Dizlerimin Üstü Çekirge ile Dolmasın
Bir süre önce, Türkiye’den İsveç’e gelecek 25 kişilik bir grubu gezdirme, yatırma ve yedirme işini üzerimize aldık bir arkadaşla beraber. Bakın ”eğlendirme” demedim bilerek. O imkansız çünkü. Nedenine gelince; hani şu zihinlerde karikatürize edilen tipik Türk kızı tiplemesi vardır ya… Erkek arkadaşına sürekli naz, afra ve tafra yapan, gidilen restoranda salatanın sirkesinden tut, garsonun 5 saniye masaya geç bakmasına kadar her şeye irite olan, tuvalete giderken erkek arkadaşını da kapıda nöbet tutmak üzere peşinden sürükleyen Türk kızı… Sözüm meclisten dışarı, yurtdışına çıkan çoğu Türk insanı, dünya görüşü, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, ”Türk kızı”laşıyor. Bunu nasıl memnun edersin? Neyse, işin bu tarafını uzatmayacağım, çünkü konu o değil.
Konu, Türklerin çekirgeler gibi, gittikleri ve keşfettikleri yerleri (ve şeyleri) tar’u mar etmeleri, kurutmaları. Mesela güzel bir otelin restoranında kendileri için özenle ”domuz yağı değmemiş” mutfak kapkacaklarında hazırlanmış soslu balıklarını yerken onları bir görmelisiniz. Sofraya ekmek ve salata ile beraber, balığın üzerine dökmek için bırakılan sos, balık gelene kadar kaş ve göz arasında, vücutlarının üst kısımları ile masaya abanmış yarı insan, yarı çekirgeler tarafından ekmekler banılarak tüketiliyor.
Bu kadar çeşnili bir mutfağa sahip ülkenin, yemek yeme adabından bu kadar uzak olması hayret verici. Amaç yemeği yemek değil, yutmak, tüketmek, doymak.
O sebeple Türk’ün geçtiği yemyeşil vadiler, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalara, yaşamak ve çalışmak için yerleştikleri şehirler de İstanbullara dönüşür.
Sustainable development diye bir olay var, gavur üniversitelerinde çevre mühendisliği bölümlerinde falan okutuluyor. Türkçesi, oturduğun yeri harab etmeden, pisletmeden, kaynakları fütursuzca tüketmeden, nasıl insanca yaşarsın, gelecek nesillerin de hayatını karartmazsın… Aramızda en kültürlümüzün, sustainable lafında sustain i duyunca aklına Gary Moore’un Parisenne Walkways‘deki gitarı öttürüşü gelir oysa. Öyle ya, o da sustain bu da sustain. Birinde kaliteyi düşürmeden, aynı standartta belli bir süreklilik sağlıyorsun, öbüründe de sesde sustaini yakalayıp, şiddetini ve kalitesini düşürmeden uzatıyorsun. Aslında ben edepli anlatmaya çalışıyorum ve öyle de devam edeceğim. Ama anlamakta zorluk çekenler için tavsiyem, tüm olayı ”piç etmek” fiiline de indirgemeleri. Tekrar edepli tarza dönelim…
Aslında Türklerin çekirgelere olan benzerliğini ve sustainability prensibini daha birçok konuda gözlemlemek mümkün.
MedyaTava’da okuyorum: Sanal Dünyanın Ünlüleri Artık Raflarda diye başlık atılmış. Türk blogosferinde dikkat çeken blog yazarları, birer birer kitapları ile dizlerinizin üzerindeki yerlerini alacaklar. İlk olarak Pucca’nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası adlı kitabı çıkıyor. Zannedersem haziranın hemen başlarında olacak bu.
Aranızda hatırlayan olur belki, bundan uzun zaman önce blogu kitap olan blog yazarı olayının ecnebilerde yavaş yavaş görülmeye başladığına ve bizdeki yetenekli yazarların da bu işi kotarabileceklerine değin görüşlerimi açıklamıştım. Böyle bir şey olacağına benle birlikte inanlar için, bu işi ilk yapması muhtemel kişinin Pucca olacağını kestirmek güç olmamıştır. Bu, Pucca’nın cidden hakederek kazandığı bir başarı. Kimse profiline Marilyn Monroe fotoğrafı koydu diye tutup, ”al kızım sana bu imkanı veriyorum’‘ demez. Düzenli ve itina ile uzunca süre tutulan bir blog, bunu destekleyecek şekilde, sosyal medyada yine aynı başarı ile varolma gibi faktörler kanımca Pucca’nın yeni çıkacak kitabının satışlarına bugüne kadar Türkiye’de ilk çıkış yapan yazar olarak kimsenin görmediği bir başarıyı yakalattıracak.
Video ile de desteklenen başarılı pazarlama, kitabı bekleyenlerde merakı üst düzeyde tutuyor. O eller Pucca’nın mı? Kitabın kapağındaki kız o mu? Anonimliği güme gidecek mi? Kaç sayfa? Fiyatı ne? O kadar çok soru soran oldu ki videoyu seyredenler arasından, aklımdaki soruyu soracak fırsatı ben bulamadım. Why did you wear that puffy shirt???
Benim gibi, ne eski karısının ne de babasının aşk hayatını dahi merak etmeyen bir insanın tutup da Pucca’nın özel hayatını merak edeceğini düşünmek garip kaçar. Peki almayacak mıyım kitabı? Tabii ki alacağım. Her şeyden önce az veya çok tanıdığım bir insanın, hatta belki onun da ötesinde bir blog yazarının bu başarısı ile gurur duyduğum için alacağım. Hatta söz veriyorum, almakla kalmayıp hepsini okuyacağım. Çünkü şu satırları yazarken, karşımda küçük bir yığında, aylar önce aldığım, ama asla yarısından öteye geçemediğim kitaplar da var. Ancak Türkiye’de bir ilki, ayrı, başka bir yere koymak tabii ki gerekli.
Cem Mumcu ve Okuyan Us, Dizüstü Edebiyatı serisinden çıkacak diğer blog yazarlarını da şemaya koymuşlar. Her Boku Bilen Adam ve Sami Hazinses sırada. Onları da tebrik ediyorum bu arada.
Pucca ile gurur duydum, HBB ve Sami’yi tebrik ettim. Peki her şey çok güzel olacak mı? İşte orada ciddi şüphelerim var. Çekirge sendromu ne zaman ve nasıl vuracak tam bir tahmin yapamıyorum. Ama o lanet sürünün tüm yeşilliği, tazeliği, heyecanı bir gün gelip kurutacağına emin olduğumu söyleyebilirim.
Cem Mumcu’nun Okuyan Us’una laf söyleyebilir miyim? Zannetmem! En azından bir kapitalist olarak çenemi tutmam lazım kendimle çelişmemek için. Yükselen bir trendi görmek, dünyada olan biteni ama iyi, ama kötü, Türkiye şartlarına uydurarak yakalamaya çalışmak ve bundan da fabrikasyon usulü para kazanmak istemenin çok fazla eleştirilecek bir tarafı yok benim kitabımda.
Öte tarafta da, ister hobi olarak başladıkları bir uğraş olsun, ister tutkuyla kendini cyberspace’de bir şeyler karalıyorken bulanlar olsun, belli bir uğraş sonucunda ellerinde eni, boyu, derinliği ve hacmi ile bir eser tutacak olanların duyacakları heyecanı da anlıyor ve paylaşıyorum. Tahminim, ben de dahil olmak üzere hepimiz bu işten maddi karşılık beklemek yerine üste para bile verirdik. Hem kökeni blog yazarlığından gelmeyen, diğer kitabı çıkan yazarlara da bakarsak, kim kitap yazıp da para kazanmış ki? Hatta kitabı çıksın diye yayınevinin gazetelerde yaptığı reklamların parasını kendi cebinden ödemek zorunda olan yazarlar bile varken. İşte benim, telif hakları sözkonusu olunca, ”ama eser sahibi nasıl para kazanacak” diyenlerin ağzına kürekle vurasım bu yüzden geliyor. E allahın eblehi, zaten para mı kazanıyor yazar veya müzisyen?
İşte zurnanın zort dediği yer burası. Bloglar yeni bir dünyaya ve sisteme ait. Adı üzerinde, yeni medya. Bunları fabrika bandına sürer gibi, etiketlerine yılın aylarından birinin ismini oturtmak, buharlı makinanın yeni icad edildiği devirlere ait bir düşünce değil mi? Hele dijital olanı plastiğe ve kağıda dökmek, kamyonlarla dağıtımını yapıp raflara koymak, araya aracıları sokmak… Sanki yayıncı, kamyoncu, kitabevi, matbaa yola iki sıra halinde dizilip tünel oluşturmuşlar, yazarı ortadan geçirirken ellerindeki raf suntaları ile beline beline vuruyorlar. Ha bir de bu tünelin sağına ve soluna, sayfa hışırdatıp, ciğerlerine selüloz çekmezse agresifleşen narkomanları koyalım.
Bir küçük bilgi eşliğinde biraz da basit matematik, mantık yapsak?. Örnek olarak yine Pucca’yı kullanalım. Wired Magazine Editörü Chris Anderson‘un ismini verdiği bir Long Tail kavramı var. Bu kavramdan yola çıkarak, ister fotoğrafcı ol, ister müzisyen, ister yazar, eğer yaptığın işi takip eden 1000 tane sadık izleyicin, okuyucun varsa bundan hayatını kazanman mümkün.
A creator, such as an artist, musician, photographer, craftsperson, performer, animator, designer, videomaker, or author – in other words, anyone producing works of art – needs to acquire only 1,000 True Fans to make a living.
Pucca, 3000 civarında okuru, 2000 i aşkın FF takipcisi ve 4000 civarında twitter takipcisi ile zaten bu eşiği çoktan aşıyor. Asıl kahramanlar, Pucca, HBB veya Sami Hazinses gibi o kitapların içini yazanlar. Kendi bileklerinin hakkı ile gelmişler oraya. Burada hemfikiriz de, kazancın kime gittiği konusunda çok aydınlık değil kafalarımız galiba.
Ne okuyan, ne de basan, hele de yazan, gereğinden çok alınganlık yapmasın bu yazdıklarıma. Her şeyi bildiğimi zannetmiyorum. Zaten belki bir tane de doğru yok. Bazı şeylerin henüz çok başındayız hepimiz. Ama millet olarak sustainable development a meyilli değiliz. ”I – ıh.. Yimeycen..” diyoruz.
Her ay bir blog yazarının kitabı dizlerinizin üzerinde fikrinin de alıcısı çok olacaktır. Çekincem, kitleler halinde, ki bunlar Okuyan Us taklitcileri, Pucca, HBB ve Sami’nin izinden gitmeyi tek amaç olarak görecek diğer blog yazarları veya selülöz kokusuna bağımlı olup, ucuza temini için köprü altlarında korsana koşacak okurlar da dahil olmak üzere bokunun çıkarılması, işin barlar sokağı, tuhafiyeciler çarşısı, overlokcular pasajına dönmesi.
Eğer bu yazıyı okuyup da, ahh keşke benim de blogum kitap olsa diyenlere:
Hulusi Kentmen’in kapını çalmasını bekleme! Google is your new religion! Self publishing ve print on demand diye arattır. Ve lütfen Creative Commons‘un ne olduğuna iyi bir bak.
Haa tabii, bir de yazacak bir şeylerin olması lazım. Söylemek gerekli mi bilemedim.

41 Yorum Postalanmış
Merhaba,acaba sizin kadar kendi ülkesinin insanını küçümseyen,aşağılayan kaç insan vardır? Türk'lerden bahsediyorsunuz çekirge sürüsüne benzetiyorsunuz ama burada ki alman ve rus turistleri de görüyoruz.Eve ölçütümüz rus şu bu değil fakat bunun türklükle bir alakası olmadığı da belliyken neden bu türk türk vurgusu?
Sosyolojide iki artı iki eşittir dört.Ekonomik seviyesi düşük olan toplumlarda bu toplumsal yaşamada yansır.
Ayrıca söylemezsem içimde kalır diğer yazılarına göre içi boş bir yazı olmuş.Biraz reklam okudum yazı bitti.
@ Serdar,
En son Talisman'ı kırdığımdan beri eleştirileri kişisel alıp cevaplamıyorum artık. Sonuçta benim anlatmaya çalıştıklarım, okuyanın anlayabildiği kadar.
Türk'ü aşağılamak üzerine yaptığın yorumlar falan tamamen bullshit olmuş zaten. Onlara hiç girmek istemiyorum.
Ama şu var:
Baktım, blogun varmış. Aslında senin 4 senede öğreneceğin bilgi var şu yazıda.
Neyse boşver….
Yazıda da belirttiğin gibi serbest piyasa algınla çelişen bir yazı yazmışsın. Aslında o metaforları filan bir kenara bırakırsak, serbest piyasanın bir değerin daha içini boşaltacağından bahsettiğini söylemek mümkün. İşin sonunda eklediğin self publishing'i ise serbest piyasanın güzelliği olarak değil, paylaşmanın ve piyasadan uzaklaşmanın bir güzelliği olarak algılayabiliriz. Bu durumda burada sayfalarca liberalliği savunmuş biri olarak, liberalliğin olmazsa olmaz koşulu serbest marketin senin bile içinde tam olarak sindiremediğin bir olgu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Ha buradan varmak istediğin ne diyecek olursan, kapitalizm ve serbest pazar filan, bunlar öyle büyük yalanlar ki, seveni dahi içine sindiremiyor be annem. (Sosyal mesajımı sikeyim)
@ Selamon,
Aslında çelişmiyor. Serbest piyasa, adı üzerinde serbest piyasa. Üreten ile tüketen arasında olması gereken aracılar varsa olurlar. şöyle düşün; köylü, çiftci ürününü şehire getirip pazarda satabilir, aracıya gereksinim olmadan. kaldı ki böyle pazarlar avrupa'nın göbeğindeki şehirlerde de sık sık oluyor.
Adamın taşrada bir yerde devekuşu çiftliği varmış, getirmiş, etini satıyor pazarda. Onu da alıyorum. Ama alışverişimi genelde marketlerden yapmayı uygun görüyorum. Her türlü ürünü tek bir mekanda toplama görevini görüyor marketler. Bana zamandan kazandırıyor. Bu aracılığının karşılığını da alması, bu karşılığı alırken istihdam sağlaması falan çok normal. Ayrıca gerekli de.
Kültür, sanat eserlerinde iş biraz daha başka işlemeye başladı teknoloji ile birlikte. Pucca örneğinde verdiğim gibi, hatun bu kitabı elektronik olarak veya print on demand yöntemi ile kendi de satabilirdi. Maalesef print on demand henüz biraz pahalı bir yöntem. Yakında öyle olmayacak ama. Bu yüzden belki bir süre daha yayınevlerine ihtiyaç var.
Fonksiyonu kalmayan ticarethane piyasadan silinir. Plak şirketlerinin başına gelen budur. Onlar gider, yerlerine başka özel teşebbüsler gelir.
Telif hakları ile ilgili rahatsızlıkların kökeninde serbest piyasanın, kapitalizmin yattığını düşünen insan sayısı özellikle Türkiye'de fazla maalesef. Ancak hiç düşündünüz mü, hangi serbest piyasada çok uluslu şirketler kazançlarını sürdürmek ve monopollerini devam ettirmek amacıyla devletin yargı ve yasama organlarını kullanır? Serbest piyasanın ilkeleriyle bunu nasıl bağdaştırırız? Bunlar, tam aksine, serbest işleyen bir piyasada ölmesi gereken iş modelleri. Ama bu monopollerin devlet desteği ile hala ayakta kalmaya çalışması ise bana daha başka şeyleri çağrıştırıyor.
o değil de, çekirge analojisi oturmamış bence, durumu yanlış çözümlemişsin. çekirge tüketir, türk dönüştürür ve dejenere eder. bu iyi bir şey.. mesela türkçeye bak, pek çok dilden kelimeyi, sondan eklemeli matemetiksel altyapısını hiç bozmadan, vurgu, tonlama ve telaffuz modifikasyonları ile asimile edebilir. batının tüketime dayalı kapitalist kültürü ile doğunun sadaka ve şark bezirganlığı kültürünü melezleyip yurdum kezbanı gibi, ayrıkotu misali son derece dayanıklı mallar ortaya çıkarabilir. yabancı bir mutfağı tecrube ederken, guideline, onaylanma filan arayacağına, hiç siklemeyip, deneme yanılmayla sosa yeni kullanım alanları bulabilir.
zevkler ve renkler meselesi olabilir ama ben bu milletin "çekirge" enerjisini seviyorum, göçebe, melez, kaynaşan bir şey :)
@ kara kadife,
taksim heykelin önünde dur. istiklal'e doğru bak. girişte camekanlı bir hamburgerci var galiba ikinci katta. Gözünü ona dik. Sonra arka planda görünen kilise midir, minare midir nedir onun kubbelerine bak. İki görüntüyü birbirinin üzerine yapıştır. Aslında bir şey yapma, yalnızca bak. Çünkü onlar yapıştırmış.
Sikeyim böyle dönüşümü.
Analoji oturmamış olabilir. Aslında seçtiğin örneklere bağlı bu biraz da. Bilhassa yemek adabı ve o masadaki talan, bana çekirgeden başka bir şey i hatırlatmadı.
Fenasi,
Eleştirilere bu kadar sert tepki veriyor olmanı anlamlandıramıyorum. Yazıyı okuduktan sonra ve "Serdar" isimli okurun yorumuna verdiğin cevabı da ekleyince, aşağıdaki yazıda bahsi geçen Okan Bayülgen durumundasın tam olarak. Sabredip okumanı rica ederim:
http://www.taraf.com.tr/telesiyej/makale-tahterev...
pucca tamam. samihazinses zaten tamam. bunların yazacakları herşey okunur. ama HBBA nın yazdığı kitabı okumam ben. gerim gerim gerilirim sürekli ona laf sok buna laf sok. ayar eder beni, eminim.
@ Enes Güler,
Sabredip okumaya çalıştım, zor oldu. Çünkü Okan'ı seyretmiyorum. Genelde Tv, özellikle de Türk Tv si, canlı futbol yayınları dışında pek seyretmiyorum. Acun'un ve Okan'ın isimlerini biliyorum, Medya Kralı'nı hiç seyretmedim, Esra bilmemkim, onu hiç duymadım. Arada böyle kopukluklar olunca, yazıda geçen ''lümpen, popüler kültüre sövüp popüler kültürden geçinen adam'' yaftalarını bana mı yapıştırmaya çalışıyorsun onu da tam anlamadım.
Bak açık söylüyorum, ben okuduğumu yanlış anlamış olabilirim. Dediğim gibi anlamını, içeriğini bilmediğim, yaptıkları işleri tanımadığım tonla adamın ismi var verdiğin yazıda. Yanlış anlamışsam düzelt beni.
Anlat bana, nasıl yani? Popüler kültüre sövüyorum. Sonra Pucca gibi popüler kültürden beslenen birinin yaptığı işi kendime malzeme mi ediniyorum? Cidden okuduğunuzu anlıyor musunuz siz? Daha sapla samanı ayıramazken kültür elitistliğine mi soyunuyorsunuz yoksa?
Bana kalırsa, vermeye çalıştığın örnekteki lümpenlerin, soytarıların arasında çok kalarak kendinizi o standartlara endekslemiş olabilirsiniz.
Serdar'a tepkim sert değil, aksine babacan. 3 yıl, 500 civarı blog yazısı, yorumları, trolleri, üzerine FF derken insanın embesilliğe karşı civatası sağlam durmuyor yerinde. Hata aslında bende, dediğin gibi. ''Türkleri aşağılıyorsunuz, bu yazı da reklam kokuyor'' tarzı bir yoruma cevap bile verilmez. Ama blog yazıyormuş kendisi. Türkiye'de ilk defa olan bir şey hakkında, genelde ''ayy şekerimmm çok sevindiim, harikasın, hemen alıciym'' tarzı şeyler yazılırken, telif hakkıydı, yeni medyaydı, teknolojiydi, bloglardı, korsan yayındı falan, ilgi alanıma giren bir konu olduğu için farklı bir yerden yakalamak amacıyla bu yazıyı yazdım.
Reklam???? Fuck you!!!
guzel yazi ,tespit dogru .
Sitenin altında neden kopirayt bilmemne yazmakta merak ettim şimdi? Creative Commons lisansı kullanman zor bir şey değil yanlış bilmiyorsam?
@ Vino,
Evet, haklısın. Bu yazıyı yazarken kimin dikkatini çekeceğini merak ediyordum zaten ben de. Bu bir ''terzi ve söküğü'' hikayesinden başka bir şey değil. Blogun teması custom olduğu için ve tema içindeki dosyalara yazılım hakkını temayı WP ye döken arkadaşım kaldırdığı için bir türlü elim gidip de değiştiremedim. Bir ara halledeceğim, söz.
yaa klasik ezik ortada kalmış ne idüğü belli olmayan iki laf birleştirdi diye -yorumlara cevabından anlaşıldığı kadarıyla- kendini bi bok sanmış zavallı. hele apaçi modunda aralara ingilizce kelimeler sıkıştırması tam komedi. türklüğe bu kadar atıp tutup ingilizce kekoluğu yapan biri. ya gerçekten ciddi kompleksleri var ya da mazide bir yerde türklerden yemişliği. ayrıca yarın gel senin kitabını çıkaralım deseler kapılarında oturup kuyruk sallayacak birisi.
Fenasi,
Sabredip okumaya çalıştığın ve uzunca yazdığın için teşekkür ederim. Evinde televizyon bulunmayan biri olarak; Okan neler çeviriyor, Acun survivor adasında gangbang mi yapıyor doğrusu ben de bilmiyorum. İlgili metni sabah işe giderken vapurda çayımı yudumlarken okumuş ve gülümsemiştim. Özetle, dikkat çekmek istediğim nokta Acun'un abidik gubidik işler yapması ve Okan'ın da "lümpen lan bunlar" diyerek Acun'a giydirmesiydi.
Hayır, amacım pop-kültüre sövüp, pop-kültürden geçinen adam yaftası yapıştırmak değildi. Yine de Türkler çekirge gibiydi diye sövmek ve arkasından kompleksli misin diye çıkışan adama "hadi ordan, hadi ordan" diye efelenmek biraz -ımm doğru kelimeyi bulamadım- seni amacından ve anlatmak istediğin kavramdan uzaklaştıran bir tavır.
Fenasi, samimi olmak gerekirse bu Türklere ve Türklerin abukluklarına laf söylerken takındığın üslubu biraz elitist buluyorum. Görebildiğim kadarıyla sağladığı bir fayda da yok. Bence bu noktada okuyanlar ikiye ayrılır: 1-Sktir lan ordan, ilik gibi karıları götürüp bize laf mı söylüyosun'cular.
Fenasi,
Sabredip okumaya çalıştığın ve uzunca yazdığın için teşekkür ederim. Evinde televizyon bulunmayan biri olarak; Okan neler çeviriyor, Acun survivor adasında gangbang mi yapıyor doğrusu ben de bilmiyorum. İlgili metni sabah işe giderken vapurda çayımı yudumlarken okumuş ve gülümsemiştim. Özetle, dikkat çekmek istediğim nokta Acun'un abidik gubidik işler yapması ve Okan'ın da "lümpen lan bunlar" diyerek Acun'a giydirmesiydi.
Hayır, amacım pop-kültüre sövüp, pop-kültürden geçinen adam yaftası yapıştırmak değildi. Yine de Türkler çekirge gibiydi diye sövmek ve arkasından kompleksli misin diye çıkışan adama "hadi ordan, hadi ordan" diye efelenmek biraz -ımm doğru kelimeyi bulamadım- seni amacından ve anlatmak istediğin kavramdan uzaklaştıran bir tavır.
Fenasi, samimi olmak gerekirse bu Türklere ve Türklerin abukluklarına laf söylerken takındığın üslubu biraz elitist buluyorum. Görebildiğim kadarıyla sağladığı bir fayda da yok. Bence bu noktada okuyanlar ikiye ayrılır: 1-Sktir lan ordan, ilik gibi karıları götürüp bize laf mı söylüyosun, çıktığın kabuğu mu beğenmedin'ciler. 2-Abi haklısın valla, bizim memleketin insanı bi türlü tekamül etmedi'ciler.
2 numarayı temsil eden olayı anlamış zaten, onlar için yapacak bir şey yok. 1 numaradakiler de bu üslup neticesinde her ne yapıyorlarsa ona daha çok saplanmaya, daha çok çekirge olmaya devam ediyorlar. Elitist ve hafifçe (ya da sertçe) aşağılayan bir üslup karşısında "ya bi şeyler yanlış galiba adam söyleye söyleye dilinde tüy bitti" diyeceklerini hiç sanmıyorum. İşte gördüğün gibi "acaba sizin kadar kendi ülkesinin insanını küçümseyen,aşağılayan kaç insan vardır? " diyor insanlar.
Aslında uzun kuyruğundan print-on-demand'e filan bir takım başka konulara da uzanacaktım ama yanlışlıkla yarım bir yorum post edince hevesim kaçtı. Belki sonra devam ederim.
Görüşürüz.
@kandanadam
evet, tulum/beyaz peynir onem arzeden bir besin :) kahvalti yapilamiyor onsuz
@ Enes,
Bugün boş vaktim var, her şeye cevap veresim geldi bir anda. Teşekkürler, düzgünce ne anlatmak istediğini yazdığın için.
Canlı maç yayınları seyrediyorum dedim ya, aslında eskiden spor programlarını da seyrediyordum. Şöyle bir tavır var Türkiye'de, yine Türklere bok atıyor demez isen; biri çıkıyor tv ye ''o başkan var ya o başkan.. kendini bilir o'' ya da ''bildiklerimi bir anlatsam, ortalık yanar'' veyahut ''o bazıları kendini biliyor''. En haz etmediğim söylem şekli bunlar. Ne şiş yansın ne de kebap, ama sorarlarsa bana da Doğrucu Davut desinler zihniyeti bu. Politically Correct söylemler bunlar.
Bir de göte göt demek var ama. Turizm branşında belli bir zaman çalışmış insanlar, yurtdışına giden Türk gruplarında olan bu tip olayları dost sohbetlerinde bir anlatsınlar sana. Ortalama Türk'ü anlatıyorum ben sana. Belki de sen en güzel patlıcan salatasını yapıp, yanına rakı sofrası adabını da biliyorsun. Bunun yanında Çin restoranına gidince çubuk da kullanabiliyorsun. Peki bir daha dikkat et eş ve dostlarınla yemeğe gittiğinde. Kimler tabağındaki yemek bitince çatal ve bıçağını saat 5 hizasında birbirine paralel koyuyor? Yanlış anlamayın, benim eleştirdiğim adam Siirt'in bir kazasında oturan Ökkeş amca değil. Yazıda bahsettiğim insanlar seni, ülkeni yönetici seviyesinde temsil eden adamlar. Fazla konuşturmayın beni yüzden.
Üstelik şehircilik açısından da baktığında ''çekirgeler'' tanımlamasının ne kadar doğru olduğu aşikarken, ''gocundun mu yavrum, kompleksli misin sen?'' tarzı yorumları ciddiye alamıyorum. Kusura bakma.
Yani ülkemin şehirciliği iyi mi sizce? Bana kalırsa çük gibi. Alt geçitler, üst geçitler, aynalı kerane gibi yükselen renkli camlı plazalar vs. Ben Türk olduğum için bunları görüyorum, gözüme batıyor. Tutup da bir İspanyol'u eleştirecek bilgim, görgüm yok, aralarında yaşamadım. Gözünüze batmıyor belki ama aynı derecede eleştiriyi İsveçliler için de yapıyorum ben. Onları da eleştirmeye hakkım var. Türkleri ve Türkiyeyi de olduğu gibi. İçlerinden biri olduğum için bu hakka sahibim…
Ayrıca Serdar konusunda benim damarıma basan olay şudur, bir daha söyleyeyim:
Yılda 1200-1400 dolara maloluyor bu blogu ayakta tutmak bana. Bu cebimden çıkan para. Koyduğum emeğin maddi karşılığı ise yok. Arkana yaslan ve bak, bir yerde reklam banner falan görüyor musun? Keywordları, blogun ele aldığı konuları falan bir düşün. Burada pekala Adult FriendFinder, V pills veya bilimum arkadaşlık sitelerinin reklamları olabilirdi. Ama yok… Neden yok söyleyeyim:
FriendFeed profilimin altında yarı şaka, yarı ciddi bir cümle var. Serdar ve Çakar yine hırslanacak ama…
''Batı'nın bilimini değil, ahlakını aldım''
Evet biliyorum, yine elitist durdu. Ama şahane…
Hal böyleyken, biri çıkıp da ''reklamları okudum'' derse biraz kızarım. Kızmayayım mı? Evet, Fuck You!!!! hatta.
Şu konuda da içiniz rahat olsun. Reklam yapmak ne yasak ne de ayıp. Yaparsam, yazımın kıçına, başına bir yere çok açıkca yazarım ''Bu bir reklamdır'' diye.
mesaj yazmak yoktu aklımda, öyle yorgunum. gaza geldim, bu iyi bir şey, teşekkür ederim. çekirgeleri okuyunca seneler önce ürettiğim troll geldi aklıma; türeyiş teorisi 2. "çinliler, sakat bebeklerini boza bırakmayı adet edinince işler karıştı". buradan hareketle, türk iletişiminin "iletişememe" odaklı olduğuna ulaşılabiliyor; herhangi pespaye netice kolayca türetilebiliyor. buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyordum, hala öyle; kendimizi boka sermeliyiz, riski sıfırlamanın ve damarlardaki kanın hakkını vermenin başka yolunu görmedim, dinlediysem bile inanmadım. baştan sonra numara ve kolpa; biz inanmadıklarımızı inançla savunma eğilimine doğuştan sahibiz. birbirimizi tutkuyla sever görünmemiz, içten içe nefretimizi gölgeler (demin aks kaymış olabilir, bu emniyet sayesinde tezimi inançla savunma eğilimimi kontrol edebiliyorum). türkler çekirge derken çok efendi, çok uslu söylemişsin abicim; envai muzır haşere deseydin yine yakışırdı. parası olsa da yine çekirgedir, börtü böcektir; okusa yazsa kıçına kütüphane sokuştursa bu lanetten kurtaramaz kendisini. tek çare, amor fati yollu iman getirmesi; bir ihtimal iflah olur, bir köşeye çekilir, civarını kendisinden savunur (aksi türlü verimli, bereketli topraklara bitmek bilmeyen akın, yiyip yiyip doymamaktır zira). şimdi ben bıktım bunlardan derken, yazık yine söylediğim terk edemediğim lanetli miras nedeniyle onlardan biri oldupğum hakikatini berkitiyor apaçık. işte bu noktayı iyi belledim, ne zaman yazacak olsam bu istasyona uğrayıp depoyu fulluyorum.
türklerin kabiliyetsizliğinin büyük kanıtlarından biri, şimdiye dek hiçbir müellifin nefret edilecek nitelikte bir kitap neşretmemiş olmasıdır. aşikat bu hakikat, geleneğe dönüşmüş halde, okudum okudum anlamadım tarzında kitap manifaktürüne doğru yol aldı, daha da alacak.
buna karşın, yazdıkları ve düşündükleri yüzünden acılar çekenlerin, hatta öldürülenlerin hatırasını burnuma dayamaya kalkanlar çıkabilir. olsun, farketmez. komple kolpadan oluşan hakikatimizin idrakinde değildir, cahildir onlar. numaradan yaşıyoruz, gerçekten ölüyoruz. savunmam bundan ibaret. sabah serininde siker, içinizi tertemiz edersiniz; deccal seversiniz hepiniz. türkler, gelmiş geçmiş en oyunbaz millettir. ve abicim, hakkını vermek lazım, sen de hakikatli bir türksün, ecdadına böyle tersten yardım etmeğe giriştiğin, anlatmayı denediğin için. esasen bunların zerre umrunda olmadığına, söylediğine kendi kendine inanmadığına inanmak istiyorum. kendinde kutsal olan, daha baştan postu sermiş, umudu kaybetmiş varsayıyorum. öyle olmadığına delil arayacağım fakat, kendimde kurcalamaya devam edeceğim üstte yakın gelen fikriyatını.
türkler, kutsal olan ne varsa derhal ayaklar altına alma meziyetini bihakkın sindirmiş değiller mi ? yüz bulduğum yer, utanç dolu geçmişimdir.
netice: batı' nın kötü yanlarına talibim, aynen atalarım nasılsa öyle. numara yapmaya gerek yok.
Adım çok geçmiş.Ne görürsem onu söylerim.İster "fuck you" yaz ister troll yaz.Aman birşey yazmayalım troll oluruz sonra.
Troll diyenin ağzına kürekle vurmak istemek..bildin mi?
Evet, bildim. Her karşıt görüşe troll diyenin ağzına beraber kürekle vuralım.
Alıngan olun, iyidir. Düşünmeye, ders çıkarmaya yarar. Neye alınacağınızı anladığınız sürece.
Fuck You lafını ne için yediğini anladıysan, biraz düşünürsen sen de bana hak verirsin. Trolün, trollüğün konu ile bir ilgisi yok. Öyle bir şey demedim sana.
fenasi, hocam hiç güleceğim yoktu şimdi, yani mimari yandan yemişliğe böyle sevimli bir tepki, ahaha, delikanlı, kıyamam ben sana :)
yani en azından mine g. kırıkkanat tarzı iktidarsız isterikleşmelere girmiyorsun.
bir de şöyle bişi var, haset doğamdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum, bu türk/ortadoğu/balkan/çingene milletinin girdiği ortamı dağıtıp, elalemi ambale etmesi, yuh, röh filan dedirtmesi bana eğlenceli bir seyirlik oluyor. "forza gelişmekte olan dünyanın çocukları, okuyun canlarına" diyorum içimden, hassasiyet incinmesine uğrayan temiz cici orta sınıf tepkileri son derece matrak geliyor.
yani abi, okusunlar canına, ızgara tipi yapılaşmaya yeğdir.
her şey bir rüzgara bakıyor abi
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar paris’i..
yaa, öyle..
Burda arabada sigara içince külünü-izmaritini atıyorum dışarı, siklemeden. Boğazıma balgam gelmişse bulunduğum muhitin durumuna göre,fırsatını bulduğumda kurşun gibi yolluyorum hedefe… Aynısını Kuzey Afrika diyarlarında da yapıyorum gönül rahatlığıyla ama ortam müsait sanılsa da Dubai'de – Doha'da falan yapamıyorum. Bunları yapan adi ben , Avrupa'da hiçbirini yapamıyorum, yapmıyorum demek daha doğru . En siktiri boktan, ne bilim Selaniğinde veya Budapeştesinde bile…
Aç isem çekirgeden beter olan ben mesela iş yemeklerinde nerdeyse saat 5 yönü hizası yapan adam oluyorum. Bir de böylesi var diye söyledim.
Yeni keşfim "kurufasülye şusisi" . Yerken masaya abanırsın. Açalım ortak bi dükkan , yaz ayları hariç, Pucca'dan çok kazanırız vallahide billahide.
@kara kadife şimdi bir mesaj yazacağım ama ikinci defa mı alınganlık yapmış olacağım sorusu da aklımda yok değil.Güzel yazmışsın eline sağlık (: Yalnız çok kötü yerde çok kötü zamanda yakaladın sesimi çıkaramadım.İnsan tuhaf oluyor böyle sağlam ayara maruz kalınca.
@ meraktan,
Tabii edeyim. Şimdi ben de bunu çocukluğumun geçtiği malikanemizdeki dadılarımdan öğrenmedim. Biri mi söyledi, yoksa gözlemledim mi, açıkcası tam hatırlamıyorum.
Misafirlikte olsun, restoranda olsun, yemeğini yedikten sonra yemeği servis yapana, masayı toplayacak olana veyahut da masadaki diğer insanlara yemeğinin bittiğini gösteren bir jest yapmak durumundasın.
Bunu yapacaksın ki, garson veya evde servis yapan kişi artık senin tabağını önünden kaldıracağını bilebilmeli. (Bunu bilmek önemli. Hani bizde garsonlar hemen atlarlar ya senin önünü boşaltmak için. Dur lan, yiyordum ben daha onu!!!)
İşte bunun için çatal ve bıçağını birbiri ile birleştirerek, yanayana şekilde, saat 5 doğrultusunda, sapları tabaktan taşacak şekilde tabağının üzerine bırakıyorsun.
Fakat Orta Asya’dan at sırtında gelenlerle yemek yemeye gör: (evet, bilerek abartıyorum, size takılmak için)
O çatal ve bıçaklar aman allahım!!! Çoğunlukla 4 e 20 var şeklinde tabağa dayıyorlar bunları. Garsonlardaki paniği göreceksin. Hayır, garsoncağzım anlamıyor da adamın yemeğini bitirmiş olabileceğini. Çünkü bizimki hiçbir şeyi beğenmedi ya. Tabağın çoğu duruyor. Zaten tüm yemek boyunca dudaklarını büzerek çatalı ile didikledi yemeği. Ya domuz vardıysa içinde. Yok dedik ya lan!!!. Yok ama, öyle değil işte. İçi rahat etmiyor adamın. Tr den aldık getirdik, gezidiriyoruz. Tek amacımız, bir punduna getirirsek domuz yedirmek. Gerisi tiyatro. Kuzunun döşünden yapılan yemeğini, bonfilesini güvenmediği için yemedi, ama olsun, salataya ekmek bandı, ekmek bitti , bir sepet daha ısmarladı. gerçi Türk ekmeği gibi de değildi ya tadı… karnı doydu işte.
Ekmek ve salatanın önden gelmesini anlarım bazı ülkelerde salata bitirildeikten sonra ana yemek srvis edilir. Bizde salata ana yemekle beraber yenir. Öte yandan ana yemek gelmeden yemeğin sosunu masaya getiren restoran acaba kaçıncı sınıf bir restorandır, ne biçim hizmet kalitesi vardır? Yemekden önce yemek sosunu getiren restoran zaten çekirge sürüs müşteriyi hak eder. Bunun ne Türklükle ne de başka bir ülke ile ilgisi yoktur, o restoranda yunanıda, çinliside, amerikalısıda ekmek ve salata ile gelen balık sosunu yer ama bundan kimler nasıl çıkarım yapar bu başka konu.
uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim kendi blogumda
@ astarte,
İşin ilginç taraflarından biri de bu işte. Yemeğin yenildiği yer, enternasyonel bir otelin yemek salonu. Denize bakan, çok lüks olmamakla beraber yine de gayet klas bir yer.
Bu arkadaşlar hep bir arada oturmak istediklerinden, bu şekilde masa da çok uzun olacağından, ek salona, bir başlarına mağrur şekilde yerleştirildiler. Sizleri tenzih ederim, ama bu Türklerde sürekli gavurlar tarafından ''domuz etine veya yağına'' değdirilmiş bir ''şey'' ile kandırılma paranoyası olduğundan, ayrıca ekmek, su, lütfen gibi temel bazı kelimelerin ingilizcesini de bilmediklerinden dolayı emirlerine otelde çalışan tek Türk garson verildi. Yanında da belki buna yardım eden bir kız vardı.
İşte bu sebeple servisler yapılırken, her nasıl olduysa, (evet garsonun da bir hatası olabilir bunda) sos balıktan önce geldi. Ama inan ki ardından balığın gelmesi 3 dakikayı almamıştır. Ekmekler havada uçuştu, sos servisi yapılcak emayelerin dibi masanın ta öbür ucundan atılan ekmeklerle falan sıvandı.
Aslında başka bir iki restoran macerası daha var. Daha fazla antipatik olmayayım diye anlatmıyorum.
O degil de, su catal bicagin saat 5 hizasindaki praerleleik durumu nedir, anlayamadim.. Bi zahmet o konuyla ilgili de iki cift kelam etseniz?
Çok samimi olarak 5 Posta blogunun da kitaplaştırılması gerektiğini düşünüyorum. PuCCa blog’u da seviyorum, ancak benim içic 5Posta ve Benevliyim (EvliAdam) bloglarının yeri bir ayrı. PuCCa’nın kitabını merakla bekliyorum, ben de hemen alacağım.
Yemek özelinde, dediklerinize de ufak bir ekleme de yapmak isterim.
Bu yemek konusunda çok beter bir genel alışkanlığımız daha var. O da X mutfağını kökten reddetmek, yok yok sadece reddetmek değil, ondan nefret etmek. Ve daha kötüsü bu nefretinle övünmek.
Genel olarak denmiyor ki, ya arkadaş bu “nokta nokta mutfağı” olabildiğine göre, yani bir ekol olabildiğine göre mutlaka orada alınması gereken tatlar vardır. “Ben fransız mutfağı sevmem, Fransa’ya gittim aç kaldım, ıyyy, onları sevenler de yemek yiyorum demesin bana” diyip bi de bunla övünülüyor. Hiç anlamıyorum. Gidip orda aç kaldıysan, o senin kendi zottiriligin. Bizim mutfağımız da çok güzel, tamam bence de güzel. Başka bir şeyin tadına bakmayalım mı yani dolma güzel diye anlamıyorum ki.
Arkadaşım bi araştır bakalım önce sonra “Fransız mutfağının tadına varamıyorum” de, anlayayım. “Çin mutfağının tadına varamıyorum bir türlü yağları ağır bilmemne ama bizim damak tadımıza adaptasyonu sağlandığında denemeye değer lezzetler var orada diye düşünüyorum” de, o zaman baştacı edeyim seni. Sevmemekle övünmek ne acayip bir şey. Peşin hükümlere ve tekdüzelik. bu tiplerin (ki çok fazlalar) bizim mutfaktan anladığı da yemeğin suyuna ekmek banmak işte (ekmek ye, doymazsın ekolü). Son olarak, böyle şeylere kafamı taka taka
Ben zaaaaten her aaaacının, “teriyaaakisi” olmuşum.
diyor ve gidiyorum.
Sevgiler
T.I
Dinime küfreden müslüman olsa hesabı ,çıktığı deliği beğenmeyen çıkanlarıda çok eksantirik eleştiren dahada geneli “bu memleketten çıkıpta başarılı olan insanlar önce ailesini sonra doğduğu şehri sonrada memleketini beğenmezmiş ” şimdi buradaki adam tanımından yola çıkarsak senin memleketini ve insanlarını eleştirmek hakkını veren başarın üzerinde yoğunlaşmak lazım bilim adamımısın ? kaşif ,mucit… sanmıyorum kısacası bloğuna uygun bir amaçla senin uzayda karı sikmen gerekki başarı elde etmiş sayılasın … işte bu ancak bir Türk’ e yakışır amaç olurki buda seni sürüden ayırır sende beyaz bir çekirge olmaktan öteye gidemezsin yok benim soyum anglo saksafon’dan geliyor diyosan o başka….
İyi eğlendik, atıştık, Türkleri çekiştirdik. Bu arada Serdar ile de mail yoluyla iletişip problemi çözdük. Asıl demek istediğim şeye geleyim de ben, eksik kalmasın o konu.
Yukarıda Tehlikeli İlişkiler, sağolsun, benden de bir kitap beklediğini söylüyor. Kompliman olarak alıyorum tabii. Ama yazılmış bir müsveddem bile yok. O kitabın içine koyacak bir şeyim yok. Ötesinde, kitap yazarı olmak ayrı bir olay, blog yazarlığı ayrı. Birini olan öbürünü de olabilir tabii, niye olmasın? Her zaman değil ama.
Aslında hemen burada duralım. Çünkü söylemek istediğim önemli şeylerden biri de buydu. Blog yazarı, kitap yazarı olamayabilir. Buna gerek de yok. Ama kendini ”yazar” olarak tanımlayan birinin artık şu yeni düzende blog yazarı da olması gerekiyor. Pucca örneği burada o yüzden ters ama etkili bir örnek. Sırf yazarlık mı? Müzisyenlik de aynı değişimden geçmiyor mu? Senin ürettiğini beğenecek ve satın alacak izleyicinle, okuyucunla olan iletişimini, sokaklara tutkalla yapıştırılıp bir süre sora yırtılan afişlere veya radikal kültür ekinde çıkacak, senin cebinden parasını verdiğin, yayınevinin koyduğu ilanlara mı bırakacaksın?
Konunun bir tarafı bu. Kendisi o tarafa ait olmayan, ama dünyada olan bitenlere biraz kafa yoran biri olarak düşüncelerim böyle.
İşin benim olduğum, yani blog yazarı tarafında ise; blog yazarlarının ”illa benim de kitabım çıksın” psikozuna girmelerinin bir çekirge sendromu daha yaratacağını tahmin ediyorum. Kitap yazacak materyalin vardı da onu mu değerlendirdin, yoksa benim de kitabım olsun deyip, ”içine ne koyacağımıza bakarız sonra” mı dedin?
Şimdi siz belki 3-5 blog takip ediyorsunuz okur olarak ama, nasıl TR de futbol hiçbir zaman yalnızca futbol değilse, arkada dönen oyunları, dallasları, şikeleri, şaibeleri ile, bu iş de ”aldım bir alanadı, başladım yazmaya” değil. Infrastruktur boktan. Mentalite, çekirge sürüsü. Ayda bir blog yazarının kitabı konsepti 8-10 kitap sonra okuyanda da, yazanda da, basanda da ”eee skerim lan!!” hissi yaratabilir.
Aga şimdiye kadar gerek müslümanlık gerek türklük adına yaptığın hiçbirşey bana dokunmadı çünkü bendeki millet kavramı takım tutar gibi tuttuğum bişey değil,keza müslüman da değilim ancak benim özellikle birkaç yazıda sinirimi bozan birşey var;
ATTIĞIN POSTADA KONU BÜTÜNLÜĞÜ YOK!
Tek postada birkaç konu birden işliyorsun,yazacak bişey mi kalmadı allasen…
kimsenin agrina gitmesin ,tespit dogru
Hahaayyytt… Şu Çekirge olayına nedense takılamadım ben, içime sinmedi doğruya doğru yani.Adam Eifel Kulesine ” seni seviyorum bitanem ” yazmış ne beklersin gerektiğinde Çekirgeliğide çok iyi beceririz.
iyice bu kizi kiskanmaya basladim lan. :D bendemi kitap yazsam amk :D
adultmaterial,
uzun zamandır fenasinin okuruyum, kendisiyle hiç özel olarak iletişim kurmadığım için özel hayatında nasıl bir adamdır bilemiyorum lakin blog yazarlığı açısından kendisinin zaman zaman çok ilginç fikirler ileri sürebildiğinib elirtmeliyim.
peki siz, benim kadar bile tanımıyorsanız bu adamı, bu yorumu yapmakla hata yapmış olmaz mısınız?
gerard,
Açıkcası tam anlayamadım demek istediğini? ama allah fenasiyi sana bağışlasın incitmek yada kırmaktan seni korusun, bu blogla yaklaşık iki hafta önce tanıştım bloğun tamamını inceleyemedim ancak zaman buldukça okumaya çalışıyorum, birileri hakkında yorum yapmak için illaki saçını başını görmeye gerek yok fenasi kendini oldukça iyi betimliyor bloğunda, bunlar yeterli ipuçları değilmidir?
modern zamanın dinleri olan davranış bilimleri ve psikoloji bunun için var, hatta ve hatta gramafoloji kaligrafi, parmak izi ,yüz hatları bunlar bile karakter tahlilinde önemli rol oynuyor artık, ben bütün bu saydıklarımdan feyz alarak fenasi hakkında bişiler yazmadım iyi bir okuyucu ve gözlemci olmaya çalışıyorum hepsi bu.. yukarıdaki yorumuma ilave olarak fenasi hakkında bir kaç şey daha söyleyebilirim; bürokrasi ile alakalı varlıklı bir aile çocuğu ,muhtemelen, üniversite yıllarında rock ,blues, caz takılmış ,sonra yurtdışı master , saçı uzun ama büyüdükçe kısaltmış, bir lokma bir hırka felsefesini non endustrial memleketimizde ailevi maddi imkanlarla elinden geldiğince lüks yaşamış piçlik fenomeni dahilinde değerlendirmiş, biraz retro çiçek çocuk tarzı, hatunlarla arasını çok ii tutmuş oldukça fazlada götürmüş medya ve iş dünyası ile ifşa etmek istemediği bağları olabilir (zaten bu ülkede sanat ve medyadaki adamlar birbirlerini nasıl oluyorsa çocukluklarından beri tanıyorlar) kısacası sahip olduğu sosyal avantajları lehine çeviren zeki bir adam, EQ su dahada ileri ,çekirge mevzusuna gelince fenasinin bir parlama beklentisi olmadığını varsayarsak yalın hali ile halkına, içinde bulundukları durum için kızgın olduğunu söyleyebilirim 3. dünya ülkesi olmanın sıkıntısını iliklerine kadar yaşamış ve yaşıyor vizelerde en uzun kuyruklarda beklemiş pasaport kontrollerinde Uganda vatandaşları ile aynı yerde saf tutmuş evet bende Türküm ama farklıyım desede kimse aldırmamış geri kalınmışlığın kabahatini kendi insanında bulmuş işte bu noktada fenasi ile görüş ayrılığımız başlıyor asıl eleştri geçmiş ve gelecek otoriteler olması gerekirken öğrenme fırsatı her zaman elinden alınan halka ve dinine yüklenmek olmuş .
3000 dolarlık takım elbiselerle 200 dolarlık takım giyinen çorabı delik imf şefini karşılayan elitleri göz ardı etmiş, elini taşın altına koyamıyor
Hedonizm ve pornogrfi makyajlı ağır mevzuların mevzu bahis olduğu bir blog bu, halbuki ben farklı hayallerle okumaya başladım bu bloğu, tanıştığım yeni bir hatunun sütyenini çözerken yaşadığım hazzı sonuna kadar devam ettirecek ipuçları elde edebileceğimi yada son nokta dedirtecek erkeğin neresine bir sarkıt kadınında neresine bir boşluk daha koyabiliriz?in cevabını bu blogta bulmaya çalışıyorum kısacası gerard yaptığım yorumları hata olarak değerlendirebilmem için fenasinin kronolojisini mihenk taşlarını bilmek lazım diyorum .
Çocuklar,
hiç boş yere birbirinizle tartışmayın. şu son bir haftada gördüklerim, yerine konmayan 3-5 küçük taş da oturttu. valla suç bende. bakın ironi ile falan söylemiyorum. koy bi tarafına, keyfine bak.
hatta daha bu yazının altında bir okur yorumu vardı, ‘’senin de bu şeyleri siklemediğini düşünmek istiyorum, umarım öyledir” diyordu. evet, aynen öyle.
burayı okumaya zahmet edenleri tenzih ediyorum ama insanlardan tiksinti geldi bana bu aralar. o yüzden biraz ara verdim bloga. yeniden başlayacağım tabii. ama bir şeyler de kopmadı değil içimden. biraz kafa dinliyorum. yakında buradayım yine. 3-5 gün yani. izin verin…
@adultmaterial
Fenasiyi uzunca bir suredir okuyorum, belirli bir cizgiyi tutturma cabasini, onun konu secimlerini takdirle karsiliyorum. Fenasinin goruslerinin buyuk bir kismina katiliyorum, kimisi ilgimi bile cekmiyor, kimisinde ise 180 derece ters kutuplara dusuyorum. (Zaten boylede olmasi gerekir, kendi adima onemli olan tartisip anlayabilmektir, ki problemleri cozebilmek icin dogru sorulari soralim gibi bir yaklasimim var) Fenasi’yi savunmak gibi bir niyetim yok, senin ona dair cizdigin tablo hakkindada yorum yapmayacagim ama prototip cizmekde basarilisin -bu nedense- hosuma gitti.
Benimtakildigim konu hep takildigim ayni konu, Fenasi’ninde en cok elestiri aldigi konu. Yurt disindaki Turklerin, Turkiye’deki Turklere dair soylemi. Yurt disinda yasayan birisi olarak bunlari sadece Fenasiden duymadigimi ve pek cok kez sustugumu tahmin etmek zor degil. Benim prototiplerimden biri Ozal doneminde gencligini yasamis, Turkiye’de devlet universtesinde muhendislik okumus, ozel sirket bursuyla yurt disinda masterini yapan, donmek istemeyen, faizi ile bursunun bedelini odeyen sonra Turkiye’ye, burs veren sirkete, Turklere kufredendir. O su gibi konusdugu yabanci dili o fakir ulkede devletin Anadolu lisesisinde ogrenmis, devletin universtesinde okumustur ama bunlarin bir anlami yoktur onun icin. Yurt disinda tutturdugu hayat standardini ulkesinde aldigi egitime borcludur ama o hala faizi ile odedigi bursa kil olur, Turkiye’ye geldiginde tuvalete verdigi paraya kil olur, olur da olur.Velhasil zordur kapitalist mi, liberal mi, Ataturkcu mu, musluman mi oldugu belli olmayan sosyal adalet pesinde, kalabalik nufusun golgesinde, etnik catismalar barindiran, Osmanli mirasini red mi etsin kabul mu etsin bilmeyen bir ulkenin bireyi olmak. Birde blog yazip kimlik uzerine iki laf ediyorsan sebebini bile anlamadan hedef tahtasi olursun o zaman seyreyle gumburtuyu.
astarte,
Yurt dışında Öğrenci olarak bulunduğum dönemde Hintliler ve Çinliler makara kukara için gayet güzel malzeme oluyorlardı özellikle Hintliler için “elephant driver” der gülerdik.
Bizim bir zamanlar otobüs yolculuğunda uyguladığımız yolluk olayını( belli bölgelerde halen devam ediyor olabilir) onların uçağa nasıl taşıdığını , baharatlı acılı yiyeceklerin buram buram kokusunun uçağın içine nasıl yer ettiğinden ve başta kabin memurlarının ve pilotun bununla nasıl baş etmesi gerektiğini senaryolaştırıp geberene kadar güldüğümüzü hatırlıyorum aynı ince ironi bugün Gandi kemal diye sürüp gidiyor … herneyse bu adamlar günün birinde kimya ve yazılım(software) devi olarak karşımıza çıktılar Çinliler ise malumunuz. Sih ,hindu vb kırkbir çeşit, hala kast sisteminin geçerli olduğu etnik mozaiği olan bu milletin bireyleri kendilerini, danslarını, sefilliklerini, yoksulluğunu, tersanelerde gemi parçalayan çocuk işçilerini … aklınıza gelebilecek her olumsuzluğu kaç Oscar aldığını hatırlamadığım “slum dog” ile tescil ediyor ve bundan rahatsızda olmuyorlar sanırım bu toplumsal paradigma ile alakalı bir durum, onlarca halk dansımız olmasına rağmen bunu dünya değeri olarak ortaya koyamayan koreograflarımız nerede ? onlar kasabanın büyük adamı olmak peşinde bilgileri ve görüşleri bu işi yapmaya yeterli olamıyor hele yurtdışında yaşayanı varsa seninde bahsettiğin küfürbaz millenium jön Türkleri olarak karşımıza çıkıyor
Sıradan bir birey olarak politikacıları eleştirebilirim çünkü oy veriyorum, sanatçıları eleştirebilirim çünkü reyting sağlıyorum kısacası sıradanlığın dayanılmaz hafifliğini sonuna kadar kullanıyorum şimdi bu jönlere sorsam sen neden eleştiriyorsun diye? çünkü diye başlayıp canım öyle istiyor yada nefret ediyorum yada ………,??? bende merak ediyorum gerçekten iyi niyetli bir jön’ün cevabı ne olmalı bu insanları küfretmeye sevk eden dinamikler neler niye böyle davranıyorlar ? Hintli olupta yurtdışında yaşanları kendi toplumları hakkında sadece eleştiriselmi oldular yoksa ahlak sahibi erdemli insanlar olma yolunu seçip toplumlarını üst bir ligemi taşıdılar. kısacası bizim durumumuz Osmanlı , ataturkcü , laik yada liberal olmakla alakalı değil toplumsal sorumlulukla alakalı bir durum, bloğun sağ alt tarafında bir flash link var engelli insanlarla ilgili bugün fark ettim ve içim cidden acıdı fenasiye bu durumu hatırlattığı için bilahare teşekkür ederim.
tartışıyoruz ama bu bir nevi fikir teatisi fenasi, rahat ol.
demek istediğim şu, biz türklerin garip bir huyu var. (burada türk genel olarak post osmanlı göçmen toplumu gibi birşey, yanlış anlaşılmasın) şimdi mesela dünyada güvenlik kavramında dönüşüm ve ordunun yapması gerekenler hakkında konuşuyorsunuzdur. söylediklerinizn doğrudan askerlikle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen sizin edindiğiniz bütün erdemler, bir er olarak ot toplamamış olmanız karşısında geri plana düşer ve aldğınız cevap şu olur:
“sen ne anlarsın oğlum sen dışarıdasın”
yani genel olarak söylenenin kendisinden ziyade yazılana odaklanmak gerekir. bu bağlamda dışarıdan biri de eleştirebilir bence gayet. türk olmasa da olur hatta,
burada bence esas tartışmamız gerken fenasinin bahsettiği şeylerin sokkataki adam ya da mahalle bakkalı mehmet amca olmaması. bu adamlar türklerin elitleri. esas sorun burada belki de, türklerin elitleri yeterince elit değil,
yanlış anlaşılmasın, buna ben de dahilim
Yorum Postala