup da Pucca’nın özel hayatını merak edeceğini düşünmek garip kaçar. Peki almayacak mıyım kitabı? Tabii ki alacağım. Her şeyden önce az veya çok tanıdığım bir insanın, hatta belki onun da ötesinde bir blog yazarının bu başarısı ile gurur duyduğum için alacağım. Hatta söz veriyorum, almakla kalmayıp hepsini okuyacağım. Çünkü şu satırları yazarken, karşımda küçük bir yığında, aylar önce aldığım, ama asla yarısından öteye geçemediğim kitaplar da var. Ancak Türkiye’de bir ilki, ayrı, başka bir yere koymak tabii ki gerekli.
Cem Mumcu ve Okuyan Us, Dizüstü Edebiyatı serisinden çıkacak diğer blog yazarlarını da şemaya koymuşlar. Her Boku Bilen Adam ve Sami Hazinses sırada. Onları da tebrik ediyorum bu arada.
Pucca ile gurur duydum, HBB ve Sami’yi tebrik ettim. Peki her şey çok güzel olacak mı? İşte orada ciddi şüphelerim var. Çekirge sendromu ne zaman ve nasıl vuracak tam bir tahmin yapamıyorum. Ama o lanet sürünün tüm yeşilliği, tazeliği, heyecanı bir gün gelip kurutacağına emin olduğumu söyleyebilirim.
Cem Mumcu’nun Okuyan Us’una laf söyleyebilir miyim? Zannetmem! En azından bir kapitalist olarak çenemi tutmam lazım kendimle çelişmemek için. Yükselen bir trendi görmek, dünyada olan biteni ama iyi, ama kötü, Türkiye şartlarına uydurarak yakalamaya çalışmak ve bundan da fabrikasyon usulü para kazanmak istemenin çok fazla eleştirilecek bir tarafı yok benim kitabımda.
Öte tarafta da, ister hobi olarak başladıkları bir uğraş olsun, ister tutkuyla kendini cyberspace’de bir şeyler karalıyorken bulanlar olsun, belli bir uğraş sonucunda ellerinde eni, boyu, derinliği ve hacmi ile bir eser tutacak olanların duyacakları heyecanı da anlıyor ve paylaşıyorum. Tahminim, ben de dahil olmak üzere hepimiz bu işten maddi karşılık beklemek yerine üste para bile verirdik. Hem kökeni blog yazarlığından gelmeyen, diğer kitabı çıkan yazarlara da bakarsak, kim kitap yazıp da para kazanmış ki? Hatta kitabı çıksın diye yayınevinin gazetelerde yaptığı reklamların parasını kendi cebinden ödemek zorunda olan yazarlar bile varken. İşte benim, telif hakları sözkonusu olunca, ”ama eser sahibi nasıl para kazanacak” diyenlerin ağzına kürekle vurasım bu yüzden geliyor. E allahın eblehi, zaten para mı kazanıyor yazar veya müzisyen?
İşte zurnanın zort dediği yer burası. Bloglar yeni bir dünyaya ve sisteme ait. Adı üzerinde, yeni medya. Bunları fabrika bandına sürer gibi, etiketlerine yılın aylarından birinin ismini oturtmak, buharlı makinanın yeni icad edildiği devirlere ait bir düşünce değil mi? Hele dijital olanı plastiğe ve kağıda dökmek, kamyonlarla dağıtımını yapıp raflara koymak, araya aracıları sokmak… Sanki yayıncı, kamyoncu, kitabevi, matbaa yola iki sıra halinde dizilip tünel oluşturmuşlar, yazarı ortadan geçirirken ellerindeki raf suntaları ile beline beline vuruyorlar. Ha bir de bu tünelin sağına ve soluna, sayfa hışırdatıp, ciğerlerine selüloz çekmezse agresifleşen narkomanları koyalım.
Bir küçük bilgi eşliğinde biraz da basit matematik, mantık yapsak?. Örnek olarak yine Pucca’yı kullanalım. Wired Magazine Editörü Chris Anderson‘un ismini verdiği bir Long Tail kavramı var. Bu kavramdan yola çıkarak, ister fotoğrafcı ol, ister müzisyen, ister yazar, eğer yaptığın işi takip eden 1000 tane sadık izleyicin, okuyucun varsa bundan hayatını kazanman mümkün.
A creator, such as an artist, musician, photographer, craftsperson, performer, animator, designer, videomaker, or author – in other words, anyone producing works of art – needs to acquire only 1,000 True Fans to make a living.
Pucca, 3000 civarında okuru, 2000 i aşkın FF takipcisi ve 4000 civarında twitter takipcisi ile zaten bu eşiği çoktan aşıyor. Asıl kahramanlar, Pucca, HBB veya Sami Hazinses gibi o kitapların içini yazanlar. Kendi bileklerinin hakkı ile gelmişler oraya. Burada hemfikiriz de, kazancın kime gittiği konusunda çok aydınlık değil kafalarımız galiba.
Ne okuyan, ne de basan, hele de yazan, gereğinden çok alınganlık yapmasın bu yazdıklarıma. Her şeyi bildiğimi zannetmiyorum. Zaten belki bir tane de doğru yok. Bazı şeylerin henüz çok başındayız hepimiz. Ama millet olarak sustainable development a meyilli değiliz. ”I – ıh.. Yimeycen..” diyoruz.
Her ay bir blog yazarının kitabı dizlerinizin üzerinde fikrinin de alıcısı çok olacaktır. Çekincem, kitleler halinde, ki bunlar Okuyan Us taklitcileri, Pucca, HBB ve Sami’nin izinden gitmeyi tek amaç olarak görecek diğer blog yazarları veya selülöz kokusuna bağımlı olup, ucuza temini için köprü altlarında korsana koşacak okurlar da dahil olmak üzere bokunun çıkarılması, işin barlar sokağı, tuhafiyeciler çarşısı, overlokcular pasajına dönmesi.
Eğer bu yazıyı okuyup da, ahh keşke benim de blogum kitap olsa diyenlere:
Hulusi Kentmen’in kapını çalmasını bekleme! Google is your new religion! Self publishing ve print on demand diye arattır. Ve lütfen Creative Commons‘un ne olduğuna iyi bir bak.
Haa tabii, bir de yazacak bir şeylerin olması lazım. Söylemek gerekli mi bilemedim.
Ne kadar sivilceli, antisosyal, çirkin ve mal olsak da, klavye delikanlısı veya ilgi manyağı hatun rolünü almak daha işimize geliyor. Öyle mi? Peki şuna ne dersiniz?
Gercek hayatta cok süper, internette tamamen bombok olan arkadaşlarımız var. Evet.
Güzel bir bakış açısıyla yaklaştı Kandanadam bana kalırsa. Genelgeçer bir etiketi tersyüz etmek, ederken de aslında gerçeğe herkesten daha çok yaklaşmak…
Klavye başında tanıştığınız insanlarla, o klavyelerden uzaklaşıp kafelerde, barlarda buluşmayı deneyeniniz oldu mu? İçinizde en az tecrübeye sahip olan benimdir herhalde. 4 kişiyle yaptım ben bunu. 3,5 da diyebiliriz aslında.
Klavye başında titr’ine değil fikrine saygı duyduğum, seksapeline olduğu kadar, benim ilgi duyduğum konulara ilgi duyduğu için de ”e buluşalım o zaman” dediğim 3,5 insan. Bir anda AFK (away from keyboard) bir buluşma ayarlayınca yine de o blind date heyecanı yaşanmıyor mu? Buluşacağın kişi erkek bile olsa. (Yok, gay değilim. Bir kadınla buluşmak tabii ki daha başka bir heyecan veriyor.)
Valid’anım ile peder beyin birbirlerini ben ve Serdar Kuzuloğlu kadar tanıdıklarını zannetmiyorum evlenmeden önce. Yine de çeyrek asır çektiler evlilik denen şeyi. Bu devirde tahammül edemediğin insanı çekmiyorsun kolay kolay. Eklememek, Facebook hesabının ayarlarını iyice ”private” yapmak, en olmadı ”block”lamak mümkün. Old school tanışıp, hayatını birleştirmiş, parti kurmuş, seks yapmış, yiyişmiş, top oynamış, beraber tatile gitmiş insanların asla görmedikleri bir konfor ve kafa rahatlığına, bir email adresi ve rumuz seçerek açtığımız hesaplarla ulaşıyoruz.
Tevekkeli değil, internette sosyalleşen insanların hatırı sayılır bölümü 30 plus, bekar, Türkiye ortalama kültür ve zeka seviyesinin az ya da çok (istisnalar dışında) üzerinde insanlar. Müşkülpesentlik, havai olmak, okul arkadaşları kendilerine karı-koca ararken hayatın anlamını aramaya çıkmak gibi sebepler, belli bir yaştan sonra yine belli bir ekonomik özgürlüğün de getirdiği kazanımlara dönüşürken, bir yandan da bu insanları ”available” kılıyor. Eşleşme imkanı da az değil, ben size söyleyeyim. Amaç, ihtiyaç, özlenilen ne olursa olsun.
Biraz daha genç kesimde bu o kadar kolay değil hala galiba. İçimizde en atılgan, piç, ağzı laf yapanların bile yirmili yaşlarımızın başlarında ne kurdeşenler döktüğü malum. Kafalarının içinde dönen gag, choke ve anal etiket bulutlarıyla, ayak parmağından saç teline kadar vuran testosteronların kamçıladığı çocuklar, beyaz atlı prenslerini bekleyen melaikelerin privacy level ına ve block sistemine, sineklerin cama vurması gibi vuruyorlar. Bu duvarı kaldıran meraklı melaikeler de var. Ama arz ve talep birbirini burada karşılamıyor. Zaten mevcut, kullanılabilir vajina sayısı, tarihin her döneminde mevcut, kullanılabilir penis sayısından hep düşük oldu. Yaş grubu düştükçe, oran penisliler adına daha da negatif gelişim gösteriyor. Gerçi bu genç grupta da ChatRoulette yeni bir trend yaratacak gibi. Görelim…
Ancak ben, kendi dahil olduğum 30 plus grubuna dair konuşsam daha iyi olur. Ne yabancı ne de yerli hiçbir arkadaşlık sitesine üye olmadım şimdiye kadar. Ancak bunların çok popüler olduğu aşikâr. Özellikle belli bir niş seçen siteler çok başarılı oluyor. Zannedersem ABD den bir site var, Positive Meeting mi ne , öyle bir adı var. HIV pozitif olanlar arasında bir matchmaking nişi ile giriyor olaya. Sonra İsveç’de uzaktan tanıdığım bir oğlan var. Big Girls and Big Boys hedef kitlesi. Son derece mütevazi, ucuza kurdurduğu bir site ile İsveç’de kilolu olan hatun ve erkekler arasında partiler düzenliyor, bibirleriyle tanışmalarını sağlıyor. IT milyoneri olduğunu söyleyemem. Ama yolunu buluyor, az veya çok parasını kazanıyor, eğleniyor. Yine ABD de, hapiste yatan tutuklular arasında kullanılan bir dating sitesi var. Son olarak, uzun süre bu blogu takip edenler, bir zamanlar uyduruk bir sosyal ağda 600 kişi ile sabahlara kadar lak lak yaptığmızı hatırlarlar. Hatta bugün bile arada bir yorumları ile buraya katılan Leri Flint o kısa dönemde aktif olan sosyal ağın belgeli olarak meyvesini yiyen üyelerinden biriydi.
Bana kalırsa, büyük bir medya grubunun veya ne idüğü belirsiz kişilerin allayıp pulladığı arkadaşlık sitelerine üye olmaktansa, işin içine hile karıştırmayacak, bireysel projesi ile bu işe soyunan Aslı Kubilay‘ın Lalaloo.com‘u bakmaya, şans vermeye değer.
Türkiye herşeye rağmen ileriye doğru belli konularda gelişim gösteren bir toplum. Buna bağlı olarak evlilik, bağlanma yaşı gittikçe yükselecek. Zaten büyük şehirlerde bu böyle halen. Şehrin stresi, iş hayatı, gelişen yaşam standartlarının insanlara kazandırdığı hobilerin daha fazla vakit alması gibi sebeplerden ötürü eşini, arkadaşını, seks partnerini, halı sahaya eksik olan adamı zamanla internet üzerinden tedarik etmek kaçınılmaz bir gelişim gibi görünüyor. Bu o kadar kötü birşey değil. Saçını ayırış şekline, memesinin yuvarlaklığına, bindiği arabaya kafanı takıp, değerli vaktini ”acaba kafesleyebilir miyim” diye harcayacağına, evinde oturduğun yerden bir süre hoşuna giden kişiyi gözlemleyip, başkaları ile olan iletişimlerinden de kendine çıkarımlar yapıp, daha isabetli bir seçim yapmak neden mümkün olmasın?
Normal olarak burada bitirmem lazım ama bazı biriken şeyleri de boşalttığım pazartesi gününe denk gelince yazıyı biraz uzatayım dedim. Zaten bu aralar hem aralıklı, hem de düzensiz yazıyorum.
# Yukarıdakilere ucundan değen bir konuda, Tamamen Atıyorum‘un nefis bir yazısı var. 18-20 yaşlarındayken 30 lara gelmek insanın gözünde büyüyordu. Ve 30 lara geldiğimizde hayatın biteceğini, gözümüzün ferinin söneceğini düşünüyorduk çoğumuz. Şimdi sorsanız, başa gelen en güzel şeyin bu olduğunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim. İnsanın başından geçen şeylerin zevkine varmaya başlaması bu dönemden önce olmuyor.
# Yazıya kandanadam‘ın bir tweet i ile başlamıştım. Severek takip ediyorum. Hani bazı şeylerin tüyosunu vermek istemezsin ya. Değerli görürsün, birtek kendin layıksındır falan. Ünlüleri falan sktr edin bir kalemde. O sebeple, bir kandanadam var bir de ıslakkarga. Eğer twitter takip edeyim, beni fazla kasmasın, ama biraz kassın, güldürsün, güldürürken düşündürsün, hafif elit olsun diyorsanız bu ikisini tavsiye ederim.
# Sonra bir de yeni twitter selebritimiz Pucca var, 4000 civarı bir takipcisiyle… Bu 4000 in içinde ben de varım ama açık olmak gerekirse dikkatle takip ettiğimi söyleyemem. Kadın-erkek ilişkileri ve bunların Türk usulü açılımları bana afakanlar bastırıyor. Sayesinde Murat Boz’un kim olduğunu google’a sorarak öğrendim. Devamını getiremedim ama. Türk dizileri ve Türk popunun konu olduğu yerde, bir grup çıplak kız arasında, öpüşmeyle hamile kalınacağını zanneden 13 yaşında bir oğlan çocuğu gibi hissediyorum kendimi.
Pucca’nın herkesce izlenen aşk hayatı da sinirli et gibi. Çiğne çiğne bitmedi. Kendisi de ne türkürdü ne de yuttu. Pucca’nın iki arada bir deredeki bu hali ve bu halin siber dünyadaki yansıması, kendine hatırı sayılır bir insan grubu tarafından hakettiği bir ün getirdi sonunda. Bu yaz kitabı çıkacakmış. Sevindim, tebrikler. İyi satacağına eminim. Sosyal olmaktaki bu başarısı, yazar olarak kendini pazarlamasına zaten yansımış. Ama satışlarına da olumlu etki yapacaktır. Yeni medya, değişen şartlar, içerik üretimi, yazma, çizme, eser sahibi, artist hayatını nasıl kazanacak, cak-cuk derken söylemeye çalıştığım şeylerden biri de buydu.
# Son paragrafı, iki gün önce bulduğum bir blogu paylaşarak kullanayım. Son zamanlarda fazla blog takibi yapamıyorum. O yüzden etrafta dönen ‘’seks blogu tutan ergen kızlar” lafının kimleri hedef aldığına dair bir bilgim yok. Ergenler de yazsın bana kalırsa. Doğal seleksiyon var. Yazanın yaşına, penisinin uzunluğuna, memelerinin ölçüsüne bakarak okumuyoruz blogları. Yine de Early MILF ler tarafından tutulan bloglar sanki daha şey gibi. Ne dersiniz? Gerçi Artemisia Gentileschi (ya da Ayşe Nur mu diyeceğiz?) 26 yaşında imiş. Early MILF de diyemiyoruz o zaman. Arası birşey… Hoş, yazı dili düzgün, bahsettiği konular ilgimi çekti. Bakalım biraz. http://aaysenur.blogspot.com/
Bu arada hazır arkadaşlık sitesi, sosyal ağ vesaire bahsetmişken… Urban5 için elimde 3 davetiye var. Bir bakayım diyenler bana bir mail atıversinler. Yorumlara yazmayın, İletişim sayfası var.
Yılın blog ödülleri için henüz kayıtlar tamamlanmamış olsa gerek. Yoksa kendine oy isteyen blogları orada, burada görürdük. Gerçi sosyal medyadaki reklam ve kampanya blogları kavgası da henüz geçmiş değil. Belki yarışma başladı ama haberim yok o zaman diğer gürültüden.
Öğreten ve eleştiren adamlardan oldum olası hazetmedim. Kendim de böyle biri olmamak için çaba gösteriyorum. Ama bugün midem o kadar bulanıyor ki, buraya kusmam kaçınılmaz oldu.
Dün geceden beri dünya bloglarında tek konu var. 2007 yılında, Bağdat’da bir Amerikan helikopterinin, içinde gazeteci ve çocukların da olduğu bir düzine insanın üzerine kafam kadar mermileri sebepsiz olarak yağdırmasının görüntüleri sızdı. Medyanın profesyonel ve para kazananları, Türkiye’de internetten devşirme fotoğraf galerilerini en çok tıklanılan fotoğraflar olarak lanse ededursun, öbür cenahta da 60 sene önce kafasına iki atom bombası gömdüğü ülkeyi, çıkardığı video oyunları ile çocukları zehirlemekle suçlayan bir CNN vardı.
İşte bu sebeplerden dolayı katliamın görüntülerini ortaya çıkaran ne BBC, ne CNN, ne de bütçesi milyonlarca dolarları bulan diğer medya kuruluşları. Bu WikiLeaks‘den başka biri değil.
Bu yüzden olsa gerek, dünyada kendine ”blog tutuyorum” diyen pekçok insan, medyaya olan güvensizliklerinin de etkisiyle kah bedava, kah üç on paraya kurdukları kendi platformlarını, içlerindeki tepkiyi dökmek, düşüncelerini paylaşmak için kullandı.
Şöyle yanlış anlaşılmak istemem; burada bir insanlık suçuna karşı olan tepkimi ortaya koymuyorum. Onu diğer blogumda yaptım. Şimdi yalnızca söylemek istediğim, Türk blogosferinin, dolayısıyla da Türk insanının neden kendi dışında olan bitenlere bu kadar kapalı olduğu, umursamadığı. Hürriyet ve NTV nin verdikleri ile yetiniyoruz, sonra dünyada olan biten her konu hakkında ahkam kesmekten geri kalmıyoruz.
Yorulmayacaksanız eğer, google.co.uk, google.se ve google.com.tr üzerinde, videonun adı olan ”Collateral Murder” ı bir arattırın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. İngiltere’de ilk 40 arama sonucu direkt olarak konu ile ilgili sonuçlar veriyor, google.se de ise ilk 70 arasında bu haber ile ilgili arama sonuçları var. Bunların çoğu blog üstelik.
Google.com.tr üzerinde ise ilk 20 den sonra gelen sonuçlar oldukça yetersiz. Günlük gazetelerin domainlerini görmek zaten mümkün değil bunlar arasında. Fakat şunu da utanarak söylüyorum ki, bu yazımı saymazsam ilk 20 de 5 tane sonuçta benim paylaşımlarım var. FriendFeed’de dün yaptığım paylaşım ve diğer blogum Postdijital‘deki 1 saat önce yazdığım yazı arama sonuçlarında yerini almış.
Collateral Murder pekçok açıdan önemli. Bizim coğrafyamızda olan bitenler açısından önemli, yakın dünya tarihi açısından önemli, insan hakları açısından önemli, savaş suçlularının cezalarını çekmeleri açısından önemli, enformasyon özgürlüğü açısından önemli, 200 yıllık basın özgürlüğü açısından önemli, internet sansürü açısından önemli.
Kedi, çiçek, böcek, aşk ve yemek tarifleri de güzel. Bunlarsız bir alternatif medya cidden çok asık suratlı olurdu. Ama eğer adına alternatif medya diyeceksek, bunun da hakkını versinler. Kimse birşeyi araştırsınlar, ortaya çıkarsınlar diye beklemiyor bloglardan. Yalnızca üzerinde yaşadığın dünyada neler olup bittiğine biraz kulağını, gözünü açacaksın. Çünkü üç gün sonra biri sana birşey dediği zaman ”ben buna götümle gülerim” dediğinde, asıl sen gülünç duruma düşüyorsun.
Son Atılan Yorumlar