Açık adını da vereyim mekânın. Bulka Pastanesi (dikkat flaş ve müzik var), Bahçelievler 7. cadde, Ankara. İki kız ve ben, üzerimizde okul kıyafetlerimiz olduğu halde tüm dersleri kırıp, soluğu burada almışız. Çaydı, pastaydı neyse sipariş vermiş, kendi köşemizde gülüp eğleniyoruz. Kızlardan çerkez ve çıkık popolu olan S., henüz iki haftalık sevgilim. Ama bu ilişki 2 yıl sürecek, lisenin son iki yılı boyunca beraber olacağız. O gün ikimiz de bunu bilmiyoruz henüz.
Baş komi, -hani şu tek tip elbisesi sıradan komilerden daha fiyakalı olan, siyah kumaştan, pileli pantolonun üzerine beyaz gömlek giyip papyon takan-, kolumu S.’nin omzuna atmamı, Bulka Pastanesinin geleneksel profiline uygun bulmamış olmalı ki ayak topukları ve başparmakları üzerinde yarım daire çizip, konum olarak kendinden daha düşük olan bir başka garsona gürledi.
Köşedeki masanın hesabını hemen kes, gönder bunları!
Marka değerinden ve namusundan sorumlu tutulduğu müessenin, iki ergenin aşkına çatı olmasının ahlaka mugayyirliğinden öte, devletin eğitim çiftliğinden firar etmiş olup, bize verilecek formasyondan eksik kalacak olmamız da şüphesiz kendisini rahatsız etmiş olmalı. Siktir edilmemizin sebebi bu.
Günün geri kalanını S.’nin evinde, onun pübis tüylerini traş ederek ve sevişerek geçirdik. İlk etapta tüylerin boyunu kısaltmak için makas kullandım. Buradan topladığımız tüyleri, S.’nin anneannesininin Marlene Dietrich zamanından kalma şapkasının içine koyduk. Belli ölçüde kısalan tüyleri ise babasının traş köpüğüne ve jilet takımına bıraktık. (Evet! S., birinin sevgili, biricik kızıydı)
Su, her zaman kendi akacağı yolu bulur.
Eğer böyle değil de, kendisi için yapılan biriktirme alanlarına sığdırılmayı kabul ediyorsa, debisi çok yüksek değildir o suyun. Durgun sular, biriktirildikleri yerlerden, finansını devletin sağladığı, planlamasını mühendislerin yaptığı sistemlerle taharet musluklarına kadar aktarılır. Göt yıkamakta kullanılmak üzere…
………….
Reşit olmamış gençlerin birbirlerinin pübis tüylerini traş etmesini çok dramatize etmeye gerek yok tabii ki, hak veriyorum sizlere. Fakat bu Bulka Pastanesi hatırasını, henüz pornografik dergileri yaşımı doldurmadığımdan alamadığım, blogların, sitelerin, hatta internetin olmadığı bir zaman aralığından çekip çıkardım. Yani kötü örnek olacak, aklı çelecek ne vardı o zamanlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Eminim aranızda bu tarihlerden öncesini hatırlamayan çoktur.
Biraz önce ise ben, Apple online store’dan iPad teslim tarihlerini gözden geçirdim. Herhalde yakında mormon rahibi Steve Jobs’un pornfree iPad’ını alarak, kapitalist tüketim toplumunun kurbanlarından biri de ben olacağım.
Ne yazık ki sizlere bu siteyi, yani 5 Posta’yı, iPad üzerinde kendi app.’ı ile sunamayacağım hiçbir zaman. Facebook’da da buluşamayacağız. Hatta bunları bıraktım, sertleşmeyen penisin damarlara kan basamaması emsali, kablolarından 1 ve 0 ları tazyikli geçiremeyen TT Net ağında bile buluşmamız zor gibi bundan sonra.
Tabii ki su, yolunu yine bulur. Ama Bulka’larda buluşmak nereye kadar? Ben biraz sıkıldım açıkcası. Üstelik artık eve de gidemiyoruz. Her kuytuya telescreen kurulmuş.
Akan suyu çevreleyen duvarlar, engeller, filtreler, hep onu belli bir sistem içinde rapt ve zapta alarak, mühendislerin kurduğu borulara kanalize etmek için. Berrak damlacıklarını göte vurdurup, onları dönüştürdüğü kahverengimtrak renkleri ile beraber bok çukuruna yuvarlamak için.
Oysa bizim neslin istediği, çok şey değildi. İddia edilenin aksine, internetteki paralel dünyamızı kaos ve anarşi ile kurmaktansa, etli, kanlı ve canlı dünyamızda ne yapabiliyorsak, bizi birbirimize bağlayan kablolarla ekran başında da aynı şeyleri yapabilmek tek amacımızdı.
Ziraatten anlıyorsan, cannabis bitkisinin hangi şartlarda en iyi ve verimli şekilde yetiştirilebildiğini bir arkadaşına mürekkeple, kağıt üzerine yazıp, PTT yi aracı kullanarak iletebilirsin. Yasak değil! Genelevde çalışan bir hayat kadını olarak kapını çalan müşteriyle yapmacık flört ederek, emmenin veya gömmenin fiyatlarını ayrı ayrı söyleyebilirsin. Serbest! Türkiye futbol ligi üzerine bahis oynamak için, monopolün verdiği oranları düşük buluyorsan, kuponunu yabancı bahis sitelerine telefonla da yatırabilirsin. Üçüncü biri senin telefon hattında araya girip, ‘’cısss’’ demez.
Hatta üşenmesem, bu blog yazısını oluşturan tüm satırları word programına dökerim. Üzerine bir de buraya koyulması yasak, konuyla ilgili bir fotoğraf ekler, bunların yazıcı ile çıktısını alırım. (her ne kadar 1996 dan beri yazıcılar ile sorunlu bir ilişkim olmuşsa da… ) Çıkan A4 kağıtları ikiye büküp, zarfa koyarak adreslerinize postalayabilirim. Zannediyor musunuz ki apartmanınızın içinde, posta kutularınızın önüne bir adam dikecek PTT, her gelen mektubunuzu kontrol edecek? İş oraya kadar gelse ne düşünürdünüz diye sorup kafanıza gereksiz yere solucan sokmayayım. Ama aslında ayan beyan bulunduğumuz yer orası. Yalnızca görmezden geliyoruz.
Korkarım Bulka’dan kovulanların bu şekilde gettolara mahkum bırakılması, gelecekte hepimize maymunlar cehennemini hatırlatacak.
DipnotTv’nin iPad aplikasyonu çıkmış. Bu blog papirüs üzerinde nasıl durur acaba?
Garip! Amerika denilince aklıma ilk gelen şey ne gökdelenler, ne NBA, ne otobanlar, ne de Florida’da yanmış tenlerinin üzerinde ip bikinileri ile palmiyeli yollarda paten kayan, silikonlu, sarışın kızlar.
Benim için Amerika, herhangi bir taşra şehrinde, belki de o şehri başka bir küçük şehre bağlayan yolun hemen kenarında, apple pie n’ milkshake ya da egg & bacon yanında bulaşık suyunu andıran kahveden ısmarlayacağın kafeler. Hani şu televizyonda gördüğümüz, yorgun, yağlı saçlı, asık suratlı, erkeği tarafından terkedilmiş, çocuklu orta yaş kadınlarının asgari ücretle çalıştıkları yerlerden bahsediyorum işte.
Bu algımın nedeni, kendimden bir çaba göstermeden önüme her gün gelen American Dream denen şeyin ötesini görebilme arzusu olmalı. Küçük şehir insanları… Henüz kendileri de Amerikan rüyasına dalamamış, ama eşiğinde olduklarını düşünen insanlar. Yok, aralarına katılmak istediğimden değil de, insanlara olan merakım yüzünden. Nerede, nasıl yaşıyorlar? Günlük hayatlarından enstantaneler. Harhangi bir şatafat emaresi (glamour) veya açık, net mesaj taşımayan donmuş, ama aslında capcanlı kareler.
Şimdi buraya şöyle bir görsel gelecek, hayal edin!
Biraz önce anlattığım gibi bir kafe. Park yerine bakan camın kenarında, karşılıklı iki sofa ve ortada masadan oluşan oturma grupları olabilir mutlaka tabii, ama bunlar fotoğraf karesinde görünmüyor. Yalnızca karedekilere bakacaksak, uzun ve yüksek bir bar masası, bu masanın sol tarafında kasa ve mutfağın olduğu personel bölümü, sağda ise müşterilerin oturduğu bar tabureleri var.
Düz uzun saçlarını yandan savurup, öteki taraftan aşağı bırakmış, sarışın ve mavi gözlü, ergenlik çağında bir kız böyle bir bar taburesine oturmuş. Üzerine bol oturan beyaz tişörtü yüzünden yeni çiçek açmaya başlayan göğüsleri belli belirsiz. Fotoğraf karesinin sağ alt köşesinde, boş ve kirli bir bardağın siluetinin arkasından yarım yamalak göründüğü halde, yüksek belli, açık renkli bir kot giydiği anlaşılıyor. Yeni tomurcuklanan göğüsleri örten bol tişört, bu yüksek belli kotun içine sokulmuş belli ki.
Ağzındaki pipetin bir ucu, renginden herhangi bir aroma içermediği anlaşılan bembeyaz milkshake’ine batmış. Biraz garip.. Çünkü diğer elinde tuttuğu bir hamburger. Fotoğrafı yalnızca izlerken, bir anda izlemenin meraka dönüştüğü an o. Milkshake ile hamburgerin gitmemesi lazım. Bilhassa kendim bir defasında denedim, Thank God It’s Friday’de. Olmuyor!
Genç kız, belki çok güzel ama fotoğrafta herhangi bir erotik unsur yok. Yeni ergenliğe ulaşan süt bezleri ile ilgili tespit, daha çok saflığı, temizliği, hayatın başında olmanın altını çizmek için. Eğer ki fotoğraf biraz alttan alabilseymiş, bir şekilde de kot değil etek olsaymış, bir de ankle high beyaz dantelli çoraplar olsaymış… Belki bir derece erotizm katılabilirmiş fotoğrafa. Ancak benim bu haliyle çok beğendiğim bir fotoğraf.
Güzel, net… Detaylara bakıldığında iyi bir fotoğrafçının çalışması olduğu görülüyor. Fotoğrafı buraya koymadım ama bir ara bunu Tumblr blogunda yayımladığımda, fotoğrafı çeken Peter Duke için bir link vermiştim.
Bu yine de yetmemiş olmalı ki, iki gün sonra kendisinden bir mail aldım. Telif hakkına referans vererek o fotoğrafı kaldırmamı istedi. Buna cevabım, ‘’paylaşılmasını istemediğin bu fotoğrafları dijital ortama koymak biraz abes değil mi? Ben kaldırırım bunu ama aldığım LiveJournal blogunda duracak, yayılmaya devam edecek. Üstelik adını da yazdım fotoğrafın altına’’ oldu.
Cevabım üzerine karşılıklı kısa bir mailleşme yaşadık. Bu fotoğrafların kendi Flickr hesabında olduğunu ve orada kalmasını istediğini söyledi. Diyaloğumuz sırasında dikkatimi çeken, bu derece ünlü ve tanınmış bir sanatçının, 30milyon tumblr blogundan birinin ardındaki anonim bir blog sahibine karşı son derece seviyeli, yukardan bakmayan, tehditkar olmayan, saygılı bir dil kullanmasıydı.
Ben fotoğrafı kaldırdıktan sonra bir teşekkür maili göndermiş. Flickr hesabının bağlantısını da eklemeyi unutmamış. O linke giderek bahsi geçen fotoğrafı buldum. Altında şunlar yazıyordu:
Milla Jovovich eating a Cheeseburger, Chocolate Malt and Chili Cheese Fries at Johnny Rockets, on Melrose in Hollywood.
Biraz desteksiz sallamışım ha! Orjinaline gitmenin faydaları işte. Milkshake’in Chocolate Malt olduğunu da öğrenince popüler kültür hazneme bir puan daha yazmış oldum. Taşra maşra da hak getire! Melrose’u, Place’inden gördüğüm kadarıyla doğru değerlendirebildiysem, Amerikan Rüyasının tam ortasından geliyor Chocolate Malt’ın pipetinden çıkan höpürtü sesleri.
Ama en çok ankle high dantelli çorap için utandım. Tam taşra zevki…
……………………………………
Bu esnada metruk barakada,
TİB daire başkanı Osman Nihat Şen, çıplak fotoğraflarını internetten sildirmek için hukuki mücadele başlatan sinema oyuncusu Vildan Atasever’in fotoğraflarının internetten temizlenebileceğini, bunun en doğrusunun ise çıplak fotoğraf çektirmemek olduğunu söyledi.

Trendlere karşı allerjim olduğunu söylemiş miydim? O yüzden eski yıl biterken şööööyle bir toparlama yapmayı seçmedim. Denk düştü, Fizy’nin erişime engellenmesi son blogpost oluverdi. Bilgi Üniversitesi’ndeki porno olayı, yeni yılın ilk postuna köşesinden konu olmuş olsun o zaman. Kur-an’da müzik şeytan işiydi, üniversitede ise porno… Same same, but different.
Aslında çok da didiklendi, o yüzden ben yazmayayım bari dedim ama bu blogun arada bir ziyaretçisi olduğunu anladığım bir Ekşi yazarı ‘poke’ yapınca (Cüneyt Özdemir bilmez bu poke kelimesini) iki satır döktürmek elzem oldu.
Mevzusu bahis olan ödevin porno film olması emin olun pek umrumda değil. Beni daha çok hayrete düşüren, ismi Bilgi olup, bilgi çağını yakaladığına gönderme yapan bir kurumun ahlak paniğine kapılıp, kapıyı, bacayı ve bilgisayarları mühürlemesi. Sonrasında, bilgi ve bilim yuvasında böyle bir ahlaksızlığa (!) okey veren öğretim üyelerinin ve görevlilerin kick’lenmesi ise sıçılan bokun üzerine tüy dikmek. Başka bir şey değil!
Şaşırtıcı mı? Sümme haşa! Görüntülere bakın, siz karar verin. Katolik manastırında yatakhanede porno dergi kontrolü mü, TR de üniversite mi? Same same, but different…
Burada değerli vaktinizi de almayayım. Çok söylenen, üstelik akıllıca söylenen şeyleri tekrara lüzum yok. Ama linkleyeyim… Linkleyeyim ki görün… Eğitme ve öğretme işini organize etmek için görev alıp, her gün bu işe ceket kravatla giden insanların kafasının içi, öğrenci evinde tuvaletteki çöp kutusuna atılmış, o kullanılmış prezervatifin muhteviyatından bile daha cıvık.
İşin bir başka düşünülmesi gereken tarafı, 2011 yılının Türkiye’sinde insanların üniversitenin akademik özgürlüğünü sınamak için pornografiyi araç olarak kullanması. Ödevi yapanın suçu yok, yanlış anlaşılmasın. Nasıl oldu da batı’nın 50 yıl önce geçtiği yerleri biz hala kafa göz yarmadan geçemiyoruz? Buna, bu ortamı yaratanların cevap vermesi gerekli.
”Eski medyacılardan türetilen yeni medya 101” dersine uygulamalı giriş.
İki çift laf da kendini yenilemeye çalışan eski medyaya. Çünkü bu da 2011 in tümünde ve sonraki zamanda ”hot topic” olacak bir konu. Biraz önce sık sık ”abi yea, buraların eski kalitesi kalmadı” dediğimiz FriendFeed’den konu ile ilgili tartışmalara link verdim. Öyle bir yer ki FriendFeed, lise öğrencisinden psikopatına kadar insan var. Neo Marksist bile var! Gördüm ben…
Yine de entelektüel stimulans için bana sanki gazetecilerin olduğu yerlerden daha iyi gibi geliyor. Ne dersiniz?
Dipnot.Tv nin Cüneyt Özdemir’ine bir bakasım geldi.
Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun olan Özdemir, Londra’ya British Council bursu ile gitmiş ve orada Multimedya üzerine eğitim görmüştür.
Meslek hayatına ofis boy olarak başlamıştır. 32. Gün isimli haber programında 8 yıl asistan olarak çalışmıştır. CNN Türk’ü kuran kadronun içerisinde yer almış, aynı zamanda da CNN Türk’te 5N1K isimli güncel haber ve araştırmacılık programını Soner Yalçın ile birlikte hazırlamıştır. Sunuculuğunu da kendisi üstlenmiştir.
Maaşallah! Gerçekten maaşallah! ”Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” ifadesini zaman zaman yerinde bulsam da tüm samimiyetimle söyleyeyim ki, eğitimi ve tecrübeyi bir kalemde küstahça silip atacak biri değilim.
Yalnız size bir şey diyeyim: Ben 2 defa denediğim halde İsveç’de ehliyet alamadım, biliyor musunuz? Oysa 18 yaşından beri Türk ehliyetine sahibim ve tek bir kazam bile yok. İyi araba kullandığıma ‘inanıyorum’. Tek problem, İsveçlileri buna inandıramam… Zeka olarak benden geri olan bazı insanların, hayatlarında direksiyon görmemişken bu ehliyeti tak diye alması beni bazı düşüncelere sevk etti. Sebebini uzun süre irdeledim. Vardığım sonuç, Türk gibi araba kullanmanın artık omuriliğime işlemiş olduğuydu. O yüzden zekası daha kıt olan biri, yol, araç ve trafik konusunda sıfır bilgiyle gelip, kendini o ülkede geçerli trafik kurallarına göre eğittiği takdirde trafiğe çıkmaya ”ehil” addedilirken ben şoför tutmak zorunda kalıyordum.
Cüneyt’in de eski medyadan yenisine gelirken çuvallaması bundan mütevellit. Eskisinin içinde çok kalınca, o pazarda annane donu satan tezgahtarların yaptığı gibi çığırtkanlıkla icra edilen ticarete aklı gidiyor hep zaar. Televizyondan da biliyoruz ya! Bir tek ellerde tokmakla davula vurma eksik…
az sonraaaaaa!! gümmmm, birazdaaaaaannnnnn!!! bummmm!!, başka hiç bir yerde göremeyeceğiniiiiiizzzz!!! wroaaaaaa!!!, reklamlardan sonra!! hobaaaa!!
Bir ara Ali Sami Yen’i ”eski yapı, maç oynanması tehlikeli olur” diye yasaklı stadlar listesine alacaktı da UEFA, haftasına badana boya yaptılardı, maç oynatmak için. Eskinin, boyanınca yeni ”gibi” olacağı ilk ve son defa orda keşfedilmedi tabii. TR de ”yeni medya”dan bir sonraki adım, Kanyon’a Sümerbank mağazası açmak olacak, korkarım…
Medya! Eskisi, yenisi… Same same but different…
Seneye Bilgi üniversitesine kayıt yaptırmak için cebine 18 bin lira koyup gidenler, nizamiyeye geldiklerinde ”Bu Üniversiteye Erişim Engellenmiştir” diye beyaz bez üzerine kırmızı boya ile bir yazıya denk gelirler mi acep? Zannetmem! Parayı alan mutemet işsiz mi kalsın?
Neyse ki ben nöbetteyim. Bu sene de 5 Posta’ya erişim engelli.
Biliyorsunuz, Democratic Republic of Turkey’in sansür kuruluna bir itiraz dilekçesi vermiştim. Ona red cevabı geldi. Sürpriz!
Sorumlu bir kişi, ”8000 kapalı siteye bakmayın siz. Uyar & kaldır (nasıl bir ismi var bu işlemin?) yöntemiyle 7000 siteyi kapanmaktan kurtardık. Evet, alkış?” diye bir demeç verdiği için, o dilekçede ”sitede hangi içeriğin şikayete konu olduğunu” sorduk. Sorduk ki, herkes gibi uyarılınca biz de kaldırırız belki diye…
”Zıttırıbıttın mı?’‘ diye bir cevap geldi.
Biz de tuttuk idare mahkemesinde dava açtık. İyi etmiş miyiz? Ettik tabii. Elin çakalı ”Türk kendi karısını ..kerken gizli çekim kayıt yapıyor” diye video tag’leyip, siteye koyuyor. Sansürü yese, mahkemeye gidecek yüzü yok. Bense liberteryen, Soros’cu bir cinsel kültür sitesi sahibi olarak AİHM’e kadar gideceğim. Yüzüm var…
Yani bu iş pek same same but different olmayacak gibi. Ona göre!
Glögg, Kuzey Avrupalı’nın Noel sofrasında vazgeçilmez bir unsur. Bilmiyorum nasıl anlatmak lazım ama bir nevi tatlı, sıcak şarap diye de adlandırabilirim belki. Sıcak şarap deyince, Zaman Gazetesi’nin dertlerine tercüman olduğu, resim galerisi açılışında kaynatılan şarabın kokusu yüzünden istifra eden üniversite öğrencileri aklıma geliyor. Bir bakıma isabet olmuş ha? Resimlere bakmaya yetişemeden dışarda kusmuşlar. Sergiyi görebilseler öyle sanatın içine tükürebilirlerdi. İçine tüküreceklerine dışına kusmuşlar. Büyük incelik!
Öte yandan da olmayan, fiktif üniversite öğrencilerine giydiriyormuşum gibi bir his var içimde. Sakın Zaman’ın bu yaptığı, şu pısırık insanların başvurduğu tipik ”bir arkadaşın sertleşme sorunu var da, onu şeydecektim” tarzı bir çaresiz çığlık, sesleniş olmasın?
Neyse ki bizim sıcak şarap çakması o kadar iğrenç değil. İçine badem ile kuru üzüm de atıyorsun, pek tutuyor. Glögg’ün tedariki ise alkol ihtiva ettiğinden dolayı yalnızca devlet babanın belirlediği özel tekel bayilerinden mümkün olabiliyor.
İşte böyle bir tekel bayiine, yani Systembolaget‘e doğru, termometrenin -22 yi gösterdiği buzlu, gri bir Stockholm öğleden sonrası ilerliyorum. Metrelerce uzaktan kendini belli eden insan kuyruğu bana YouTube’da gördüğüm bir videoyu anımsatıyor. 90 yılında ilk Mc Donalds’ın Moskova’da açılışı. 20 yıl sonra, o kadar uzun olmasa da benzer bir kuyruğa doğru ilerliyorum. Glögg için değer mi bu sıkıntıyı çekmeye, yoksa marketten alkolsüz versiyonunu alıp evde konyak ile mi karıştırsam diye düşünürken bir şey oluyor…
Bazen hiç ummadığınız anda, dalgın olduğunuzda önüne bir şey çıkar da irkilirsiniz ya!
İki kız, bir süre benimle aynı hizada yürüdükten sonra ani bir manevra ile önümü kesiyor. Yüzlerindeki gülümsemede saflık ve utangaçlığın yanında tam da adlandıramadığım bir sıkıntı ifadesi var.
-Bir şey sorabilir miyiz?
-Ah! Evet, tabii sorabilirsiniz!
-Sence biz nasılız? Yani bizi nasıl buluyorsun? İlk gördüğün anda ne düşündün?
Kızlara bir bakıyorum şöyle. Bu bir kamera şakası bile olamaz. Evet, pek tatlılar. Yani aslında güzeller diyelim… Öyle erotik bir anlam yüklemeye gerek yok ama bildiğiniz güzeller yani. Melekvari bir güzellik. Al, götür, birbirlerini keselettir. Otur, seyret!
İnanmayacaksınız diye söylemeyecektim ama yalan söyleyecek ne borcum var?
Biri Asyalı melez, diğeri bildiğiniz tipik İsveçli. Aranızda zenci, asyalı, hintli seveni vardır, sevmeyeni vardır. Fakat söyleyeyim; İsveç ırkı öyle bir ırktır ki, kendi belki çok güzel olmasa da bu saydığım diğer ırklarla karışınca ortaya akıllara durgunluk veren şeyler çıkar.
Kafamı sağa, sola ve arkama çevirmeden yapamıyorum. Var bu işte bir pislik.
Çok şekersiniz diyesim gelmiyor. Bir şekilde olan bir şeye hakkının verilmemesi sanki kursağıma oturacakmış, günah addedilecekmiş gibime geliyor. Mahalle baskısı da var. O olmasa, ”Maaşallah, canavar gibisiniz, süper gideriniz var. Nabokov sizi görse kitap değil ansiklopedi yazardı… Ama yok yazamazdı. Çünkü elleri sürekli meşgul olurdu. Off saçmalıyorum. Bir yerde oturup kahve içelim mi?” diyesim var. Diyemiyorum… Geveliyorum bir şeyler. Kafam zonkluyor, başım dönüyor.
-Peki sence kaç yaşındayız biz? Ne gösteriyoruz?
-Ehh! 16-17?
Galiba yavaş yavaş anlıyorum olayı. Şu gazetede yazan türden bunlar. Sigara ve alkol almaya yaşları tutmadığı için hiç tanımadıkları insanlara cilve ile yaklaşıp onlara dükkandan mal çıkarttıran kızlardan. Polis şefinin gazeteye verdiği demece göre cilvenin yetmediği yerde blowjob a kadar gidiyormuş olay. Oldukça yaygın bir fenomen aslında. Yıllardır duyuyorum, okuyorum. Bazı lise öğrencilerinin telefon kartı karşılığı da bu işleri yaptıkları söyleniyor. Gayri safi milli hasılanın yüksek olduğu ülkelerde Sugar Daddy‘lik müessesinin de garip bir şekilde ucuza geldiğini aklınızın bir köşesine yazın!
Artık sıranın uzunluğu mu yoksa kendi ahlak normlarım mı bu kızları yüzüstü bırakmama sebep oldu, bunun tahminini sizlere bırakayım. Ancak oradan uzaklaşırken kendi kendime alkolsüz glögg’ü konyak ile karıştırmanın sert glögg’e oranla daha iyi kafa yapıcı olduğu ”neredeyse” aklımdaki tek şeydi.
Bu yaşadığım küçük macerayı, Noel gecesi Fransız arkadaşım monsieur Preud’homme ve karısı ile içki masasında glögglerimizi yudumlarken konuştuk. 4 yaşındaki kızının gelecekte edineceği erkek arkadaşları, cinsel eğitimi konusundaki fikirleri ve düşüncelerini ağzımızda geveledik. Psikolog olan madame Preud’ homme’un, kızlarının doğumu sonrası artan migrenine karşı ilk defa geçen hafta joint sardığını öğrendim. Marihuananın legalize olması üzerine fikir teatisinde bulunurken aklıma alkol, bilimum keyif verici madde ve fuhuşa karşı son derece sert bir politika yürüterek tüm konsepti yok yere dramatize eden, bu naneleri yemeyi bir matah haline getiren İsveç Krallığı’nda, yaşları tutmayan genç kızların bira ve sigara için tanımadıkları insanları ağızlarına alışı geldi.
Neden sonra Küçük Sofie’nin, güzel yeşil gözlerini gözlerime dikerek kuru üzümleri sıkmaktan vıcık vıcık olmuş ellerini pantolonuma sürmesiyle kendime geldim. Kızmadım Sofie’ye. Saçını okşadım.
Madame ve monsieur Preud’ Homme ları şöyle bir inceledim, dudaklarıma götürdüğüm glögg kadehimin üzerinden, çaktırmadan. İçimden bir ses, minik Sofie’nin asla bu tür yollara düşmeyeceğini söyledi. At, sahibine göre kişnemez mi? Elma, ağacının dibine düşmez mi?
Nazareth’li marangozun tekrar göğe yükseldiği o gecede, bir masa etrafında toplanan katolik, protestan ve müslüman orjinli inançsızlar olarak kadehlerimizi kaldırdık.


Güzel bir fotoğraf. Son derece etkileyici yüz hatlarına ve tüm çekiciliğine rağmen bulunduğu mekanı ve bu mekandaki diğer ögeleri örtmüyor kadın. Bunu kendisine söylesek bozulmazdı. Hem kendine o güveni var hem de o an ve mekanla tek vücut olmaktan duyduğu haz ve doyum…
Mevsim değişikliğinden psikolojik çöküntüye gireceğimiz şu günlerde eski alışkanlıklar, rutinler belki biraz insanı rahatlatabilir. Biriken üç beş haber ve bağlantılarını kısa yorumlar eşliğinde pazartesi günleri vermeye devam…
# Aldığım insider bilgilere göre Türkiye’de seks-shop’larda en çok satan ürünlerin başında Fleshlight geliyormuş. Erkeklere özel bu aleti biliyorsunuzdur. El lambası şeklinde ama içi kuku gibi tasarlanmış. Bu çok da şaşılası bir haber değil. Ancak bu bilgiyi alıp, üzerine artık Türkiye’de de satılmaya başlanan Sahte Kızlık Zarı‘nı koyarsak durum biraz içinden çıkılması zor bir hal alıyor.
Alt alta koyup toplayalım, çıkaralım:
Erkekler kukusuzluktan Fleshlight alıyor.
Kızlar patlayan kukularının içindeki istepneyi yenisi ile değiştiriyor.
Bu denklemin bir bilinmezi olarak x var. Ama bu x de Altı Ok‘u görünce bacaklarını açan memleket kadını sayısına eşit değildir herhalde. Ben bu denklemin içinden çıkamadım. Yine de en azından ülkeme şeriatın gelmeyeceğinin bir belgesi bu Yapay Kızlık Zarı. Mısır’ın en ünlü din adamlarından Abdül Muti Bayumi, bunu satanların idamla cezalandırılması gerektiğini söylemiş. Ey Türk kızı! Atan olmasaydı, ünün ve şanın dünyada Yunan kızları ile birlikte anılacaktı. Şükür ki ülkemde hem muhafazkarlığı hem de girişimciliği aynı ruh ve bedende buluşturmasını bilenler var da söküğümüzü, patlağımızı diktirip, onarabiliyoruz.
# Hazır geleneklerden, kadınların bu gelenek, örf, adet ve ananelerden çektiklerinden bahsediyoruz, geçenlerde FriendFeed’in Feminizm grubunda vuku bulan İslam ve Feminizm başlıklı tartışmaya da bir göz atmanızı tavsiye ederim. Ortamın muhafazakar olan ve olmayan entelektüelleri (hatta bazılarının et mi balık mı olduğunu ben de hala anlamadım) baya güzel açıkladılar kendi bakış açılarına göre. Cidden herhangi bir gazete veya tv kanalındaki kıçı kırık yazı ya da programlardan daha faydalı bulacağınızı düşünüyorum. Bizzat ben katılmadım tartışmaya. Hem İslam hakkında orada tartışanlar kadar bir bilgim yok hem de feminizmin İslam’a göre açılımını yapmayı kendi hayata bakış açıma göre gereksiz buluyorum. Tüm bu çabalar bana Cin Ali’yi bir edebiyat şaheseri haline getirme uğraşıymış gibi geliyor. Uzaktan seyredip, bilgilenmek de büyük kazanç…
# Yine rotayı çok çevirmeden, alakalı bir konu üzerine oldukça ilginç bir paylaşım. Zeynep Sayın tarafından Star gazetesine 2008 yılında verilmiş bir röportaj. ”Başörtüsünü tehdit olarak görenler örtünme eyleminin ontolojik anlamını gözardı ediyor”
# WAR IS PEACE, FREEDOM IS SLAVERY, and IGNORANCE IS STRENGTH… Ya da Türkçesiyle SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR… George Orwell’in ünlü 1984‘üne atıf yapıldığında ilk akla gelen bu slogan, wikipedia’da gayet yalın bir şekilde temellendirilmiş.
Romanın distopik dünyasında, totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir…
Tüm kitabın ve konseptinin en çarpıcı yanı, kafası çalışan herhangi bir insanın irkilerek tepki göstereceği bu sloganın kürsülerden, megafonlardan, yayın organlarından müthiş kalabalıklara hitaben söylendiğinde, o kalabalığın paralize olmuş gibi dinlemesi, tepki vermemesi, bu absürdlüğün farkına varmak bir yana alkışlarla tasdik etmeleri…
Nerden aklına geldi diyeceksiniz… ”Türkiye’de İnternet Sansürü Yok” demek ile ”Özgürlük Köleliktir” demek arasında fark olduğunu düşünen var mı aranızda?
İnternet sansürü, filtrelemesi veya her ne nane ise, bizlere söylenen o asil amaçları asla karşılamıyorsa ve üstelik adlarına mücadele verdiklerini söyledikleri ”çocukları” bilhassa devletin sözde koruyucu kolları ihanete atıyorsa… Ve üstelik bu Avrupa’nın göbeğinde oluyorsa…
İnternette çocuk pornografisini bloklamak nasıl bir fiyaskoya döndü? Bu konuda ”asın, kesin” diyenlerin asıl yüzlerini dönmeleri gereken hedefi gösteren bir blog yazısı olarak alabilirsiniz.
# Eskiden Günün Yerli Gacısı oluyordu. Şimdi niye yok? Soranlar var… Tekrardan bunu canlandırıp canlandırmamak konusunda bir fikrim yok açıkçası. Ancak bu işi eğlenceli veya heyecanlı olduğu için yapmak isteyenler ya da içinde önlenemez bir teşhir isteği olanları da Tumblr blogumun submit bölümüne yönlendirmek uygun olacak herhalde. Link’e tıkladığınızda ilk olarak ”submit a text” yazısı geliyor. Ancak fareyi bunun üzerine sürerseniz yalnızca Text, yani yazı değil, aynı zamanda link, fotoğraf ya da video ekleyebileceğinizi de göreceksiniz. Video eklemek için yalnızca videonun linkini koymak yeterli olur. Gerisini ben hallederim. Çok ofansif olan paylaşımları yalnızca Tumblr blogunda bırakıp diğerlerini buraya da almak gibi bir fikrim var. Memlekette henüz şeriat yok, belki geleceği de yok ama eşşeği sağlam kazığa bağlamak gerektiğini biliyorum.
# İlk paylaşımı ise aramızda tanıdığımız, ama isminin açıklanmasını istemeyen biri yapıyor. Daha çok şey yazarım buraya ama bu kadarla yetinmek zorundayım.
Bol bol fotoğraf, link ve video gönderin. Size ait olmasına gerek yok, internette rastladığınız ilginç bir şey olabilir. Konu sınırlaması da yok.Kayda değer şeyler olmasına dikkat edin.
Geçenlerde eski bir (dost diyeyim artık) dosttan mail aldım. Bazen olur hani, unuttuğunuz bir insandan haber alırsınız, suratta belli belirsiz bir gülümseme belirir. Öyle oldu diyebilirim. Yazan, günün eski gacılarından Gece Doe… Hani hatırlıyorsunuz, ”bunlar silikondur, gerçek olamaz bunlar” yorumlarına sebep veren Gece Doe.
Biraz lafladık. O zamanlar aşk acısı vardı onda. Köprünün altından çok sular aktığını söyledi. Yeni fotoğraflarını benle ve dolayısıyla sizle paylaşmak istediğini belirtti. Blog yazmanın bu tip kaynaştırıcı, sosyal etkisini seviyorum. Dalgaya aldığımı zannetmeyin, çok ciddiyim.
Hakkında pek az şey biliyorum Gece’nin. O zamanlar bir blog tuttuğundan bahsetmişti kendisi. Hangisi diye sordum, söylemek istemedi, ben de ısrar etmedim. Bazen herşeyi bilmek iyi değil. Bir de kişinin kendine özel (private privacy) hayatı diye birşey var. Kişi istediği şeyi, istediği insanlarla, istediği kadar paylaşır. Buna saygı duymak gerek.
Friendfeed yorumlarını da buraya almaya başlamadan önce blogun en fazla yorum alan postası olmuştu o posta. Ayrıca yalnızca 2 fotoğrafla başarmıştı bunu. Bakalım bu sefer nasıl olacak? Gerçi nitelik değil, nicelik önemli. Araya kılçık kaçmaz umarım.
Not: Bu arada bug var bir yerde. 5 foto var, ama alakasız başka fotolarda çıkıyor arkadan. Bakacağım buna ilk fırsatta

Geçenlerde baktım, SuicideGirls’deki üyeliğimin süresi bitmiş ve benim bundan haberim olmamış. Kredi kartı bilgilerim de oradaki hesabımda kayıtlı olduğu için şirket hesabımı otomatik olarak uzatarak parayı çekmiş hesabımdan. Dolayısıyla aboneliğim bir yıl daha uzadı… Sağlık olsun, büyük felaket değil nasılolsa…
Böyle kötü bir huyum var. Düzensizim, herşeyin son vaktini falan kaçırırım. Hesapta para olmasına rağmen tüm faturalarıma hatırlatma gelir, sonra ekstra hatırlatma ücretiyle beraber öderim. Para konusunda öyle bir vurdumduymazlığım var.
Esasında memur çocuğu olduğum için paranın hesabını bilirdim Türkiye’deyken. Hatta o kadar ki, laf aramızda lakabım ”yahudi” idi arkadaşlar arasında. Ne olduysa buraya taşınıp ciddi anlamda kendi paramı kazanmaya başladıktan sonra oldu.
Bunu söylemeye utanıyorum ama, inanır mısınız arabam olmadığı halde garaj parası olarak 2 yıl boyunca ayda 90 euro gibi bir para ödemiş adamım. Birinden buldum garajı… Şehrin göbeğinde, kapalı garaj. Altın değerinde burada, beli bir karaborsa değeri var. Türkiye’de restorana gidince çocuklar arabayı kaldırıma çekiyor ya… Yok burda öyle birşey, anında kesiyor ecnebiler 100 euro cezayı. O yüzden kapalı garaj ”kılsız kuku” değerinde. İşte arabam yok ama, garajı Porsche kullanan birine karaborsada kakalarım hava parası alarak diye tutum elimde iki sene. Gerçi üç ayda anladım bu garajı elden çıkarmanın bir sürü iş gerektirdiğini falan. Ama telefonu kaldırıp garajın asıl sahibi şirkete ”garajınızı istemiyorum, kontratı iptal edin” demek için yirmibir (21) ay daha bekledim.
SuicideGirls için karttan çektikleri paranın miktarını bile kontrol etmedim. Postayı yazarken bilgi eksik olmasın diye kontrol edeyim dedim. Aylığı 4 dolara geliyormuş yıllık üye olursan… Sahteydi, Emo’ydu, fotoşoptu, Türk müydü, Yunanlı mıydı muhabbetinden beyni sikilenlere alternatif olabilir. 4 doları öde, geyikten kurtul, olaya konsantre ol… Benim şahsen yurdumun gacısına ayrı bir şeyim var… Olmayan şeyin özleminden midir nedir, bilemiyorum. O yüzden bir Türk Gacısı bin Suicide Gacısına bedeldir diyorum yine de.
Bu SuicideGirls hesabına da ayda 2 defa falan girerim. Biraz röportaj, haber, müzik kısmı falan var. Çok ABD eksenli, o yüzden fazla ilgimi çekmiyor. Gacılar çok iyi tabii. Hepsi amatör diyebiliriz. Daha doğrusu amatör derken… Bunlarda muhakkak bir ekstra modellik işi oluyor herhalde. Ama öyle podyumlarda veya Hürriyet’in fotoğraf galerilerinde görülen modeller değil bunlar. Daha çok lokal model işlerinde çalışıyor olmalılar… Bazıları da sırf zevk için yapıyor. Bir de SuicideGirls çok saygın bir marka. Orada çıkmak bir statü hatunlar için. Hiç dikkat etmemiştim bugüne kadar, biraz daha dikkatli bakayım fotoğraflara yapılan yorumlara. İlginç, bizdekinden farklı bir trend görürsem paylaşırım sizle…
Bugünkü paylaşım fotoğraf olsun ama… Onda da fotoğrafın yanına bir de Marilyn Manson parçası koyayım. Sevdiğim nadir Tv programlarından birinde geçen hafta Marilyn Manson konuktu. Anal seksi çok seviyormuş… Prime time da söyledi bunu herif. Bir de konserlerden önce veya sonra backstage de havanın soğuk sayılabilecek belli bir derecede olmasını istermiş. Niye diye sordular… Backstage’e gelen kızların meme uçları sert oluyormuş o zaman. Tipine bakıp burun çevrilmemesi gereken bir herif Marilyn. Düşün ki herkesten öğrenecek birşeyi var insanoğlunun.
O yüzden SuicideGirls’den seçtiğim bu hatunun serin yerde saklanmış olmasına özen gösterdim.


Kıza da yazdım teşekkür mailinde, bu blogu tutmak (bir yandan zaman zaman sinirlerimi bozsa da) bir şekilde daha eğlenceli olmaya başlıyor.
Tv deki futbol programlarını aratmayacak şekilde fondaki mobilyalar Avrupai diye de suçlanan bir önceki Günün Gacısı‘nın yorumlar kısmında Doe harekete destek olacağını yazmıştı.
Günün gacılarını çok sık aralıklarda yayınlayıp okuru şımartmak istemiyorum ama bir öncekinde çok laga luga oldu, 25 metreden doksana çakar gibi koyuyorum bunu da… Tümer Metin hırsıyla… Parmaklarımla da gökyüzünü işaret ediyorum…
”Sitede gördüğüm fotoğraflara o kadar özendim ki, ben de sırf bunun için çekip gönderiyorum.” Gece Doe…

Uzun zamandır siteni takip ediyorum. Benim de çok beğendiğim bir çalışmama okurların nasıl bir yorum yapacağını merak ettiğim için seninle paylaşıyorum. Kısa bilgi verin demişsin.
-Biiip- benim adım , İstanbul ‘da yaşıyorum. -Biiip- üniversitesi’nde okuyorum. Evet evet cinselliğe farklı açıdan bakanlardanım…

Son Atılan Yorumlar