Çocuk Klasiklerine Önem Verin

Memur, bürokrat çocuğu olmanın dezavantajlarından, bir bakış açısına göre de avantajlarında biri sürekli yer değiştirmek. Sırf İstanbul’da beş defa taşındık. Bunun doğal sonucu olarak sürekli arkadaş çevrem değişti. Bu, insanın o yaşlarda biraz daha kendi iç dünyasına yönelmesine sebep oluyor. Eğer bir de aileden dolayı kitap okuma alışkanlığı denen hastalık kana geçtiyse… Okuma alışkanlığını kaybedeli çok uzun zaman oldu gerçi. Fakat bir çocuğun gelişimindeki en önemli döneminde benim kitaplara gömülmem, bugünkü ben olmamda büyük rol oynamış olsa gerek.

Öyle hava atmamı gerektirecek kitaplar da değil bunlar. Nedir ki, çocuk klasikleri işte. Daniel Defoe’den tut, Rudyard Kipling‘e, oradan da R.L. Stevenson‘a kadar bir potpuri. Kara Lale‘si, Monte Cristo Kontu, hatta bunun içine skindirik Kemaletin Tuğcu‘yu da katalım isterseniz.

Bu ve nicelerini yaşıtlarım sokaklarda top oynarken, kovboyculuk oynarken eve kapanıp, okudum. Kitapların bana verdiği hayal dünyasının o zenginliği, sokaktaki kuru gürültü ve toz topraktan daha ilginçti.

Boşuna değil, bunları çocuk klasikleri adı altında topluyorlar. Böyle deniyor ama, kaç aile çocuğuna tüm bu klasikleri okutuyor? Otun, bokun çizgi filmini yaptılar. Onu seyredince kitabı okumaya heves duymuyor olabilir çocuklar. Ancak o dil ve hayal zenginliği zannedersem beni yaşıtlarım arasından biraz sıyrılmamı, başka türlü düşünmeye başlamamı sağladı.

Nitekim bu klasikler serisi bittikten sonra o her çocuğun bir dönem merakını uyandıran Tanrı, varoluş, yokoluş, insanlığın başı ve sonu gibi konulara ilgi duyma devri başlıyor. Köprünün kırıldığı nokta da burada başladı benim için zannedersem. Çünkü bu sorulara, endişelere cevap vermesi beklenen kitabın dilindeki aşırı basitlik, içeriğindeki incir çekirdeğini doldurmayan açıklamalar, hayal gücümü zorlamama rağmen beni açıkcası büyük hayal kırıklığına uğrattı diye hatırlıyorum.

Aradan onca zaman geçti… Yaş kemale erince de birkaç kez elime aldım o kitabı. Küçük bir çocukken hakkında vardığım yargıda bir değişiklik olmaması beni şaşırtmadı.

Bu işin tabii ki bilenleri, araştıranları var. Eminim çok başka şeyler söyleyebilirler. Benim sığ olarak gördüğüm şeylerin altında derin anlamlar, yorumlar olabilir. Dürüst konuşmak gerekirse, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben o treni kaçırmış olabilirim. Ama yolu yaya gelirken çok başka şeyler öğrendim.

Oldukça alçakgönüllü bir insanım diye tarif edebilirim kendimi. Yine de kendi yaşam felsefeme göre yaşamak, doğruyu yanlıştan ayırmak için Marx’ın, Jesus’un, Manitu’nun, Muhammed’in, Torah’ın, Mustafa Kemal’in manifestolarına ihtiyacım yok diye düşünüyorum. Şöyle basitce örneklendireyim.

3281 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam:

“(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!” demişti. İçlerinden dirayetli bir kadın:

“Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?” diye sordu.

“Aklınızın noksanlığı, şahidlikte, iki kadının şehadetinin bir erkek şehadetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır” cevabını verdi.”

Kaynak: http://dinkulturum.blogspot.com/2010/01/kadnlar-hakknda-hadisler.html

Bir aşağıdaki doktrin merkezinin kadınlar hakkındaki söylemi ise kimi kesimlerce yukardakinin panzehiri sayılan, kimi kesimlerce de aralarında bir çelişki ve birbirini soyutlama bulunmayan bir ideolojinin söylemi.

Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, bazusiyle, azmiyle koruma ve müdafaaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa görevini yerinde getirebilir. Her halde kadın çok yüksek olmalıdır. ( 1925 )

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:II, 1952)

Ehh, bir öncekine göre daha nötral bir tonda olsa da kadını ve dolayısıyla bireyi ulusun, milletin malı olarak gören bir zihniyet bana açıkcası tam uymuyor.

Şuna ne dersiniz?

A photographer who doesn’t photograph women is no photographer, or only a third-rate one. Meeting a woman anywhere teaches you more about the world than reading Balzac. Whether it be a wife, a woman encountered by happenstance, or a prostitute, she will teach you about the world. In fact I build my life on meeting women and I have hardly read a book since primary school.

Türkçeleştirmeye çalışayım:

Kadını fotoğraflamayan bir fotoğrafçıyı fotoğrafçı diye kabul edemeyiz. Ancak olsa olsa, 3. sınıf bir fotoğrafçı olur bu. Herhangi bir yerde karşılaşacağınız bir kadın size Balzac’ın kitaplarında çok daha fazla şey öğretecektir dünya hakkında. Üstelik bu kadın rastgele karşılaştığınız bir kadın olabilir. Bir eş olabilir, hatta bir fahişe olabilir. Farketmez.. Hayata ve kendime dair ne biliyorsam bunu kadınlarla olan karşılaşmalarımdan öğrendim. İlkokuldan sonra doğru düzgün bir kitap okuduğumu bile hatırlamıyorum.

Ne bir devlet adamı, ne de bir peygamber bunu söyleyen. İlk cümleden de anlayacağınız gibi, bu kişi bir fotoğrafçı. Nobuyoshi Araki.

Eğer sıradan, işinde, gücünde bir dünya vatandaşı iseniz Araki’nin sanatını kocanıza, karınıza, çocuklarınıza, annenize, babanıza göstermekten utanıp, sıkılacaksınız. Ama milli marşınızı göğsünüzü gere gere okuyup sevdiklerinizi atıyorum, dünyanın bir ucundaki adı Afganistan olan ülkeye gönderip, tabutta geri almayı kabulleneceksiniz. Ya da cumaları veyahut pazarları çamurdan ve kaburgadan olduğunuzu gökyüzüne haykıracaksınız.

Dünyanın gittikçe yaşanmaz biryer olmasına şaşırmamalı, değil mi?

Çocuk klasiklerine önem verin !!! Küçük yaşta masala, hikayeye, fanteziye, hem de en kalitelisine doyurun çocukları. Sonra bunların ikinci, üçüncü sınıf kalitede olanlarına boğulup, gerçekle fanteziyi ayırdetmekte zorlanmasınlar. Bir de bu blogda attığım şu belki de en güzel videolardan birini ailece ezberinize alın, anlayın, özümseyin. Dersem ayıp mı etmiş olurum?

SymphonyOfScience.com

Bookmark and Share

18 Yorum Postalanmış

Vodvil February 11, 2010 at 10:04 pm

zor be fenasi : ) gülerek ironi yaptım :)

the dude February 11, 2010 at 10:08 pm

daha bir radikal cøzum ise direkt hic cocuk yapmamaktir diye dusunuyorum…evet evet en iyisi

bezginbekir February 12, 2010 at 12:21 am

bence çözüm çocuk yapmak fakat eline asla ama asla Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale isimli sayko öyküsünü vermemektir. Sonuçta 10 yaşında nekrofili kavramı ile tanışmış bir yawrucak bırakabilirsiniz. Kendimden biliyorum.. Çok fenaydı ya!

eva February 12, 2010 at 12:30 am

canımsın, ayıp ne demek…

7.oda February 12, 2010 at 3:00 am

yazdıklarınızın her kelimesine katılıyorum.. ve hatta 10 yaşında bir kız annesi olarak 4 yıldır kitapkurdu bir kız yetiştiriyorum.. http://birincioda.blogspot.com/2010/02/4-un-yars-da-gitti.html haftasonları kitapçıda en az bir saat bakarak kendi seçiyor okuyacağı kitapları ve elbette mizah ile fantaziye meraklı hala daha.. elinden zorla alıp kitabı uyu artık dediğimi bilirim.. kolay değil elbette ama.. o kadar da zor değil aslında bunu başarmak..
ona kitabın çok iyi bir can kurtarıcı olduğunu ve hep yanında taşıması gerektiğini, en sıkıldığı ortamlarda çıkırap kitabını okuyup istediği hayal dünyasına dalabileceğini anlatın, ve DÜZGÜN KALİTELİ kitaplar almasını sağlayın yeter..
kitapların yanında aynı şey izleyeceği şeyler ve dinleyeceği müzikler için de geçerli..
büyüdüğünde kaliteli ile gereksizleri birbirinden ayırabilmesi için çocukken işlemek gerekiyor usul usul..

pinhan February 12, 2010 at 4:21 am

kitaplarla geç tanışan birinin durumu, kıtlıktan çıktıktan sonra, önüne konulan her yemeğe saldıran, doymak bilmediği içinde mide fesadı geçiren bir adamın durumuna benziyor. birinin midesi çöplüğe dönüyor diğerinin beyni. doğrusu ben hala ayıklamakla meşgulüm beynimin içindekileri. friendfeede girememekten daha fazla acı veriyor mesela bir zamanlar cezmi ersöz’ün neredeyse tüm kitaplarını okumaya harcadığım zamanı hatırlamak…

Fenasi February 12, 2010 at 4:54 am

@ 7.oda,

Demek ”aile blogu” ibaresini başa boşuna koymamışım. çoluklu çocuklu insanlar da girip çıkıyormuş buraya. beni mesud ettin.

@ pinhan,

FF e girememek de az acı vermiyor ama, doğruyu söyle. Girebilen 3-5 kişi deli danalar gibi dönüp durdular orda tüm gece. engelleme mi geldi diye merak var insanlarda. yarın, yani bugün bilebileceğiz bunu. Ben yattım şimdilik.

Mr. No February 12, 2010 at 5:16 pm

“Eğer sıradan, işinde, gücünde bir dünya vatandaşı iseniz Araki’nin sanatını kocanıza, karınıza, çocuklarınıza, annenize, babanıza göstermekten utanıp, sıkılacaksınız. Ama milli marşınızı göğsünüzü gere gere okuyup sevdiklerinizi atıyorum, dünyanın bir ucundaki adı Afganistan olan ülkeye gönderip, tabutta geri almayı kabulleneceksiniz. Ya da cumaları veyahut pazarları çamurdan ve kaburgadan olduğunuzu gökyüzüne haykıracaksınız.
Dünyanın gittikçe yaşanmaz biryer olmasına şaşırmamalı, değil mi?”

yazılarını uzuuun zamadır takip ediyorum, bundan sonra da devam edeceğim. ama ilk kez bir öğretmen! tavrı takındığına rastladım ve bundan rahatsız oldum. dinle ve manevi değerlerle ilgili yazdığın çok şeye katılıyorum zaten. hatta seninle dünya görüşlerimiz de benzeşiyor diyebilirim. ama şu birkaç cümledeki empoze edici üslubundu beni rahatsız eden.

Fenasi February 12, 2010 at 7:38 pm

@ mr. No,

Bunlar o kadar salakça şeyler ki, güzel ve nazik söyleyince ”hee hii” deyip geçebiliyor insanlar. Bence yine de o kadar aşırı bir empoze havası yok gibi. Havası şöyle veya böyle olsa da o kelimelerin ve cümlelerin tam da yerine oturduğunu düşünüyorum.

Tam bize uyarlayıp ifade edince millet savunma moduna geçiyor. Ayrıca bize uyarlamaya da gerek yok bu cümleleri. Çünkü diğer ülkelerde de aynı. Tr de çok bahsi geçmiyordur ama buralarda askeri kargo uçaklarında vızır vızır cenaze geliyor Irak’tan, Afganistan’dan. Valla ne düşünüyorsam onu yazdım. Şöyle ya da böyle anlaşılır diye elimi korkak alıştırmıyorum.

Selamon February 12, 2010 at 7:41 pm

Çocuk klasiği dedin mi Alice in Wonderland gelir aklıma. Misler gibi. Sübyancı bir shroomheadin triplerini dünyanın en önemli çocuk klasiklerinden biri olarak ufaklıklara okutmaktan daha güzel birşey olmasa gerek.

Talisman February 12, 2010 at 9:18 pm

Çocukluğumuz benzer geçmiş..
Hımm, hoşlanmadım.

Boudon February 13, 2010 at 12:09 am

uzun zamandir yayinladigin ilk “relevant” entry benim icin. cok guzel, woohoo!

astarte February 13, 2010 at 2:33 pm

Yandaki ‘Engelleri Kaldir’ bannerini sevdim, hassas ve onemli bir konu.

Travis and Tyler Durden February 14, 2010 at 12:12 am

Valla ben bu yaşımda, hala daha, ara ara “Küçük Prens” i okurum. Herkese de tavsiye ederim. Garip bir kitap. Hala daha bana inanılmaz yollar açıyor fikren. Ve belki de her seferinde başka yollar. Gerçi büyürken, çocukken şekillendirilmenin ne tarafı doğru onu bilmiyorum ama en doğru şekillendirilme bu gibi geliyor bana. En insancası, en tarafsızcası. Yani vicdan sahibi oluyor böyle büyüyen çocuklar ki vicdan sahibi olmak bir çok şeyi beraberinde getirir, iyi şeyleri getirir. Yargılamazsın, etiketlemezsin, aşağılamazsın. Bu iyi bir şey. Vicdan sahibi olmak iyi birşeydir ve bence ingilizcesi yoktur : )))

T. İ. February 16, 2010 at 11:48 am

Bence her çocuk, default ayarları kitap sevmek “on” şeklinde dünyaya geliyor. Sonra anaları babaları ne yapıyor ediyorlar onu “off” konumuna alıyorlar. Yoksa her bebeklikten çocukluk aşamasına geçmekte olan insan yavrusu kendisine hikayeler, masallar anlatılmasından çok hoşlanıyorlar. Bu mantık olarak şunu gerektirir. Anlatılmasından bile bu kadar hoşlandığına göre bunlara kendi ulaşmaya muktedir olduğunda dünyalar onun olacak.

Ancak anne babalar ve diğer kafa boşaltıcı çevresel faktörler çocuk tam kendini oyalama tool’ları ile donanmışken, sen kendini oyalama, biz seni oyalarız diyerek.
“Aaa reklamlar başladı Hırgürcan sever reklamları hadi açalım” o sırada da ağzına bir şeyler tıkarız “Zaten hiçbir şey yemiyo yavrucak saatlerdir paralize oldu.” Şeklinde yaklaşınca çocuklar da uzak kalıyor doğal olarak. Kitap= ders kodlaması kafasına yerleşen çocuk da inanılması güç olarak kitap okumamakla övünebilme kafasına geliyor. İnanılmaz bir seviye.

Dipnot: Kemalettin Tuğcu’yu katma n’olur. Muzaffer İzgü diyelim onun yerine, Ökkeş candır.

Barış Atasoy February 24, 2010 at 5:02 pm

Bazı sosyologların Nazizmi din olarak kabul etmesinden hareketle, Kemalizm de bir din. Stalinizm de. (Yani o fikre katılıyorum).

Tarih boyunca tabuyu ve onun beraberinde getirdiği dış yayılmacılık-iç statükoculuğu da erkek koruduğu için, doğal olarak dinler tarih boyunca erkekleri tavlamaya oynamış. Sistem içinde kurallara uyan erkeği yine kadın vererek ödüllendirmiş. Kadın erkek ilişkisi aslında biryerde Stockholm sendromu. Kadın bazen tecavüzcü de olan erkeğini zaman içinde hastalıklı bir şekilde sevmeyi, karın tokluğuna uyum sağlamayı öğreniyor. Burada belki biraz garipsenecek şey, o ideolojiyi de yaymaya devam etmesi. Elbette kendi içinde onun açıklamaları da var ama girmek gereksiz..şimdilik.

Barış Atasoy February 24, 2010 at 5:09 pm

Çocukken ben de Serhat yayınlarının tümünü okuçuş sonra küçük bez ciltli seriye geçmiştim:) Ben de içime kapanıktım, hatta liseye kadar öyle de kaldım. Öte yandan doğa biryerden alırken biryerden veriyor. Üniversiteye geldiğimde, lisenin de belli bir döneminde, yaşıtlarım daha insan doğasından, özel olarak da habersizken, sahaya çok geç çıktığım halde oyun çok tanıdık geldi. Uzun süreli ilişkilerde pek başarılı olmasam da, kadınlarla anlaşmak konusunda eksiklik duymadım hiç. Aslında farklı sosyokültürel düzeylerden gelen insanlarla da çok rahatım genel olarak. Kesinlikle insan ruhunun anlaşılmasında çok yardımcı oluyorlar bir çocğua, hatta gence; ama sonrasında bir sokak stajı şart. Tercihan da Beyoğlu gibi her türden insanı göreceğin bir yerde. Benimki sanıyorum biraz Laleli, biraz oto sanayi, biraz Taksim oldu.

Ama şimdi doğmuş olsam muhtemelen okuyamazdım klasikleri. Internet varken insan birşey okuyamıyor; çok zor. Bazı şeyleri öğrenmenin, merakı törpülemenin de daha kolay yolları var. Belgesel kanalları, Youtube, Wikipedia gibi. Yeni nesli bu açıdan eksik filan görmüyorum ben. Öğreniyor ve bizim kadar da , belki daha fazla sorguluyorlar. Sanırım farkı yaratan değer yargıları ve tarz. Belki bize benzemedikleri için iyi olmadıklarını düşünme kibir ve budalalığına kapılıyoruz zaman zaman.

Kirisute Gomen April 2, 2010 at 5:37 pm

“Oldukça alçakgönüllü bir insanım diye tarif edebilirim kendimi. Yine de kendi yaşam felsefeme göre yaşamak, doğruyu yanlıştan ayırmak için Marx’ın, Jesus’un, Manitu’nun, Muhammed’in, Torah’ın, Mustafa Kemal’in manifestolarına ihtiyacım yok diye düşünüyorum. Şöyle basitce örneklendireyim.”

Neredeyse 2 yıldır bu blog’u takip ediyorum, ilk defa bir yazınızda bunu söylemek içimden geliyor.Sizi tebrik ediyorum; dünya görüşü, kan-vatan-millet-izm lerden ibaret olanlarla dolup taşan böyle bir ülkede, yukardaki sözlerinizden dolayı tebrikler! Artık bu da bir beceri

Yorum Postala

Additional comments powered by BackType