Bu Müstesna İşler’den Eva‘yı takip ediyorsunuzdur. Sürpriz postaları olan bir hatun. Bazen yalnızca bir video klip, bazen aşkları, bazen dünyanın bir ucundan yazılar… Her zaman ilginç. Ve belki de Türkiye’nin en sık güncellenen blogu.

Geçen günkü yazısında aklıma takılan bir bölüm var.
Bir erkek uğruna kilo almayı göze alarak hamile kalanları, aile kuranları, aile kavramına inananları, yaratık gibi içinden “ploops” diyerek bir canlı çıkaranları anlamadığımı belirtmek isterim şu günlerde..
Misal, taş gibi ince uzun çok güzel bi kız arkadaşım vardı… Nooldu şimdi o güzele? Nolcak anne oldu, karizmayı selülite yedirdi, insan içine çıkamaz oldu, depresyona girdi; iyimser, eğlenceli ruh halinden eser kalmadı, şirret ve şişko bi kadın olup çıktı…
Abaza delikanlı değilim. O yüzden öküz gibi bakmam yoldan geçen hatunlara. Baktığını etrafa abartılı belli eden koca koca adamlara da çok sinir olurum. Adabıyla bakılır, öyle kafayı çevirip gözleri göte odaklayıp arkadan uzun uzun bakmak…. Kıroluk… Sarhoşken olabilir, aklıbaşında adam yaparsa çok salakça kaçıyor.
Yalnız oluyor tabii böyle senede bir veya iki defa, yolda veya metroda gördüğüm bir hatundan gözlerimi alamadığım. İlla güzellik, dekolte değil olay. Güzellerden veya açık giyinenden bol birşey yok. Muhakkak bir ayrıntı vardır, bazen de ogüne kadar hiç farketmediğim birşeyin farkına vardığım da oluyor.
Bu hafta sonu çok yağmurlu ve soğuk geçti ama önceki hafta güneşli güzel günler gördük Stockholm’de. Bizim metro hep yeraltından gitmez, güzel istasyonlardan, suyun üzerinden geçer. Bunaltmayan yaz güneşi ve suratlara, bedenlere vuran ışık, güneş ülkesi Türkiye’dekilerin anlayamayacağı kadar fark yaratıyor insanlarda ve psikolojilerinde. Güneş, nazlı bir hatun gibi… Gösteriyor, vermiyor… Arzu, özlem, tansiyon hep yukarda.
Güneşin kumaşa vuruşu önemli… Her kumaş güneşi tene iyi iletmez. Ama metro vagonunda gözüme ilişen kadın, elbisesinin kumaşını çok iyi seçmiş. Bir kere sımsıkı sarıyor o Asyalı tenini. Askılı, ince, bej bir elbise. O senede bir veya iki defa olan olaydan biri buna denk geldi bu sefer. Gözlerimi dakikalarca alamadım hatundan. Ayağında tahtadan, topuklumsu bir terlik/ayakkabı karışımı birşey, elinde telefon, sürekli konuşuyor bir arkadaşıyla.
Bir elinde telefon, öbür eliyle de çocuk vagonunu bir ileri, bir geri sallıyor metro vagonunun içinde. Bense İphone’u görüş açıma avantaj getirecek şekilde kaldırıp RSS okuyormuş gibi mi yapsam, yoksa tamamen siktir mi etsem, onun kararını vermeye çalışıyorum.

Dar elbisenin yapıştığı biçimli vücutta tutunacak yer bulamadı küçük çocuk. 5-6 yaşlarında olmalı. İçinde kardeşinin yattığı bebek arabasının tutamacına, annesinin elinin yanına koydu elini.
İstasyonlarda durup kalkarken trenin yaşattığı hafif sarsıntı, iki eli de dolu olan Asyalı annenin dengesinin bozulmasına sebep oluyor. Dengeyi sağlamak için tahta topuklu terlik/ayakkabılarıyla bacaklarını gerektiği gibi açıp, yerlerini değiştirmesi gerekiyor. Tabii bu da ayak tabanından, bileğe, ordan baldırlara ve en son olarak da dar elbisenin sıkıca sardığı kalçalara hafif bir titreme veriyor.
İphone’un en alttaki home (ana menüye dön) tuşuna basıp cebime koydum. Dikkatle izlenmesi gereken bir olay var.
Kadının vücudu inanılmaz derecede seksi. Uzun zamandır herhangi bir kadın hakkında böyle düşünmediği hatırladım. Yok ereksiyon söz konusu değil, ama çok da uzak değilim oradan. Benimki daha çok nadide bir sanat eseri karşısında dili tutulmuş sanat eleştirmeni şeysi. Ne kadar istesem de gözlerimi alamıyorum.
Kadının karnındaki bombeden vaktin çok da fazla kalmadığını anlamak mümkün. Bu biraz daha şişer, var yani o pay. Ama şu anki şişkinlik/bombe, bence estetik olarak ”top”…
O an, oracıkta verse… Cebimde bozukluk da var. ”Git yavrum bir çikolata al kendine”.

RSS okuyucuma düşenleri paylaşmak biraz kolaycılığa kaçmak gibi de olsa, 5 günlük yorucu bir Roma gezisi yüzünden ara verdiğim bloga ısınma turu ile tekrar dönüş yapmak açısından Jackson Eaton’un ”Were Never Married” adlı fotoğraf serisini uygun düşer…
Müslüman ülkede zor bilir belki hatunlar bu Kore’li kızın ağzındakini. İlk bakışta balon şişiriyormuş gibi gelebilir bazılarına.

Kendi sitesinde çalışmasını şöyle açıklamış Eaton:
”This work forms part of a photographic collaboration with Hasisi Park entitled Jackson and Hasisi Were Never Married. The project traverses our intimate life in a constant exploration of the idea that ‘all you need is love’ amid a context that couldn’t help but define us. Were Never Married aims to challenge the stereotypes of Korean-Western relationships in offering a new take on the old ‘Dongducheon Blues’. The title Were Never Married implies a false retrospectivity, which means to playfully reject a cliched view of love where the images portray a sense of honesty and rawness in relationships.”

Türk kadının ve hatta kadın blog yazarlarının İtalyan erkek aşkına dair bir parantez niteliği taşıyacak blog postasını ise bu gece şampiyonlar ligi maçından sonra kaleme alayım.
Because Falun rotates forever, it cannot be stopped. If a phone call comes or someone knocks on the door, you may go ahead and take care of it immediately without having to finish the practice. When you stop to do your work, Falun will rotate at once clockwise and take back the emitted energy around your body. *
Testosteron dediğimiz erkeklik hormonu mu çok salgılanıyor bende diyeceğim… O da değil pek… Öyle olsa kellik ve aşırı kıllılık olurdu vücutta. Ama birşey var, o bana erkeklerin en belirgin özelliği olan ”object oriented” olmam konusunda inanılmaz baskı yapıyor. Maalesef bu da blog okurlarına bolca ”explicit material” dediğimiz veya halk adamı bir blogcu nun yorumlar kısmında belirttiği gibi ”am-göt” olarak yansıma yapıyor. Tekrar özür dilerim bunun için…
Bu ”elle tutulup, gözle görülürlüğü” benimsememin başka bir dezavantajı, dışardan soğuk, duygusuz biri gibi görünmem. Avantajı ise masala, hikayeye, elimle tutup görmediğim şeye kolay kolay inanmamam. Şimdi bazıları bunu materyalist olarak da algılıyor, ama ben gerçekçilik olarak kendi kendime tercüme edeyim.
Öbür dünyaya, dine inanmamak bunlardan biri… Bolca da verip veriştiriyorum bunlara zaten. Ama bir de bu dindarlık akımının karşısında, tırnak içinde kullanayım ”şehirli, modern, kültürlü ve egzantrik” geçinen burjuva var…
Genelde laik de oluyor bu tarz insanlar. Alt tabakanın camilerini ve inançlarını eleştirirken kendileri gün doğumunda veya batımında açık havada Falun Gong icra ediyorlar.
Bir de ezilmişin yanında kayıtsız, şartsız durmaya hevesli Avrupalı var. Birkaç zaman önce tv haberlerinde ve yazılı basında Çin’in 70 milyon Falun Gong uygulayıcısına baskı uygulayıp, elebaşlarını hapislere attığını duyunca parkları bahçeleri saçma sapan, güya ”mistik” hareketlerle dolduran gerizekalılar bunlar.

Homoseksüeller kiliselerde evlenebilsinler diye sokaklarda imza toplayan bu insanlar, Falun Gong’un kurucusu Li Hongzi‘nin homoseksüelliği dünyanın başına sarılmış bir bela gibi gördüğünü bilmezler. Tabii sabah, akşam pahalı eşofmanları üstlerine çekip parklarda artistik hareketler yapmak çok cool bir olay. Hem modern bir insan olarak hristiyanlığı/müslümanlığı iplemediğini gösteriyorsun, hem gizemli doğu kültürünü kendine uyarlayabilecek kadar evrensel bir insan olduğunu çevreye gösteriyorsun. Ha bir de materyalist değilsin, ruhun zenginliğine daha çok önem veriyorsun.
Falun gong lideri Li Hongzi’ye göre dünya, ırkların karışmasından, çok kültürlülükten ve modernizmden dolayı çürümeye yüz tutmuş. Bilim adamları uzaylıların tesirinde. Hareketin liderleri havada uçabiliyor, duvarları delip geçebiliyor… Bunları bilmeyip, cool olmak için trendlere takılan çok insan var. Avrupalısı, Türk‘ü yok bu işin. Böyle New Age tarzı şeylere kafayı takan bir güruh var. Bunları koluna, götüne japonca dövme yaptıranlara da benzetmek mümkün. Oysa bilmiyorlar ki, dövmeci yazı örneklerini köşe başındaki japon restoranının menüsünden aldı.
Tek Falun’cular değil tabii. Bu tarz akımların haddi hesabı yok…
Birgün bilgisayarın başında oturuyorum. O dönemki kız arkadaşım vejeteryan olup yeşiller partisine oy veren bir tip. Odaya girdi;
Sen oradan buradan bir sürü müzik indiriyorsun. Benim için arar mısın? Balinaların çıkardıkları seslerden oluşan bir albüm varmış, muhakkak bulmam lazım.
Albümün adını zorla verdi. Post-it e yazıverdim gönülsüz. Odadan çıkar çıkmaz da koparıp attım kağıdı çöp tenekesine.
Bazen hayat göründüğünden daha basit. Fazla bir anlam yüklemeye çalışmak gereksiz. Ölümden sonra da başka bir hayat yok. İnanın bana…
Aradan zaman geçti çok. Balina sesli Cd yi ararsam bulur muyum bilmiyorum Pirate Bay’da. Duyduğuma göre popüler olmadığı için hiç download yapılmayan torrentleri siliyormuş TPB bir süre sonra. O ”popüler olmadığı için” ifadesini kalpleri kırmamak için koymuş olsalar gerek. Çünkü oturup balina sesi dinleyen birinin yeri tımarhane.
Balinayı bulamadım (aramadım), yerine ruhu dinginleştiren, iç huzuru veren başka bir şey buldum.
Yaşadıkları toplumun gerçeklerinden bihaber olup, Türk-İslam sentezine sırt çevirerek özgür takılmaya çalışan hanım blogcular mail kutularına tehdit mesajları alırken, bakın bana nasıl mailler geliyor?
”Blogum yok artık, o yüzden buradan yazıyorum. Açık mailin olsa daha iyi olurdu
ama bu da iyi yine.
Mime katılmak istiyorum ben de. Ve katıldım… Sevişmek istediğim kisiye
yazarak. Bu isteğimin sebepleri çeşitli, bir tane degil.”
Bayan Ateşli Kuku, bilahare bu sebepleri açıklıyor daha sonraki mailinde. Hepsi ilginç, bir tanesinin konumuzla ilgisi var…
Asyalı hatun tipini begeniyor olman. Genelde o tipleri begenen erkekler –çok var öyle tanıdığım adam — özel tipler oluyor; sanatçı, entelektüel, seks konusunda seçici ve incelikli vs vs. O sebeple etti +1. Ha tabii burada bir alt anlam daha var; onu da sen bul.
Alt anlam kendini göstermekte gecikmemekle beraber konu dışında olduğu için almıyorum. Hiç böyle görmemiştim olayı. Demek Asyalı hatun tipinin bu tarz bir alıcısı var batı dünyasında.
Stereotype dediğimiz sarışın, uzun, silikonlu bir kadın imajı var. Belki bundan bir kaçış olarak başladı Asyalı hatunlara duyduğum ilgi. Bir de bilinçaltımda masum olanı kirletme takıntısı var sürekli. Daha sonra bu eğilime Japon kültüründe de rastlayınca aramızda ”klick” ediverdi belli ki.

Geçenlerde bir Çin filmi seyrettim eski düzüş arkadaşım Elena ile. Lust, Caution… Film olarak çok başarılı bulmamın yanında kadın başrol oyuncusu Tāng Wéi tam anlamı ile nefes kesici.
Mesela italyan erkeği hayranı kızlarda oluyor, filmlerde yakışıklı bir italyan görmeyiversinler… Hemen bir hareketlenme, yılışık bir tavır alma… Bense tıpkı bayan Ateşli Kuku’nun dediği gibi entelektüel ve sanatçı ruhlu olmam sebebiyle belli bir ciddiyeti ve görünüşte kayıtsızlık ifadesi veren duruşu başarıyla muhafaza ettim film boyunca. İnanılmaz, harika erotik sahneler içermesi filmin, bu duruşu bozdurmadı bana. Fakat bu sükunetime rağmen Asyalı hatunlara olan zaafımı iyi bilen Elena bile kendini ifade etmekten alamadı.
”Cidden anlamak zor değil bu zaafını. Şuna bak!!! Bu nasıl bir asalet, bu nasıl bir güzellik. Ben bile bakmaya doyamıyorum hatuna”
Esasında bu film çıkalı bir yılı geçti zannedersem. İlk olarak internette gözüme çarpan bir haber sayesinde bilgim oldu. Çin hükümetinin medya sansür kurulu SARFT, uluslararası kadınlar gününe az bir zaman kala filmi ve Tāng Wéi yi kara listeye almıştı. Gerekçe olarak filmdeki sevişme sahneleri gösterildi. Filmin Çin’de bayağı bir kırpılarak oynatıldığını okudum.
Bu sansür ve halkın ahlaki normlarının tepeden oturtulması hiç de yabancı olduğumuz şeyler değil. Totaliterizmin halk arasındaki köpekleri de her zaman varoldukça böyle iyilerle kötülerin çarpışması hiç bitmeyecek gibi görünüyor.
Dikkat çekici bir nokta da kara listeye yalnızca Tāng Wéi nin alınması. Filmdeki sadist sevgili, erkek oyuncu Liáng Cháowěi bu listeye girmedi bir şekilde. Sürpriz değil mi?
Aranızda merak eden de vardır, postaya seçtiğim fotoğrafta niye koltuk altında kıl var? Aynı olay filmde de geçiyor. Son derece zarif ve kadınsı olan Tāng Wéi’nin sevişme sahnelerinde gördüm. Koltuk altında böyle orman gibi değil ama, sanki sakalın üzerine pamuk sürmüş gibi bir kıl yumacığı vardı. Nedense hiç rahatsız etmedi beni. Sizi de etmesin….
The Pirate Bay yasak, sanatçı dostu Türkiye’de. İllegal bir site çünkü. Müzik ve film torrentlerini bulmanızı sağlıyor. Esasında benim de The Pirate Bay e link vermem kanun dışı. Oysa aynı işi yapan Google henüz, evet henüz serbest TR de. Biriniz haber versin onu da kapatsınlar, ceyeran yaptı. Şöyle yazıyorsunuz Google ın arama şeysine ;
lust caution filetype:torrent
o zaman internet yasasına uyuyor. Ya Rabbim!!! Kullarına akıl, fikir ihsan eyle…
Blog camiasını yakından tanımadaki eksikliğimi gidermek üzere yaptığım ve gelişigüzel olan bu geziden edindiğim izlenimleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Son attığım Trevor Brown ve din konulu iki posta bir hayli ağır gelmiş olabilir, şöyle bir camı açıp havalandırmak lazım geliyor ortamı.
Kendi başıma olsam yine beceremezdim, nerden başlayayım, nerelere gideyim?… İyi ki içinizden biri var, sürekli beni blog adresleri ile besliyor. ”Al bak şu var” veya ”bu kız tam sana göre’‘ diyerek bana gönderdiği linkler işimi kolaylaştırdı. İçlerinden çok azını da kendim keşfettim tabii ki.
Bir kere herşeyden önce eleştirici olmadığımı belirteyim. Kendi kendime yapıyorum tabii ki bir eleştirisinin bu blogların. Ama burada sanki bir otoriteymişim gibi vıdı vıdı yapmam çocukça olur. Hatırlıyorum, müzikle uğraştığım, guruplarla beraber çaldığım ilk yıllarda barlara, konserlere gider, kollarımızı göğsümüze kavuşturarak sahnedeki gurubu izlerdik. Amacımız eğlenerek vakit geçirmekten çok, sahnedeki gitaristin, davulcunun yaptığı sıçışları eleştirsel bir gözle değerlendirip, yeri geldiğinde onlarla acımasızca alay etmekti. Düşünüyorum da çok aptalca ve gereksizce bir davranışmış. Haa içimdeki kötü ve gıcık olan tarafım hala yapıyor bunu. Çok zorda kalmadıkça o karakteri ortaya çıkarmayayım diyorum.
Ayrıca elitist olmaya da gerek yok. Herkesin ihtiyacı, beğenisi farklı. Başka bir deyişle ”her popoya göre pipi var”. Yoksa şu satırların da okuyanı var;
Bu benim 2. alyansım. Evlenirken ince klasik alyans almıştım eşimin ısrarı üzere süslü bir şey takamam dediler beyfendi.1. evlilik yıl dönümümüzde Bvlgari alyasla değiştirdik. Ben 3 yıldır çok severek kullanıyorum .Hiç rahatsızlık hissetmiyorum.
Ama ben devasa avize küpelerle uyuyan bir tipim.hiç bir şeyden rahatsız olmam üstelik bu güzellik için olacaksa. Ama eşim 2 hafta sonra götürüp değiştirdi.Rahatsız oldu.Şuanda zaten artık hiç alyans takmıyor. Ama ben çok seviyorum alyansımı
Bloglar illa politika, müzik, şiir, film, cinsellik veya PHP kodları üzerine olmak zorunda değil. Aksine böylesine gündelik, ev hanımının karalama defteri tarzında bloglar da olmalı… Çünkü popo/pipi ilişkisinden ötürü bunlar da bir ihtiyacı karşılıyor.
Şöyle ki, çok beğenerek eve aldığım espresso makinamda binbir değişik kahve çeşitleriyle yaptığım Latte veya capuccinolar tabii sofistike bir zevkin sonucu. Hatta bir kahve çeşidi var. Afrika mı, Güney Amerika mı ne, oradaki bir maymunun özel bir ağacın tepesinde yediği yaprakları midesinde öğütüp, dışkı olarak aşağı düşürmesinden sonra, bunların toplanarak yine çok özel bir kahve çeşidiyle karışımından elde edilen ve kilosu birkaç yüz euro’yu bulan bir kahve de var. Daha sofistike olamazsın yani… Ancak gelgör ki bazen ”instant coffe” dediğimiz ve sıcak suyla direk olarak tozunu karıştırarak içtiğimiz kahvenin dahi ayrı bir keyfi ve lezzeti var. Eğer instant coffe üzerine bir blog olsaydı emin olun takip ederdim. O sebeple…
Sinirlendim ben estetik filan yaptırmadım herkez aynı şeyi söylüyor ama bende estetik yok dedim.
Yaaa bu doktorlar estetikli buruna nasıl anlamıyorlar şaşırıyorum.
gibi blog postaları da her türlü insana hitap edebilir. Belki Atom Enerjisi Kurumu’nda daire başkanı olup, eve gelince bu tarz bir blogda günün stresini ve yorgunluğunu atıyorsunuz, ne bileyim…
Bir de kinky ve radikal feminist Eva‘mız var. Aramızdan biri O… Bazen yorumlarını okuyoruz burada. Amsterdam’dan geisha balls, kırbaç, jartiyer, çiftli dildo almasının da ötesinde bas gitar çalması, ve belki de en ilginci Bombay, Brüksel, Graz gibi şehirlerden edindiği izlenimleri paylaşması blogunu cidden takip etmeye değer kılıyor. Blogunun sağ üst kısmından O’na isterseniz sahip olabiliyorsunuz, isterseniz de kölesi oluyorsunuz…
Kadınların modayı yakından takip edip bu konuya özel önem vermesi ilk başta erkeklere gıcık bir durum gibi gelse de, durup düşündüğümüz zaman bize birbirinden güzel ve seksi kıyafet/aksesuarlarla arz-ı endam eyleyen bu melaikelere gereken toleransı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Moda blogları İsveç’de de çok popüler hatunlar arasında. O yüzden Nil’in blogu bana çok da yabancı gelmedi. Kategorisinde bence çok başarılı, biraz üzerine düşerse iyi paralar kazanacak potansiyel var hatunda. Bana blog tavsiyesi yapan hatundan buldum bu adresi. Bir baktım hafif bir Sasha Grey silueti var Nil’de. Bunu da yorum olarak düştüm bloguna zaten.

Nil’in blogunda yaptığım başka bir buluş ise Melissa. ”The life and style of a 21-year old girl who loves food, fashion, drinking, writing… sex and coffee.” diye bir profil yapmış Melissa kendine. Eeee özelliği ne hatunun diyecek olursanız… Yok bir özelliği, asyalı olmasından öte… Müsaadenizle o kadar iltimas geçeyim, zkinin doğrultusuna giden klasik bir erkek olarak…
they have tighter pussies? – they’ll submit to being tied up and beaten black’n’blue?
diyerek reçeteyi yazmıştı Trevor Brown, hatırlarsanız… İşte benim süslü şırfıntım...

Bitirirken Editor’s Choice tadında, kendi keşfim olan, özellikle de kadın ve homoseksüel okurlar için seçtiğim oldukça niş bir blog tanıtmak istiyorum. Ben çok beğendim, okunacak o kadar şey var ki. İngilizce olan bu blogun ismi, Chirayliq…
Chirayliq is the Uighur word for ‘handsome, pretty, beautiful, attractive’. This blog concerns itself with the handsomeness of Central Asian men, and not only. From the Black Sea to Kamchatka, from the Kara Sea to Himalaya, this is a gallery celebrating the rugged charm of the men from the steppes, mountains, deserts and taigas.
Bir blogun tanıtımı da bu kadar güzel yapılır yani…Blog, Tinet ve Ainur adında iki kızkardeş tarafından yazılıyor. Etnik kökenleri ve kendileri hakkında kısa tanıtıcı bilgi, blogun neden bu kadar başarılı olduğunun da bir göstergesi.
Tinet – after many years of studying not least the Russian language and the cultural history of Russia, the Soviet Union and the Middle East, she has moved to one of the many cities of her dreams (Berlin, Germany) and works as a gun for hire for various publishing companies with typesetting, graphic design, translating and writing, besides drawing comics about funny Russians. She dreams of making big fat richly illustrated coffee table books about the images of Central Asian, Caucasian or Russian men from a cultural historic angle.
Ainur – Ph.D. Candidate of History at the University of Lund, Sweden, who in her research has focused on nationalism, identity and stereotypes, mainly in the context of Finnish views on Swedes. She also draws historically correct comics about the Jazz age in the 1920’s, which also deal with nationalism, identity and stereotypes, in a quite entertaining way.
Tinet and Ainur are sisters, and their ethnic background is as follows: 62.5% Finnish, 25% Mishär Tatar, 12.5% Kale (’Finnish Gypsy’).
Ne duruyorsunuz? Marş marş!!! CHIRAYLIQ.BLOGSPOT.COM
Son Atılan Yorumlar