Copyright, Tarihi ve Asıl Amacı
Çoğu insan telif haklarının yüce bir felsefe ile kültür hayatını korumak için ortaya çıktığını sanıyor. Hem sanatçıya ekonomik destek hem de sıradan insanların müzik, edebiyat ve kültürü alabilmesine yardım edecek…
Gerçekler ise sanıldığından çok farklı…
Copyright, bizdeki adı ile telif hakları (ekonomik bağlamda alıyorum burada, yoksa sanatı ve kültürü yaratan sanatçının eserini kendinin olduğuna dair tescil ettirmesi bunun dışında) ortaya bir sansür mekanizması olarak çıkıyor ilk defa. Kime karşı ve ne zaman? Belirli bir politik görüşe ve yanlış dine sahip olanlara karşı başlatılan bir savaşta uzun yıllar önce… Çok insan öldürüldü, idam edildi. Diğerleri ülkeden kaçtı. Copyright’ın fonksiyonu bu kaçakların birbiri ile iletişim kurmasını engellemek ve fikirlerini insanlara yaymalarını engellemekti. Üstelik bu copyright’ın yan efektlerinden biri değil, asıl amacı idi.
Herşey Henry VIII ile başladı. İngiltere kralı Henry… Bir katolik olarak yetiştirilen Henry’nin hiçbir zaman dinle fazla alakası olmadı. Daha çok sekse meraklı bir insandı. Zamanı gelince bir kadınla evlendi, Catherine of Aragon ve daha sonra adını Mary koydukları bir kızları oldu. Henry’nin gözü her zaman dışarıdaydı. Zamanla Henry evliliğinden de usandı ve ayrılmak istedi. Ancak Papa, Catherine of Aragon’u kanatları altında ialmıştı. Katolik kilisesi de böyle bir şeye kesinlikle izin vermiyordu zaten.
Henry VIII kuru gürültüye pabuç bırakan bir kral değildi. Orta parmağı ile Papa’ya fuck you çekti. Ve bütün İngiltere’yi protestan yaptı. Sonra da boşanıp kendine beş tane karı aldı. Bunun yanında sevgilileri de oldu. Tarihçiler bugün bu hatunların sayısı konusunda fikir birliğine varamamaktadır. Bu kadar hengamenin içinde bir kızı daha oldu Henry’nin. Elizabeth…
İki kızı da daha sonra babalarının tahtına oturacaktı…
Aşşağı yukarı bu dönemlerde Guthenberg’in matbaası ortaya çıkıyor. İlk baskı makinesi ne zaman ortaya çıktı tam belli değil, ancak 1450 lerin başı olmalı. 1480 de Avrupa’da 110 tane baskı makinesi vardı… bunların 50 tanesi İtalya’da idi. İlk makine İngiltere’ye 1485 de geldi.

Bu dönemde copyright (telif hakları) diye birşey yoktu tabii ki. Öncesinde, bir eseri kopyalamak istediklerinde bu işe özel olarak ilgilenen kişilere gidip ilgili eseri kopyalaması için sipariş veriliyordu. Yalnız bu profesyonel yazıcılar hiçbir zaman kopyaladıkları eserleri yüzde yüz çevirmiyordu. Kendilerine göre buldukları imla hatalarını düzeltiyor, hatta eserlere zaman zaman iyi niyetle, zaman zaman da kötü niyetle ekleme ve çıkarma da yapıyorlardı. O yüzden matbaanın gelmesi bir devrim yaratmıştı. Eserler onbinlerce ve tıpkısının aynısı kopyalanıyordu. Herkes yayıncılık yapabiliyordu. Cebinde basım masraflarını karşılayacak parası olanlar her önüne gelen eseri basmaya başladılar. Galilei, Sokrates, aklınıza ne geliyorsa…
Sahtecilik – başkasının eserinin altına kendi adını yazmak – sık sık karşılaşılan bir durumdu. Tersine sahtecilik de yapılıyordu. Kendi eserinin altına daha ünlü birinin ismini koymak… Bu daha popülerdi. Tamamen bir kaos…
1553 de Queen Mary I tahta oturdu. Henry ve Catherine’nin kızı olan Mary… Tabii boşanma sebebi ile Catherine kraliçelikten, prensesliğe oradan da leydiliğe iniş yapmıştı. Mary annesinin bu durumuna çok bozuluyordu. Babasına karşı ise kin besliyordu. Annesine yaptıklarından, yaptıklarını haklı çıkarmak için İngiltere’yi protestan yapmasından dolayı… Kendisi çok koyu bir katolikti. Ve İngiltere’yi tekrar katolik yapmayı kendisine vazife edinecekti.
Acımasız bir av ve katliam başlattı protestanlara karşı. İlk etapta toplumda gücü ve etkisi bulunan 300 protestanı idam etti. Ekonomik durumu iyi olan 800 aile ise yurt dışına kaçabildi. Fakir protestanlar tutuklandı, idam edildi. Bloody Mary lakabını işte böyle haketti Queen Mary I.
Mary’nin gıcık olduğu başka birşey ise protestanların matbaadan yararlanarak, fikirlerini sarayın ve kilisenin kontrolü dışında yaymalarıydı. Ancak sarayın askeri gücü ile bunun önüne geçemeyeceğini anlamıştı. Kendine bir işbirlikçi bulması gerekiyordu. Bu yüzden London Company of Stationers‘ a (Londra Matbaacılar Birliği) bir teklifle gitti.
London Company of Stationers yalnızca sarayın uygun gördüğü eserleri basacaktı. Bunun karşılığında ise kitap basma branşında monopol (tekel) e sahip olacaklardı. Bu organizasyonun dışındakilerin matbaalarına el koyulacak, bastıkları kitaplar imha edilecekti.
4 mayıs 1557 de kraliçeden monopol haklarını ve ayrıcalıklarını tasdikleyen belgeyi aldılar. Bu aynı zamanda kraliyetin özel sansür bürosu olmaları anlamına da geliyordu.
Ne mutlu ki Mary protestanlığı yok etme görevini başarı ile tamamlayamadı. Kasım 1558 de öldü ve ardından Queen Elizabeth I taç giydi. Elizabeth protestandı ve hala 500 yıl sonra bugün bile İngiltere’nin en sevilen kraliçesidir.
Buna rağmen ilginçtir ki, Queen Mary’nin konstrüksüyonu olan sansür sistemi yaşıyor. COPYRIGHT adı altında.
Copyright kelimesi matbacılık branşında kulanılan bir terimdi… Birlik üyeleri aralarında anlaşmaya varıyorlardı. Hangi eseri hangisi basacak diye. Ve bu anlaşmalar kayıtlı olarak London Company of Stationers da belgeler halinde bulunduruluyordu. Kimin, neyi basmaya hakkı var belirlemek için. Kopyalama hakkı, copy ve right…
Çok değil, 150 yıl sonra Avrupa’da yeni rüzgarlar esecek, basım hürriyeti moda olacaktı… Kısa, fakat etkili bir devrim oluyordu İngiltere’de.. Yıl 1688… Tarihte ”Glorius Revolution” adıyla bilinen devrim, bizlere tarihin galipler tarafından yazıldığına da örnek teşkil ediyor. Bir başka adı da ”Blodless Revolution” olan bu devrim adına nazire yaparcasına İskoçya’da 3 meydan savaşına ve İrlanda’da kan banyosuna mal olacaktı.
Fazla detaya girmeden bu iç savaşın sonunda parlamentonun saraya göre daha fazla bir güç kazandığını görüyoruz. Bu parlamentonun üyelerinin büyük çoğunluğu ise Stationers tarafından sansüre uğramış kişiler oldukları göze çarpıyor. Dolayısıyla bu insanlar sansür kurumunun varlığından hiç memnun değillerdi. İşte böylece London Company of Stationers in ayrıcalıkları ve monopolü ellerinden geri alındı, basım hürriyetine gidildi. Tıpkı Queen Mary I den önce olduğu gibi…
İkinci bölüme çarşamba günü devam etmeyi düşünüyorum. Uzun postalar, farkındayım… Bilinmesi gereken şeyler olduğunu ısrarla söylüyorum. PDF formatında indirilebilir şekilde de vereceğim demiştim. Alternatif olarak aşağıdaki share this fonksiypnunu da kullanabilirsiniz.


3 Yorum Postalanmış
helal valla. sahane bi olaya giristin sonuna kadar destekliyorum. yalniz su olayi acaba baska bir blog altinda hayata gecirsen ve daha farkli kitlelere de yayilsa fena olmaz sanki.
Bunun üzerin bir blog daha açarsam hiçbirşeye yetişemem. 5posta yeterince zaman alıyor…. Ayrıca burada yazdıklarım, düşüncelerim, zevklerim belli bir yaşam ve düşünce tarzını temsil ediyor. Copyright konusu da bunun içinde. Fikirlerin ve eserlerin sansürsüz, sınırsız paylaşımının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Bak mesela bu postadan önce okunmasını tavsiye ettiğim linklerin sahiplerinden hiçbir katılım veya tepki gelmedi… Keza feminizm konusundaki postadan da öyle. Süleyman Hoca ve Ayşe Sargın kulaklarını kapadılar, cevap vermeye tenezzül etmiyorlar. Biri telif haklarını savunuyor diğeri pornografinin yasaklanmasını… Onlarınki de bir dünya görüşü, olaylara bakış biçimi…
Ben kaale alıp onların yazılarını, düşüncelerini değerlendiriyorum, kendimce düzenleme yapıyorum. Onlar ise bilhassa görmezden geliyor. Bununla da kalmayıp bloglarına yazdığım yorumları kendi okuyucularından gizlemek için yayınlamıyorlar. Ayşe Sargın değil ama Süleyman Hoca ve PDF Dergi bunlardan ikisi.
Onlar demekki başka yolun yolcusu. Zaman gösterecek neyin doğru neyin yanlış olduğunu….
İkinci bölümü yazmak için yeterli zamanı bulamadım maalesef… Bu akşam yazacağım. Kusura bakmayın…
Yorum Postala
Additional comments powered by BackType