Dezenformasyona Karşı Enformasyon

2011-05-18 - 17 Yorum Politika

Dezenformasyon’un Vikipedi tanımı şöyle:

Dezenformasyon, yanlış veya doğruluğu bulunmayan ve kasıtlı olarak yayılan bilgi.
Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır. Sahte belge, el yazısı, fotomontaj ve montaj filmler ile fabrikasyon istihbarat ve dedikoduların duyurulması gibi yöntemleri bulunur.

Sosyal alanda bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış bilgi ve haber vermek için kullanılan en önemli araçlardan biridir.

15 Mayıs Pazar günü yapılan yürüyüşlerin  ilk etapta ”200 kişi yürüdüler” ile haber geçilmesinden sonra, mızrağın çuvala sığmadığını gören ana akım #adimedya bu sefer de beni artık güldüren bir utanmazlıkla, bu yürüyüşün filtre yazılımı satan firmalar tarafından rant amacıyla sponsre edildiğini iddia etmeye başladı.

Yürüyüşün videoları ve fotoğrafları var internette. Böyle bir kalabalığın yazılım firmaları tarafından fişeklendiğini iddia etmek, ancak Zaytung’da görülecek bir başlık olurdu. Bu iddiayı yapan gazeteye direkt link verdim yukarda. Diyebilirsiniz ki ”YeniŞafak’ı dikkate mi alıyorsun”. Verilen linkdeki haber, noktasına ve virgülüne kadar onlarca gazetede yer almış, ”yerleştirme” bir haber. Kimin yerleştirdiği üzerine kafa patlatmayı, konspirasyon teorilerini sevenlere bırakıyorum.

Yine yukarda aldığım dezenformasyon tanımında ”Hasmı rencide etmeyi, aşağılayıp küçük düşürmeyi amaçlayan Karşı propaganda ile benzerlik taşır” ifadesine dikkat çekerken, bu yazıyı okuyanlara da (eğer şimdiye kadar görmedilerse), Akif Beki‘nin Radikal Gazetesi’ndeki yazısına göz atmalarını öneririm. Bu yazıya ve dün bir anda ard arda gazetelerin köşelerinde çıkan benzeri yazılara tekzipler yolda.

Tekzibin dışında, kişisel olarak da bu dezenformasyoncuların peşini bırakmamak yine görev olsun. Tamamen Atıyorum adlı blogdaki aksiyona katılmak isteyenler, ellerini de korkak alıştırmasın. Burası belki daha açıklayıcı.

15 mayıs Pazar, geride kaldı. Şimdi yapılması gereken, bu dezenformasyona karşı enformasyonla vitesi yükseltmek. Bunun için yoğun bir çalışma, internet üzerinde dağınık olarak örgütlenen aktivist gruplar tarafında başlatıldı.

Erdem Dilbaz, #adimedya nın ve ona bu dezenformasyonu ”yerleştiren” kişi veya kurumların iddialarının aksine, ailelerin veya kişilerin kendilerini, çocuklarını korumak için kullanabilecekleri ”ücretsiz” filtre yazılım programlarını listelemek için bir çağrıda bulundu. Daha sonra bunlar bir CD içinde, ilgili kişi ve kurumlara iletilecek.

Şimdi gelelim, balığın baştan koktuğu yere

Her şeyden önce siteleri erişime kapatma yetkisine pratikte sahip olan BTK’nın, işinin kompetanı olup olmadığını sorgulamamız çok önemli. Ancak bırakın kompetanlığı, bu kurumdaki başıbozukluk, sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması, dikkatleri çeken ilk nokta. BTK başkanı Tayfun Acarer ile bu kurumun hukuk işlerinden sorumlu kişisi Ali Osman Yıldız, aynı mekanda, yanyana otururken kendilerine yöneltilen soruları cevaplıyor. Aynen şöyle:

SORU: Burada temel sorun, yasanın idareye “müstehcen” bulunan yayınlarla ilgili olarak doğrudan erişimi engelleme yetkisi vermesi. Ama müstehcenlik ölçütleri yargı kararlarında bile çelişkili tanımlara konu olan çok tartışmalı bir konu. Siz müstehcenliği nasıl tanımlayarak hareket ediyorsunuz? Yargıtay kararlarını mı esas alıyorsunuz?

ALİ OSMAN YILMAZ: Biz Yargıtay normlarının çok üzerinde normlarla karar alıyoruz. O kadar ekstrem, yani o kadar geniş açılı bakılıyor ki, örneğin (site) ana sayfasında direkt cinsel ilişki göstermiyorsa engelleme yapmıyoruz.

Vay canına! Hep beraber bir yaşımıza daha girdik mi? Bu kurumun ciddiyetinden, yaptığı işin kalitesinden ve dürüstlüğünden şüphe etmek için her türlü done var elimizde.

Hepimize malum olduğu üzere, BTK engellediği sitelerin sayısını paylaşmıyor. Bunun nedeni, bu sayıların ”BTK sansür uyguluyor” diye dışarda kendilerine karşı kullanılması. Komediyi görmemek için kör olmak lazım.

Biz bu rakamları paylaşmıyoruz. Çünkü paylaşırsak, ne kadar çok olduğunu görürsünüz ve sonra bunları bize karşı sistematik sansür yaptığımızı iddia etmek için kullanırsınız.

Yani rakamın yüksekliğinin, sistematik bir sansürün varlığına delil olduğunu kabul ediyor BTK.

Bu sansür aparatı ile mücadele başlamıştır.

Kimsenin hakkını yemeyelim, Bu mücadele çoktan başlamıştı. Ama şimdi sistematik olarak, kalabalıkları da arkaya alıp, yeni bir faza geçiyoruz.

Belki biliyorsunuz, Engelliweb diye bir site var. Bu site Türkiye’de erişime engellenmiş sitelerin, internet kullanıcıları tarafından fark edilebilenlerini listeliyor. Yani siz internette rastgele gezinirken erişime engelli bir siteye denk geliyorsunuz ve bunu gidip Engelliweb’e bildiriyorsunuz. Liste böyle oluşturuluyor. Bu listede şu an itibarı ile 13,064 site var.

Yine bilindiği üzere, 5651 adı verilen ve interneti sansürlemek için kullanılan kanun, aslında çıkış noktasını ”internette çocuk istismarını önlemek”ten alıyor. 5651 ile Türkiye’de çocuk istismarının ne kadarı önleniyor, elimizde bir bilgi yok. Ancak BTK’nın kendi ifadesine göre, erişime engellenen müstehcen sitelerin % 40 ından çocuk istismarı var.

Hodri meydan!

Türkiye’nin bilinen 13,064 adet sansürlü site listesinde kaç sitenin çocuk tacizi içerdiğini belirleyeceğiz.

Başlatılan dezenformasyona karşı enformasyon kampanyası çerçevesinde yapılacak iş şu:

Bu yazıyı FriendFeed ve Facebook’da paylaşacağım. Gönüllü denetçilerden oluşan bir grup kuracağız iki gün içinde.

Bu grup, 22 Mayıs Pazar gününe kadar 13,064 sitelik liste içinden 1350 siteyi rastgele seçip, bunların içeriklerini kontrol edecek. Alan adı erişime engellenen 1350 rastgele seçilmiş sitenin bugünkü içeriği değerlendirilecek, çocuk tacizi içerip içermediği internet kullanıcıları tarafından kontrole tabi tutulacak.

Eğer bu siteler içinde çocuk tacizi içerdiği en küçük şüpheye davet çıkaran varsa, bunlar ayrıca uzmanlara baktırılmak üzere listelenecek.

Sonuçlar, ülkedeki ana akım medya içinde bunu haber yapmaya değer bulacak gazete, radyo ve televizyonlar ile paylaşılacak. Bu sonuçları paylaşmak için peşlerinde koşacağız. Bakalım ”habere hayır” diyecekler kimler olacak aralarından.

Neden 1350?

İngiliz alfabesinin 26 harfi ve artı olarak rakamla başlayan alan adlarını kontrol etmek için de bir tane daha üzerine koyarsak, bu 13,064 sitelik listeyi 27 ye ayırmak makul olur. Bu durumda bize 27 kişi gerekiyor. Her bir kişi, sorumlu olduğu alfabe harfi ile başlayan alan adları arasında rastgele 50 site seçecek. Her bir harf grubundan (ve bir de rakamla başlayan gruptan) 50 site seçmek uygun olur. Böylelikle bu işe gönüllü olarak adını yazdıranları da işlerinden ve güçlerinden etmemiş oluruz. Devlet Bahçeli gibi kosinüs ve tanjanta girmeden, basitçe 50 x 27 = 1350 desek…

Gelişmeleri buradan, Twitter ve FriendFeed hesabımdan paylaşacağım.

Bookmark and Share

Papirüse Blog

Açık adını da vereyim mekânın. Bulka Pastanesi (dikkat flaş ve müzik var),   Bahçelievler 7. cadde, Ankara. İki kız ve ben, üzerimizde okul kıyafetlerimiz olduğu halde tüm dersleri kırıp, soluğu burada almışız. Çaydı, pastaydı neyse sipariş vermiş, kendi köşemizde gülüp eğleniyoruz. Kızlardan çerkez ve çıkık popolu olan S., henüz iki haftalık sevgilim. Ama bu ilişki 2 yıl sürecek, lisenin son iki yılı boyunca beraber olacağız. O gün ikimiz de bunu bilmiyoruz henüz.

Baş komi, -hani şu tek tip elbisesi sıradan komilerden daha fiyakalı olan, siyah kumaştan, pileli pantolonun üzerine beyaz gömlek giyip papyon takan-, kolumu S.’nin omzuna atmamı, Bulka Pastanesinin geleneksel profiline uygun bulmamış olmalı ki ayak topukları ve başparmakları üzerinde yarım daire çizip, konum olarak kendinden daha düşük olan bir başka garsona gürledi.

Köşedeki masanın hesabını hemen kes, gönder bunları!

Marka değerinden ve namusundan sorumlu tutulduğu müessenin, iki ergenin aşkına çatı olmasının ahlaka mugayyirliğinden öte, devletin eğitim çiftliğinden firar etmiş olup, bize verilecek formasyondan eksik kalacak olmamız da şüphesiz kendisini rahatsız etmiş olmalı. Siktir edilmemizin sebebi bu.

Günün geri kalanını S.’nin evinde, onun pübis tüylerini traş ederek ve sevişerek geçirdik. İlk etapta tüylerin boyunu kısaltmak için makas kullandım. Buradan topladığımız tüyleri, S.’nin anneannesininin Marlene Dietrich zamanından kalma şapkasının içine koyduk. Belli ölçüde kısalan tüyleri ise babasının traş köpüğüne ve jilet takımına bıraktık. (Evet! S., birinin sevgili, biricik kızıydı)

Su, her zaman kendi akacağı yolu bulur.

Eğer böyle değil de, kendisi için yapılan biriktirme alanlarına sığdırılmayı kabul ediyorsa, debisi çok yüksek değildir o suyun. Durgun sular, biriktirildikleri yerlerden, finansını devletin sağladığı, planlamasını mühendislerin yaptığı sistemlerle taharet musluklarına kadar aktarılır. Göt yıkamakta kullanılmak üzere…
………….

Reşit olmamış gençlerin birbirlerinin pübis tüylerini traş etmesini çok dramatize etmeye gerek yok tabii ki, hak veriyorum sizlere. Fakat bu Bulka Pastanesi hatırasını, henüz pornografik dergileri yaşımı doldurmadığımdan alamadığım, blogların, sitelerin, hatta internetin olmadığı bir zaman aralığından çekip çıkardım. Yani kötü örnek olacak, aklı çelecek ne vardı o zamanlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Eminim aranızda bu tarihlerden öncesini hatırlamayan çoktur.

Biraz önce ise ben, Apple online store’dan iPad teslim tarihlerini gözden geçirdim. Herhalde yakında mormon rahibi Steve Jobs’un pornfree iPad’ını alarak, kapitalist tüketim toplumunun kurbanlarından biri de ben olacağım.

Ne yazık ki sizlere bu siteyi, yani 5 Posta’yı, iPad üzerinde kendi app.’ı ile sunamayacağım hiçbir zaman. Facebook’da da buluşamayacağız. Hatta bunları bıraktım, sertleşmeyen penisin damarlara kan basamaması emsali, kablolarından 1 ve 0 ları tazyikli geçiremeyen TT Net ağında bile buluşmamız zor gibi bundan sonra.

Tabii ki su, yolunu yine bulur. Ama Bulka’larda buluşmak nereye kadar? Ben biraz sıkıldım açıkcası. Üstelik artık eve de gidemiyoruz. Her kuytuya telescreen kurulmuş.

Akan suyu çevreleyen duvarlar, engeller, filtreler, hep onu belli bir sistem içinde rapt ve zapta alarak, mühendislerin kurduğu borulara kanalize etmek için. Berrak damlacıklarını göte vurdurup, onları dönüştürdüğü kahverengimtrak renkleri ile beraber bok çukuruna yuvarlamak için.

Oysa bizim neslin istediği, çok şey değildi. İddia edilenin aksine, internetteki paralel dünyamızı kaos ve anarşi ile kurmaktansa, etli, kanlı ve canlı dünyamızda ne yapabiliyorsak, bizi birbirimize bağlayan kablolarla ekran başında da aynı şeyleri yapabilmek tek amacımızdı.

Ziraatten anlıyorsan, cannabis bitkisinin hangi şartlarda en iyi ve verimli şekilde yetiştirilebildiğini bir arkadaşına mürekkeple, kağıt üzerine yazıp, PTT yi aracı kullanarak iletebilirsin. Yasak değil! Genelevde çalışan bir hayat kadını olarak kapını çalan müşteriyle yapmacık flört ederek, emmenin veya gömmenin fiyatlarını ayrı ayrı söyleyebilirsin. Serbest! Türkiye futbol ligi üzerine bahis oynamak için, monopolün verdiği oranları düşük buluyorsan, kuponunu yabancı bahis sitelerine telefonla da yatırabilirsin. Üçüncü biri senin telefon hattında araya girip, ‘’cısss’’ demez.

Hatta üşenmesem, bu blog yazısını oluşturan tüm satırları word programına dökerim. Üzerine bir de buraya koyulması yasak, konuyla ilgili bir fotoğraf ekler, bunların yazıcı ile çıktısını alırım. (her ne kadar 1996 dan beri yazıcılar ile sorunlu bir ilişkim olmuşsa da… ) Çıkan A4 kağıtları ikiye büküp, zarfa koyarak adreslerinize postalayabilirim. Zannediyor musunuz ki apartmanınızın içinde, posta kutularınızın önüne bir adam dikecek PTT, her gelen mektubunuzu kontrol edecek? İş oraya kadar gelse ne düşünürdünüz diye sorup kafanıza gereksiz yere solucan sokmayayım. Ama aslında ayan beyan bulunduğumuz yer orası. Yalnızca görmezden geliyoruz.

Korkarım Bulka’dan kovulanların bu şekilde gettolara mahkum bırakılması, gelecekte hepimize maymunlar cehennemini hatırlatacak.

DipnotTv’nin iPad aplikasyonu çıkmış. Bu blog papirüs üzerinde nasıl durur acaba?

Bookmark and Share

Bloglar, İnternetler ve Paylaşım Üzerine Şöyle Düşünüyorum

Yazma aralıklarım genişledi, farkedenler olmuştur. Nedenleri çok. Detaylara girmeyeyim ama hep böyle devam etmeyecek, onu söyleyebilirim. Yalnızca belirli süre aynı şeyleri, aynı mekanlarda yapmaktan sıkılabiliyorum. Yeni bir format atacağım bloga. Ekleyip çıkarmak istediğim çok şey var ama planladıklarımın kaçta kaçını yapabilirim bilmiyorum. Göreceğiz…

Bunlar teknik detaylar. İşin diğer bir kısmı ise benim uzun süredir blog okumayı azaltmış olmam. Çok kötü bir blog okuyucusuyum. Bu aslında hep böyleydi. 2011 de de yine böyle devam etmemesi için söz vermiştim kendime oysa. Daha çok blog okuyup, yine bloglara yorum yazacaktım. Yeni yılın ilk ayı dolarken bunu pek de başaramadığımı görüyorum. Tıpkı Kasım ayında 400 avro verip 6 aylık olarak aldığım yüzme havuzlu, antrenmanlı, saunalı kartımı 10 defa kullanıp, bir köşeye atmam gibi. Demek kendime verdiğim sözleri tutmakta zorlanıyorum. Spor kartında suç bende tabii. Ama neden bloglara fazla dalamadığımın nedenlerini başka yerlere de yükleyebilirim.

Blog, görsel veya basılı medyadan farklı olarak çift yönlü bir diyalog sunuyor. Bu yüzden kafamdakileri ve tartışmak istediklerimi bloglar içinde ve arasında ortaya dökmem bana hep mantıklı geldi. Bir blog yazısını referans alıp ona karşı veya yanında bir yazı yazmak, bir bloga yorum yapmak, kendi blogumun yorumlarına girip, tartışmayı orada devam ettirmek gibi… Bunların bazılarında başarılı olduğumu düşünüyorum. Kendimde en olumlu gördüğüm noktalar, kendi yazılarımın yorumlarına girip, hem yorum yazmaya zahmet edenlere bu zahmetlerinin karşılığını vermek, hem de kendi yazdıklarıma getirilen açılımlar sonucunda yazıyı yazmadan önce sahip olduğum bilgi ve fikirleri geliştirmek . Bu önemli, o yüzden biraz daha durayım üzerinde.

Bundan bir bir süre önce Toz’dan (en eski takipçilerden belki) bir hikaye denemem için eleştiri almıştım.

Bebeğim, güzel yazmışsın ama hikayede 2 hatun varken bunların birini bile düzdürmemiş olman beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar kelime ve harf sürüsü içinde tek penetrasyon, vodka şişesinin kıllı bir Vietnam amına girip çıkmasıydı

Ah Toz! Eğer bir gün teknoloji o seviyeye gelir de, her bir bloga okumak için bağlandığımızda oramıza buramıza sensörler de takacak olursak, ne kadar istesem de kukunu ovuşturma işlemini ben değil, senin yapmanı tercih ederim. Venüs’ün tepeciği mi, yamacı mı, vulvanın içi mi dışı mı? Bunları en iyi sen bilirsin. Üstelik tüm bu yakınlaşmamızda ben çok aktif bir rol oynamak istemem. Sen, nereye ve nasıl ulaşıyorsun, tüm olacak ve bitecekleri arkama dayanıp seyretmek ve hatta ulaştığın zirvede, yaptığın bu yolculuğun sohbetini senle etmek benim için daha keyifli.

Belki tam aynısı değil ama yine de ucundan dokunduran benzerlikte bir tepkiyi, geçenlerde yazdığım bir yazı üzerine twitter’da aldım. ”Bir sürü şey söyleyip, aslında hiçbir şey söylemediğim, yazıyı sonuca ulaştırmadığım” üzerineydi.

Evet! Ama belki bir sonuca ulaşmak istemiyorum. Daha çok ”şu konuda ben şunu ve şunu düşünüyorum. Karşımda olanlar veya benim gibi düşünenler? Ekleyeceği veya çıkaracağı olanlar?” mesajını aramak gerek. Ya da hepsini geçtim,  sen ne düşünüyorsun? Görüldüğü üzere bu blogu kullanarak bir diyalog arıyorum, kendi fikirlerimi anons edeceğim bir platform olarak görmek yerine…

İnternetlerde diyaloglar problemsiz değil. Özellikle twitter, facebook, friendfeed gibi platformlar sürekli sürtüşmeye, yanlış anlamaya, konuyu sündürmeye ve işin linçe dönüşmesine açık. Her şeyin herkesin gözü önünde olması ve aniden yaşanması, çok fazla kazayı beraberinde getiriyor. Bir de bu tip sosyal medya platformları ister istemez bir süre sonra popülerlik yarışının yapıldığı arenalara döndüğünden, egolar, kompleksler, atılan yanlış adımlardan geri dönmesini bilmeyen çiğ insanlar yüzünden çekilmez hale gelebiliyor. İşte blogları daha çok sevmemin nedenlerinden biri de bu. Düşünce ve duyguları daha doğru ve detaylı, rahatsız edilmeden, söz kesilmeden iletme şansı var. Sonra yorumlarda hodri meydan zaten.

Hemen ardından ilintili olarak ekleyeyim: Genel olarak bloglarla ilgili son dönemde gözle görünür bir problem, eskisi kadar fazla yorum almamaları. Bu eksikliği bir ölçüde blog yazılarını Facebook veya FriendFeed gibi bir sürü insanın olduğu ortamlara aktarıp, tepkileri, katkıları ve tartışmaları bu mecralarda yaşayarak gideriyoruz. Bu yöntem, yukarda belirttiğim olumsuzlukların ötesinde, büyük bir problem.

Web, artık World Wide olmaktan çıkıp, iphone ve ipad aplikasyonlarına, Facebook vb., çoğunluğu ABD li şirketlerin platformlarına tıkılıyor. Teknik olmasından çok ideolojik bir problem var burada. Çok canlı ve yakıcı bir örneği Wikileaks ile yaşadık. Alan adına el koyulan, sunucularından atılan bir Wikileaks, tüm dünyada yaptığı işin önemine inanan binlerce kişi tarafından bir şekilde yaşatıldı yine.

Peki bir google hizmeti olan blogger/blogspot blogu için aynı şeyi yapabilir miyiz? Blogger’da yaptığınız bir telif hakları ihlali ya da Facebook’da çocuğunuzu emzirirken çekilmiş bir fotoğrafınız, tüm bu platformlardan sorgusuz sualsiz atılmanız ve hesabınızın silinmesini sonucunu doğurabilir. Buralarda tutunabilmek için bu şirketlerin kullanım sözleşmelerine tabii ki uymak zorundasınız. Her şirketin kendi kullanıcı sözleşmesini belirleme ve takibini yapma hakkı var. Ancak örneğin Facebook gibi rakipsiz bir platformun, kullanıcılarına dayattığı ilkeleri sorgulamak da lazım. New York’da sokakta çocuk emzirmek yasal ve toplum tarafından kabul edilmiş iken bunun fotoğraflara dökümünün Facebook’da hesabın ihtar verilmeden kapatılmasıyla sonuçlanması, kendi yarattığımız içeriklerle bu platformları dolduran, onlara devasa gelirler kazandıran biz kullancılar için düşündürücü olmalı.

5 Posta olarak ne Zuckerberg’in sosyal ağında kendi içime sinen bir hesabım, ne de Steve Jobs’un iPad’ında sizin kullanabileceğiniz bir App’ım olabilir.

İşte sırf bu yüzden blogların kaybolacağına, öleceğine inanmıyorum. Büyük medya şirketlerine gelir getiren büyük kullanıcı kitlelerinin arz ve taleplerinin yanında, bloglar marjinal de olsa her zaman ‘uzun kuyruk’ teorisi ile varolacak.

Yalnız bir iki şey var, dikkat çekmem gereken. Bu aslında neden benim de fazla blog okuyamadığımla ilgili. Bunu da irdeleyeyim yazının bu bölümünde.

Blogların yazarlarıyla, bu yazarların hayatlarıyla, isimleriyle, görüntüleriyle ilgilenmiyorum. Ele aldıkları konular, konuyu ele alış biçimleri ve kendi ufkumu ne kadar açabilecekleri, bana ne kazandırabilecekleri ilgimi çekiyor. Kişisel blog bile olsa aynı kriterler geçerli. O halde madem hepimiz zaman zaman işkembe-i kübradan atıyoruz, biraz da bizim ele aldığımız konularda fikir belirten kişilere, bu konulardaki haberlere, kaynaklara link versek hiç fena olmaz.

Çünkü internet dediğimiz fenomen, tamamen birbiriyle ilintili olsun olmasın, linkler, yani bağlantılar üzerine kurulu. Türk blogosferinde gördüğüm büyük eksiklik, yazı içinde başka bir yazıya link verme alışkanlığı yok. Yine biraz önce söylediğime geliyorum. Okuduğum şeylerde ”bu budur, ona göre” havası yerine ”ben böyle düşündüm, şuradaki yazıdan, buradaki kaynaktan, şu insanın şu mecradaki profilinde belirttiği fikrinden yola çıkarak. sen de bir bak. aynı fikirde değilsek bunu konuşalım” tarzı bir ifadeyi daha çekici buluyorum. Ha kendim de bunu çok yapmıyorum belki. Ama uğraşıyorum.

Hatta ara ara iyi örnekler verdiğim görülmüştür. Bir tanesi burada. Övünmek gibi olmasın, yazı içinde 12 ayrı yere link verip 3 defa da büyük ve ticari medya kuruluşlarının yayınlarından doğrudan pasajlar alıp, atıf yapmışım. Çok şükür, henüz kimse ne mahkeme celbi gönderdi ne de ”bu alıntıları kaldır” diye haber uçurdu. Bunun da olduğu gün interneti kaldırıp, atalım!

Bilmiyorum, internetin hala yeni sayılabilecek bir fenomen olması mı, yoksa büyük aktörlerin telif hakları konusunda kötü örnekler vermeleri mi bizi etkiliyor ama bir bloga, habere, yazıya link vermek, alıntı yapmak, bir kısmını ve hatta zaman zaman hepsini yapıştırıp üzerine ayrı bir platformda tartışmak, beğendiğimiz bir kitabın pasajlarını arkadaşlar içinde yüksek sesle okumak, o kitabı, yazarı tanıtmak, içeriği tartışmaya açmak ile aynı şey. İtirazı olan?

Ha bakın şöyle de oluyor: Birisi mail atmış, ”x yazısını sen mi yazdın?” diye soruyor. Niye sorduğunu merak ettim.

Bir internet forumuna takılıyorum da, orada biri bu yazıyı yapıştırmış. Sen mi yazdın diye sordum, evet deyince de inanamadım, o yüzden google’da aradım, buraya geldim

Biri beğenmiş… Bu güzel. Başkalarının da beğenebileceğini düşünmüş. O da çok güzel. İsterse alıp yazıyı tamamen yapıştırsın isterse bir bölümünü koyup ‘gerisini buradan okuyun’ desin. Bunun adı paylaşım.

Diğeri, yani ”bunu ben yazdım” demek, ruh hastalığı. Anlaştık?

Bookmark and Share

Fizy Vak’ası ve Sosyal Medyadaki Yansıması Üzerine Düşüncelerim

Fizy.com a gelen erişim engelini duymayan kaldı mı? Yalnız benim tahminim, bu yazıyı okuyanların hepsinin sosyal medya ve IT sektöründe pazarlamacı, seeder, programmer, interface developer, art direktör, copywriter olmadığı yönünde. Yani gün boyu bilgisayar başında müzik dinleyebilecekleri bir işleri yoktur. O yüzden haberi henüz almayan ev hanımlarına ve tuhafiyecilere kısa bir özet geçeyim:

3 Türkiyeli, artık bunlar Kürttür, Ermenidir, Fenerbahçelidir ya da cocksucker’dır, bilemiyorum, Fizy diye bir müzik paylaşım sitesi kuruyor. (Dalga değil. Bu insanların orjinleri, ne oldukları önemli. Sonra gelecek önümüze) Gel zaman, git zaman acaip başarılı oluyor site. Günde 700,000 ziyaretcisi varmış galiba. Hatta beynelminel bir organizasyonda en başarılı 5 proje finaline kalmışlar. Bu rakamlarda falan yanılıyor olabilirim ama çok da önemli değil. Gelmek istediğim yer başka.

Malumunuz, TR de (özellikle böyle günlerde bu ülke, adının tam ve açık yazılmasını haketmiyor) Mü-Yap diye bir kuruluş var. Bu organizasyonun başındaki adama, kendisi kusura bakmasın, pazarda naylon torba içine doldurduğu erikleri sayı ve kilo hesabı ile satması gerekirken, sanatçıların hakkını koruması görevi verilmiş. O da tutmuş, Fizy.com u erişime engellettirmiş. Çok detaylara girip canınızı sıkmayayım. Cuma pazarı esnafının basın bildirisi burada, user friendly ve super-hip music paylaşım sitesi (ben hiç kullanmadım bu arada onu) kurucusunun açıklaması ise şurada.

Kısaca pazarcı, ‘’apla, mıncıklama, elleme, seçme!’’ diyor. Ve ekliyor ‘’o fiyata da vermem, icabında tüm malı sokağa dökerim’’

Akıllı, zeki, atılımcı IT entrepenörü ise TR deki mafya, karanlık ilişkiler ve korporatist sisteme (alla alla! var mı cidden böyle şeyler?) geçirirken elinde belgeler ve yazışmalar olduğunu söylemekten geri kalmıyor.

Tüm bunlar Fizy vak’asına dair teknik bilgiydi. Şimdi gelelim asıl mes’eleye: Fizy falan benim çok umrumda değil. Kullandığım bir hizmet de değil. Streaming hizmetlerinden pek hoşlanmıyorum zaten. Kendi müzik ihtiyacımı, ayda 20 TL ödediğim 100 Mbps yükleme hızı, 100 Mbps indirme hızı olan bağlantım ile torrentler üzerinden karşılıyorum. Bunu yaparken gavur Mü-Yap’ına yakalanma ihtimalim ise minimum. Öve öve bitiremedim di mi? Kimbilir kaçıncı defa duydunuz benden. Oysa yalnızca TTNET ile yaptığı mecburi evlilikte dayak yiyen kadına boşanması için cesaret vermeye çalışıyorum.

Bir ara not:

Sükür ki bazı kâr amacı güden şirketler, bir yandan para kazanırken bir yandan da etik prensiplere ve temel hak, özgürlüklere gereken önemi verip, üstüne bunu bir ticari konsept olarak da kullanıyor. (Bkz. ”WikiLeaks is designed to make capitalism more free and ethical” – Julian Assange)

Kullandığım internet hizmet sağlayıcısı, Broadband Integrity adlı bir meslek kuruluşunun üyesi ve bu kuruluşun web sayfasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinin 12. ve 19. maddelerine atıfta bulunarak, hiç bir şekilde sağladıkları internet hizmetlerinin kullanımında müşterilerinin ne yaptıklarına karışmayacaklarını, bağlantıyı kesmeyeceklerini ve sansür uygulamayacaklarını taahhüt ediyorlar.

Özelleştirmeye ve serbest piyasaya küfretmenin artık ineğin geviş getirmesine dönüştüğü coğrafyalardan ve anlayışlardan başları azıcık kaldırsak belki ufuklarda bir yerde umut ışığı görebileceğiz.

Fizy benim umrumda değil ama kendim de TR deki sansür illetinin iki defa kurbanı olduğum için bir çift kelam daha edesim var. Sıkılan bıraksın ya da geldiği yere geri dönsün…

Sitenin fikir babası, kurucusu Ercan Yaris’in açıklamasını dikkatli okuyacak  olursanız, iki arkadaşıyla birlikte sıfırdan kurduğu, geliştirdiği ve başarıya ulaştırdığı sitesini çocuğu gibi sevdiğini anlamak için çok fazla empati yapmanıza gerek kalmayacak. Belki de bu yüzden, yazısının ilk bölümündeki duygusallığını hoşgörmek gerekliydi.

Ben böyle diyorum, buna inandığım için ama artık eleştirdiği şeylerin içinden her nasılsa ‘insan’ unsurunu ayıklamayı becerebilen sosyal medya’nın nabzını tuttuğunuzda, Ercan Yaris’in asıl söyleminin zaman zaman es geçildiğini görüyorsunuz.

Yaris, TR deki korporatist sistemi, faşist zihniyeti, sanatçının hakkı ve çocukların korunması bahane edilerek kurulan sansür aparatının kanunsuz kullanımını cascavlak, pantolonu bileklerine kadar sıyrılmış bir halde yakalama fırsatı veriyor bize (bir kere daha). Fakat buna odaklanmak yerine, duygusallıkla ve sıcağı sıcağına yazılmış bir yazıda gazı fazla kaçan Türklüğe atıf ve ağlaklık (!) daha fazla ilgi ve tepki çekiyor nedense.

”Nedense” diyorum ama bunu benim de iyi bilmem lazım aslında. Bakın, şöyle diyeyim: Kaba bir hesapla, bu ve diğer blogda yazdığım 500 küsür yazının herhalde 100 kadarı, FriendFeed’de yaptığım 26,000 yorumun da en az 4-5,00 kadarı sansür, özgürlük, erişime engel vs üzerinedir. Tüm bu kaba istatistikler içinde, sansür belasını bizzat iki defa yaşamama rağmen kendi derdime yontabileceğim bu blogda 3 yazım, FriendFeed’de ise 5 feedim olabilir ancak…

Kendi çıkarıma yönelik bu güdük istatistiğim aşikar iken hem bu blogda, hem FriendFeed’de, hem de bir sözlükte, ‘’lan 8000 site yasaklanmış sen kendine ağlıyon, dangalak. Erkek ol oğlum, zırlama!’’ anafikrini taşıyan yorumlar almadım değil.

Biz Türkiyeliler, adaleti asıl sağlayacak olandan medet umamadığımız için kendimiz bu işi çok hakkaniyetli yapmaya çalışıyoruz belki de. Yani 8000 siteye eşit şekilde yas tutmalı, hayatında adını duymadığın Zimbabwe alanadı taşıyan sitelere de, günde 33 kere referans verdiğin sitelere de aynı mesafede durmalısın. Sanki devlet dairesinde görev yapan, her vatandaşa eşit mesafede durmaya çalışan, gözlüklü, asık suratlı ve kolları kolalı gömleğiyle oturan dürüstlük abidesi bürokratı, memuru oynama mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi.

Fizy’nin günlük 700,000 tekil ziyaretçisinin bu hizmete erişiminin engellenmesi, tüm samimiyetimle ifade ediyorum, bir haftalık ömrüyle günde 7 tekil ziyaretçisi olan bir Blogspot blogunun erişime engellenmesiyle aynı derecede önem taşıyor. Ama prensip olarak… Kağıt üzerinde…

Kimse kusura bakmasın; ben ruhsuz kollektiv makinasının bantta önüne gelen malzemeyi eşit kesen dişlilerinin bir parçası değilim. İsteyen Türkiye’den çıkma bir hizmet diye sempati duysun, destek versin, isteyen müzik paylaşmayı sevdiği için. Bense sürüden ayrılan, risk alan, inandığı şeye vakit ve nakit harcayan insanlara, işlerine sempati duyuyorum. Bu emekleri verenlerin arkasındayım.

Peki ya sanatçının emeği mi dediniz? Yeterince konuştuk o konuyu.

Bookmark and Share

Görüntü Yok, Ses Fena Değil

2010-12-12 - 3 Yorum Magazin

Bir süre önce 5 Posta ile beraber bazı diğer blogları da konu alan yazılar çıktı Milliyet ve Radikal’de. Aslında yalnızca bir gazeteci bana sorular sordu, sonrasında bunlara verilen cevapların iki ayrı yere nasıl dağıldığını anlamadım. Birinde internette çıkmış, öbüründe kağıt baskıda.

Sorulan sorular arasından yalnızca bazı cümlelerin seçilerek gazetenin basılı nüshalarına ve internet sitesine koyulması hoş bir durum değil. Bir bütünün içinden çekilip çıkarılan cümleler çok çıplak ve anlamsız kalırken, sizi de hiç istemediğiniz bir yere koyabiliyor okuyanın gözünde.

Öte yandan bunun belki de bir bile bile lades durumu olduğu düşünülebilir. Geleneksel medyanın öteden beri süregelen, standart olarak kabul edilmesi gereken, enternasyonel olarak çalışma şekli böyle. Gazete ve dergiler, bizim gibi amatörlerin bildiği, anladığı şekilde çalışmıyor. Röportajı yapan ve malzemeyi getirenin yanında bir de bunların nasıl bir düzende, ne yoğunlukta ve hangi başlıklarla yayımlanacağına karar veren mekanizmalar var. Özellikle bu başlıkları editörler koyuyor ve haklı olarak da çok ilgi çekip okunması için sansasyonel olmak adına içerikten uzaklaşabiliyorlar. Tabii teorik olarak bildiğiniz bu tip şeyleri pratikte de yaşamadan ayrımına varamıyorsunuz.

Milliyet ve Radikal örneğinden ağzım yandığı için Aktüel’den gelen öneriye biraz çekimser yaklaştım. Bilmiyorum benim çekimser davranışım mı yoksa yazının yayımlanmadan önceki son şeklini görmek isteyişim mi rol oynadı bunda ama, bir şekilde bu öneri kaynadı gitti.

Her şeyin sonunda elimde hesap makinesi, bir toplama çıkarma yaptığım zaman bundan karlı çıktığımı düşünüyorum. Tecrübe böyle bir şey işte. Parayla satın alınmıyor.

İşin medya branşını ilgilendiren teknik yönünün ötesinde benden de kaynaklanan bazı durumlar var. Bu blogda bir rumuz arkasında, oraya buraya sallayabiliyorum sıkça ve bazen sertçe. Kanlı, canlı hayatımda ise çok konuşan, mercek altında olmayı sevmeyen, sahne almak isteyen biri olmadığımı düşünüyorum.

Bu yüzden FriendFeed’den Rahim Aytunç, ‘’Blog Dergisi için bir söyleşi yapalım’’ deyince bir süre düşündüm. Bu online derginin önceki sayılarına baktım. Daha önce yapılan söyleşilerde bir şeyleri kırpmadan uzun uzun aktardıklarını görünce ‘’e hadi bir deneyelim’’ diyerek kabul ettim.

Beni uzun zamandır iyi kötü tanıyan birinin sorduğu sorular tabii ki geleneksel medyanın sorularından daha samimi ve detaya iniyor. Rahim’in hazırladığı sorular dışında bazı FriendFeed kullancıları da merak ettiklerini sordu. Bu ayki sayıda çıktı. İlginizi çekeceğine inanıyorsanız bir göz atabilirsiniz.

Genelinden gayet memnun olduğum bu söyleşi için küçük bir eleştiriyi de Blog Dergisi’ne getireyim. Şöyle bir soru vardı:

‘’Blogunla ilk defa karşılaşan kişi direkt olarak pornografik olduğunu düşünüyor. Blogunu senden dinlersek, blogun nasıl bi yer ve sen kendini nasıl bi blogger olarak tanımlarsın?’’

sorusuna cevap olarak şöyle bir giriş yapmıştım.

Andres Serrano ilginç bir sanatçı. Çok hoş eserleri var. Bazılarını hemen buraya alalım. Kiss, yani öpücük; http://bit.ly/g4nqW6 Piss Christ, sidik içinde yüzen haçın üzerinde çarmıha gerilmiş İsa; http://bit.ly/gzxhJX , At ve Kelebek; http://bit.ly/hv8c94 ve son olarak da Aşk. http://bit.ly/f6SXYO

dedim ve devam ettim. Gerisini dergiden okursunuz. Güzel bir soruydu, ben de doyurucu bir cevap verdiğimi düşünüyorum. Ancak buradaki kısaltılmış linkler dergide kırpılmış. Bu devirde buna da şükür mü diyeyim yoksa niyet kötü olmadığı için hadi bu da böyle olsun diye kabul mu edeyim, bilemedim. Kırpılmasa iyiydi.

Bookmark and Share

Neden Böyle? Neden? Çünkü…

Tumblr bloglarının birbirine benzediği, çoğunlukla erotik içeriğe ağırlık verdiği, bunun da zamanla eşşeğin bir tarafına su kaçırttığı yönünde bir serzeniş var.

Ayrıca bu tür blogları açan pek çok kadının neden çoğunlukla yine içinde kadınların yer aldığı erotik fotoğrafları kullandığı da bir başka merak konusu.

Kadın tumblr cıların neden yine kadın fotoğrafı laykladıkları, reblog ettikleri konusunda fazla bir fikrim yok. Geçen gün süpermarkette kasanın önündeki sırada elimdekileri ödemek için beklerken afet bir hatun düştü önüme. Ben hatuna alıcı gözle bakmaya çekinirken, kasiyer kızın onu süzüm süzüm süzmesi, giderken de arkasından uzunca bakması, örneklerini sıkça gördüğüm bir durum. Bir kadının seksi stilettoları, göğüs ölçüleri veya baseni, eminim benden çok o ortamdaki diğer kadınların ilgi alanına giriyor. Öyleyken böyle….

Kadın, kadına olan hayranlığını açıkca göstermekte bir sakınca görmezken, erkek, kendi erkek arkadaşının yeni aldığı pantolonun üzerine çok iyi oturduğunu bile söylemeye çekinir. Bu baya uzun bir konu. Hatunlar kendi aralarında tartışıp bir sonuca varırsa daha iyi olur.

Biz o zaman, göze sokulan erotizmin fazla gelip, kalanının eşşeğin kukusuna nasıl sızdığına bir bakalım. Ama bunun için Tumblr’ın teknik bazı özelliklerini açıklamak gerekli.

5 Posta ve benzeri diğer ”normal” bloglar, iyi kötü, belli bir emek ve redaksiyonel çalışma ile kendi içeriklerini üretirken, çıkış amacı yalnızca World Wide Web’de rastladığın, başkalarının ürettiği içerikleri ”like” ve ”reblog” fonksiyonlarını kullanarak kendi takipçilerinle paylaşmak olan Tumblr’ı aynı kategoride değerlendirmek hem bloglara hem de tumblr a haksızlık olur.

Tumblr, her şeyden önce oldukça kapalı bir platform. Üretmekten çok üretileni paylaşmaya ve tumblr cılar arasında paslaşmaya dayanan bir duruşu var. Teknik altyapısı zaten tamamen buna yönelik hazırlanmış. Biraz da günün modasna uygun olarak easy goin’ dediğimiz türde… Fast Food… Gör, tüket, geç ve git. Üzerine fazla kafa yorma…

Ağır bir edebiyat, sinema veya bilim blogunu Tumblr üzerinde çok nadir görürsünüz. Emekle hazırlanan ağır içerikler için hiç de elverişli olmayan Tumblr, kendi icadı olan kelimelerle değil, başkasının ürettiği görsellerle kışkırtmaya  meyilli moda ve erotik odaklı bloglar içinse biçilmiş kaftan. Bu da küçümsemek gibi algılanmasın. Eğer sonuçta Tumblr blogunun sunduğu bir ”güzellik”, ister  Çin Kültür Devrimine ait propaganda posterleri olsun ya da isterse Sasha Grey’in ağzına mekanik olarak girip çıkan bir butt-plug olsun, beğeni topluyorsa ve bu beğeni de like veya reblog şeklinde tezahür ediyorsa, diyecek bir şeyimiz olamaz.

Benim pek doğru bulmadığım bir ifade şekli, ”bazı şeylerin internette çok veya az olması” üzerine. ”kaliteli blog sayısı az” ya da ”çok porno blogu oldu ortalık” gibi… Çin Devrimi propaganda posterleri az, Sasha Grey’in ağzına giren çıkan çok ise bu dengeyi nasıl regüle edeceğiz?

Azlar ve çoklar fiziki dünyada varolabilir, bu azlık ve çokluklar bizleri günlük yaşantımızda negatif veya pozitif etkileyebilir. Ancak internet üzerinde böyle bir şey sözkonusu değil. Tüm internet, koskocaman bir parazitli yayın. Bu parazitli yayının içinden beğendiklerimizi çekip çıkarmak, görmek istemediklerimizi de araya başkasını karıştırmadan kendi dünya görüşümüze göre elemek, filtrelemek mümkün. Yani günde 500 yeni erotik/pornografik sitenin yayına girdiği bir dünyada kendinize yalnızca matematik, fizik veya edebiyattan oluşan bir internet yaratmak sizin elinizde.

Ben sizlere favorim olan tumblr bloglarının bazılarını ve onları birbirinden ayıran özellikleri geçeyim bu bölümde. Hem de 5 Posta’nın bol link veren geleneksel pazartesi yazısına malzeme çıksın.

Just A Little Bit – 28 yaşında, pis fotoğraflara bakmaktan hoşlanan bir hatunun yeri burası. Beğendiği fotoğrafları bloguna koyup bir arada tutarken bazı fotoğrafların arkasında da bir hikaye gördüğünden mütevellit bu işe soyunduğunu yazıyor. Eh, bu konuda benzeşiyoruz demek ki. Bu hatunun paylaştığı fotoğrafları beğeniyorum. Abartı veya tek tip olmayan kişilere (çoğunluğu kadın yine. burda smayli var) yönelik, bol morluk içeren doğal pozlar çokca var.

Only The Young Die Young – Bu bir müzik blogu. Hem de bugüne kadar gördüklerim arasında en iyilerinden. Mp3 paylaşımından  daha çok albüm kapağı, poster, konser afişi, grup fotoğrafları vs bulabileceğiniz bir tumblr blogu.

Food Porn Star – Adındaki porno yıldızlığına aldanmayın. Bir yemek blogu. Daha doğrusu yemek fotoğrafı blogu. Yemeyle içmeyle çok işim olmasa bile bazen önüme ilginç şeyler düşürüyor.

Sex, Art and the Politics – (büyük smayli, neden olduğunu sormayın, siz bilirsiniz) Şikago’dan Danny’nin blogu bu. Adından da işlediği konular anlaşılıyor. Aslında tema olarak biraz benim tumblr blogunu andırsa da biraz daha fazla yazı var onunkinde.

Babylonica – my kinda tumblr… Kesinlikle öyle, evet… Asian sluts, asian sluts ve asian sluts… Beyaz ırka da yer veriyor ara sıra. Sırf nudity de diyemeyiz. Daha çok uzakdoğu’dan fotoğraflar paylaşıyor.

En ünlüsünü, belki de Tumblr Rockstar diyebileceğimiz bir örneği en sona sakladım.

Love’s Other Trumpet - Yani diğer adıyla Fuckmaker. Bu arkadaşın bir iki benzeri daha var ama hepsi onun yanında nal toplarlar. Fuckmaker‘ın konsepti, porno filmlerden aldığı kısa sekvenslerden siyah-beyaz GIF animasyonlar yaratması. Bu kadar basit bir olay. Ancak şu anda çok tutmuşa benziyor. Yazının başında aldığım FriendFeed tartışmasında bu arkadaşın çalışmalarının paylaşılması ile ”işte nolcak, orda burda fİkfik. gif ler” diye ti ye alınmış. Bu biraz Fazıl Say’ın arabesk yavşaklığı hikayesine dönüyor o zaman. Çünkü bloguna gelen ve çoğu kadın olan hayranlarının mesajlarına son derece alçakgönüllülükle cevap veren bu arkadaş, kesinlikle tumblr için mihenk taşı diyebileceğimizi bir olayın mucidi. Bakın bir hayran mesajı aynen şöyle:

Anonymous:

I’m a virgin and I masturbate often. Sometimes i let the bath water pound my pussy. Lately I’ve been wishing it was you instead. Your blog has me thinking of nothing but pleasing myself. I wish you could slip your tongue into my pussy. Then you’d pound me with your dick while cumming all over me. Oh my gosh. I have to go masturbate now. I’m gonna stick my vibrating toothbrush in my pussy and let the water pound the fuck out of my clit.

Yaaaa!!! İşte böyle! Şu da benim favori fikfik.gif’im.

Bookmark and Share

Yarım Kalan Yazının Devamı

güzel yazıyor bu adam ama siyaset karıştırınca sıçıyor. emek sermaye çelişkisini görmemiş piç. 5posta burdan sana sesleniyorum sen sikten taşaktan muhabbetlere devam et siktir et siyaseti politikayı. en büyük troll ben selamlar

Türkiye’nin underground, sıradışı ‘bilgi kaynağı’ İnci Sözlük‘de böyle bir ifade var hakkımda. Yalnızca bu mu? Zaman zaman bu tarz eleştirileri bloga yorum olarak yazan okurlar veya FriendFeed’de yaşanan tartışmalarda karşıma çıkan insanlardan alıyorum.

Peki, sizlere blogun bu 510. yazısında bir sır vereyim.

Bu bir seks, porno blogu değil. Hiç olmadı! Bu politik bir blogdur!

Bir şekilde insanlar benim yalnızca seks ve cinsellik ile ilgili konularda yorum yapmamı, görüş bildirmemi bekliyor. Bu olmadığında ”bırak yeaa!! sen yalnızca seks yaz, bu işlere karışma” gibi bir tepki geliyor. Oysa bu tepkiyi verdikleri andan itibaren aslında blogun içeriğini kavramaya doğru olumlu bir adım atmış oluyorlar, farkında değiller…

Ne yazık ki bu olumlu adım, benim düşüncelerimin kendi ideolojileri ve dünyaya bakış açıları ile uyuşmadığını gördüklerinde, şekerlemenin renkli ambalajına saldıran fakat ağzına aldığında beklediği tadı bulamayan bir çocuğun yüzünü ekşitip, şekeri tükürüp, atması misali son buluyor. Sık oluyor bu… Ama biraz önce iyiydi?! Çünkü islamcı, turancı, liboş, komünist, In Sex We Trust.

Aslında İnci sözlük yazarı, köken olarak burjuvazi sınıfına ait olan benim, huyu, suyu, dili başka bir diyarda, bir dönem yeri geldiğinde  ”yabancı’‘ olarak ve ”ötekileştirilerek” asgari ücretin üçte biri fiyatına ve sigortasız, depo işcisi olarak da çalıştığımı bilse, emek ve sermaye ilişkisine yönelik düşüncelerimi yine de dikkate alır mıydı bilmiyorum? Belki de emek ve sermaye ilişkisini ele alan çok fazla FriendFeed profili, blog yazarı, gazete yazarı olduğundan yine de dikkatlerden kaçabilirdim.

Şunda ciddiyim: Tabii ki benim az ücretle sömürülen bir kaçak yabancı işçi olarak çalışmam veya yeri geldiğinde 10 işciye patronluk yapmış olmam, bir sözlük yazarı kadar emek ve sermaye ilişkisine kafamın basmasını gerektirmez. İşte bu nedenle o arenayı çoğunlukla bilenlerine bırakıyorum.

Bunun yerine benim politik ajandamda çok da popüler olmayan, daha az insanın ilgilenebileceği düşünce, ifade özgürlüğü ve bireysel özgürlük gibi kavramlar var. Sonrasında bu kavramları, bu blogu diğerlerinden ayıran özellik olarak daha cafcaflı bir ambalaja sarıp, sunmam, o sizlerin de çok aşina olduğu liberteryen ahlaksızlığın eseri olarak kutlanmalı veya yerilmeli belki. İsteğe göre atışta serbestsiniz…

Sonra seksüel politikayı da tabii ki bu kavramların içinde bir yere koymam gerekiyor. Çok önemli o..

Eşcinselleri hasta olarak kabul eden bir bakan oturduğu koltukta kalabilirken, ‘halkın’ müzik zevkini eleştiren bir piyanistin neredeyse çuvalla sopa yediği bir ülkede aktif bir seksüel politikanın gerekliliği tabii ki tartışılmaz. Aksi halde piyanistinin fikirlerine bir devlet bakanının fikirlerinden daha çok önem veren bir ülkede yaşadığımız yanılgısına kapılabilirdik! Hayat o kadar tozpembe değil…

Yalnızca bir örnek: Bu ülkede adına 5651 adı verilen, kanserli bir düşüncenin kanunlaşmış halinin, hayatını fuhuş ile kazanan insanları ne gibi bir trajediye zorladığı da tartışılmalı. Böyle bir tartışmayı hiç bir yerde görmedim ben. Eskortların internetin nimetlerinden faydalanarak kendi hizmetlerini tanıtabileceği bir platformda reklam yapmaları devlet zoru ile yasaklanıyor, hatta kanun oluyor. Bu bahsettiğimiz insanların,  insanlık onurunu ciddi biçimde zedeleyici ortamlara ve organizasyonlara (kerane, pezevenk, mafya) devlet tarafından mahkum edilmesi hiç bir emek ve sermaye bilincine ulaşmış Türk internet aydınının konusu olmadı.

Bu yazıyı aslında 1 Kasım gecesi yazmaya başlamış, ama bitirmemiştim. En son yukardaki paragrafa kadar gelip daha sonra bir ara tamamlamak üzere bırakmışım. 4 Kasım cuma akşamı yürürlüğe giren ve 5 Posta’ya ikinci defa erişim engeli getiren karar üzerine bu blogun içeriği konusunda internet kullanıcılarını ve sansürcülerimi daha da net olarak bilgilendirmek üzere devam ediyorum. Çünkü yukarda yarım bıraktığım ilk bölümde sunulan ”5 Posta politik bir blogdur” tezine aranızdan ”hadi oradan!” diyenler için en azından  ”Türkiye’deki politikanın konularından birinin de 5 Posta ve benzerleri” olduğunun ispatıdır bu.

2010 yılında politik olmak için emek sermaye ilişkisine gönderme yapma şartı aranmamalı. Bugünlerde yüzyüze olduğumuz çok başka ve kompleks yöntemlerle uygulanan baskı, sindirme, sömürme, yönetme şekilleri var artık. Bunlar arasında en etkili yöntem, enformasyona ulaşan kanalları denetim altında tutmak. Çünkü artık enformasyona ulaşabilme şansı da bir sınıf mücadelesi olarak ele alınmalı. Toplumun kaçta kaçı DNS ayarlarını değiştirmeyi biliyor, kaçta kaçı kendisini yönetenlerle, dünyayla, çevresiyle ilgili bilgileri gazete ve TV lerden alıyor, almak zorunda bırakılıyor. Dayatılan alternatif bu çünkü. Jenerasyonlar arasındaki, dolayısıyla yöneten ve yönetilenler arasındaki gerçeklik algısı farkından haberdar mıyız?

Geleneksel medya diyorlar. Gelin şuna tutsak, manipule edilmiş medya diyelim. Rakip medya kuruluşunun TV sinde yayınlanacak canlı bir spor karşılaşmasının saatini ve kanalını bilerek ve planlı olarak vermeyen bir medyadan Türkiye’nin iç ve dış politikasına, dünyada olup bitenlere ait bilgileri alabileceğini sananlar, üzgünüm ama çok aptallar!

Eğer özgürce kablolarda dolanan enformasyon bir şekilde zapt-ı rapt altına alınırsa, geriye kar endişesi ve çıkar ilişkileri ile zaten kontrol altında tutulan veya otokontrole zorlanan enformasyon kanalları kalıyor.

Blogların lanetlenen müstehcenliğini, tutsak medyanın en çok tıklanan fotoğraf galerilerine meşru kılmak da bu hipokrasi oyunun bir parçası değil mi?

Derin bir istatistik çıkarmadım ama bu blogun son ondört yazısına baktığınızda, bir fantezi ürünü hikaye ve dört defa görünen çıplak göğüs olduğunu göreceksiniz.. O bir adet fantezi ürünü hikayeye ekli, iki kadının öpüşmesini gösteren bir de GIF animasyon.

Kökeninde 600 yıllık imparatorluk ve 90 yıllık cumhuriyet bulunan bir kültür için yeteri kadar tehdit oluşturmadığımı bilecek kadar ayaklarım yere basıyor. Ancak bir şekilde bu blogun içeriği, benim en temel anayasal hakkım olan düşünce ve ifade özgürlüğümü elimden almak, sizlerin de  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nde açıkça belirtilen enformasyon (doğru,yanlış, kötü, iyi, faydalı, zararlı) alma ve iletişim hakkınızın rafa kaldırılması için yeterli görülüyor.  Bu, bu kadar kolay olmamalı.  Yoksa gizli bir ajanda, söylenmeyen bir niyet mi var? Karar, bu satırları okuyanların.

5 Posta ile ilgili yeni düzenlemeler ve planlarım vardı. Hatta yanında bir de basılı olarak periyodik bir şekilde dergi, fanzine tarzı bir şey çıkarmayı düşünüyordum. Bu engelleme kararı çok güzel bir kamçı oldu benim için.

Şunu da belirteyim, altını çizerek; 2009 yılının 13 Haziran cuma günü, ilk erişim engeli ile karşılaşmasından bugüne, blogun trafiği tam % 100 arttı. FriendFeed ve Twitter’a üye olmam da bu dönem sonrasında oldu. Bu blogdaki ”sakıncalı” içeriğimi 23,000 yorum ile FriendFeed’e, 3,000 i aşan tweet ile de Twitter’a taşıdım. Belki sırada 16 milyon Türk kullanıcısı ile Facebook var bu sefer.  Yolların kapalı olduğu yerlerde kanalizasyonlar, çatılar var.

Bu durumda belki üzülecek bir şey olarak, ciddi bir yayınevinden aldığım kitap teklifine sıcak bakmayıp, işi yokuşa sürmemi söyleyebilirim. Düşünsenize, yasaklanan blogun yazarının kitabı… Nasıl satardı, değil mi?

Teşekkürler TİB, teşekkürler Türkiye…

Bookmark and Share

Şu Parçayı Dinlemişim, Uyumadan Önce

Düşündüm de… Blog yazıları falan bazen çok uzun oluyor. İçinizden ”özet geç lan, piç!” diyenler oluyordur. Şöyle anlık şeyleri de paylaşsam arada bir. Bakalım, saat şimdi 04.43… Cuma, cumartesine bağlanmış bile.

Şu parçayı dinlemişim, uyumadan önce.

Bookmark and Share

Günün En Seksi Fotoğrafı

Bir şeyler karalarken konu ile ilgili fotoğraf arıyordum ve şu aşağıda gördüğünüz fotoğrafı buldum. Tam istediğim gibi değildi, konuya uymuyordu ama altında yazan bilgi ilginç olduğu için Tumblr bloguna atıverdim kaşla göz arasında.

II. Dünya Savaşı sırasında bir Fransız kadını, Almanlarla ”personal relations” içinde bulunduğu gerekçesi ile köy meydadında saçları kazınarak cezalandırılıyor kendi halkı tarafından.

Vücuttaki tüyleri kazımak, traşlamak çok insan için erotik sinyaller içeren bir aktivite. Bu bilinen bir şey. İçinizde eminim neden bahsettiğimizi daha iyi anlayabilecek kişiler vardır. Bu konuda aslında oldukça erotik görseller bulmak mümkün.

Fakat bilemiyorum artık, zorlama, cezalandırma ve public humiliation olayının düzmece değil de gerçek olması, belli ki dünyanın bir ucunda bu fotoğrafı gören birini oldukça gaza getirmiş.

Kişi, kadın veya erkek olduğunu bilmiyorum, bu fotoğrafı benim blogumdan alarak yeniden yayımlamış, tam da Tumblr blog dediğimiz zımbırtının tarifine uygun olarak.

Bunu yaparken de kendini tutamayıp, altına bir iki cümle sıralamış, yorum olarak.

this may be the sexiest thing I’ll see today. or maybe ever.

Bugün göreceğim en seksi şey. Ve hatta belki de görüp göreceğim...

Daha önce de bir yazıda bahsettiğim ve tartıştığımız, porno filmlerde o hiç sevmediğim yakın çekimler konusu aklıma geldi. Sok-çıkar-boşal’ın 1500 türünün video ve fotoğrafla cirit attığı bir ortam ve bir önceki yazıya konu olan Playboy gibi ”mainstream” yayınların yanında böyle kafası kırık insanların olması…

”Blogların modası geçti mi, şunu bunun yerini alacaklar mı” geyikleri tam gaz süredursun, tüm olayın popüler olmaktan çok kendi kafana uygun insanlarla bir ortam oluşturmaktan öteye gitmemesinde ne sakınca var diye de düşünmek gerekli.

Neyse, bu traşlama konusunda bir süre önce yazdığım kısa bir öykü vardı. Biraz orasını burasını düzeltip buraya da atarım belki. Bu da sebep olmuş olur.

Bu arada bir iki gün boyunca bloga ulaşmanızda aksaklıklar olabilir. Bu akşam 5posta başka bir sunucuya taşınacak. Böyle ufak tefek işler zaten baya bir ket vurdu buraya eskisi gibi sık yazı girmeme. Ancak şu angarya işlerden kurtulduğumda, zamana yayacağım bazı yeniliklerle ve yeni bir solukla yeniden girişeceğim olaya.

Bookmark and Share

Intense Debate – Blogda Yeni Yorumlama Sistemi

Blogda yeni bir yorumlama sistemi deniyorum. Hatta denedim, kalıcı bir şekilde bırakıyorum diyelim. Sistemi sağlayan altyapının adı Intense Debate. Bunun bir benzeri olarak Disqus vardı, onu da bir gece yarısı yarım saatliğine denedikten sonra bıraktım. Burada dökümünü yapmak istemiyorum ama Intense Debate bana daha iyi gibi geldi. Bir yerde de Disqus ın normal siteler için, Intense Debate in ise bloglar için daha avantajlı olduğunu okumuştum.

Uzun lafı teknik lakırdılar ile doldurmadan kısaya getireyim.

Intense Debate kullanıcıya ne değişiklikler getiriyor?


Çok büyük bir değişiklik yok. Biraz daha şık bir yorumlama sistemi oldu bu. Bazen bir yoruma cevap vermek isterken başına @ getiriyorduk. Şimdi buna gerek kalmadan, aynı işlemi direkt olarak cevap vermek istediğimiz kişinin yorumunun hemen altına, sol köşede bulunan Cevapla düğmesine basarak yapabileceğiz. Hatta yoruma yapılan cevaba da cevap yazabileceğiz. Ve bu hemen ilgili yorumun altında kademeli olarak görünecek. Bu tüm olayın daha derli toplu olmasını sağlıyor.

Ayrıca yapılan yorumlara da artı ve eksi puanlar vermek mümkün. ”allahın geri zekalısı” diye düşünüp, üşengeçlikten yorum yazamayanlar hemen başparmağı aşağı göstererek en azından bir şekilde kendilerini ifade etmiş olacaklar. Ya da övmek istediğiniz düşüncelere Amerikanvari bir şekilde thumbs up diyebileceksiniz.

Anonim olarak yorum yapmaya yine devam edebileceksiniz rumuzlarınızla. Sonra sonra, başkaaaaaaaaa?….. Hmmmm… Başka bir şey yok gibi şimdilik.

Haa şu aralar gelişen olaylar beni daha çok öbür blogda yazmaya itti bir şekilde. Bugün yarın, yine görüşmek üzere…

Bookmark and Share