Blogda güncellemelerin arası uzamaya başladı ama bu yakında gelecek değişikliklerin habercisi bir anlamda. Konsepti sürekli aynı tutmak, aynı mekanda uzun süre takılmak, hep yapılan şeyleri yapmak, bir süre sonra sıkıyor. Beni sıkıyor, bloga düzenli gelenleri haydi haydi skıyordur. Bu geçiş döneminde kafama takılanları yine çiziktirim ara sıra.
Yazma aralıklarım genişledi, farkedenler olmuştur. Nedenleri çok. Detaylara girmeyeyim ama hep böyle devam etmeyecek, onu söyleyebilirim. Yalnızca belirli süre aynı şeyleri, aynı mekanlarda yapmaktan sıkılabiliyorum. Yeni bir format atacağım bloga. Ekleyip çıkarmak istediğim çok şey var ama planladıklarımın kaçta kaçını yapabilirim bilmiyorum. Göreceğiz…
Bunlar teknik detaylar. İşin diğer bir kısmı ise benim uzun süredir blog okumayı azaltmış olmam. Çok kötü bir blog okuyucusuyum. Bu aslında hep böyleydi. 2011 de de yine böyle devam etmemesi için söz vermiştim kendime oysa. Daha çok blog okuyup, yine bloglara yorum yazacaktım. Yeni yılın ilk ayı dolarken bunu pek de başaramadığımı görüyorum. Tıpkı Kasım ayında 400 avro verip 6 aylık olarak aldığım yüzme havuzlu, antrenmanlı, saunalı kartımı 10 defa kullanıp, bir köşeye atmam gibi. Demek kendime verdiğim sözleri tutmakta zorlanıyorum. Spor kartında suç bende tabii. Ama neden bloglara fazla dalamadığımın nedenlerini başka yerlere de yükleyebilirim.
Blog, görsel veya basılı medyadan farklı olarak çift yönlü bir diyalog sunuyor. Bu yüzden kafamdakileri ve tartışmak istediklerimi bloglar içinde ve arasında ortaya dökmem bana hep mantıklı geldi. Bir blog yazısını referans alıp ona karşı veya yanında bir yazı yazmak, bir bloga yorum yapmak, kendi blogumun yorumlarına girip, tartışmayı orada devam ettirmek gibi… Bunların bazılarında başarılı olduğumu düşünüyorum. Kendimde en olumlu gördüğüm noktalar, kendi yazılarımın yorumlarına girip, hem yorum yazmaya zahmet edenlere bu zahmetlerinin karşılığını vermek, hem de kendi yazdıklarıma getirilen açılımlar sonucunda yazıyı yazmadan önce sahip olduğum bilgi ve fikirleri geliştirmek . Bu önemli, o yüzden biraz daha durayım üzerinde.
Bundan bir bir süre önce Toz’dan (en eski takipçilerden belki) bir hikaye denemem için eleştiri almıştım.
Bebeğim, güzel yazmışsın ama hikayede 2 hatun varken bunların birini bile düzdürmemiş olman beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar kelime ve harf sürüsü içinde tek penetrasyon, vodka şişesinin kıllı bir Vietnam amına girip çıkmasıydı
Ah Toz! Eğer bir gün teknoloji o seviyeye gelir de, her bir bloga okumak için bağlandığımızda oramıza buramıza sensörler de takacak olursak, ne kadar istesem de kukunu ovuşturma işlemini ben değil, senin yapmanı tercih ederim. Venüs’ün tepeciği mi, yamacı mı, vulvanın içi mi dışı mı? Bunları en iyi sen bilirsin. Üstelik tüm bu yakınlaşmamızda ben çok aktif bir rol oynamak istemem. Sen, nereye ve nasıl ulaşıyorsun, tüm olacak ve bitecekleri arkama dayanıp seyretmek ve hatta ulaştığın zirvede, yaptığın bu yolculuğun sohbetini senle etmek benim için daha keyifli.
Belki tam aynısı değil ama yine de ucundan dokunduran benzerlikte bir tepkiyi, geçenlerde yazdığım bir yazı üzerine twitter’da aldım. ”Bir sürü şey söyleyip, aslında hiçbir şey söylemediğim, yazıyı sonuca ulaştırmadığım” üzerineydi.
Evet! Ama belki bir sonuca ulaşmak istemiyorum. Daha çok ”şu konuda ben şunu ve şunu düşünüyorum. Karşımda olanlar veya benim gibi düşünenler? Ekleyeceği veya çıkaracağı olanlar?” mesajını aramak gerek. Ya da hepsini geçtim, sen ne düşünüyorsun? Görüldüğü üzere bu blogu kullanarak bir diyalog arıyorum, kendi fikirlerimi anons edeceğim bir platform olarak görmek yerine…
İnternetlerde diyaloglar problemsiz değil. Özellikle twitter, facebook, friendfeed gibi platformlar sürekli sürtüşmeye, yanlış anlamaya, konuyu sündürmeye ve işin linçe dönüşmesine açık. Her şeyin herkesin gözü önünde olması ve aniden yaşanması, çok fazla kazayı beraberinde getiriyor. Bir de bu tip sosyal medya platformları ister istemez bir süre sonra popülerlik yarışının yapıldığı arenalara döndüğünden, egolar, kompleksler, atılan yanlış adımlardan geri dönmesini bilmeyen çiğ insanlar yüzünden çekilmez hale gelebiliyor. İşte blogları daha çok sevmemin nedenlerinden biri de bu. Düşünce ve duyguları daha doğru ve detaylı, rahatsız edilmeden, söz kesilmeden iletme şansı var. Sonra yorumlarda hodri meydan zaten.
Hemen ardından ilintili olarak ekleyeyim: Genel olarak bloglarla ilgili son dönemde gözle görünür bir problem, eskisi kadar fazla yorum almamaları. Bu eksikliği bir ölçüde blog yazılarını Facebook veya FriendFeed gibi bir sürü insanın olduğu ortamlara aktarıp, tepkileri, katkıları ve tartışmaları bu mecralarda yaşayarak gideriyoruz. Bu yöntem, yukarda belirttiğim olumsuzlukların ötesinde, büyük bir problem.
Web, artık World Wide olmaktan çıkıp, iphone ve ipad aplikasyonlarına, Facebook vb., çoğunluğu ABD li şirketlerin platformlarına tıkılıyor. Teknik olmasından çok ideolojik bir problem var burada. Çok canlı ve yakıcı bir örneği Wikileaks ile yaşadık. Alan adına el koyulan, sunucularından atılan bir Wikileaks, tüm dünyada yaptığı işin önemine inanan binlerce kişi tarafından bir şekilde yaşatıldı yine.
Peki bir google hizmeti olan blogger/blogspot blogu için aynı şeyi yapabilir miyiz? Blogger’da yaptığınız bir telif hakları ihlali ya da Facebook’da çocuğunuzu emzirirken çekilmiş bir fotoğrafınız, tüm bu platformlardan sorgusuz sualsiz atılmanız ve hesabınızın silinmesini sonucunu doğurabilir. Buralarda tutunabilmek için bu şirketlerin kullanım sözleşmelerine tabii ki uymak zorundasınız. Her şirketin kendi kullanıcı sözleşmesini belirleme ve takibini yapma hakkı var. Ancak örneğin Facebook gibi rakipsiz bir platformun, kullanıcılarına dayattığı ilkeleri sorgulamak da lazım. New York’da sokakta çocuk emzirmek yasal ve toplum tarafından kabul edilmiş iken bunun fotoğraflara dökümünün Facebook’da hesabın ihtar verilmeden kapatılmasıyla sonuçlanması, kendi yarattığımız içeriklerle bu platformları dolduran, onlara devasa gelirler kazandıran biz kullancılar için düşündürücü olmalı.
5 Posta olarak ne Zuckerberg’in sosyal ağında kendi içime sinen bir hesabım, ne de Steve Jobs’un iPad’ında sizin kullanabileceğiniz bir App’ım olabilir.
İşte sırf bu yüzden blogların kaybolacağına, öleceğine inanmıyorum. Büyük medya şirketlerine gelir getiren büyük kullanıcı kitlelerinin arz ve taleplerinin yanında, bloglar marjinal de olsa her zaman ‘uzun kuyruk’ teorisi ile varolacak.
Yalnız bir iki şey var, dikkat çekmem gereken. Bu aslında neden benim de fazla blog okuyamadığımla ilgili. Bunu da irdeleyeyim yazının bu bölümünde.
Blogların yazarlarıyla, bu yazarların hayatlarıyla, isimleriyle, görüntüleriyle ilgilenmiyorum. Ele aldıkları konular, konuyu ele alış biçimleri ve kendi ufkumu ne kadar açabilecekleri, bana ne kazandırabilecekleri ilgimi çekiyor. Kişisel blog bile olsa aynı kriterler geçerli. O halde madem hepimiz zaman zaman işkembe-i kübradan atıyoruz, biraz da bizim ele aldığımız konularda fikir belirten kişilere, bu konulardaki haberlere, kaynaklara link versek hiç fena olmaz.
Çünkü internet dediğimiz fenomen, tamamen birbiriyle ilintili olsun olmasın, linkler, yani bağlantılar üzerine kurulu. Türk blogosferinde gördüğüm büyük eksiklik, yazı içinde başka bir yazıya link verme alışkanlığı yok. Yine biraz önce söylediğime geliyorum. Okuduğum şeylerde ”bu budur, ona göre” havası yerine ”ben böyle düşündüm, şuradaki yazıdan, buradaki kaynaktan, şu insanın şu mecradaki profilinde belirttiği fikrinden yola çıkarak. sen de bir bak. aynı fikirde değilsek bunu konuşalım” tarzı bir ifadeyi daha çekici buluyorum. Ha kendim de bunu çok yapmıyorum belki. Ama uğraşıyorum.
Hatta ara ara iyi örnekler verdiğim görülmüştür. Bir tanesi burada. Övünmek gibi olmasın, yazı içinde 12 ayrı yere link verip 3 defa da büyük ve ticari medya kuruluşlarının yayınlarından doğrudan pasajlar alıp, atıf yapmışım. Çok şükür, henüz kimse ne mahkeme celbi gönderdi ne de ”bu alıntıları kaldır” diye haber uçurdu. Bunun da olduğu gün interneti kaldırıp, atalım!
Bilmiyorum, internetin hala yeni sayılabilecek bir fenomen olması mı, yoksa büyük aktörlerin telif hakları konusunda kötü örnekler vermeleri mi bizi etkiliyor ama bir bloga, habere, yazıya link vermek, alıntı yapmak, bir kısmını ve hatta zaman zaman hepsini yapıştırıp üzerine ayrı bir platformda tartışmak, beğendiğimiz bir kitabın pasajlarını arkadaşlar içinde yüksek sesle okumak, o kitabı, yazarı tanıtmak, içeriği tartışmaya açmak ile aynı şey. İtirazı olan?
Ha bakın şöyle de oluyor: Birisi mail atmış, ”x yazısını sen mi yazdın?” diye soruyor. Niye sorduğunu merak ettim.
Bir internet forumuna takılıyorum da, orada biri bu yazıyı yapıştırmış. Sen mi yazdın diye sordum, evet deyince de inanamadım, o yüzden google’da aradım, buraya geldim
Biri beğenmiş… Bu güzel. Başkalarının da beğenebileceğini düşünmüş. O da çok güzel. İsterse alıp yazıyı tamamen yapıştırsın isterse bir bölümünü koyup ‘gerisini buradan okuyun’ desin. Bunun adı paylaşım.
Diğeri, yani ”bunu ben yazdım” demek, ruh hastalığı. Anlaştık?
Cnn Türk’de okuyorum. ABD’nin Tennessee eyaletinde bir lisede, yaşları 13 ila 17 arası olan 90 kız öğrencinin, (ki bu % 26 ya tekabül ediyormuş), bu öğretim yılında doğum yaptığı haberi var.
Acaba okula veya haberin orjinaline verilen bir link bağlantısı var mı diye yazıda kırmızı ile geçen ABD ve eğitim kelimelerine tıklıyorum ama bunlar arasında geldiğim yer ”Son Model Motosikletlerin Görücüye Çıktığı” haberi. CNN Türk’ün de diğer benzerleri gibi internet kullanıcısını salak yerine koyduğunun farkına varmam uzun sürmüyor. (WW ve W. Üç tane dablu-ve. World Wide Web demek. Web, linklerle bağlantı demek. Linksiz web olmaz. Bana ne senin o konuda yaptığın diğer haberlerden?)
SİZİN İSTEDİĞİNİZ MEDENİYETİN MODERNLİĞİN VARDIĞI NOKTA BU ? KIZLARIMIZIN KADINLARIMIZIN VE TÜM İNSANLİĞİN MEDENİYETİ İSLAMIN NURLU YOLUNDADIR. BUNUN HARİCİNDEKİ HER YOL HÜSRANDIR.
Oysaki bu embesilin farkında olmadığı şey şu: Tennessee, ABD nin İncil Kuşağı dediğimiz bölgesinde yer alan güzide bir eyalet. Ahlak ve cinsellik konusundaki görüşleri birbirinden pek de farklı olmayan 3 büyük Abrahamit dinlerinden hristiyanlığın inci inci kale dizdiği İncil kuşağının aort damarı. Aslında Tennessee deyince Tennessee whiskey ve bourbon yazmak isterdim. Ama bu kadar cahillikten hedonizme ve keyif pezevenkliğine sıra gelmiyor.
Onun yerine ne yapalım? 12-18 yaşındaki kızların babalarıyla gittikleri ”bekaret yemini balolarından” mı bahsedelim? Purity Ball for Abstinence….
Yani kızların babalarına, evleninceye kadar cinsel ilişkiden uzak kalacakları sözünü verecekleri, bu sözün bir göstergesi olarak yüzük (purity ring) takacakları balo. Güneşi balçıkla, hormonları da holy bible öğretisi ile kapatabilir misiniz? Deneyenler var. Denemekle kalsalar iyi, ABD nin patlayan istatistiğinin altında yatan en büyük nedenin tetikleyicisiler.
Erkek çocuklar ve anneler evde kalıyor bu gece. Yalnızca baba ve kızı… Tabii ki erkek çocuklar için bu amaçla düzenlenen bir başka gece yok. Gerek de yok buna. Tüm ergen kızlar babalarına bu yemini vermişken, erkek çocuklara da yemin ettirmek kadar mantıksız bir şey olabilir mi? Tıpanın bir ucunu zaten kapamışsın, öteki tarafı açık olsa ne yazar?
Erkek çocukları evlilikten önce seksi tadıyorlar tabii ki. Ve sürpriz!!! Çoğu karşı cinsle yaşıyor bunu hem de… Ve yine bu erkeklerin çoğu yaşıtları olan kızlar ile yapıyor.
Tüm bu saçmalıkların İncil kuşağı ile sınırlı kaldığını da düşünmeyin. Bush yönetimi, nöbeti devretmezden önce, yılda 270 milyon dolar aktarıyordu bu projeye. ABD nin bazı bölgelerinde bağımsız kiliselerin insiyatifinde devam eden bu program, örneğin Florida’da resmen okulların müfredatında.
Sonuç?
ABD, gelişmiş ülkeler arasında en fazla ergenler arası istenmeyen hamileliğin görüldüğü ülke. 15-19 yaş arası her 1000 ergen kızda 80 hamilelik…
2000 yıllık küflü bir kitabın öngördüğü yaşam biçimini kızlarına düğünle dernekle empoze etmeye çalışan dangalakların, genç kadınların başına sardığı belanın dökümü.
O baloda bulunan dişi tellilerin çoğu, 2-3 sene içinde mısır gibi patlayacak zaten. Çoğu da hamile ergenler istatistiğine girmeden yapacak bunu. Erkek arkadaşı zamanında geri çekerse tabii. Hangimizin başından geçmedi ki?
Kutsal İttifak! Neden?
Çünkü hristiyanlık, yahudilik ve müslümanlık bu konularda birbirinden farklı düşünmüyor. Odun kafa Amerikalıları bırakıp, irin yuvası Kudüs’e gidelim kısa bir süreliğine.
Bu sefer ekrandan taşanlar, ne kucağındaki çocuğunun parçalanmış vücudunu Batılı kameralara göstererek haykıran bir baba, ne Amerikan bayrağını yakan göstericiler, ne de ellerindeki kara kaplı kitaplarla yüzlerini duvara dönmüş, çişi gelmiş gibi ayak değiştirip mırmırmır bir şey söyleyen hokkabaz kılıklılar.
Kudüs’ün yahudi bölümünde, on yıl önce trafiğe sokulduğunda sayıları bir elin parmağını geçmeyen, şimdilerde ise sayıları yüzü bulan haremlik-selamlık otobüsleri seyrediyorum ekranda.
Ateş ile barut, araya 45 santim de koysan yanyana durmaz. Kudüs’tekilerin, Riyad’dakilerin veya başka yerlerdeki sünger beyinlilerin korktukları da bu zaten. İşte bu yüzden kadını ve erkeği ayırmak bu kadar önemli oldu onlar için hep.
Birleşmiş Milletler, Güney Afrika’daki ayrılıkçı apartheid rejimine karşı üyelerine, bu ülke ile ekonomik ve askeri işbirliği yapmayacaksınız çağrısında bulunduğunda takvim 1962 yi gösteriyordu. Yine de bu ayrılıkçı ve ırkçı rejimin yıkılması 30 yılı aşkın bir süre aldı.
Şimdi başlasak 2050′de bir şeyler olur mu? Sosyal mesajımı da vereyim. Genç kadınlar hamile kalmasın. Böyle kalsın.
Trendlere karşı allerjim olduğunu söylemiş miydim? O yüzden eski yıl biterken şööööyle bir toparlama yapmayı seçmedim. Denk düştü, Fizy’nin erişime engellenmesi son blogpost oluverdi. Bilgi Üniversitesi’ndeki porno olayı, yeni yılın ilk postuna köşesinden konu olmuş olsun o zaman. Kur-an’da müzik şeytan işiydi, üniversitede ise porno… Same same, but different.
Aslında çok da didiklendi, o yüzden ben yazmayayım bari dedim ama bu blogun arada bir ziyaretçisi olduğunu anladığım bir Ekşi yazarı ‘poke’ yapınca (Cüneyt Özdemir bilmez bu poke kelimesini) iki satır döktürmek elzem oldu.
Mevzusu bahis olan ödevin porno film olması emin olun pek umrumda değil. Beni daha çok hayrete düşüren, ismi Bilgi olup, bilgi çağını yakaladığına gönderme yapan bir kurumun ahlak paniğine kapılıp, kapıyı, bacayı ve bilgisayarları mühürlemesi. Sonrasında, bilgi ve bilim yuvasında böyle bir ahlaksızlığa (!) okey veren öğretim üyelerinin ve görevlilerin kick’lenmesi ise sıçılan bokun üzerine tüy dikmek. Başka bir şey değil!
Şaşırtıcı mı? Sümme haşa! Görüntülere bakın, siz karar verin. Katolik manastırında yatakhanede porno dergi kontrolü mü, TR de üniversite mi? Same same, but different…
Burada değerli vaktinizi de almayayım. Çok söylenen, üstelik akıllıca söylenen şeyleri tekrara lüzum yok. Ama linkleyeyim… Linkleyeyim ki görün… Eğitme ve öğretme işini organize etmek için görev alıp, her gün bu işe ceket kravatla giden insanların kafasının içi, öğrenci evinde tuvaletteki çöp kutusuna atılmış, o kullanılmış prezervatifin muhteviyatından bile daha cıvık.
İşin bir başka düşünülmesi gereken tarafı, 2011 yılının Türkiye’sinde insanların üniversitenin akademik özgürlüğünü sınamak için pornografiyi araç olarak kullanması. Ödevi yapanın suçu yok, yanlış anlaşılmasın. Nasıl oldu da batı’nın 50 yıl önce geçtiği yerleri biz hala kafa göz yarmadan geçemiyoruz? Buna, bu ortamı yaratanların cevap vermesi gerekli.
”Eski medyacılardan türetilen yeni medya 101” dersine uygulamalı giriş.
İki çift laf da kendini yenilemeye çalışan eski medyaya. Çünkü bu da 2011 in tümünde ve sonraki zamanda ”hot topic” olacak bir konu. Biraz önce sık sık ”abi yea, buraların eski kalitesi kalmadı” dediğimiz FriendFeed’den konu ile ilgili tartışmalara link verdim. Öyle bir yer ki FriendFeed, lise öğrencisinden psikopatına kadar insan var. Neo Marksist bile var! Gördüm ben…
Yine de entelektüel stimulans için bana sanki gazetecilerin olduğu yerlerden daha iyi gibi geliyor. Ne dersiniz?
Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun olan Özdemir, Londra’ya British Council bursu ile gitmiş ve orada Multimedya üzerine eğitim görmüştür.
Meslek hayatına ofis boy olarak başlamıştır. 32. Gün isimli haber programında 8 yıl asistan olarak çalışmıştır. CNN Türk’ü kuran kadronun içerisinde yer almış, aynı zamanda da CNN Türk’te 5N1K isimli güncel haber ve araştırmacılık programını Soner Yalçın ile birlikte hazırlamıştır. Sunuculuğunu da kendisi üstlenmiştir.
Maaşallah! Gerçekten maaşallah! ”Bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” ifadesini zaman zaman yerinde bulsam da tüm samimiyetimle söyleyeyim ki, eğitimi ve tecrübeyi bir kalemde küstahça silip atacak biri değilim.
Yalnız size bir şey diyeyim: Ben 2 defa denediğim halde İsveç’de ehliyet alamadım, biliyor musunuz? Oysa 18 yaşından beri Türk ehliyetine sahibim ve tek bir kazam bile yok. İyi araba kullandığıma ‘inanıyorum’. Tek problem, İsveçlileri buna inandıramam… Zeka olarak benden geri olan bazı insanların, hayatlarında direksiyon görmemişken bu ehliyeti tak diye alması beni bazı düşüncelere sevk etti. Sebebini uzun süre irdeledim. Vardığım sonuç, Türk gibi araba kullanmanın artık omuriliğime işlemiş olduğuydu. O yüzden zekası daha kıt olan biri, yol, araç ve trafik konusunda sıfır bilgiyle gelip, kendini o ülkede geçerli trafik kurallarına göre eğittiği takdirde trafiğe çıkmaya ”ehil” addedilirken ben şoför tutmak zorunda kalıyordum.
Cüneyt’in de eski medyadan yenisine gelirken çuvallaması bundan mütevellit. Eskisinin içinde çok kalınca, o pazarda annane donu satan tezgahtarların yaptığı gibi çığırtkanlıkla icra edilen ticarete aklı gidiyor hep zaar. Televizyondan da biliyoruz ya! Bir tek ellerde tokmakla davula vurma eksik…
az sonraaaaaa!! gümmmm, birazdaaaaaannnnnn!!! bummmm!!, başka hiç bir yerde göremeyeceğiniiiiiizzzz!!! wroaaaaaa!!!, reklamlardan sonra!! hobaaaa!!
Bir ara Ali Sami Yen’i ”eski yapı, maç oynanması tehlikeli olur” diye yasaklı stadlar listesine alacaktı da UEFA, haftasına badana boya yaptılardı, maç oynatmak için. Eskinin, boyanınca yeni ”gibi” olacağı ilk ve son defa orda keşfedilmedi tabii. TR de ”yeni medya”dan bir sonraki adım, Kanyon’a Sümerbank mağazası açmak olacak, korkarım…
Medya! Eskisi, yenisi… Same same but different…
Seneye Bilgi üniversitesine kayıt yaptırmak için cebine 18 bin lira koyup gidenler, nizamiyeye geldiklerinde ”Bu Üniversiteye Erişim Engellenmiştir” diye beyaz bez üzerine kırmızı boya ile bir yazıya denk gelirler mi acep? Zannetmem! Parayı alan mutemet işsiz mi kalsın?
Neyse ki ben nöbetteyim. Bu sene de 5 Posta’ya erişim engelli.
Biliyorsunuz, Democratic Republic of Turkey’in sansür kuruluna bir itiraz dilekçesi vermiştim. Ona red cevabı geldi. Sürpriz!
Sorumlu bir kişi, ”8000 kapalı siteye bakmayın siz. Uyar & kaldır (nasıl bir ismi var bu işlemin?) yöntemiyle 7000 siteyi kapanmaktan kurtardık. Evet, alkış?” diye bir demeç verdiği için, o dilekçede ”sitede hangi içeriğin şikayete konu olduğunu” sorduk. Sorduk ki, herkes gibi uyarılınca biz de kaldırırız belki diye…
”Zıttırıbıttın mı?’‘ diye bir cevap geldi.
Biz de tuttuk idare mahkemesinde dava açtık. İyi etmiş miyiz? Ettik tabii. Elin çakalı ”Türk kendi karısını ..kerken gizli çekim kayıt yapıyor”diye video tag’leyip, siteye koyuyor. Sansürü yese, mahkemeye gidecek yüzü yok. Bense liberteryen, Soros’cu bir cinsel kültür sitesi sahibi olarak AİHM’e kadar gideceğim. Yüzüm var…
Yani bu iş pek same same but different olmayacak gibi. Ona göre!
Fizy.com a gelen erişim engelini duymayan kaldı mı? Yalnız benim tahminim, bu yazıyı okuyanların hepsinin sosyal medya ve IT sektöründe pazarlamacı, seeder, programmer, interface developer, art direktör, copywriter olmadığı yönünde. Yani gün boyu bilgisayar başında müzik dinleyebilecekleri bir işleri yoktur. O yüzden haberi henüz almayan ev hanımlarına ve tuhafiyecilere kısa bir özet geçeyim:
3 Türkiyeli, artık bunlar Kürttür, Ermenidir, Fenerbahçelidir ya da cocksucker’dır, bilemiyorum, Fizy diye bir müzik paylaşım sitesi kuruyor. (Dalga değil. Bu insanların orjinleri, ne oldukları önemli. Sonra gelecek önümüze) Gel zaman, git zaman acaip başarılı oluyor site. Günde 700,000 ziyaretcisi varmış galiba. Hatta beynelminel bir organizasyonda en başarılı 5 proje finaline kalmışlar. Bu rakamlarda falan yanılıyor olabilirim ama çok da önemli değil. Gelmek istediğim yer başka.
Malumunuz, TR de (özellikle böyle günlerde bu ülke, adının tam ve açık yazılmasını haketmiyor) Mü-Yap diye bir kuruluş var. Bu organizasyonun başındaki adama, kendisi kusura bakmasın, pazarda naylon torba içine doldurduğu erikleri sayı ve kilo hesabı ile satması gerekirken, sanatçıların hakkını koruması görevi verilmiş. O da tutmuş, Fizy.com u erişime engellettirmiş. Çok detaylara girip canınızı sıkmayayım. Cuma pazarı esnafının basın bildirisi burada, user friendly ve super-hip music paylaşım sitesi (ben hiç kullanmadım bu arada onu) kurucusunun açıklaması ise şurada.
Kısaca pazarcı, ‘’apla, mıncıklama, elleme, seçme!’’ diyor. Ve ekliyor ‘’o fiyata da vermem, icabında tüm malı sokağa dökerim’’
Tüm bunlar Fizy vak’asına dair teknik bilgiydi. Şimdi gelelim asıl mes’eleye: Fizy falan benim çok umrumda değil. Kullandığım bir hizmet de değil. Streaming hizmetlerinden pek hoşlanmıyorum zaten. Kendi müzik ihtiyacımı, ayda 20 TL ödediğim 100 Mbps yükleme hızı, 100 Mbps indirme hızı olan bağlantım ile torrentler üzerinden karşılıyorum. Bunu yaparken gavur Mü-Yap’ına yakalanma ihtimalim ise minimum. Öve öve bitiremedim di mi? Kimbilir kaçıncı defa duydunuz benden. Oysa yalnızca TTNET ile yaptığı mecburi evlilikte dayak yiyen kadına boşanması için cesaret vermeye çalışıyorum.
Bir ara not:
Sükür ki bazı kâr amacı güden şirketler, bir yandan para kazanırken bir yandan da etik prensiplere ve temel hak, özgürlüklere gereken önemi verip, üstüne bunu bir ticari konsept olarak da kullanıyor. (Bkz. ”WikiLeaks is designed to make capitalism more free and ethical” – Julian Assange)
Kullandığım internet hizmet sağlayıcısı, Broadband Integrity adlı bir meslek kuruluşunun üyesi ve bu kuruluşun web sayfasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinin 12. ve 19. maddelerine atıfta bulunarak, hiç bir şekilde sağladıkları internet hizmetlerinin kullanımında müşterilerinin ne yaptıklarına karışmayacaklarını, bağlantıyı kesmeyeceklerini ve sansür uygulamayacaklarını taahhüt ediyorlar.
Özelleştirmeye ve serbest piyasaya küfretmenin artık ineğin geviş getirmesine dönüştüğü coğrafyalardan ve anlayışlardan başları azıcık kaldırsak belki ufuklarda bir yerde umut ışığı görebileceğiz.
Fizy benim umrumda değil ama kendim de TR deki sansür illetinin iki defa kurbanı olduğum için bir çift kelam daha edesim var. Sıkılan bıraksın ya da geldiği yere geri dönsün…
Sitenin fikir babası, kurucusu Ercan Yaris’in açıklamasını dikkatli okuyacak olursanız, iki arkadaşıyla birlikte sıfırdan kurduğu, geliştirdiği ve başarıya ulaştırdığı sitesini çocuğu gibi sevdiğini anlamak için çok fazla empati yapmanıza gerek kalmayacak. Belki de bu yüzden, yazısının ilk bölümündeki duygusallığını hoşgörmek gerekliydi.
Ben böyle diyorum, buna inandığım için ama artık eleştirdiği şeylerin içinden her nasılsa ‘insan’ unsurunu ayıklamayı becerebilen sosyal medya’nın nabzını tuttuğunuzda, Ercan Yaris’in asıl söyleminin zaman zaman es geçildiğini görüyorsunuz.
Yaris, TR deki korporatist sistemi, faşist zihniyeti, sanatçının hakkı ve çocukların korunması bahane edilerek kurulan sansür aparatının kanunsuz kullanımını cascavlak, pantolonu bileklerine kadar sıyrılmış bir halde yakalama fırsatı veriyor bize (bir kere daha). Fakat buna odaklanmak yerine, duygusallıkla ve sıcağı sıcağına yazılmış bir yazıda gazı fazla kaçan Türklüğe atıf ve ağlaklık (!) daha fazla ilgi ve tepki çekiyor nedense.
”Nedense” diyorum ama bunu benim de iyi bilmem lazım aslında. Bakın, şöyle diyeyim: Kaba bir hesapla, bu ve diğer blogda yazdığım 500 küsür yazının herhalde 100 kadarı, FriendFeed’de yaptığım 26,000 yorumun da en az 4-5,00 kadarı sansür, özgürlük, erişime engel vs üzerinedir. Tüm bu kaba istatistikler içinde, sansür belasını bizzat iki defa yaşamama rağmen kendi derdime yontabileceğim bu blogda 3 yazım, FriendFeed’de ise 5 feedim olabilir ancak…
Kendi çıkarıma yönelik bu güdük istatistiğim aşikar iken hem bu blogda, hem FriendFeed’de, hem de bir sözlükte, ‘’lan 8000 site yasaklanmış sen kendine ağlıyon, dangalak. Erkek ol oğlum, zırlama!’’ anafikrini taşıyan yorumlar almadım değil.
Biz Türkiyeliler, adaleti asıl sağlayacak olandan medet umamadığımız için kendimiz bu işi çok hakkaniyetli yapmaya çalışıyoruz belki de. Yani 8000 siteye eşit şekilde yas tutmalı, hayatında adını duymadığın Zimbabwe alanadı taşıyan sitelere de, günde 33 kere referans verdiğin sitelere de aynı mesafede durmalısın. Sanki devlet dairesinde görev yapan, her vatandaşa eşit mesafede durmaya çalışan, gözlüklü, asık suratlı ve kolları kolalı gömleğiyle oturan dürüstlük abidesi bürokratı, memuru oynama mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi.
Fizy’nin günlük 700,000 tekil ziyaretçisinin bu hizmete erişiminin engellenmesi, tüm samimiyetimle ifade ediyorum, bir haftalık ömrüyle günde 7 tekil ziyaretçisi olan bir Blogspot blogunun erişime engellenmesiyle aynı derecede önem taşıyor. Ama prensip olarak… Kağıt üzerinde…
Kimse kusura bakmasın; ben ruhsuz kollektiv makinasının bantta önüne gelen malzemeyi eşit kesen dişlilerinin bir parçası değilim. İsteyen Türkiye’den çıkma bir hizmet diye sempati duysun, destek versin, isteyen müzik paylaşmayı sevdiği için. Bense sürüden ayrılan, risk alan, inandığı şeye vakit ve nakit harcayan insanlara, işlerine sempati duyuyorum. Bu emekleri verenlerin arkasındayım.
Glögg, Kuzey Avrupalı’nın Noel sofrasında vazgeçilmez bir unsur. Bilmiyorum nasıl anlatmak lazım ama bir nevi tatlı, sıcak şarap diye de adlandırabilirim belki. Sıcak şarap deyince, Zaman Gazetesi’nin dertlerine tercüman olduğu, resim galerisi açılışında kaynatılan şarabın kokusu yüzünden istifra eden üniversite öğrencileri aklıma geliyor. Bir bakıma isabet olmuş ha? Resimlere bakmaya yetişemeden dışarda kusmuşlar. Sergiyi görebilseler öyle sanatın içine tükürebilirlerdi. İçine tüküreceklerine dışına kusmuşlar. Büyük incelik!
Öte yandan da olmayan, fiktif üniversite öğrencilerine giydiriyormuşum gibi bir his var içimde. Sakın Zaman’ın bu yaptığı, şu pısırık insanların başvurduğu tipik ”bir arkadaşın sertleşme sorunu var da, onu şeydecektim” tarzı bir çaresiz çığlık, sesleniş olmasın?
Neyse ki bizim sıcak şarap çakması o kadar iğrenç değil. İçine badem ile kuru üzüm de atıyorsun, pek tutuyor. Glögg’ün tedariki ise alkol ihtiva ettiğinden dolayı yalnızca devlet babanın belirlediği özel tekel bayilerinden mümkün olabiliyor.
İşte böyle bir tekel bayiine, yani Systembolaget‘e doğru, termometrenin -22 yi gösterdiği buzlu, gri bir Stockholm öğleden sonrası ilerliyorum. Metrelerce uzaktan kendini belli eden insan kuyruğu bana YouTube’da gördüğüm bir videoyu anımsatıyor. 90 yılında ilk Mc Donalds’ın Moskova’da açılışı. 20 yıl sonra, o kadar uzun olmasa da benzer bir kuyruğa doğru ilerliyorum. Glögg için değer mi bu sıkıntıyı çekmeye, yoksa marketten alkolsüz versiyonunu alıp evde konyak ile mi karıştırsam diye düşünürken bir şey oluyor…
Bazen hiç ummadığınız anda, dalgın olduğunuzda önüne bir şey çıkar da irkilirsiniz ya!
İki kız, bir süre benimle aynı hizada yürüdükten sonra ani bir manevra ile önümü kesiyor. Yüzlerindeki gülümsemede saflık ve utangaçlığın yanında tam da adlandıramadığım bir sıkıntı ifadesi var.
-Bir şey sorabilir miyiz?
-Ah! Evet, tabii sorabilirsiniz!
-Sence biz nasılız? Yani bizi nasıl buluyorsun? İlk gördüğün anda ne düşündün?
Kızlara bir bakıyorum şöyle. Bu bir kamera şakası bile olamaz. Evet, pek tatlılar. Yani aslında güzeller diyelim… Öyle erotik bir anlam yüklemeye gerek yok ama bildiğiniz güzeller yani. Melekvari bir güzellik. Al, götür, birbirlerini keselettir. Otur, seyret!
İnanmayacaksınız diye söylemeyecektim ama yalan söyleyecek ne borcum var?
Biri Asyalı melez, diğeri bildiğiniz tipik İsveçli. Aranızda zenci, asyalı, hintli seveni vardır, sevmeyeni vardır. Fakat söyleyeyim; İsveç ırkı öyle bir ırktır ki, kendi belki çok güzel olmasa da bu saydığım diğer ırklarla karışınca ortaya akıllara durgunluk veren şeyler çıkar.
Kafamı sağa, sola ve arkama çevirmeden yapamıyorum. Var bu işte bir pislik.
Çok şekersiniz diyesim gelmiyor. Bir şekilde olan bir şeye hakkının verilmemesi sanki kursağıma oturacakmış, günah addedilecekmiş gibime geliyor. Mahalle baskısı da var. O olmasa, ”Maaşallah, canavar gibisiniz, süper gideriniz var. Nabokov sizi görse kitap değil ansiklopedi yazardı… Ama yok yazamazdı. Çünkü elleri sürekli meşgul olurdu. Off saçmalıyorum. Bir yerde oturup kahve içelim mi?” diyesim var. Diyemiyorum… Geveliyorum bir şeyler. Kafam zonkluyor, başım dönüyor.
-Peki sence kaç yaşındayız biz? Ne gösteriyoruz?
-Ehh! 16-17?
Galiba yavaş yavaş anlıyorum olayı. Şu gazetede yazan türden bunlar. Sigara ve alkol almaya yaşları tutmadığı için hiç tanımadıkları insanlara cilve ile yaklaşıp onlara dükkandan mal çıkarttıran kızlardan. Polis şefinin gazeteye verdiği demece göre cilvenin yetmediği yerde blowjob a kadar gidiyormuş olay. Oldukça yaygın bir fenomen aslında. Yıllardır duyuyorum, okuyorum. Bazı lise öğrencilerinin telefon kartı karşılığı da bu işleri yaptıkları söyleniyor. Gayri safi milli hasılanın yüksek olduğu ülkelerde Sugar Daddy‘lik müessesinin de garip bir şekilde ucuza geldiğini aklınızın bir köşesine yazın!
Artık sıranın uzunluğu mu yoksa kendi ahlak normlarım mı bu kızları yüzüstü bırakmama sebep oldu, bunun tahminini sizlere bırakayım. Ancak oradan uzaklaşırken kendi kendime alkolsüz glögg’ü konyak ile karıştırmanın sert glögg’e oranla daha iyi kafa yapıcı olduğu ”neredeyse” aklımdaki tek şeydi.
Bu yaşadığım küçük macerayı, Noel gecesi Fransız arkadaşım monsieur Preud’homme ve karısı ile içki masasında glögglerimizi yudumlarken konuştuk. 4 yaşındaki kızının gelecekte edineceği erkek arkadaşları, cinsel eğitimi konusundaki fikirleri ve düşüncelerini ağzımızda geveledik. Psikolog olan madame Preud’ homme’un, kızlarının doğumu sonrası artan migrenine karşı ilk defa geçen hafta joint sardığını öğrendim. Marihuananın legalize olması üzerine fikir teatisinde bulunurken aklıma alkol, bilimum keyif verici madde ve fuhuşa karşı son derece sert bir politika yürüterek tüm konsepti yok yere dramatize eden, bu naneleri yemeyi bir matah haline getiren İsveç Krallığı’nda, yaşları tutmayan genç kızların bira ve sigara için tanımadıkları insanları ağızlarına alışı geldi.
Neden sonra Küçük Sofie’nin, güzel yeşil gözlerini gözlerime dikerek kuru üzümleri sıkmaktan vıcık vıcık olmuş ellerini pantolonuma sürmesiyle kendime geldim. Kızmadım Sofie’ye. Saçını okşadım.
Madame ve monsieur Preud’ Homme ları şöyle bir inceledim, dudaklarıma götürdüğüm glögg kadehimin üzerinden, çaktırmadan. İçimden bir ses, minik Sofie’nin asla bu tür yollara düşmeyeceğini söyledi. At, sahibine göre kişnemez mi? Elma, ağacının dibine düşmez mi?
Nazareth’li marangozun tekrar göğe yükseldiği o gecede, bir masa etrafında toplanan katolik, protestan ve müslüman orjinli inançsızlar olarak kadehlerimizi kaldırdık.
Bir süre önce 5 Posta ile beraber bazı diğer blogları da konu alan yazılar çıktı Milliyet ve Radikal’de. Aslında yalnızca bir gazeteci bana sorular sordu, sonrasında bunlara verilen cevapların iki ayrı yere nasıl dağıldığını anlamadım. Birinde internette çıkmış, öbüründe kağıt baskıda.
Sorulan sorular arasından yalnızca bazı cümlelerin seçilerek gazetenin basılı nüshalarına ve internet sitesine koyulması hoş bir durum değil. Bir bütünün içinden çekilip çıkarılan cümleler çok çıplak ve anlamsız kalırken, sizi de hiç istemediğiniz bir yere koyabiliyor okuyanın gözünde.
Öte yandan bunun belki de bir bile bile lades durumu olduğu düşünülebilir. Geleneksel medyanın öteden beri süregelen, standart olarak kabul edilmesi gereken, enternasyonel olarak çalışma şekli böyle. Gazete ve dergiler, bizim gibi amatörlerin bildiği, anladığı şekilde çalışmıyor. Röportajı yapan ve malzemeyi getirenin yanında bir de bunların nasıl bir düzende, ne yoğunlukta ve hangi başlıklarla yayımlanacağına karar veren mekanizmalar var. Özellikle bu başlıkları editörler koyuyor ve haklı olarak da çok ilgi çekip okunması için sansasyonel olmak adına içerikten uzaklaşabiliyorlar. Tabii teorik olarak bildiğiniz bu tip şeyleri pratikte de yaşamadan ayrımına varamıyorsunuz.
Milliyet ve Radikal örneğinden ağzım yandığı için Aktüel’den gelen öneriye biraz çekimser yaklaştım. Bilmiyorum benim çekimser davranışım mı yoksa yazının yayımlanmadan önceki son şeklini görmek isteyişim mi rol oynadı bunda ama, bir şekilde bu öneri kaynadı gitti.
Her şeyin sonunda elimde hesap makinesi, bir toplama çıkarma yaptığım zaman bundan karlı çıktığımı düşünüyorum. Tecrübe böyle bir şey işte. Parayla satın alınmıyor.
İşin medya branşını ilgilendiren teknik yönünün ötesinde benden de kaynaklanan bazı durumlar var. Bu blogda bir rumuz arkasında, oraya buraya sallayabiliyorum sıkça ve bazen sertçe. Kanlı, canlı hayatımda ise çok konuşan, mercek altında olmayı sevmeyen, sahne almak isteyen biri olmadığımı düşünüyorum.
Bu yüzden FriendFeed’den Rahim Aytunç, ‘’Blog Dergisi için bir söyleşi yapalım’’ deyince bir süre düşündüm. Bu online derginin önceki sayılarına baktım. Daha önce yapılan söyleşilerde bir şeyleri kırpmadan uzun uzun aktardıklarını görünce ‘’e hadi bir deneyelim’’ diyerek kabul ettim.
Beni uzun zamandır iyi kötü tanıyan birinin sorduğu sorular tabii ki geleneksel medyanın sorularından daha samimi ve detaya iniyor. Rahim’in hazırladığı sorular dışında bazı FriendFeed kullancıları da merak ettiklerini sordu. Bu ayki sayıda çıktı. İlginizi çekeceğine inanıyorsanız bir göz atabilirsiniz.
Genelinden gayet memnun olduğum bu söyleşi için küçük bir eleştiriyi de Blog Dergisi’ne getireyim. Şöyle bir soru vardı:
‘’Blogunla ilk defa karşılaşan kişi direkt olarak pornografik olduğunu düşünüyor. Blogunu senden dinlersek, blogun nasıl bi yer ve sen kendini nasıl bi blogger olarak tanımlarsın?’’
dedim ve devam ettim. Gerisini dergiden okursunuz. Güzel bir soruydu, ben de doyurucu bir cevap verdiğimi düşünüyorum. Ancak buradaki kısaltılmış linkler dergide kırpılmış. Bu devirde buna da şükür mü diyeyim yoksa niyet kötü olmadığı için hadi bu da böyle olsun diye kabul mu edeyim, bilemedim. Kırpılmasa iyiydi.
Açık konuşayım, bu soruların cevaplarını hiç bilmiyorum. Ben bilmiyorum ama bu sabah 05.30 da yatmadan önce okuduğum ve beni kahkahalara boğan bir blog yazısında Türkçe olarak, kendi halince açıklamış biri.
Blog yazarı kızcağız (Kübra), tekil ziyaretçi sayısı, +18 uyarı ibaresi, hit’i, alexa’sı ve google adsense’i ile kendi çapında bilgi veriyor. Esasen, içinde özellikle Alexa ve Adsense lafı geçen blog yazılarını okumama prensibim var ama dün gece eve geldikten sonra uyku tutmadı ve yapacak bir şey de bulamadım. Biraz FriendFeed’e bakınıyordum, gördüm ki Peitho.P bu yazıyıya layk vermiş. Ben de gittim, okudum. İyi de yapmışım, hediyesi sonundaymış.
Her blog yazarının bir stili var ve bu stilin diğerlerinden ayrılabiliyor olması iyi bir şey tabii aslında. Fakat.. Neyse.. Bu kız da kesinlikle öyle işte. Kendine has tarzı ile gayet ciddi bir tavırla bolca teknik bilgi geçtiği yazısına gelen ilk okur yorumuna bir bakalım.
kübra bilmedigin konularda konusma benim türkce adult sitem vardi gunluk 60k yapiyordu ve gunluk 70.80 lira veriyordu
şeklinde çok da ofansif olmayan bir okur yorumuna Kübra’nın verdiği cevap, biberli kurabiyenin yanında içtiğim sütün boğazıma kaçmasına sebep oldu.
götünümü veriyordun millete sana 70 lira veriyorlardi amk cocugu…
Böyle bir site açacaksanız, Kübra’dan gerekli tavsiyeleri almak üzere buraya bakabilirsiniz. (Bu linki vererek bir risk alıyorum ama yazdığım bir şeyin kaynağını vermemeye de gönlüm razı olmadı)
Biz kendi işimize döncek olursak; internet ve üzerinde konuşlanan seks endüstrisi hakkındaki bilgilerimizin çoğu kulaktan dolma. Kulağa da nereden dolduğu pek belli değil. Fakat, duy, oku, sana anlatsınlar, hepsi bu endüstriye girenlerin paraya para demediği, pornografinin Apple, Microsoft veya Facebook’un toplamından daha fazla ciro yaptığı üzerine.
Bunun nasıl ve hangi araştırmadan sonra varılan sonuç olduğunu irdelemek lazım. Çünkü xxx branşı, cirolarının dökümünü, şirketlerinin yaptığı karları ve zararları çok şeffaf bir şekilde açıklayan bir branş değil. Bizim bu rakamları başka şekilde elde etme yollarımız da tıkalı. Biraz kıyısından, bucağında geçenler bilir ki, internette alışverişi mümkün kılan elektronik sistem sağlayıcılarının neredeyse tamamı, kendi sistemlerinin pornografi ve hatta cinsel sağlık ürünlerinin alınıp satılmasında kullanıldığını ortada konuşmak istemez. Yani Paypal veya Garanti Bankası Sanal Pos bölümü açıklar mı, üzerimizden geçen paranın şu kadarı yapay kuku, dildoya, viagra’ya veya streaming video lara gidiyor diye? Böyle bir döküm yok.
Pornografi/erotik içerikli sitelerin ise aldıkları reklamların, site trafiği ve piyasa rayici ile belki bir toplama, çarpma, çıkarması yapılabilir diye düşünenleriniz olabilir. Böyle bir yöntem bile bize çok kesin rakamlar veremez. Uzun bir zaman boyunca medyada çıkan bu ‘’Seks branşı paranın amına koyuyo’’ temalı iddiaların gerçeği yansıtmadığını düşünüyordum ben.
Kısaca, insanları korkutarak para kazanmak isteyen açgözlülerin, uydurma araştırma ve raporlarla besledikleri, ideolojik bir ajandaya sahip, kıçımın kenarı akademisyenler ve bunların beraberce yaydıkları yalanları ortaya çıkaran bir yazı.
Bu yazıyı mı buraya çevirerek koyayım, yoksa çok entel kuntele kaçıyorsun diyen okurların gönlünü mü yapayım bilemedim. En sonunda bir forumda gözüme çarpan Asian Street Meat adlı prodüksüyonla yazıyı bağlamayı uygun buldum. Alexa, pagerank falan boşverin. İnternetin yegane kuralı, niş yapmak.
İğrenç bir İngiliz, belki de 2 kişiden fazla olmayan ekibi ile Tayland’da yaptığı çekimleri dandik bir web sitesine koyarak belli bir niş yapmış. Adama iğrenç diyorum ama bu benim görüşüm değil. Forumda konuyu açan kişi, pornografinin böylesine karşı olduğunu belirtirken, bu siteden izlediği sayısız videoda kızların ara ara tuvalete gidip kustuklarından bahsediyordu.
İngiliz’in buradan ekmek yediğini anlamak için Alexa falan bakmaya gerek yok. Ama siz üşenmez de bakarsanız, birden fazla siteyi karşılaştırmanıza imkan veren Alexa’da asianstreetmeat.com, 5posta.org ve ve tib.gov.tr yi bir karşılaştırın derim. Sonucu bana bildirin. İçlerinde hiç bu işten ekmek yemeyen benim galiba. Tib’dekilerin bile maaşı var.
Bitirirken, beni en az yazının başında Kübra’nın okuru ile olan yorumlaşması kadar güldüren, AsianStreetMeat sitesinin dibindeki sitedeki modellerin yaşları ile ilgili yasal uyarı notuna dikkatinizi çekiyorum.
Beğenme, flört, yakınlaşma, çıkma ve yatağa atlama dönemlerinde, küçük cilvelerin yanında yapması gereken çok bir şey olmamış Şule’nin. Atakan’ın öküzleştiği, sürecin ağırlaştığı dönemlerde ise belki bir mum ışığı, şarap, iç gıcıklayıcı kıyafetler ve iç çamaşırları eşliğinde, ateşin altını harlamış olabilir.
Şule bu numaraları, bir de ilişkisi sonraki zamanlarda çıkmaza, monotonluğa girdiğinde, kadın dergilerinin ‘öküzü boynuzundan tutmanın 15 yolu’ başlıklı makalelerinden arayıp, çıkaracak.
Hani erkeklerin 3 ayda 10 santim uzatmanın, kadınların da 3 haftada 15 kilo vermenin altın sırlarını harıl harıl aradıkları bu dünyada zor, hatta imkansız olanı kolay gibi gösteren reklamlar yok mu? Aynı şekilde kolay olanı sanki çok zor bir şeymiş gibi göstermek de ayrı bir endüstri. İlkinde yalan bir ürün kaktırılmaya çalışılıyor, ikincisinde satılan ise, içi boş, hava-cıva bilgi.
İlişki dediğimiz müessese Mahir Kaynak’dan bile eski. İnsanoğlunun tarih boyunca yaptığı kazanımları, neslinin devamını sağlayabilmek için rutinlere dönüştürebilme yetisine hayran olmamak mümkün değil.
Blowjob, yani oral seks, bu rutinlerden biri. Öküzü de boynuzundan tutmanın, ineği tekdüze ve heyecansız da olsa döllemeye devam ettirmenin en güzel yolu. Geri kalan 14 ü neyse, kaldırıp çöpe atabilir Şule.
İyi bir oral seksin yanında diğer 14 yöntem, sevgililer gününde erkeğine bir çift pamuklu spor çorap armağan etmekle eşdeğer.
Oral seks, bir erkeğin sefil hayatındaki belki de tek ışık. Ağzın içinde, mukoza tabakasının üzerinde konuşlanmış binlerce minik hurinin ellerindeki ıslak, ipekten mendillerle ovuşturdukları penisi patlatmasını, havai fişekler ve bando eşliğinde havaya saçılan egzotik meyvalar bukkakesine benzetebiliriz.
O yüzden gelin şu işi insanoğluna yakışır şekilde yapalım. Kısacık ömürlerimizde diş veya davul derisi gibi gergin dudaklarla yapılan saksafona yer olmamalı.
Bu konuda sizleri yazılmış iyi bir kaynağın ellerine bırakıp, hafta sonuna yönelik içki alışverişimi yapmak için tekel bayiine gitmek üzere evden çıkmayı düşünüyordum.Fakat google’da ‘oral seks nasıl yapılır’ diye yaptığım bir arama, ilk sırada BG Color’u pembe olan, adında Melekler Mekanı yazan bir siteye götürdü beni…
Erkekleri bir meleğin (!) yaptığı oral sekse maruz bırakacak kadar zalim değilim. Kendim zaman zaman maruz kaldım, ondan. Emin olun, duşun altında tek elinizi fayanslara dayayıp kafanızı suyun altında tutarak otuzbir çekmeyi kadının melek olanına tercih edersiniz…
Bir melek değil de, elit olmayan halkın ağzındaki tanımıyla orospunun önde gideni, kaltak ve fahişe ruhlu değilseniz veya yalancıktan da olsa bu karakteri canlandırmaya yeltenmeyecekseniz gerisini okumasanız da olur.
Bir orospu çocuğunun ağzından, fahişe ruhlu kaltağa, hem de siyah backgorund color üzerine ”ağza nasıl alınır” dersi.
1 – Yaptığın işi sev, kendini ver.
2 – Penisi yutup çıkarırken, kukunun da şişip, zonklaması lazım. N’ap et, o moda sok kendini.
3 – Dikkat, önemli! Kusma reflekslerine çalış biraz. Deepthroat is the shit!
4 – Tükürük. Nasıl önemli, nasıl önemli!!! Çok ama çok önemli! Çok tükürük kullan. Daha da çok kullan. Gırtlağın derinliklerinden gelen tükürük daha da kalın ve yapışkan. Bunu çıkarmaya bak. Penisin yardımıyla… Burada önemli bir detay, tükürüğü ağzının içinde tutma. Tükürüğü sal, sıva, oyna… Halın çok değerliyse dizlerinin önüne havlu ser.
5 – Varyasyon… Tek bir hareketi mekanik olarak tekrarlamaktan kaçın. Başının hareket yönünü değiştir. Çıkar, öp, tekrar içeri sok, altına gir, başının üzerine koy, yanağına yasla, kulak memenin arkasını kaşı onunla…
6 – Dişler… Ay ay ayyy!!! Bunu nasıl halledersin bilmiyorum. Dişler, katlanabilen, çıkarılabilen şeyler değil. Hiç de ağzıma almadım, tam bir şey söyleyemiyorum. Ama bazıları yapabildiğine göre senin de yapmaman için bir sebep yok. N’ap et, tekniğini bul!
7 – Dişleri kullanmaktan kaçınmak için üzerlerini dudaklarınla kaplamak… Turn off Deluxe… Asla yapma!
8 – Arada nefes almak için çıkardığında onu öksüz bırakamazsın. Elinle devam et. ‘Çekme’ den çok ‘rotate’ hareketi. Elin, bilekten dönsün yani.
9- Gözler… Toplamda 11 madde olacak. Ama hepsini aklında tutamayacaksan 3 tanesini kesin bilmen lazım. Kusma refleksi, Tükürük ve Gözler… Emerken, yalarken ve yutarken mutlaka göz temasında ol. Corona bira şişesinin ağzındaki limon bu. Rus havyarının altındaki tereyağı, fransız bageti…
10 – Patlama kısmı… Burası biraz kişiye göre değişir. Bazı erkekler son 3-5 sıvazlamayı kendileri yapmak ister. Gelirkenki tempo çok önemli çünkü. O telaş içinde başka bir vücudun istenen tempoyu yakalaması zor olabilir. Gurur meselesi yapma, olacakları bekle…
11 – Sperm… Söyleyeceklerim kesin ve net. Yut! Hatta bunu yaparken oyna, bulaştır, sündür!
Bu kadarı yeterse (ki bence yetmeli) blogdan bir kullanıcı adı ve şifresi almana en azından şimdilik gerek yok. Ama yok, ne dediğimi tam anlamadıysan, uygulamalı gösteren iki örneğe ulaşmak için kayıt yaptırman gerekecek.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Dün, yani 29 Kasım 2010 tarihinde, avukatım aracılığı ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na, bilindik adı ile TİB e itiraz dilekçem elden bırakıldı.
Bu dilekçede ana hatları ile idari işlemlerin gerekçeli olması ilkesine aykırı davranılması, site sahibi olan bana savunma hakkı verilmemesi ve ifade özgürlüğü gibi temel anayasal haklarımın ihlalini gerekçe gösterdik, yapılan yanlışın düzeltilmesini, siteye uygulanan idari tedbir kararının geri alınmasını ve uygulamanın kaldırılmasını talep ettik.
Bu şekilde süreç başlamış oldu. TİB e yapılan itirazda işaret ettiğimiz noktalara tatmin edici açıklamalar yapılmadığı ve hakkım geri verilmedi takdirde blogum 5 Posta’ya sansür uygulaması ilk önce Türk mahkemelerine, buradan da sonuç çıkmaması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gidecek. Bu süreci sonuna kadar işletmek konusunda kararlıyım.
Yaşı 30 u geçenler, yalnızca kadının metalaştırıldığı bir kültürden ilk eğitimlerini alırken, 20 li yaşlarında olanlarımız bu metalaştırma trendine erkeklerin de sokulduğu bir döneme rastgeldiler. Kadınlar kadar vahşice zorlanılmasalar da, ellerinde kumanda ile kanal zaplamak ve arada bir kalkan penisini indirmek için kız arkadaşına sahte kur yapmak dışında fazla bir dürtüsü ve rutini olmayan erkekler [...]
Son Atılan Yorumlar
deryaa: bende anal seks yapmak ıstıyorum ama tırsıyorum canım cok ya...
Son Atılan Yorumlar