1997 ile 2007, hatta 2008 arası dönemin Türkiye’sinde olan bitenlerin çoğunu kaçırdığımı itiraf etmem lazım. Ülkedeki toplumsal ve politik değişimi yine de az çok algılayabiliyorsunuz ama kendi içinde başlıbaşına dinamikleri olan bazı şeyleri kaçırmamanız imkansız.
Ne tesadüf ki bu blogda bir önceki Travesti Terörü ve Türkiye Medyası konulu yazıda paylaştığım videoda, konuşmasını beğeniyle izlediğim Pınar Selek, dün medyaya Mısır çarşısı bombacısı olarak düştü. Üzerinden 12 sene geçmiş. Ben yalnızca Mısır çarşısı olayını hayal meyal hatırlıyorum. Pınar Selek‘in adını ise duymamıştım. Oysa ilgilenebileceğim, çalışmalarını takip etmek isteyeceğim bir insan olduğunu şu kısa zamanda anlamam zor olmadı.
Pınar Selek’i bilmiyorum ama bu, onun işlediği konularda yapılan çalışmaları ve gündemi takip etmediğimi göstermiyor tabii ki.
Madem bloglar da insanların sosyalleşerek kendilerini geliştirdikleri ekolojinin bir parçası (sosyal medya dememek için böyle taklalar atmak gerekiyor işte), ben de eteğimdekini dökeyim, bir alışveriş olsun.
Laura Agustín, bana kalırsa seksüel politika konusuna aramızda ilgi duyanların mutlaka takip etmesi gereken biri. (Biraz önce link verdiğim wikipedia maddesini okumak işinizi çok kolaylaştıracak)
İçinde 2008 yılına kadar makaleleri bulunan Border Thinking on Migration, Trafficking and Commercial Sex adlı blogu, gerçekten de bizler gibi belli bir coğrafyaya bağlı kalarak yaşamak zorunda olan, ama tüm insanlığı ilgilendiren konularda da düşünmek, tartışmak isteyen kişiler için eşsiz bir kaynak.
Migration, yani göç konusu zaten kendi küçük dünyalarımızda dahi her gün yüzleştiğimiz bir konu. Laura’nın kendisi de bir göçmen. Tüm göçmenlik yaşamı boyunca Miami’de striptizci kızlarla beraber dans etmişliği, Dominik Cumhuriyeti’ndeki genelevlerde çalışan hayat kadınlarından güvenli seks teknikleri öğrenmişliği, Avustral’yada bir eskort kız ve ailesi ile aynı evi paylaşmışlığı, Bangkok’daki illegal fuhuş sektöründe çalışan kadınları ziyaret etmişliği, İtalya’da insan ticaretine kurban gitmiş Arnavutlarla röportaj yapmışlığı ve Kolombiya’daki mültecilerle ”hayatta kalmak için seks satmaları” üzerine konuşmuşluğu var. Bagaj bir hayli dolu anlayacağınız.
Mesleki kariyerinde ise Londra’da seks işcilerinin sendikasında görev alması, hiç kuşkusuz ilerde yapacağı çalışmalar için de avantaj sağlamıştır. Ayrıca bunun yanında SSCB den gelen yahudi göçmenlere İngilizce öğretmenliği yapmış olmasını, İspanya ve ABD ye gelen Latin Amerika kökenli kadınların okuma ve yazma yeterliliği ile ilgili çalışmaları da sayabiliriz.
Bugün dünyayı gezerek bilgisini ve araştırmalarını sunan Laura Agustin’in çalışmaları hakkında bilgi alabileceğiniz diğer kaynakları da sıralayayım aşağıya, kolaylık olsun.
Reason.com – The Myth of the Migrant – Laura Maria Agustin wants frank talk about migration and the sex trade
LeftBusinessObserver – Laura Agustin on migration, trafficking, desire, and fundamentalism
Türkiye medyasinda “tercih” olarak sunulmaktan ziyade cinsel bir nesne, ilginç bir yaratik hatta bir böcek gibi sunulan travesti ve transseksüelleri, yillardir süregelen bu tek tarafli söz sahibi olma ve haberlere yanit verme hakkindaki tartismalarina yer veriliyor.
Gazeteciler Tugrul Eryilmaz, Murat Çelikkan ve sosyolog Pinar Selek de bu tartismalarin içinde bulunuyor. Belgesel, bu tür tek tarafli yapilan, dolayisiyla ayrimciligi ve sömürüyü barindiran haberlere karsi bu haberleri tüketen okuyucu ya da izleyicide, bir tür süphecilik duygusu yaratmayi amaçliyor.
Kadın tumblr cıların neden yine kadın fotoğrafı laykladıkları, reblog ettikleri konusunda fazla bir fikrim yok. Geçen gün süpermarkette kasanın önündeki sırada elimdekileri ödemek için beklerken afet bir hatun düştü önüme. Ben hatuna alıcı gözle bakmaya çekinirken, kasiyer kızın onu süzüm süzüm süzmesi, giderken de arkasından uzunca bakması, örneklerini sıkça gördüğüm bir durum. Bir kadının seksi stilettoları, göğüs ölçüleri veya baseni, eminim benden çok o ortamdaki diğer kadınların ilgi alanına giriyor. Öyleyken böyle….
Kadın, kadına olan hayranlığını açıkca göstermekte bir sakınca görmezken, erkek, kendi erkek arkadaşının yeni aldığı pantolonun üzerine çok iyi oturduğunu bile söylemeye çekinir. Bu baya uzun bir konu. Hatunlar kendi aralarında tartışıp bir sonuca varırsa daha iyi olur.
Biz o zaman, göze sokulan erotizmin fazla gelip, kalanının eşşeğin kukusuna nasıl sızdığına bir bakalım. Ama bunun için Tumblr’ın teknik bazı özelliklerini açıklamak gerekli.
5 Posta ve benzeri diğer ”normal” bloglar, iyi kötü, belli bir emek ve redaksiyonel çalışma ile kendi içeriklerini üretirken, çıkış amacı yalnızca World Wide Web’de rastladığın, başkalarının ürettiği içerikleri ”like” ve ”reblog” fonksiyonlarını kullanarak kendi takipçilerinle paylaşmak olan Tumblr’ı aynı kategoride değerlendirmek hem bloglara hem de tumblr a haksızlık olur.
Tumblr, her şeyden önce oldukça kapalı bir platform. Üretmekten çok üretileni paylaşmaya ve tumblr cılar arasında paslaşmaya dayanan bir duruşu var. Teknik altyapısı zaten tamamen buna yönelik hazırlanmış. Biraz da günün modasna uygun olarak easy goin’ dediğimiz türde… Fast Food… Gör, tüket, geç ve git. Üzerine fazla kafa yorma…
Ağır bir edebiyat, sinema veya bilim blogunu Tumblr üzerinde çok nadir görürsünüz. Emekle hazırlanan ağır içerikler için hiç de elverişli olmayan Tumblr, kendi icadı olan kelimelerle değil, başkasının ürettiği görsellerle kışkırtmaya meyilli moda ve erotik odaklı bloglar içinse biçilmiş kaftan. Bu da küçümsemek gibi algılanmasın. Eğer sonuçta Tumblr blogunun sunduğu bir ”güzellik”, ister Çin Kültür Devrimine ait propaganda posterleri olsun ya da isterse Sasha Grey’in ağzına mekanik olarak girip çıkan bir butt-plug olsun, beğeni topluyorsa ve bu beğeni de like veya reblog şeklinde tezahür ediyorsa, diyecek bir şeyimiz olamaz.
Benim pek doğru bulmadığım bir ifade şekli, ”bazı şeylerin internette çok veya az olması” üzerine. ”kaliteli blog sayısı az” ya da ”çok porno blogu oldu ortalık” gibi… Çin Devrimi propaganda posterleri az, Sasha Grey’in ağzına giren çıkan çok ise bu dengeyi nasıl regüle edeceğiz?
Azlar ve çoklar fiziki dünyada varolabilir, bu azlık ve çokluklar bizleri günlük yaşantımızda negatif veya pozitif etkileyebilir. Ancak internet üzerinde böyle bir şey sözkonusu değil. Tüm internet, koskocaman bir parazitli yayın. Bu parazitli yayının içinden beğendiklerimizi çekip çıkarmak, görmek istemediklerimizi de araya başkasını karıştırmadan kendi dünya görüşümüze göre elemek, filtrelemek mümkün. Yani günde 500 yeni erotik/pornografik sitenin yayına girdiği bir dünyada kendinize yalnızca matematik, fizik veya edebiyattan oluşan bir internet yaratmak sizin elinizde.
Ben sizlere favorim olan tumblr bloglarının bazılarını ve onları birbirinden ayıran özellikleri geçeyim bu bölümde. Hem de 5 Posta’nın bol link veren geleneksel pazartesi yazısına malzeme çıksın.
Just A Little Bit – 28 yaşında, pis fotoğraflara bakmaktan hoşlanan bir hatunun yeri burası. Beğendiği fotoğrafları bloguna koyup bir arada tutarken bazı fotoğrafların arkasında da bir hikaye gördüğünden mütevellit bu işe soyunduğunu yazıyor. Eh, bu konuda benzeşiyoruz demek ki. Bu hatunun paylaştığı fotoğrafları beğeniyorum. Abartı veya tek tip olmayan kişilere (çoğunluğu kadın yine. burda smayli var) yönelik, bol morluk içeren doğal pozlar çokca var.
Only The Young Die Young – Bu bir müzik blogu. Hem de bugüne kadar gördüklerim arasında en iyilerinden. Mp3 paylaşımından daha çok albüm kapağı, poster, konser afişi, grup fotoğrafları vs bulabileceğiniz bir tumblr blogu.
Food Porn Star – Adındaki porno yıldızlığına aldanmayın. Bir yemek blogu. Daha doğrusu yemek fotoğrafı blogu. Yemeyle içmeyle çok işim olmasa bile bazen önüme ilginç şeyler düşürüyor.
Sex, Art and the Politics – (büyük smayli, neden olduğunu sormayın, siz bilirsiniz) Şikago’dan Danny’nin blogu bu. Adından da işlediği konular anlaşılıyor. Aslında tema olarak biraz benim tumblr blogunu andırsa da biraz daha fazla yazı var onunkinde.
Babylonica – my kinda tumblr… Kesinlikle öyle, evet… Asian sluts, asian sluts ve asian sluts… Beyaz ırka da yer veriyor ara sıra. Sırf nudity de diyemeyiz. Daha çok uzakdoğu’dan fotoğraflar paylaşıyor.
En ünlüsünü, belki de Tumblr Rockstar diyebileceğimiz bir örneği en sona sakladım.
Love’s Other Trumpet - Yani diğer adıyla Fuckmaker. Bu arkadaşın bir iki benzeri daha var ama hepsi onun yanında nal toplarlar. Fuckmaker‘ın konsepti, porno filmlerden aldığı kısa sekvenslerden siyah-beyaz GIF animasyonlar yaratması. Bu kadar basit bir olay. Ancak şu anda çok tutmuşa benziyor. Yazının başında aldığım FriendFeed tartışmasında bu arkadaşın çalışmalarının paylaşılması ile ”işte nolcak, orda burda fİkfik. gif ler” diye ti ye alınmış. Bu biraz Fazıl Say’ın arabesk yavşaklığı hikayesine dönüyor o zaman. Çünkü bloguna gelen ve çoğu kadın olan hayranlarının mesajlarına son derece alçakgönüllülükle cevap veren bu arkadaş, kesinlikle tumblr için mihenk taşı diyebileceğimizi bir olayın mucidi. Bakın bir hayran mesajı aynen şöyle:
Anonymous:
I’m a virgin and I masturbate often. Sometimes i let the bath water pound my pussy. Lately I’ve been wishing it was you instead. Your blog has me thinking of nothing but pleasing myself. I wish you could slip your tongue into my pussy. Then you’d pound me with your dick while cumming all over me. Oh my gosh. I have to go masturbate now. I’m gonna stick my vibrating toothbrush in my pussy and let the water pound the fuck out of my clit.
Ankara’da bir devlet lisesinde öğretmen olan Müzeyyen hanım, küçük kızı Açelya’yı alarak yine aynı okulda öğretmen olan Olcay hanımın evine, dolar ($$) gününe gider. Olcay hanımın oğlu Fırat da Açelya ile aynı yaşlardadır. O halde ilkokul öncesi çağda olan bu iki çocuğun yaşları 5 ya da 6 olmalı.
Salondaki oturma grubunun üzerinde mütemadiyen duran beyaz örtü, günün anlam ve ehemmiyetine binaen kaldırılmış, altında beliren açık kestane renkli döşeme kumaşı da orta yaş hocanımlarının kimi biçimsiz, kimi yaşına göre hiç de fena olmayan kalçaları ile yek-vücud olmuştur.
Anneler çay, börek ve pastalar eşliğinde müfredatı tartışıp, okul müdürünü çekiştiredursun, yumurcaklar da çocuk odasının kapısını kapatıp kendi oyun dünyalarına dalarlar.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
güzel yazıyor bu adam ama siyaset karıştırınca sıçıyor. emek sermaye çelişkisini görmemiş piç. 5posta burdan sana sesleniyorum sen sikten taşaktan muhabbetlere devam et siktir et siyaseti politikayı. en büyük troll ben selamlar
Türkiye’nin underground, sıradışı ‘bilgi kaynağı’İnci Sözlük‘de böyle bir ifade var hakkımda. Yalnızca bu mu? Zaman zaman bu tarz eleştirileri bloga yorum olarak yazan okurlar veya FriendFeed’de yaşanan tartışmalarda karşıma çıkan insanlardan alıyorum.
Peki, sizlere blogun bu 510. yazısında bir sır vereyim.
Bu bir seks, porno blogu değil. Hiç olmadı! Bu politik bir blogdur!
Bir şekilde insanlar benim yalnızca seks ve cinsellik ile ilgili konularda yorum yapmamı, görüş bildirmemi bekliyor. Bu olmadığında ”bırak yeaa!! sen yalnızca seks yaz, bu işlere karışma” gibi bir tepki geliyor. Oysa bu tepkiyi verdikleri andan itibaren aslında blogun içeriğini kavramaya doğru olumlu bir adım atmış oluyorlar, farkında değiller…
Ne yazık ki bu olumlu adım, benim düşüncelerimin kendi ideolojileri ve dünyaya bakış açıları ile uyuşmadığını gördüklerinde, şekerlemenin renkli ambalajına saldıran fakat ağzına aldığında beklediği tadı bulamayan bir çocuğun yüzünü ekşitip, şekeri tükürüp, atması misali son buluyor. Sık oluyor bu… Ama biraz önce iyiydi?! Çünkü islamcı, turancı, liboş, komünist, In Sex We Trust.
Aslında İnci sözlük yazarı, köken olarak burjuvazi sınıfına ait olan benim, huyu, suyu, dili başka bir diyarda, bir dönem yeri geldiğinde ”yabancı’‘ olarak ve ”ötekileştirilerek” asgari ücretin üçte biri fiyatına ve sigortasız, depo işcisi olarak da çalıştığımı bilse, emek ve sermaye ilişkisine yönelik düşüncelerimi yine de dikkate alır mıydı bilmiyorum? Belki de emek ve sermaye ilişkisini ele alan çok fazla FriendFeed profili, blog yazarı, gazete yazarı olduğundan yine de dikkatlerden kaçabilirdim.
Şunda ciddiyim: Tabii ki benim az ücretle sömürülen bir kaçak yabancı işçi olarak çalışmam veya yeri geldiğinde 10 işciye patronluk yapmış olmam, bir sözlük yazarı kadar emek ve sermaye ilişkisine kafamın basmasını gerektirmez. İşte bu nedenle o arenayı çoğunlukla bilenlerine bırakıyorum.
Bunun yerine benim politik ajandamda çok da popüler olmayan, daha az insanın ilgilenebileceği düşünce, ifade özgürlüğü ve bireysel özgürlük gibi kavramlar var. Sonrasında bu kavramları, bu blogu diğerlerinden ayıran özellik olarak daha cafcaflı bir ambalaja sarıp, sunmam, o sizlerin de çok aşina olduğu liberteryen ahlaksızlığın eseri olarak kutlanmalı veya yerilmeli belki. İsteğe göre atışta serbestsiniz…
Sonra seksüel politikayı da tabii ki bu kavramların içinde bir yere koymam gerekiyor. Çok önemli o..
Eşcinselleri hasta olarak kabul eden bir bakan oturduğu koltukta kalabilirken, ‘halkın’ müzik zevkini eleştiren bir piyanistin neredeyse çuvalla sopa yediği bir ülkede aktif bir seksüel politikanın gerekliliği tabii ki tartışılmaz. Aksi halde piyanistinin fikirlerine bir devlet bakanının fikirlerinden daha çok önem veren bir ülkede yaşadığımız yanılgısına kapılabilirdik! Hayat o kadar tozpembe değil…
Yalnızca bir örnek: Bu ülkede adına 5651 adı verilen, kanserli bir düşüncenin kanunlaşmış halinin, hayatını fuhuş ile kazanan insanları ne gibi bir trajediye zorladığı da tartışılmalı. Böyle bir tartışmayı hiç bir yerde görmedim ben. Eskortların internetin nimetlerinden faydalanarak kendi hizmetlerini tanıtabileceği bir platformda reklam yapmaları devlet zoru ile yasaklanıyor, hatta kanun oluyor. Bu bahsettiğimiz insanların, insanlık onurunu ciddi biçimde zedeleyici ortamlara ve organizasyonlara (kerane, pezevenk, mafya) devlet tarafından mahkum edilmesi hiç bir emek ve sermaye bilincine ulaşmış Türk internet aydınının konusu olmadı.
2010 yılında politik olmak için emek sermaye ilişkisine gönderme yapma şartı aranmamalı. Bugünlerde yüzyüze olduğumuz çok başka ve kompleks yöntemlerle uygulanan baskı, sindirme, sömürme, yönetme şekilleri var artık. Bunlar arasında en etkili yöntem, enformasyona ulaşan kanalları denetim altında tutmak. Çünkü artık enformasyona ulaşabilme şansı da bir sınıf mücadelesi olarak ele alınmalı. Toplumun kaçta kaçı DNS ayarlarını değiştirmeyi biliyor, kaçta kaçı kendisini yönetenlerle, dünyayla, çevresiyle ilgili bilgileri gazete ve TV lerden alıyor, almak zorunda bırakılıyor. Dayatılan alternatif bu çünkü. Jenerasyonlar arasındaki, dolayısıyla yöneten ve yönetilenler arasındaki gerçeklik algısı farkından haberdar mıyız?
Geleneksel medya diyorlar. Gelin şuna tutsak, manipule edilmiş medya diyelim. Rakip medya kuruluşunun TV sinde yayınlanacak canlı bir spor karşılaşmasının saatini ve kanalını bilerek ve planlı olarak vermeyen bir medyadan Türkiye’nin iç ve dış politikasına, dünyada olup bitenlere ait bilgileri alabileceğini sananlar, üzgünüm ama çok aptallar!
Eğer özgürce kablolarda dolanan enformasyon bir şekilde zapt-ı rapt altına alınırsa, geriye kar endişesi ve çıkar ilişkileri ile zaten kontrol altında tutulan veya otokontrole zorlanan enformasyon kanalları kalıyor.
Blogların lanetlenen müstehcenliğini, tutsak medyanın en çok tıklanan fotoğraf galerilerine meşru kılmak da bu hipokrasi oyunun bir parçası değil mi?
Derin bir istatistik çıkarmadım ama bu blogun son ondört yazısına baktığınızda, bir fantezi ürünü hikaye ve dört defa görünen çıplak göğüs olduğunu göreceksiniz.. O bir adet fantezi ürünü hikayeye ekli, iki kadının öpüşmesini gösteren bir de GIF animasyon.
Kökeninde 600 yıllık imparatorluk ve 90 yıllık cumhuriyet bulunan bir kültür için yeteri kadar tehdit oluşturmadığımı bilecek kadar ayaklarım yere basıyor. Ancak bir şekilde bu blogun içeriği, benim en temel anayasal hakkım olan düşünce ve ifade özgürlüğümü elimden almak, sizlerin de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nde açıkça belirtilen enformasyon (doğru,yanlış, kötü, iyi, faydalı, zararlı) alma ve iletişim hakkınızın rafa kaldırılması için yeterli görülüyor. Bu, bu kadar kolay olmamalı. Yoksa gizli bir ajanda, söylenmeyen bir niyet mi var? Karar, bu satırları okuyanların.
5 Posta ile ilgili yeni düzenlemeler ve planlarım vardı. Hatta yanında bir de basılı olarak periyodik bir şekilde dergi, fanzine tarzı bir şey çıkarmayı düşünüyordum. Bu engelleme kararı çok güzel bir kamçı oldu benim için.
Şunu da belirteyim, altını çizerek; 2009 yılının 13 Haziran cuma günü, ilk erişim engeli ile karşılaşmasından bugüne, blogun trafiği tam % 100 arttı. FriendFeed ve Twitter’a üye olmam da bu dönem sonrasında oldu. Bu blogdaki ”sakıncalı” içeriğimi 23,000 yorum ile FriendFeed’e, 3,000 i aşan tweet ile de Twitter’a taşıdım. Belki sırada 16 milyon Türk kullanıcısı ile Facebook var bu sefer. Yolların kapalı olduğu yerlerde kanalizasyonlar, çatılar var.
Bu durumda belki üzülecek bir şey olarak, ciddi bir yayınevinden aldığım kitap teklifine sıcak bakmayıp, işi yokuşa sürmemi söyleyebilirim. Düşünsenize, yasaklanan blogun yazarının kitabı… Nasıl satardı, değil mi?
Düşündüm de… Blog yazıları falan bazen çok uzun oluyor. İçinizden ”özet geç lan, piç!” diyenler oluyordur. Şöyle anlık şeyleri de paylaşsam arada bir. Bakalım, saat şimdi 04.43… Cuma, cumartesine bağlanmış bile.
18 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, aldığı burs parasının yanında ekstra harçlık için porno filmde oynayınca başına iş açılmış. Milliyet’deki haber böyle diyor.
Elizabeth Hawkenson için üniversitesinin ilk senesinde burslu bir jeoloji öğrencisi olacakken, adı ve soyadı ile internetlerde ağzına ve orasına burasına alırken gösteren bir videosunun çıkması cidden kötü . Burada belki Elizabeth kadar başını iki elinin arasına alması gereken, filmin yapım şirketi BackRoomCastingCouch. Kötü niyet yoksa da büyük bir ihmalkârlık var.
Hikâyenin tamamını anlamak için bazı parçaları birleştirmek gerekiyor.
Birazdan vereceğim linkteki videonun başına konsept ile ilgili açıklamayı koymuşlar: Ya da koymuş diyelim. Açıklamadan bir one man project havası sezdim. Verilmek istenen de o olabilir tabii.
- Backroom Casting Couch is a website about the real life interactions that occur during adult modeling interviews. We film girls sucking, fucking, swallowing and taking it in the ass just to land a job. I would hire them all…
- However… I’m not a real casting agent… And There is no job..
İlk olarak ”vay hayvanoğlu vay!!” tarzı bir tepki veriyor insan doğal olarak. Fakat kendi sitelerine girmeden önceki uyarı yazısını dikkatli okursak, zannedersem aradığımız cevabı bulabiliyoruz.
The following material represents staged, scripted, and fictional accounts of sexual relationships of adults. All performers in the following material are intended to be portrayed and understood as fully consenting adults that are performing of their own free will.
Bu videoların düzmece olduğu zaten gayet iyi bilinen bir şey. Hele de ticari amaçlı prodüksüyonlar, son derece sıkı kontrol edilen bir branşta böyle ciddiyetsiz işler yapamaz. Ancak biraz önce dediğim gibi Backroom Casting Couch’ın bir dikkatsizliği var.
xxx branşının ağırlıkla Thumbnail siteler üzerinden ciro yaptığı dönemlerde, internet üzerinden ücretli bir kursla Adult Web Master eğitimi almıştım. İlk öğretilen, modellerle yapılacak kontratlarda modelin yaşının en az 18 olduğunu gösterecek şekilde kimlik kartını yüzü ile beraber fotoğraflamaktı.
Hawkenson’un da başını yakan bu oldu. Söylenenlere bakılırsa bu ”sızan” deneme videosunun başındaki kimlik görüntüsünden adı ve soyadı okunan Elizabeth Hawkenson’u okul yönetimine şikayet ediyor işgüzarın biri. Yukarda, videodan alınan ekran görüntüsünde Hawkenson’un nedeni bilinmez bir şekilde üniversite kimliğini de gösterdiğini görmek mümkün. 18 yaşında bir kızın bunu akıl edememesi belki normal ama prodüksüyon şirketi için affedilmez bir hata. Bu videonun yarattığı viral ile kısa vadede siteye iyi trafik çekecek olsa da uzun vadede kendisiyle çalışacak modeller bulmakta zorlanabilir. Gerçi bu işler yine de belli olmaz. Çoğu insanın 15 dakikalık şöhret peşinde koştuğu bir zamanda belki de tam tersi olur ve model akınına uğrarlar.
İnternet bağlantısını, yaptığı ayarlar ile insan evladına yakışır şekle getirenleriniz için şu linki versem yeterli olur zannedersem. 10 dakika 28 saniyelik videoya şimdilik buradan virüssüz, ücretsiz bakabiliyorsunuz. Yarın ne olur bilmem.
Yazının başlığına değinmeden bitirmeyeyim. Asıl merak ettiğim bu zaten. Yoksa Elizabeth ne yeni ne de bu konudaki son haber. Hatun bu video için 2000 dolar almış. Aranızda bu işi yapmak için bir fiyat koyanlar olur mu? Olursa, bunu öğrenmek hepimiz ilginç olurdu. Paylaşırsanız sevinirim.
Not: Bu yazıda kullandığım milliyet haber linki ve videonun linki için okurlardan M.Ç’ye teşekkür ederim.
—————
Edit: Milliyet’deki haberde ve bazı başka haber sitelerinde Elizabeth’in bursunun geri çekildiği yazılmış ama PhoenixNewTimes.com a göre bu doğru değil.
Güzel bir fotoğraf. Son derece etkileyici yüz hatlarına ve tüm çekiciliğine rağmen bulunduğu mekanı ve bu mekandaki diğer ögeleri örtmüyor kadın. Bunu kendisine söylesek bozulmazdı. Hem kendine o güveni var hem de o an ve mekanla tek vücut olmaktan duyduğu haz ve doyum…
Cinsellik ve karanlıkta kalmış arzuların ulu orta afişe edilmesine karşı olan serzenişleri bir kalemde silip atmayalım. İstemeden de olsa ahlâkçılar, bu tutumları ve baskılarıyla ahlâksızların önünü açıyor, onlara yol gösteriyor.
Liberal ve açık düşünceli olmak bir yana ama bazı şeyler biraz da bastırılmaya çalışılmazsa bu baskıya verilen tepkiler ve dışavurumun binbir çeşit icadlarından sanki mahrum kalacağız.
Örneğin kutsal kitapların ve bazı ideolojilerin tasvir ettiği cennet veya sınıfsız bir toplum gibi mükemmel olduğu varsayılan ortamlar (!) son derece can sıkıcı ve durağanken, (kendilerince) ”kötülüğe” karşı tepkilerle oluşan subkültürler ve yarattıkları kendilerini ifade etme biçimleri ve dünyayı algılama şekilleri çok daha heyecan verici değil mi?
Üniformalı, sigortalı, sendikalı temizlik işcilerinin bakımını yaptığı düzenli, planlı yapılmış betondan sosyal konutlara karşı graffitiler ile cinsel organı sansürleyen bir kültürün, devamında bukkake‘ye yol vermesi arasındaki ilişkiyi anlamak lâzım.
Sınırsız ve serbest cinselliğin yaşandığı bir dünyada, erkekler iş arkadaşlarını tuvalette kıstırıp, başlarını musluk altına sokarken döpiyesi sıyırıp, külotlu çorabı yırtarak onları düzmenin hayalini kuramazdı. Ya da kadınlar fotokopi makinasının üzerinde düzülürken periyodik olarak kalçalarının altından geçen ısı ve ışık dalgalarını labia çeperlerinde hissetmeyi düşleyemezdi.
Evet.. Kafamızda kurduğumuz minik fantezilerimizi ayıplanmadan ve kısıtlanmadan gerçekleştirebilmek hiç de çekici bir durum değil. Çünkü tuvalette kıstıracağın iş arkadaşının onu düzmene izin verip vermeyeceği, senin bu olayı sürekli ikirciklenmelerle planlama sürecin, yakalanınca ayıplanma ve hatta kovulma tehlikesinin verdiği heyecan, yırtık çorabın arasından girip, külodu bertaraf edecek penisinin vulva çeperine sürtünmesinden alacağı zevke göre çok daha fazla.
Demek ki bazı kuralların ve kısıtlamaların olduğu ortamlar, yaratıcılığa davetiye çıkartırken, kural dışılığı veya günahkârlığı daha da câzip bir hale getiriyor. Graffiti’nin güzelliği ve anlamı, bukkake’nin erotizmi ile aynı paydada birleşiyor.
Yapma mı dedin? Gösterme mi dedin? Günah mı dedin? Hassiktir ordan! Bak ne yapıyorum?
Bunun bir örneği, Türkiye’nin es geçtiği, 70 lerin punk kültürü. Bu dönemin Avrupalı gençleri, İkinci Dünya Savaşı neslini şok edip, orta parmakları ile onlara ”fuck you” çekmenin bir başka yolunu bulmuşlardı. Kıyafetlerinde Nazi sembolleri taşımak… Babalarının savaşıp alt ettiği düşmanlarına ait o sembolleri tekrar gözlerinin içine sokup, başkaldırıyı, alayı, umursamazlığı ve fuck you’yu görselleştirmekti amaçları.
Tabii tüm bu swastika sembollerinin veya zamanla yine popüler olan orak ve çekiç gibi sembollerin yadsınamaz bir etkisi var insanlar üzerinde. Baskı, kontrol, yasak ve şiddeti hatırlatıyorlar bize…
Teknolojiler ve demokrasi gelişti (demokrasi gelişti’den sonra smiley var). Artık totaliterizm, kendini gizlemenin yollarını bulmakta zorlanmıyor. İnsanların zamanla sahte bir özgürlük hissine kapıldığını gözlemlemek bazılarımız için zor olmasa gerek. Evet, Nazi Almanyası yok artık, Sovyetler de dağıldı. Dünya yine de daha iyi bir yer oldu mu olmadı mı tartışılır. Ancak tüm dünya insanları olarak giderek zenginleştiğimiz yadsınamaz bir gerçek. Ve demokrasilerin sahte de olsa bize verdiği bir ”kendi kendimi yönetiyorum, özgürüm” hissi var. Ancak insan dediğimiz canlı türünün elindekiyle yetinen bir yapısı yok. Özellikle gündelik hayatında belli bir ruhsal ve ekonomik doyumu bulduysa özel hayatında ve hayal dünyasında da o kadar çeşitlemelere giriyor. Yapılan bir çok araştırma, belli başlı fetiş gruplarına meyilli olanların eğitim ve gelir düzeyinin yüksekliğine işaret ediyor.
Nasıl sevdiğimiz insanla bir pazar akşamı evimizde, kanepede oturup mısır patlağı yerken motorlu testere ile biçilen veya harika görsel efektlerle yaratılan patlamalarda 100 er 100 er ölen insanları ekranda görmekten zevk alıyorsak, kendi fantezi dünyamızda da yönetilmek/yönetmek, bastırılmak/bastırmak istiyor, kendimizi şiddeti uygulayan veya maruz kalan insanın yerine koymayı arzuluyoruz.
Bunun günlük hayatımızda eksikliğini çektiğimiz rollerle ilgisi olduğunu söyleyenler var. Aynı fikirde olmadığımı söylemem lâzım. Bazı ticarî filmler veya yayınlarda ”güya” bu tezata gönderme yapılarak bir komiklik havası estirilmeye çalışılmasının bunda payı var diye düşünüyorum. Otoriter bir yöneticinin evde karısı tarafından bezlenmek istemesi gibi…
Doğal olarak modern bir şehirli insanın günlük hayatında artık görmediği, görse bile hissetmediği baskı, kontrol ve şiddeti temsil eden kıyafetleri ve sembolleri, içerdikleri erotik anlamlar ile beraber değerlendirip, çekici bulmamız kaçınılmaz. Alt kültürler derken yolu ve yuvası Avrupa’dan geçmiş, bu süreçte Neo-Nazi kültürüne göz aşinalığı yaratmış olanlarımız, kıyafetlerine ve White Power müziği dedikleri janr’a göz attıklarında bu sembolleri görmüşlerdir. Bir çok genç insanın, aşırı sağdaki fikirlerden çok sembollerine ve kıyafetlere vurulmalarının, onları bu gruplarla bir araya getirmiş olabileceğini düşünmüşümdür.
Hatta savaşta kafalarına atom bombası yiyen ve ulusal kimliklerine son derece bağlı olan Japonların bile her türlü Batı kültürünü adeta vakumlayarak emer gibi kendine alması ve dönüştürmesi alışkanlığından bu akımın da payını almış olması çok şaşırtıcı olmamalı. Ancak burada rol oynayan bir başka unsur daha var. Zira Batı’dan farklı olarak Doğu Asya’da, okul kitaplarında, savaş Almanyasının liderleri kararlılığı, cesareti ve onuru temsil ediyor halen. Japonya da kendini Doğu ırkları arasında üstün ırk olarak kabul eden bir millet olduğu için özellikle Nazi kıyafet ve sembollerinin bir fetiş unsuru olarak popüler olması hiç anormal değil. Zaten Japonya’da ne anormal ki? Bir Japonun cinsellik ve fetiş konusunda hayretle baktığı bir olaydan haberdar olursam zevkle bloglayacağım.
Blogda ara ara yer verdiğim, Japonya’da ikâmet eden İngiliz sanatçı Trevor Brown’ın Nazis Are Sexy adlı çalışmasına bir okuru bozulmuş. Yokedilen milyonlarca yahudinin katili olan bir düşünceyi yüceltmek, propagandasını yapıp, seksi göstermeye çalışmakla suçlamış… Fantezilerin ve fantezilerin içindeki erotizmin sınırları olmadığını bazı insanların anlayamayacak olması çok yazık. Bu tip resmi ya da gayri resmi, herkes tarafından aşağı yukarı kabul gören düşünceleri (politically correct deniyor) her fırsatta gagalar gibi kafaya vuranlar her daim olacak.
Bir diğer örnek, çoğumuzun bildiği Der Nachtportier – Gece Bekçisi adlı film. İtalyan yönetmen Liliana Cavani’nin bu filminini o çok ünlü afişinden çıplak ve ince bir vücudun üzerindeki kemer askı, siyah uzun eldivenler ve Nazi şapkasını birleştiren görüntüsü ile yazının başında kullanmıştım. Burada da Charlotte Rampling ve Dirk Bogard’ın beraber bir sahnesini koydum. Hem Rampling hem de Bogart’ın kıyafetleri özenle seçilmiş. Nazi üniformasının sertliği, otoriter havası ve yine bu üniformanın izleyenlerin belleklerinde uyandırdığı anılar (filmin yapım tarihi, savaştan yalnızca 29 yıl sonrası, yani 1974) ile Rampling’in bir kız çocuğunu andıran düz ve kıvrımsız vücudu, masumluğu çağrıştıran beyaz elbisesi ve tüm bu görüntüleri tamamlayan beyaz çorapları ve ayakkabıları ile ne de güzel bir tezat oluşturuyor… Bu derece güzel işlenmiş bir kompozisyonda aradaki yaş farkının oluşturduğu bir başka zıtlığı fark etmeye nefesi bile yetmiyor insanın.
Liliani Cavani bu filmde izleyicilerini erotizmle gıdıklarken, II. Dünya Savaşı’nın korkunç anılarını kullanmakla suçlanmıştı.
Bilemiyorum biraz off topic kaçar mı? Ancak çok yakın bir zamanda kendi yaşadığım bir tecrübede, birbirini tokatlatan iki kadının videosunu seksi bulmam bazı kafalarda soru işareti yaratmıştı. Ona dayanarak açıklasam daha iyi olacak gibi. Birbirini tokatlayan kadınlar, tokadın suratta patlama sesi, duyulan ıh lar ve ohh lar benim için cinsel uyarıcı. Buna mukabil, hayatımda bir kadına elim kalkmış değil. Yaşlıların da koluna giriyorum bazen karşıdan karşıya geçerken. Yolda gördüğüm köpek yavrularını okşayasım geliyor. Bunlara ne diyeceğiz?
Faşist değilim ama Nazi üniformalarını çok seksi buluyorum. özel hayatımda karışanın, görüşenin olmamasıdır belki de bunun sebebi. Disipline duyulan bir özlem? Hahahah!!! Kim bilir, belki de öyle, evet! Tek eksiğim disiplin olsun. Ya yönetici olsaydım? Çocuk bezi için çok pahalı diyorlar… Bu arada II. Dünya Savaşı’nın Nazi üniformalarının Hugo Boss tarafından tasarlandığını biliyor muydunuz?
Çoğunuz benim gibi cahilsiniz. Yaşantınızı üst düzeyde ve yoğunlukla etkileyen konularda derin bilgiler ile beslenmek yerine günlük hayattan kendi yaptığınız çıkarımlarla ahkâm kesiyorsunuz.
Zannedersem entelektüeller ile ”kitleler”i ayıran fark bu. Acaba gerçeklikler ile teorisyenleri ayıran da aynı fark mı? Tartışmaya değer. Bu geniş konuyu deşmeyeceğim ama gördüğüm bir çarpıklığı kısaca buraya aktarıp, asıl konuya geçeyim. Bakın vikipedi ”entelektüel” i nasıl açıklıyor?
Entelektüel, zekasını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmekte kullanan kişi.
”Zekâ ve analitik düşünme yetisi” diyor. Eksik mi yazılmış acaba? ”Bir tartışmada, karşındaki insan veya gruplar üzerinde etki yaratmak için o güne kadar okuduğu kaynaklardan aldığı cümleleri virgülüne, noktasına dokunmadan referans veren kişi” diye açıklanmamış entelektüel maddesi vikipedi’de. Çünkü gerçekten de zekâ ve analitik düşünme yetisi kıstas alınsa, hem sosyalistleri hem de entelektüel müslümanları diskalifiye etmek gerekirdi.
Bu bahsettiğim gruplar zekadan ve analitik düşünme yetisinden mahrumdur diye anlaşılmasın. Bu son derece yanlış olurdu. Argümanları öne sürerken başvurdukları yöntemlerden bahsediyorum. Öyle değil mi sizce de? Bana öyle geldi. Neyse…
Konu aklıma nerden geldi aslında? Türkiye’de, sipariş üzerine latex fetiş kıyafetleri diken bir kişinin katalog çekimleri için hazırladığı fotoğrafları gördüm. Vücudu sımsıkı saran latex elbisenin üzerinde başı tamamen kapatan bir de latex başörtüsü görünce bu çok konuşulan objenin toplumun farklı grupları arasında oldukça fazla anlam yüklenen bir işlevi olduğu kafama iyice dank etti. Kendi cehaletimle, yine de cesaret ederek kafamdaki bir iki düşünceyi havalandırmak istiyorum.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Yaşı 30 u geçenler, yalnızca kadının metalaştırıldığı bir kültürden ilk eğitimlerini alırken, 20 li yaşlarında olanlarımız bu metalaştırma trendine erkeklerin de sokulduğu bir döneme rastgeldiler. Kadınlar kadar vahşice zorlanılmasalar da, ellerinde kumanda ile kanal zaplamak ve arada bir kalkan penisini indirmek için kız arkadaşına sahte kur yapmak dışında fazla bir dürtüsü ve rutini olmayan erkekler [...]
Son Atılan Yorumlar
deryaa: bende anal seks yapmak ıstıyorum ama tırsıyorum canım cok ya...
Son Atılan Yorumlar