Connect Four

Renksiz ve gösterişsiz şişeden irice bir yudum çektim. Boğazımdan aşağı alev alev inen ateş topu mideme vurduğunda ensemdeki tüylerin soğuk soğuk dikleştiğini hissettim bir an. Bu bir anlık soğukluk, yerini Prey Sdau’nun bu mevsimde gündüzleri 40 dereceyi bulan nemli sıcağında terlemeye bıraktı saniyesinde.

Şişeyi üzerine geri bıraktığım yeşil, açık mavi kareli muşambadan masa örtüsünün kenarına bir dirseğimi dayadım. Diğer elimle şişenin etiketini kenarından kaldırıp, yavaş yavaş soymaya başladım. Ha Noi Alcohol Company… İlk önce lcholol Company, sonra ompany… Ta ki şişenin üzerindeki etiket yapışkanının kağıt artıkları ile karışmış beyazlığı kalana kadar.

Vietnamlı amı ile Kamboçyalı amı arasında tad farkı var mı?



Küçük olanına söz verdim; hevesimi alır almaz serbest bırakacağım. Yani çok yakında… Kendi ellerimle, aldığım yere geri götürüp bırakacağım.

Çok tatlı… Fazla problem de çıkarmıyor. Canı çok yandığında, ağzından miyavlamaya benzer bir ses çıkarası geldi bir keresinde. Simsiyah saçlarını sağ elime dolayıp kulak memesinin arkasından beri fısıldadım:

Shut up, or I’ll kill you!

Şikâyetkâr miyavlamanın yerini hızlı nefes alıp vermeler aldı. Eminim anüsünün içindeki organımın tekrardan sertleşip, büyümesine bu tehdidin sebep olduğunu zannetmiştir. Beni halâ bir sapık olarak görüyor… My little fuckdoll…

Oysa açılıp kapanan burun delikleri ve elimin üzerine sızan salyalarıydı gerçek sebep… Çenesini altından tutan sol elim, ağzını tıkayan kirli paçavradan aşağı sızan salyaları ile temas edince, minik poposunu dirençle sağa sola oynatması yüzünden yumuşayan organım, kendine gereken kanı tekrar damarlara pompalamak için yeterli uyarıyı almıştı. Ok, belki kulağının arkasındayken burnuma gelen saç ve et kokusunun da bunda etkisi vardı. Ama kesinlikle tehditten korkan bir yüreğin çarpıntısı değildi beni sertleştiren.

Bir şişe vodkayı bu sıcakta katıksız tüketmek akıl kârı olmasa da Mekong Voyage Co. ile sezon başında yaptığım anlaşmanın şirket tarafından tek taraflı feshi üzerine içine düştüğüm belirsizlik canımı bir hayli sıkıyordu. Önümdeki günler oldukça boş geçeceğe benziyordu zaten. Boş vakti boş geçirmeye hemen başlamamak için bir sebep yoktu o zaman.

Tüm bir sezonu müşterisiz geçirecek 4 adet tekne sahibi olarak düşünmem gereken çok daha ciddi problemlerim varken zulanın neredeyse tükenmesi, kafamın içinde çözülmesi gereken tek problem olarak görünüyordu şu anda.

Telefonu küçüğümün eline verdim.

Kocanı ara! Seni geri bırakacağım. Her zamankinden de 3 torba hazırlasın. 2,5 milyon Dong’dan fazla vermem. Rokar Chuor’a giden teknelerin yakıt aldığı yarımadanın girişinde, dörtyolun ağzında buluşalım.

My little fuckdoll, kocasıyla buluşmamızın detaylarını konuşurken, Da’o mutfağın kapısında belirdi. 40 derecede nemli sıcağa rağmen bir gece öncenin vermiş olduğu yorgunlukla 11 saat uyumayı başarmıştı. Uykudan yeni kalkmanın mahmurluğu ile bakarken gözleri, kulakları da telefon konuşmasına bir anlam vermeye çalışıyordu.

‘’Gezmeye gidiyoruz’’ dedim. Cevap vermedi. Yanımdan sürtünerek geçip, yerde duran ice box un yanında dikildi. Ayağıyla kapağı devirip içine bir göz gezdirdi içecek bir şeyler bulmak için. Aradığını bulamayınca vücudunun üst tarafını iyice eğip, kutunun içini karıştırmaya başladı. Üzerinde kalçalarını ancak örten ince kumaşlı elbisesi şimdi siyah tüylerle kaplı amcığını dahi örtmeye yetmiyordu. Bu elbiseyi Chau Doc’daki pazaryerinden ona doğum günü hediyesi olarak almıştım. Götürdüğüm turist kafilesi ile pazarı gezerken, gözüm, üzerinde kayısı çiçekleri bulunan bu elbiseye takılmıştı. Vietnam dilinde Da’o ‘’kayısı çiçeği’’ anlamına geldiği için hoşuna gideceğini düşünmüş ve yanılmamıştım…

Hem alkolün etkisi hem de yer yer derisi soyulmuş organımın verdiği acı, onu sikmemem gerektiğini söylese de Kayısı Çiçeği’nin bu oynamaya çalıştığı oyuna bir yerinden katılasım vardı.

Üçte ikisi bitmiş Vodka Ha Noi şişesini kavradım. Oturduğum sandalyeden kalkmadan, vücudumu biraz öne doğru uzatıp, şişenin boğazını kalça yanaklarının arasına yerleştirdim.

Bir hareket beklediğini adım gibi biliyordum orospunun. Nemfoman sürtük… İrkilirmiş gibi yapsa da hemen bacaklarını ayırıverdi. Şişeyi döndürerek kalçalarının arasında sürdüm defalarca.

Kancık bir köpek gibi kalçalarını bir o yana bir bu yana sallaması sıklaşınca Ha Noi’nin açık ucuyla siyah tüyleri araladım. Pembe renge ulaştığımda şişenin ağzını yine yuvarlayarak yavaşça sokuverdim içeri. Şişenin genişlediği yere kadar döndürerek, defalarca soktum, çıkardım.

Aniden döndü. Bacaklarımın arasına diz çöktü. Elleri ile aceleci hareketlerle kemerimi çözmeye çalışırken de isterikçe ‘’boğazımı sik’’ diye yalvardı. ‘’İlk önce boğazımı, sonra amımı’’.

Kayısı Çiçeğinin özsuyu ile esanslandırdığım vodkanın kalanını ağzıma döktüm. Boş şişeyi mutfağın diğer ucuna fırlatırken tek elimle Da’o nun boğazını kavradım. Diğer elimle burun deliklerini sıkarken öne doğru da iyice eğildim. Ağzımdaki vodkayı Da’o nun ağzına boşalttım. Ellerimle yüzünü statik bir şekilde, bana bakacak şekilde tuttum. Ta ki genzine kaçan vodkayı burnundan ve ağzından çıkan köpüklerle temizleyip, öksürmesi geçene kadar. Sonra dilimi ağzına sokup öptüm Kayısı Çiçeğimi. Öpüştük…

‘’İşimiz var… Yola çıkıyoruz. Chevrolet’i hazırla’’ diyerek ittim, neden sonra.

Chevrolet Stepside’ın üç kişilik ön koltuğunda yaptığımız yolculuğun sonuna doğru, yarımadaya yaklaştığımızda karanlık basmıştı çoktan. Da’o tamamen uçuyordu. Kalan zulayı ona vermiştim. Kendi kafamı ayık tutmaya çalışıyordum.

Buluşma yerine 10 dakikalık mesafede kamyoneti durdurdum.

Bağla küçük orospuyu. Ağzını da bantla. İş çıkarmasın bize

Da’o küçüğümü paket haline getirirken kamyonetin arkasına geçtim. Yüklüğe attığım çaput bezinin içinden çıkardığım 77‘yi belime yerleştirdim. Her ihtimale karşı, en son çare olarak kullanmak üzere.

Yolun kenarına parketmiş arabanın farları açık bırakılmıştı bizi beklerken. Minik sikiş torbam’ın kocası yolun ortasında dikiliyordu silüetiyle.

Şoför koltuğunun altında sakladığım uzun, siyah, bez çantayı çıkardım. Arabadan inerken çantayı omzuma yerleştirdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Açık pencereden başımı içeri uzatıp Kayısı Çiçeğim’in alnına bir öpücük kondurdum.

‘’Küçük meleğimize iyi sahip ol’’

1,80 den fazla olamaz boyu. Küçük orospu, onun 47 yaşında olduğunu söylemişti. Kilosu ile boyunu, cüssesini tartıp, gerekli mesafede durdum.

Sessizliği bozan o oldu, Alman aksanlı bir İngilizce ile, sırıtarak;

3,5 milyon dong’dan aşağı bir fiyata asla olmazdı. Ama yanında karımı da alıyorum geri. Paranın hepsi yanında mı?

Çantayı omzumdan indirdim, ucu sağ elimde sabit olmak üzere bacağıma paralel olarak uzattım yere doğru. Tüm bunları yaparken doğal hareketlerimi bozmayacak şekilde, Alman’a doğru 60 derecelik açımı almıştım.

- ‘’Eeee!!! Parayı görelim’’

Sol elimi siyah, bez çantanın içine götürdüm gözlerimi ondan ayırmadan.

- ‘’Hepsi burada’’

Terden yapış yapış olan elim ile sapı kavradım sıkıca. Gecenin karanlığında siyah torbadan çıkan gümüş renkli kasatura, Alman’ın sol yanağı ile omzunun arasını buldu. Chevrolet’in içinden boğuk bir çığlık yükseldi.

Helmut Baumhertz… Düsseldorf’lu eski muhasebeci…

Dizlerinin üzerinde çökmüş, aort damarından fışkıran kanları eli ile baskı yaparak durdurmaya çalışıyor. Komik!!!

Parmakların arasından fışkıran kanın, opiat torbalarının üzerine sıçradığını fakettiğimde, torbaları ayağımla kan gölünden yolun kenarına doğru tekmeledim.

Bacaklarımı hareket ettirmeden vücudumun üst tarafını çevirerek Chevrolet’in içini görmeye çalıştım. Farlar gözlerimi aldı. Tek elimi siper edip bir daha baktım. Gözleri faltaşı gibi açılmış ufaklığın saçlarından tutuyor Da’o bir eliyle. Öbür eliyle de yanaklarını sıkmış, sallıyor küçüğümün kafasını.

Herr Baumhertz’in kafatasına göz kararı bir orta çizgi çekiyorum kasatura ile gez – göz – arpacık yaparak. Tüm gücümle indiriyorum gümüş renkli kocaman bıçağı. Bir önceki darbeyi vururken duyduğum çekingenlik de yok bu sefer.

Belki de bu kararlılığın kuvveti, kasaturayı tekrar girdiği yerden çıkarmama engel. İki elimle asılıp, Herr Baumhertz’in vücuduna dayıyorum tek ayağımı. Bu sefer oldu…

Opiat torbalarını arabanın arkasına atıp, Chevrolet’in kapısını aralıyorum. Da’o ile gözgöze geliyorum. Gözlerinde hayranlığı, kendini teslim etmişliği okuyorum. ‘’Seni seviyorum’’ diyor. Sessizce sürücü koltuğuma oturuyorum. Eve dönüş yolunda teybi açıyorum. Şarkımız çalıyor.

Küçüğüm, my little fuckdoll, bu sefer uslu değildi. Tüm yol boyunca ağladı. Bu gece onu tamirhaneye kapadığımda ekmek ve suyu da olmayacak. Ama yarın yepyeni bir gün. Hepimiz için…

Bookmark and Share

Intense Debate – Blogda Yeni Yorumlama Sistemi

Blogda yeni bir yorumlama sistemi deniyorum. Hatta denedim, kalıcı bir şekilde bırakıyorum diyelim. Sistemi sağlayan altyapının adı Intense Debate. Bunun bir benzeri olarak Disqus vardı, onu da bir gece yarısı yarım saatliğine denedikten sonra bıraktım. Burada dökümünü yapmak istemiyorum ama Intense Debate bana daha iyi gibi geldi. Bir yerde de Disqus ın normal siteler için, Intense Debate in ise bloglar için daha avantajlı olduğunu okumuştum.

Uzun lafı teknik lakırdılar ile doldurmadan kısaya getireyim.

Intense Debate kullanıcıya ne değişiklikler getiriyor?


Çok büyük bir değişiklik yok. Biraz daha şık bir yorumlama sistemi oldu bu. Bazen bir yoruma cevap vermek isterken başına @ getiriyorduk. Şimdi buna gerek kalmadan, aynı işlemi direkt olarak cevap vermek istediğimiz kişinin yorumunun hemen altına, sol köşede bulunan Cevapla düğmesine basarak yapabileceğiz. Hatta yoruma yapılan cevaba da cevap yazabileceğiz. Ve bu hemen ilgili yorumun altında kademeli olarak görünecek. Bu tüm olayın daha derli toplu olmasını sağlıyor.

Ayrıca yapılan yorumlara da artı ve eksi puanlar vermek mümkün. ”allahın geri zekalısı” diye düşünüp, üşengeçlikten yorum yazamayanlar hemen başparmağı aşağı göstererek en azından bir şekilde kendilerini ifade etmiş olacaklar. Ya da övmek istediğiniz düşüncelere Amerikanvari bir şekilde thumbs up diyebileceksiniz.

Anonim olarak yorum yapmaya yine devam edebileceksiniz rumuzlarınızla. Sonra sonra, başkaaaaaaaaa?….. Hmmmm… Başka bir şey yok gibi şimdilik.

Haa şu aralar gelişen olaylar beni daha çok öbür blogda yazmaya itti bir şekilde. Bugün yarın, yine görüşmek üzere…

Bookmark and Share

Anıların ve Hayalin Sansürü

Kendime ait olan tek albümü aldım önüme, karıştırıyorum. Şöyle bir bakıyorum, beraber olduğum eski kız arkadaşlarıma. Yeşim’in olduğu sayfada uzun kalmak zorundayım. O kadar güzel ki… Zevkim, cidden hiç de fena değilmiş. Öyle güzellik normlarının hepsine birebir uyan biri yok aralarında. Ama hepsinde ”bir şey” var. Yeşim’de ise ”çok şey” var. Benim karşı cinsde aradığım özellikleri zannedersem daha çok küçük yaşta babam da iyi gözlemlemiş, notunu vermişti.

Küçük bir çocukken, Bravo dergisinden çıkarttığım Broke Shields posterini odama asmıştım. Hatırlarsınız, Brooke Shields’in Blue Lagoon filmini. Hepiniz değil ama yaşı 30 un üzerinde olanlar hatırlar. 1980 yılı yapımı bu filmde, çocukken bir adaya düşen Shields ve Lambert (Christopher) ergenlik çağına da beraber giriyorlar ve aralarında kaçınılmaz olarak bir cinsellik yaşanıyor.

Babam, elleri cebinde bir şekilde odaya girdi, etrafa şöyle bir bakınıp gözüne duvardaki poster iliştiğinde, ”aferin, zevkin iyi” dediğini hatırlıyorum.

Tekrar albüme dönecek olursam, Yeşim’in güneşten bronzlaşmış bir vücudu, simsiyah uzun saçları ve yemyeşil gözleri var. Güney sahillerinde bir plajdayız. Yalnızca iki kare fotoğraf var o günden. Birinde kumsalda top oynuyoruz, öbüründe öpüşüyoruz. İkimizin de üzeri çıplak. Daha doğrusu, vücutlarımızın üst tarafları çıplak. Zannedersem benim ya da Yeşim’in annesi çekti bu fotoğrafı. Altımda mayo, Yeşim’de ise bikinisinin altı var. (Yanlış bir şey de söylüyor olabilirim. O yaşdaki çocuklara bikini oluyor mu? Benim çocuk olduğum yıllarda yoktu öyle bir şey ama şimdilerde görüyorum ki 4-5 yaşındaki kız çocukların da alt ve üst takımı ile bikinisi var.)

Bu albümü artık evimde saklayacak olamamam çok yazık. Temizlik malzemelerinin olduğu dolaptan bir adet vakum torbası alıp, albümü içine koyuyorum. Elektrik süpürgesi ile de torbanın içindeki havayı çektikten sonra ağzını iyice kapatıyorum. Bu torbayı yaşadığım evde tutamam. Bir arkadaşımın orman içinde yazlık bir kulübesi var. Kulübenin hemen dışındaki su kuyusuna, dışardan görünmeyecek şekilde iyi gizlediğim bir ip ile sarkıtsam, 20-30 yıl sonra belki daha iyi günler geldiğinde ortaya çıkartabilirim tekrar. Ama o günler gelene kadar oldukça zor bir dönem beni ve sizleri bekliyor.

Temmuz ayının şu sıcak günlerinde bu satırları yazlığından okuyan var mı? Çocuklu aileler var mı mesela? Çocuklarınızın fotoğraflarını çekiyor musunuz plajda? Tavsiyem, aynen benim gibi yapmanız. Bir an önce Flickr’dan silin o fotoğrafları, albümleri de bir yerlere tıkın. Yoksa önümüzdeki zaman diliminde evinizde yapılacak bir aramada bulunan o fotoğraflar yüzünden saçlarınız sıfıra vurdurulup, tek tip bir elbise ve kolunda P işareti ile gezmeye mecbur bırakılabilirsiniz. Saçma mı? Dinleyin o zaman:

Oldukça tanınmış bir Japonofil var. Hayatını, Japon manga serilerini İsveçce’ye çevirmekle kazanıyor. Evli ve bir çocuk babası olan bu Japonofil, bir boşanma davasının eşiğinde uzun zamandır. Kadın, bir başka şehire taşınacağı için çocuğun vesayetini tek başına almak istiyor. Baba ise buna karşı ayak diretiyor. İsveç adalet sisteminin, tek başına yaşayan kadınlara olan zaafını bilen kadın, adamı kendi çocuğuna sarkıntılık etti diye polise şikayet ediyor. Yapılan ön araştırmada kadının bu iddiasını doğrular bir kanıta ulaşamıyor polis. Ancak kadının tekrar şikayetiyle bu sefer adamın evine bir baskın düzenleyen polis, Japonofilin iş için kullandığı bilgisayarına el koyuyor. Daha sonra bu bilgisayarda yapılan incelemelerde bulunan 51 tane manga çizimi, ilgili çocuk pornografisi kanununa göre suç teşkil ettiğinden hapis ve tazminat ödemeye mahkum ediliyor adam. Ancak en fazla koyan, herhalde çocuğunu bir daha göremeyecek olması.

Bu olay şimdi değil de az daha önce olsaydı, hakkında hiçbir işlem yapılmayacaktı adamın. Malzemesi kanlı ve canlı insanlar olan film ve fotoğraflarla beraber, hiçbir canlı varlığın zarara uğramadığı, yalnızca fiktiv eserler olan animasyonların da kanun kapsamına alınması çok yeni bir olay. Kabinedeki sosyalistlerin ve feminist lobinin, ABD de kurulmuş ve aşırı sağcı, hristiyan bir örgüt olan ECPAT’ın İsveç kolunun da kışkırtmasıyla beraber sahneye koyulan bir faşizm bu.

Yazının başında çocukluk albümümü dipsiz bir kuyuya saklamam, kendi çocuklarının fotoğraflarını çeken anne ve babalara Nazi Almanya’sına taşlama yaparak başlarına gelecekleri bildirmem ve en sonunda işi faşizme vurdurmam, aranızda saf olanları güldürecektir, biliyorum. Oysa asıl gülünecek olan, biraz çizim kabiliyeti olan birinin önündeki beyaz kağıda, karakalem ile yapacağı bir çalışmanın sonucunda ”pedofil” diye damgalanacağı bir hukuki ortama gelmiş bulunmamız. Üstelik bu hukuki ortamın ipe sapa gelmezliğini, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda anavatanım Türkiye ile arasında dağlar bulunan bir yerden sizlere bildiriyorum. Verdiğim senaryolara gülebilir, omuz silkebilirsiniz. YouPorn’a sorunsuz erişimi olan bir ülkede Cin Ali’nin Cin Ayşe’yi domaltması hapis cezası veriyorsa, YouTube’u dahi engelleyen bir ülkede, kendi amatör kameralarımız ile kendi Midnight Express’imizi çekeceğimiz günler çok yakındır.

Güya bu yazıyı sizleri bir şeye ikna etmek için yazdım ben. Ama yazdıkça, (ki sırf bu yazımı kastetmiyorum, bu işi bir süreden beri yapıyorum), aldığım, alacağım bazı yorumlar ve tepkiler, artık belki beni de sisteme dönüştürüyor.

Çünkü bu yazıdan sonra sizleri ikna edebilmiş olmaktan çok kendimi babamı ihbar etmeye daha yakın görüyorum.

Ne demek istedi adam, Brooke Shileds’in ”küçük gösterdiği” o postere bakarak? Aklında gölde yıkanan Shields’ın ilk defa regl olduğu sahne mi vardı? Yoksa filmin bir başka unutulmaz sahnesi olan, suyun altından yapılan bir çekimde, çırılçıplak yüzen Brooke Shields’ın vücudunun alttan kameraya yansıması mıydı, elleri cebindeyken düşündükleri?

Otto Mueller – Zwei Mädchen im Grünen – Ormanda İki Kız (Nazi sansürü kurbanı)

Bu yazı burda bitti!. Sabredip okuyanlar için dişlerini biraz daha sıkıp bir de wikipedia’dan Entartete Kunst maddesine göz atmalarını rica edeceğim.

————————————–

Blogu yeni okumaya başlayanlar için ek bilgi:

Yaklaşık 200 yıl önce kendi kapalı iç dünyasının kapılarını açan Japonya, kültürünün yabancılar tarafında yanlış anlaşılıp, kendini utandırmamak için bir dizi kanun çıkarttı. Kadın ve erkeklerin beraber gittikleri umumi hamamlarda bölümler ayrıldı, heykellerdeki cinsel organlar eğe ile kesilerek koparıldı. Bunun üzerine bir de II. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan ve ülkesini ABD nin ve onun ahlak yapısına uygun sansür kurallarına emanet eden Japonya’da, bu dönemde çıkıyor animasyon – manga, savaşın yıktığı bir ülkede, ucuz eğlence olarak. Tabii ki sansürden de nasibini alarak. Tüylü cinsel organ ve cinsel ilişki tasvir edilmeyecek!!! Cinsel ilişki tasvir edilmeyeceği için cinsel birleşme sonrası ejaculation yani spermin fışkırtılması da bu yasaklar arasında.

Bizim ülkemizdeki bastırılmış cinsellik ve pornografiye son yıllarda getirilen yasak, dışavurumunu Pippa’nın tecavüz edilerek öldürülmesi veya okul müdürlerinin öğrencilerini sıradan geçirmesi, ya da hiç yoksa, güya herkese yönelik Tv dizilerinin gereksiz ve yersiz bir sekszim paketi ile önümüze sürülmesine yol açıyor galiba.

Japonya’da ise çizimlerde cinsel organların tüylü çizilememesi, tüm kültürlerde olan genç vücutlara olan ilgi ve hayranlık ile birleşince belki de Lolikon olarak ortaya çıktı. Bundan çok emin değilim, ama cinsel birleşme sonrası çıkan spermin sansürlenmesi bugünün popüler kültürüne bukkake‘yi armağan etti, bu gerçek.

Ben kendim ne kadar anlamaya çalışıp sizlere iletmeye çalışsam, ve sizler de anlamak için elinizden gelen gayreti gösterseniz, bu işi hakkı ile kotaramayız. Gelenekleri ve yapısı ile bize göre son derece karmaşık, kompleks bir toplumdan bahsediyoruz. Şu videoya bakmak bile belki bir fikir verebilir, ne menem insanlar bunlar diye.

Bookmark and Share

Böyle Severim, Ama Sevdiğimi Söylemeye Çekinirim

Böylesini severim. En güzeli aslında diz hizası bana kalırsa. Ama olmaz ise ankle high dedikleri, bilek hizası favorim. Bu böyle yalın olmaz ama. Açık bir topluklu ayakkabı ile desteklenirse kendi salyalarım içinde boğulabilirim.

Ehh!! Evet, kıroca bulabilirsiniz, ki öyle de. Sesimi çıkartmam bu düşüncenize. Benim tanıdığım kadınlar, böyle bir şeyi ancak maskeli baloda orospu kılığına gireceklerse kullanır. Maalesef öyle!

Hahahah!! Baloda nefis eğleneceğiz! Kendimi, asla girmeyeceğim, başkasında görsem alay edeceğim kılık ve şekillere sokuyorum ama bu yaptığımı ”maskeli balo” context i içinde değerlendirirsek, akademik kariyerimle veya bir iş kadını olma durumumla asla çatışmıyor

Şöyle bir çelişki var erkeğin dünyasında; kışları giyilen yünlü tozluklar veya ugg’ları, yaz aylarında şıppıdı terliklere döndüren kadınlarla entelektüel stimulans, birbirine sosyal statü olarak yakışma (yakıştırılma) harikulade olsa da, beş yıldızlı tatil köyünde, akşam açık büfede gördüğü Rus ayısının yanındaki ceylanın dantelli ankle high çorapları ve açık topuklu ayakkabıları daha efektif bir mastürbasyon malzemesi. Buna ne diyeceğiz?

Öyledir yani… Sen olsan o ankle high kadınını koluna takıp da gezemezsin. Sen de yakıştıramazsın kendine. Fakat yine de…

Bookmark and Share

Sen Ne Düşünüyorsun Sevgilim?

Baş, boğaz ağrısı veya bilimum diğer ufak tefek sağlık arızalarınızda sizlere kocakarı yöntemleri ile gelip kafanızı şişiren akrabalarınız vardır muhakkak.

Tarçını bal ile karıştır, devekuşu sütünün içine katıp bir tutam karabiber ekle, tülbente sar, testislerinin altına koy, 40 dakika beklet. Veya zencefili limon suyunda kaynatıp içine iki dirhem ısırganotu tozu attıktan sonra, iki kulvalla bir elham okuyaraktan, çiğnenmiş ekmeğin üzerine yatırarak pipetle burnuna çek.

Siyah bir cübbenin içinde, iki büklüm şekilde, ormanın içinde bir kulübede yaşamadığım için zaten bu malzemelerin çoğu bende yok. Üstelik bir dirhemin kaç grama tekabül ettiğini gösteren bir iPhone aplikasyonu da henüz çıkmadı bildiğim kadarı ile. Bir de yüzyıllardır anlatılan bu kocakarı ilaçlarının malzemeleri, bir türlü Toros tepelerindeki ıhlamurun esans özünden Martini Bianco’ya geçemedi. Bianco artık her evde var, ıhlamuru görmeyeli 15 sene oldu.

Neyse ki bu çok bilmiş, yaşlı, aile eşrafının çenesini susturacak bir önlemi yüce Türk devleti yavaş yavaş artık sisteme koyuyor.

Çok yakın bir zamanda, anneanneniz daha ”ıhlamur ve tülbent” lafını ağzından çıkartır çıkartmaz Sağlık Bakanlığının kolluk kuvvetleri apartman kapınızı balyozlarla kırarak oturma odanıza gelecek ve kadıncağızın ağzını gagball ile tıkayacak.

Şüphesiz devletin bu tip müdahaleleri bizlerin yararına. Bugüne kadar, direğe vurduğu için mosmor olmuş bir alnın, çiğnenmiş ekmek basıldığı için 30 saniye içinde eski haline gördüğünü görmedik. İğrençliği de cabası. Halkın yanlış bilgiye erişimi, ne şekilde olursa olsun engellenmeli.

‘Hattı müdafa yoktur, sathı müdafaa vardır” diye buyurdu Mustafa Kemal. Bizleri örnek vatandaş olmamız için yönlendiren devletimizin sokaklar ve evlerimizdeki anneannelerimiz kadar, bugüne değin başıboş bir mecra olan interneti de yola getirmek için kolları sıvaması tabii ki tüm satıhı müdafaa etmekle eş tutulmalı.

Toplum hayatımızı düzenlemekle yükümlü olan devletin, peyder pey bu projeyi diğer kurumlarına ve bakanlıklarına da yayması, bu kurumların yetkilerini arttırıp hatta kendilerine birer kolluk kuvveti de vermesi, vatandaşların laik, müslüman (sünni, hanefi olanlarından) ve milliyetci bir çizgide büyük Türkiye’ye yakışır bir profil çizmeleri için mutlaka gerekli.

İşte zaten bu amaçla ilk olarak Emniyet teşkilatına, ardından da Diyanet İşleri Başkanlığına, ”kendi zat-ı alilerinin gerekli gördükleri durumlarda internet sitelerine erişim engeli koyma yetkisi” verildi.

Tahminim, site kapatma yetkisi verilecek bakanlıklar sırasında bir sonraki Tarım Bakanlığı. Kuzu eti yemekli tarif veren siteler, ülkede hayvancılığın geliştirilmesi ve halkın daha çok et yiyebilmesi için ithal edilen Angus inekleri aleyhine propaganda kabul edilebilir. Bu da Angus ineklerine yapılan yatırımın çöpe gitmesi ve halkın et yiyememesi neticesini doğrabilir. Tarım Bakanlığı’nın yaptıracağı ”İnek eti yiyeceksiniz lan! O kadar” yazılı kampanya afişleri ise vatandaşların kendilerini baskı altında hissetmeleri neticesini doğurabilir ki, sağ liberal demokrat köşe yazarlarının dahi bunu pohpoh.. pardon destekleyeceğini düşünmek saflık olur.

Çok mu fantezi yaptım? Yapmayın canım!!!. Ben papaz oldum kendisiyle ama, yiğidin hakkını vereyim hemen şuracıkta. Türk internetinin tanınan simalarından Serdar Kuzuloğlu‘nun kendine taktığı lakabı bilenleriniz vardır. İnternet Ekipler Amiri kendisi. Ben onu uzaktan beri bildim bileli böyledir. Radikal’de yazıları çıkıyordu, Türkiye’de Korsan Partisi kurmak için de atılımları olmuştu. Şimdilerde biraz bozuk olmalı. Kuzuloğlu’nun kendine biçtiği görevi, gittiler Emniyet’e verdiler. Yine de tebrik edeyim, Türkiye’de bir İnternet Ekipler Amirliği kurulmasının gereğine ilk uyanan kişi oldu belki de kendisi.

1990 ların ortalarına kadar laik, müslüman, Atatürkçü, çocuk haklarına saygılı ve bölünmez olan ülkemiz, internetin gelmesiyle beraber tecavüz, youtube, çocuk pornosu, kumar siteleri, google, fuhuş, hakaret ve hırsızlığın yatağı oldu. Mutlaka internetin bu kadar olumsuzluklarının yanında Türk milletine getirdiği yenilikler ve faydalar da var. Patient, tetris, Facebook, iddaa online, email, MS word, Excel, emesen, Garanti bankası internet ve tüm gov.tr alan adı üzerinde, Microsoft Frontpage ile ya da ASP ile yapılmış siteler, kötülüğün ve ahlaki çöküntünün karşısında cansiperane duruyorlar. Unutmayın ki, bu devleti google bile yenemedi.

Ammavelakin dostlar… Bu işler böyle giderse, bana da yol görünüyor aranızda. Hazırlığımı yavaş yavaş yapıyorum ben. Bakın blogun en yukarısında eskiden ”liberal aile blogu” yazıyordu. Liberal, gavurca Liberty’den geliyor. Türkçesini yazmak istemiyorum buraya, kafanız karışmasın. Meğersem liberal demek, ”iktidarda olanı pohpohlayan, güce tapan” demek imiş buralarda. Özgürlük deyince de, eleştiriye uğramama ve başörtüsü özgürlüğünden başka bir özgürlük yok menüde.

O yüzden yanlış anlamaya mahal vermemek için ”Batı’nın bilimini değil, ahlakını aldım” diye yazıverdim. Zaten yollarımız da burada ayrılıyor. Hem devlet baba, yarrağı-küreği engelleyeyim derken Batı teknolojisinden, filtreleme ekipmanlarından faydalanıyor, hem de siz orada burada iki bomba tarifi alıp, çocukları nasıl düzeriz diye manuallere bakıcaz derken DNS ayarları ile oynamaktan bilgisayar mühendisi oldunuz. Teknik sizde kalsın, ahlakını ben alırım.

Ben Tumblr üzerinden başka bir site açtım. Batı’nın ahlakına uygun, Batı’nın dilinde yayın yapıyorum orada. ”kal gitme yaa, dur belki bişeyler olur” derseniz, yarın Taksim’de saat 17.00 da bir gösteri düzenlenecek. Orada bir kendiniz gösterin derim.

Afişlere falan yanlış yazmışlar aceleden. İnternet sansürü değil konu. Devlet babanın, kapını kırıp, ağzına gagball takmaması için bir gösteri bu.

Bookmark and Share