Anıların ve Hayalin Sansürü

Kendime ait olan tek albümü aldım önüme, karıştırıyorum. Şöyle bir bakıyorum, beraber olduğum eski kız arkadaşlarıma. Yeşim’in olduğu sayfada uzun kalmak zorundayım. O kadar güzel ki… Zevkim, cidden hiç de fena değilmiş. Öyle güzellik normlarının hepsine birebir uyan biri yok aralarında. Ama hepsinde ”bir şey” var. Yeşim’de ise ”çok şey” var. Benim karşı cinsde aradığım özellikleri zannedersem daha çok küçük yaşta babam da iyi gözlemlemiş, notunu vermişti.

Küçük bir çocukken, Bravo dergisinden çıkarttığım Broke Shields posterini odama asmıştım. Hatırlarsınız, Brooke Shields’in Blue Lagoon filmini. Hepiniz değil ama yaşı 30 un üzerinde olanlar hatırlar. 1980 yılı yapımı bu filmde, çocukken bir adaya düşen Shields ve Lambert (Christopher) ergenlik çağına da beraber giriyorlar ve aralarında kaçınılmaz olarak bir cinsellik yaşanıyor.

Babam, elleri cebinde bir şekilde odaya girdi, etrafa şöyle bir bakınıp gözüne duvardaki poster iliştiğinde, ”aferin, zevkin iyi” dediğini hatırlıyorum.

Tekrar albüme dönecek olursam, Yeşim’in güneşten bronzlaşmış bir vücudu, simsiyah uzun saçları ve yemyeşil gözleri var. Güney sahillerinde bir plajdayız. Yalnızca iki kare fotoğraf var o günden. Birinde kumsalda top oynuyoruz, öbüründe öpüşüyoruz. İkimizin de üzeri çıplak. Daha doğrusu, vücutlarımızın üst tarafları çıplak. Zannedersem benim ya da Yeşim’in annesi çekti bu fotoğrafı. Altımda mayo, Yeşim’de ise bikinisinin altı var. (Yanlış bir şey de söylüyor olabilirim. O yaşdaki çocuklara bikini oluyor mu? Benim çocuk olduğum yıllarda yoktu öyle bir şey ama şimdilerde görüyorum ki 4-5 yaşındaki kız çocukların da alt ve üst takımı ile bikinisi var.)

Bu albümü artık evimde saklayacak olamamam çok yazık. Temizlik malzemelerinin olduğu dolaptan bir adet vakum torbası alıp, albümü içine koyuyorum. Elektrik süpürgesi ile de torbanın içindeki havayı çektikten sonra ağzını iyice kapatıyorum. Bu torbayı yaşadığım evde tutamam. Bir arkadaşımın orman içinde yazlık bir kulübesi var. Kulübenin hemen dışındaki su kuyusuna, dışardan görünmeyecek şekilde iyi gizlediğim bir ip ile sarkıtsam, 20-30 yıl sonra belki daha iyi günler geldiğinde ortaya çıkartabilirim tekrar. Ama o günler gelene kadar oldukça zor bir dönem beni ve sizleri bekliyor.

Temmuz ayının şu sıcak günlerinde bu satırları yazlığından okuyan var mı? Çocuklu aileler var mı mesela? Çocuklarınızın fotoğraflarını çekiyor musunuz plajda? Tavsiyem, aynen benim gibi yapmanız. Bir an önce Flickr’dan silin o fotoğrafları, albümleri de bir yerlere tıkın. Yoksa önümüzdeki zaman diliminde evinizde yapılacak bir aramada bulunan o fotoğraflar yüzünden saçlarınız sıfıra vurdurulup, tek tip bir elbise ve kolunda P işareti ile gezmeye mecbur bırakılabilirsiniz. Saçma mı? Dinleyin o zaman:

Oldukça tanınmış bir Japonofil var. Hayatını, Japon manga serilerini İsveçce’ye çevirmekle kazanıyor. Evli ve bir çocuk babası olan bu Japonofil, bir boşanma davasının eşiğinde uzun zamandır. Kadın, bir başka şehire taşınacağı için çocuğun vesayetini tek başına almak istiyor. Baba ise buna karşı ayak diretiyor. İsveç adalet sisteminin, tek başına yaşayan kadınlara olan zaafını bilen kadın, adamı kendi çocuğuna sarkıntılık etti diye polise şikayet ediyor. Yapılan ön araştırmada kadının bu iddiasını doğrular bir kanıta ulaşamıyor polis. Ancak kadının tekrar şikayetiyle bu sefer adamın evine bir baskın düzenleyen polis, Japonofilin iş için kullandığı bilgisayarına el koyuyor. Daha sonra bu bilgisayarda yapılan incelemelerde bulunan 51 tane manga çizimi, ilgili çocuk pornografisi kanununa göre suç teşkil ettiğinden hapis ve tazminat ödemeye mahkum ediliyor adam. Ancak en fazla koyan, herhalde çocuğunu bir daha göremeyecek olması.

Bu olay şimdi değil de az daha önce olsaydı, hakkında hiçbir işlem yapılmayacaktı adamın. Malzemesi kanlı ve canlı insanlar olan film ve fotoğraflarla beraber, hiçbir canlı varlığın zarara uğramadığı, yalnızca fiktiv eserler olan animasyonların da kanun kapsamına alınması çok yeni bir olay. Kabinedeki sosyalistlerin ve feminist lobinin, ABD de kurulmuş ve aşırı sağcı, hristiyan bir örgüt olan ECPAT’ın İsveç kolunun da kışkırtmasıyla beraber sahneye koyulan bir faşizm bu.

Yazının başında çocukluk albümümü dipsiz bir kuyuya saklamam, kendi çocuklarının fotoğraflarını çeken anne ve babalara Nazi Almanya’sına taşlama yaparak başlarına gelecekleri bildirmem ve en sonunda işi faşizme vurdurmam, aranızda saf olanları güldürecektir, biliyorum. Oysa asıl gülünecek olan, biraz çizim kabiliyeti olan birinin önündeki beyaz kağıda, karakalem ile yapacağı bir çalışmanın sonucunda ”pedofil” diye damgalanacağı bir hukuki ortama gelmiş bulunmamız. Üstelik bu hukuki ortamın ipe sapa gelmezliğini, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda anavatanım Türkiye ile arasında dağlar bulunan bir yerden sizlere bildiriyorum. Verdiğim senaryolara gülebilir, omuz silkebilirsiniz. YouPorn’a sorunsuz erişimi olan bir ülkede Cin Ali’nin Cin Ayşe’yi domaltması hapis cezası veriyorsa, YouTube’u dahi engelleyen bir ülkede, kendi amatör kameralarımız ile kendi Midnight Express’imizi çekeceğimiz günler çok yakındır.

Güya bu yazıyı sizleri bir şeye ikna etmek için yazdım ben. Ama yazdıkça, (ki sırf bu yazımı kastetmiyorum, bu işi bir süreden beri yapıyorum), aldığım, alacağım bazı yorumlar ve tepkiler, artık belki beni de sisteme dönüştürüyor.

Çünkü bu yazıdan sonra sizleri ikna edebilmiş olmaktan çok kendimi babamı ihbar etmeye daha yakın görüyorum.

Ne demek istedi adam, Brooke Shileds’in ”küçük gösterdiği” o postere bakarak? Aklında gölde yıkanan Shields’ın ilk defa regl olduğu sahne mi vardı? Yoksa filmin bir başka unutulmaz sahnesi olan, suyun altından yapılan bir çekimde, çırılçıplak yüzen Brooke Shields’ın vücudunun alttan kameraya yansıması mıydı, elleri cebindeyken düşündükleri?

Otto Mueller – Zwei Mädchen im Grünen – Ormanda İki Kız (Nazi sansürü kurbanı)

Bu yazı burda bitti!. Sabredip okuyanlar için dişlerini biraz daha sıkıp bir de wikipedia’dan Entartete Kunst maddesine göz atmalarını rica edeceğim.

————————————–

Blogu yeni okumaya başlayanlar için ek bilgi:

Yaklaşık 200 yıl önce kendi kapalı iç dünyasının kapılarını açan Japonya, kültürünün yabancılar tarafında yanlış anlaşılıp, kendini utandırmamak için bir dizi kanun çıkarttı. Kadın ve erkeklerin beraber gittikleri umumi hamamlarda bölümler ayrıldı, heykellerdeki cinsel organlar eğe ile kesilerek koparıldı. Bunun üzerine bir de II. Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan ve ülkesini ABD nin ve onun ahlak yapısına uygun sansür kurallarına emanet eden Japonya’da, bu dönemde çıkıyor animasyon – manga, savaşın yıktığı bir ülkede, ucuz eğlence olarak. Tabii ki sansürden de nasibini alarak. Tüylü cinsel organ ve cinsel ilişki tasvir edilmeyecek!!! Cinsel ilişki tasvir edilmeyeceği için cinsel birleşme sonrası ejaculation yani spermin fışkırtılması da bu yasaklar arasında.

Bizim ülkemizdeki bastırılmış cinsellik ve pornografiye son yıllarda getirilen yasak, dışavurumunu Pippa’nın tecavüz edilerek öldürülmesi veya okul müdürlerinin öğrencilerini sıradan geçirmesi, ya da hiç yoksa, güya herkese yönelik Tv dizilerinin gereksiz ve yersiz bir sekszim paketi ile önümüze sürülmesine yol açıyor galiba.

Japonya’da ise çizimlerde cinsel organların tüylü çizilememesi, tüm kültürlerde olan genç vücutlara olan ilgi ve hayranlık ile birleşince belki de Lolikon olarak ortaya çıktı. Bundan çok emin değilim, ama cinsel birleşme sonrası çıkan spermin sansürlenmesi bugünün popüler kültürüne bukkake‘yi armağan etti, bu gerçek.

Ben kendim ne kadar anlamaya çalışıp sizlere iletmeye çalışsam, ve sizler de anlamak için elinizden gelen gayreti gösterseniz, bu işi hakkı ile kotaramayız. Gelenekleri ve yapısı ile bize göre son derece karmaşık, kompleks bir toplumdan bahsediyoruz. Şu videoya bakmak bile belki bir fikir verebilir, ne menem insanlar bunlar diye.

Bookmark and Share

Böyle Severim, Ama Sevdiğimi Söylemeye Çekinirim

2010-07-20 - 6 Yorum Fetiş

Böylesini severim. En güzeli aslında diz hizası bana kalırsa. Ama olmaz ise ankle high dedikleri, bilek hizası favorim. Bu böyle yalın olmaz ama. Açık bir topluklu ayakkabı ile desteklenirse kendi salyalarım içinde boğulabilirim.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Sen Ne Düşünüyorsun Sevgilim?

Baş, boğaz ağrısı veya bilimum diğer ufak tefek sağlık arızalarınızda sizlere kocakarı yöntemleri ile gelip kafanızı şişiren akrabalarınız vardır muhakkak.

Tarçını bal ile karıştır, devekuşu sütünün içine katıp bir tutam karabiber ekle, tülbente sar, testislerinin altına koy, 40 dakika beklet. Veya zencefili limon suyunda kaynatıp içine iki dirhem ısırganotu tozu attıktan sonra, iki kulvalla bir elham okuyaraktan, çiğnenmiş ekmeğin üzerine yatırarak pipetle burnuna çek.

Siyah bir cübbenin içinde, iki büklüm şekilde, ormanın içinde bir kulübede yaşamadığım için zaten bu malzemelerin çoğu bende yok. Üstelik bir dirhemin kaç grama tekabül ettiğini gösteren bir iPhone aplikasyonu da henüz çıkmadı bildiğim kadarı ile. Bir de yüzyıllardır anlatılan bu kocakarı ilaçlarının malzemeleri, bir türlü Toros tepelerindeki ıhlamurun esans özünden Martini Bianco’ya geçemedi. Bianco artık her evde var, ıhlamuru görmeyeli 15 sene oldu.

Neyse ki bu çok bilmiş, yaşlı, aile eşrafının çenesini susturacak bir önlemi yüce Türk devleti yavaş yavaş artık sisteme koyuyor.

Çok yakın bir zamanda, anneanneniz daha ”ıhlamur ve tülbent” lafını ağzından çıkartır çıkartmaz Sağlık Bakanlığının kolluk kuvvetleri apartman kapınızı balyozlarla kırarak oturma odanıza gelecek ve kadıncağızın ağzını gagball ile tıkayacak.

Şüphesiz devletin bu tip müdahaleleri bizlerin yararına. Bugüne kadar, direğe vurduğu için mosmor olmuş bir alnın, çiğnenmiş ekmek basıldığı için 30 saniye içinde eski haline gördüğünü görmedik. İğrençliği de cabası. Halkın yanlış bilgiye erişimi, ne şekilde olursa olsun engellenmeli.

‘Hattı müdafa yoktur, sathı müdafaa vardır” diye buyurdu Mustafa Kemal. Bizleri örnek vatandaş olmamız için yönlendiren devletimizin sokaklar ve evlerimizdeki anneannelerimiz kadar, bugüne değin başıboş bir mecra olan interneti de yola getirmek için kolları sıvaması tabii ki tüm satıhı müdafaa etmekle eş tutulmalı.

Toplum hayatımızı düzenlemekle yükümlü olan devletin, peyder pey bu projeyi diğer kurumlarına ve bakanlıklarına da yayması, bu kurumların yetkilerini arttırıp hatta kendilerine birer kolluk kuvveti de vermesi, vatandaşların laik, müslüman (sünni, hanefi olanlarından) ve milliyetci bir çizgide büyük Türkiye’ye yakışır bir profil çizmeleri için mutlaka gerekli.

İşte zaten bu amaçla ilk olarak Emniyet teşkilatına, ardından da Diyanet İşleri Başkanlığına, ”kendi zat-ı alilerinin gerekli gördükleri durumlarda internet sitelerine erişim engeli koyma yetkisi” verildi.

Tahminim, site kapatma yetkisi verilecek bakanlıklar sırasında bir sonraki Tarım Bakanlığı. Kuzu eti yemekli tarif veren siteler, ülkede hayvancılığın geliştirilmesi ve halkın daha çok et yiyebilmesi için ithal edilen Angus inekleri aleyhine propaganda kabul edilebilir. Bu da Angus ineklerine yapılan yatırımın çöpe gitmesi ve halkın et yiyememesi neticesini doğrabilir. Tarım Bakanlığı’nın yaptıracağı ”İnek eti yiyeceksiniz lan! O kadar” yazılı kampanya afişleri ise vatandaşların kendilerini baskı altında hissetmeleri neticesini doğurabilir ki, sağ liberal demokrat köşe yazarlarının dahi bunu pohpoh.. pardon destekleyeceğini düşünmek saflık olur.

Çok mu fantezi yaptım? Yapmayın canım!!!. Ben papaz oldum kendisiyle ama, yiğidin hakkını vereyim hemen şuracıkta. Türk internetinin tanınan simalarından Serdar Kuzuloğlu‘nun kendine taktığı lakabı bilenleriniz vardır. İnternet Ekipler Amiri kendisi. Ben onu uzaktan beri bildim bileli böyledir. Radikal’de yazıları çıkıyordu, Türkiye’de Korsan Partisi kurmak için de atılımları olmuştu. Şimdilerde biraz bozuk olmalı. Kuzuloğlu’nun kendine biçtiği görevi, gittiler Emniyet’e verdiler. Yine de tebrik edeyim, Türkiye’de bir İnternet Ekipler Amirliği kurulmasının gereğine ilk uyanan kişi oldu belki de kendisi.

1990 ların ortalarına kadar laik, müslüman, Atatürkçü, çocuk haklarına saygılı ve bölünmez olan ülkemiz, internetin gelmesiyle beraber tecavüz, youtube, çocuk pornosu, kumar siteleri, google, fuhuş, hakaret ve hırsızlığın yatağı oldu. Mutlaka internetin bu kadar olumsuzluklarının yanında Türk milletine getirdiği yenilikler ve faydalar da var. Patient, tetris, Facebook, iddaa online, email, MS word, Excel, emesen, Garanti bankası internet ve tüm gov.tr alan adı üzerinde, Microsoft Frontpage ile ya da ASP ile yapılmış siteler, kötülüğün ve ahlaki çöküntünün karşısında cansiperane duruyorlar. Unutmayın ki, bu devleti google bile yenemedi.

Ammavelakin dostlar… Bu işler böyle giderse, bana da yol görünüyor aranızda. Hazırlığımı yavaş yavaş yapıyorum ben. Bakın blogun en yukarısında eskiden ”liberal aile blogu” yazıyordu. Liberal, gavurca Liberty’den geliyor. Türkçesini yazmak istemiyorum buraya, kafanız karışmasın. Meğersem liberal demek, ”iktidarda olanı pohpohlayan, güce tapan” demek imiş buralarda. Özgürlük deyince de, eleştiriye uğramama ve başörtüsü özgürlüğünden başka bir özgürlük yok menüde.

O yüzden yanlış anlamaya mahal vermemek için ”Batı’nın bilimini değil, ahlakını aldım” diye yazıverdim. Zaten yollarımız da burada ayrılıyor. Hem devlet baba, yarrağı-küreği engelleyeyim derken Batı teknolojisinden, filtreleme ekipmanlarından faydalanıyor, hem de siz orada burada iki bomba tarifi alıp, çocukları nasıl düzeriz diye manuallere bakıcaz derken DNS ayarları ile oynamaktan bilgisayar mühendisi oldunuz. Teknik sizde kalsın, ahlakını ben alırım.

Ben Tumblr üzerinden başka bir site açtım. Batı’nın ahlakına uygun, Batı’nın dilinde yayın yapıyorum orada. ”kal gitme yaa, dur belki bişeyler olur” derseniz, yarın Taksim’de saat 17.00 da bir gösteri düzenlenecek. Orada bir kendiniz gösterin derim.

Afişlere falan yanlış yazmışlar aceleden. İnternet sansürü değil konu. Devlet babanın, kapını kırıp, ağzına gagball takmaması için bir gösteri bu.

Bookmark and Share

Polanski Davasında Adaletin Tartısı Eğri mi Duruyor?

2010-07-14 - 2 Yorum Magazin

Amerikan mahkemeleri, Polanski davasına ilişkin tanık kayıtlarını İsviçre’ye teslim etmediği için, ünlü sanatçınn gözaltı hapsi bu pazartesi günü son buldu. Polanski, 6 aydır İsvçire’de göz hapsinde tutuluyordu. İsviçre adalet bakanı, pazartesi günü yaptığı basın toplantısında, Polanski’nin suçlu olup olmadığına değil, ABD nin Polanski’nin iadesine ilişkin talebi değerlendirdiklerini ve böyle bir karar aldıklarını açıkladı.

Polanski’nin tecavüz davası ortaya çıktığı zaman bir şeyler yazmamıştım. Çünkü olay henüz çok yeniydi ve detaylar bilinmiyordu. Üstelik her şey de çok açık gibi görünüyordu. 13 yaşında bir kızı ilaç vererek kandırıp, oral ve anal yoldan tecavüz etmenin üzerine tartışılacak fazla bir şey yoktu.

Ancak zaman ilerledi ve bu konuda çok yazıldı, çizildi. Yine pekçok kere olduğu gibi kazın ayağının tam da öyle olmadığı ortaya çıktı. Suçun işlenişinden 33 yıl sonra tekrar patlak veren olayda taraf tutanların bazıları, Polanski’nin sanatcı kişiliğinin altını çizerek kendisine arka çıkarken, diğer tarafta da sanatcının ünü sayesinde adaletin pençesinden kaçmaya çalışını eleştirenler vardı. Yabancı basından okuduklarım ile yola çıkarak mümkün olduğu kadar kısa bir derleme ve değerlendirme yapmak istiyorum.

Polanski’nin 1977 de, Jack Nicholson’un evinde ilişkiye girdiği Samantha Geimer, bu ilişkinin rızası dışında olduğu savı ile polise gidince, ünlü sanatcı için mahkeme yolu açılmıştı.

Amerikan adalet sisteminde ‘’plea bargain’‘ denilen, sanığın suçunu itiraf ettiği zaman alacağı cezada indirime giden bir durum var. Sebebi, adalet sisteminin yükünü hafifletmek, hem de zanlının, eğer suçlu ise itirafını teşvik etmek.

Polanski davasında, Geimer’in avukatı da ‘’plea bargain’‘ kartını sanatcının önüne sürüyor ve bu konuda taraflar bir anlaşmaya varıyor. Ayrıca bu anlaşma, 6 değişik suçtan yargılanacak olan Polanski’nin diğer 5 davasını düşürüp, yalnızca ‘’yaşı küçük biri ile cinsel ilişkiye girmek’‘ üzerinden yargılanmasını öngörüyordu.

İşte bundan sonrası biraz karışık. Adaleti sağlamaktan çok Polanski’yi mahkum ederek medyatik olmayı amaçlayan davanın hakimi Rittenband, Polanski’nin mağdur tarafın avukatı ile yaptığı anlaşmaya rağmen yine de tutuklanacağı ve hapse atılacağı işaretini verince, ünlü yönetmen de tası tarağı toplayarak Fransa’ya kaçıyor. Bu arada, yapılan anlaşma sonucu tek suçtan yargılanan Polanski, 42 günlük hapis cezası almış ve bu cezasını da çekmişti.

Fransa’da, ABD ye iade tehlikesi olmadan hayatını sürdüren ve vatandaşlık alan Polanski ile Geimer’in avukatı daha sonra aralarında bir tazminat ödeme konusunda da fikir birliğine vardılar. Üstelik 97 yılında, Samantha Geimer de medyaya çıkıp, bu davanın düşmesini istediğini ve kendi dilekçesini geri çekeceğini belirtmesine rağmen, garip bir şekilde, 33 yıl sonra ABD tekrar bu yemeği pişirip, önümüze getiriyor.

Burada ABD nin söylediği şu; henüz dava sonuçlanmadığı için zaman aşımı ile dava düşmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor. Ayrıca tecavüz suçları artık ABD de ‘’kamu davası’‘ statüsünde değerlendirildiğinden, mağdurun şikayeti olmadan da dava açılabiliyor.

Tabii bir ihtimal Polanski Kaliforniya’da mahkemeye çıkar ve tıpkı en başındaki davada verilen kararda olduğu gibi şartlı bir tahliye de mümkün olabilir. Ancak Polanski’nin buna inanması için geçerli sebep sayısı çok az. ABD, özellikle Reagan döneminden sonra oldukça tutucu oldu ve suçluları şiddetle cezalandırma yanlısı bir politika izliyor. Düşünebiliyor musunuz, bugün nüfusun % 1 i hapislerde. Bu inanılmaz bir rakam.

Ayrıca ABD toplumunda, 70 li yılların o özgürlük akımının yerini, hayatı ve onu düzenleyen kurumları incil’in kurallarına göre hizaya çekmeye çalışan bir gücün varlığından da pekala söz etmek mümkün.

Üstelik bir de suçun işlendiği 77 de Amerikan elit tabakası, Linda Lovelace’in Deepthroat filmini tartışıyordu. O günden bugüne değişen toplumun ahlak normları, yeni bir davada yargıya nasıl yansıma yapar, bunu bilemeyiz. Polanski de bilemediği için kendi rızası ile teslim olmayacaktır.

13 yaşında bir kıza (aslında yaş ve cinsiyet gözetmeksizin herkese) anal ve oral tecavüzün karşılığının 42 gün hapis olup olmaması ayrı bir konu. Ancak adalet sistemlerinin, biz normal vatandaşların çoğu zaman anlayamadığı mantık ve oranlarla işlediği yeni bir haber değil.

Son olarak, bu konuda dik bir duruş sergileyen İsviçre gibi ülkeleri takdir etmek gerekli. Bu küçük Alpler ülkesine, ABD ye boyun eğmediği için tebrik ve alkışlar!

Polanski davasının kronolojisi

Bookmark and Share

Giroppon (Poppo-ropo-popo) Sendromu Olsun Bunun Adı

”Peki aşkım!”

Dediğinizi hesaba katarak devam ediyorum. İnsanoğlu sosyal bir hayvan diyorlar. Bu tanımlamadan ”sosyal”i çıkarınca hayvan mı oluyoruz, onu bir irdelesek ya! Yalnız sosyal olmak derken, bir grup içinde olduğu kadar, ikili bir ilişki için de aynı irdelemeyi yapmalıyız. Lütfen yapalım!

Bir süredir görüştüğüm, cilveleştiğim, seviştiğim, yazıştığım biri var. Ne kadar hoş, ne kadar güzel! Flörtüşüyoruz, hatta küçük, minik kıskançlık oyunları oynuyoruz. Kırk yılın başında da buluşunca hem romantik yemeklere gidiyoruz, hem de surata tükürmeli, tokatlı sevişiyoruz. Görseniz, bilseniz… Ter içinde yatakta, kendi sevgilinizin gözlerinin içine hınzırlıkla bakarken, dudaklarınızdaki kan ve spermi silersiniz, başucunuzdaki komodinin üzerinde bulunan Leyla ile Mecnun romanının yapraklarına. O kadar hoş bişey!

Bu tip mini love story lerde, epilog, yani bitiş bölümünden bir önce, bir taraf daha oturaklı bir temele şeyttirmek isteyebilir ilişkiyi. Olur da böyle bir yöne doğru seğirtirse ilişki, Giroppon (Poppo-ropo-popo) sendromunu tetikleyen bir süreçten bahsetmek gerekebilir işte o zaman. Ki bu da, kubbedeki o hoş seda’nın pij olması sonucuna kadar gidebilir.

”it’s not you, it’s me’‘ adlı yalancı can simidine ne sıklıkta sarıldığınızı ben bilemem. Mümkün olduğu kadar kaçınmak lazım klişelerden. Fakat şöyle bir olay oluyor bende ki, zaten o yüzden bu klişe bana ”it’s not me, it’s you” olarak geri dönmüştür çokca.

Diyelim kahvaltıyı yaptınız, masadan kalktınız… Sırf hayvan olsak belki bir posta daha gideceğiz tok karnına. Ama hayvanın sosyal olanıyız ya, iletişeceğiz tabii ki de. Matmazel X buyuruyor ki, ”bana sofrayı toplamam için yardım eder misiniz?”. Yani rica etmese de zaten yapmak lazım. Ben de tuttum masadaki tabakları bulaşık makinasının içine koydum diyelim. Fakat bu tabakları da koyduktan sonra ağzına kadar dolduğu halde, benim bu makinayı çalıştırmak aklıma gelmiyor. Aynı şekilde, belki daha da ağırı, raflara bir şey yerleştirdikten sonra dolapların kapağını kapatmama olayım var örneğin. Yani, maksimum 10-15 sabah beraber kalktıktan sonra, artık bu bir iritasyon momenti oluyor tabii. Üstelik iletişerek de çözemiyorum ben bunu. Çünkü birinin hayatına düzenli olarak giriş yaptığımda, bir zombi halini alıyorum. Zararsızından.. Öyle kan dökmüyorum tabii.. Yani fazla dökmüyorum… Ama boş gözlerle, kafamda tamamen başka şeyler dolaşarak karşımdakine bakıyorum, dinliyorum. Daha doğrusu duyduklarımı anlamaya çalışıyorum.

Bu bahsini ettiğim boş bakma, sıkılma ve konsantrasyon eksikliği de kalıtımsal büyük ihtimal. Kadınlar, babalarına benzeyen erkeklere meyl ederler deniliyor. Erkekler ise mutlaka biraz kendi babalarına çekiyor. Eve gelen misafirlere boş gözlerle bakar benim pederim de. Belli bir süreden sonra da iyice sıkılır ve sohbete katılımı yalnızca kafa sallayıp, sahte gülücükler dağıtarak yapmaya başlar. Bunu farkeden misafir, ”ehh atık geç oldu” repliğini ağzına alır almaz, peder bey kontralar. ”evet, yolunuz da uzun”.

Yukardaki örneği girizgah kabul ederek, Giroppon (Poppo-ropo-popo) sürecine katalizatör etkisi yapan şeylerden birinin, artık ikinizin hayatlarının yalnızca birbirinizle değil, birbirinizin ilintili olduğu başka hayatlarla da kesişme zorunluluğu olduğunu söyleyebilirim. Matmazel X der ki; ”hafta sonu madam ve mösyö Preud’homme ile buluşacağız, ona göre… Umarım seyredeceğin maç falan yoktur”.

Seyredeceğim maç falan yok da, mösyö Preud’homme dan hiç hazetmiyorum. En son evlerindeki partiye gittiğimizde, müzik kolleksiyonundan yaptığı derlemeleri saatlerce dinlemiştik. Şimdi bu herif gerçekten Fransız ve IT sektöründe çalışıyor, bir de güya ”music enthusiast”. P2P ağlarından, kapalı hub lardan falan kendisi gibi ineklerin paylaştığı, dünyada adını duymadığım garip grupların son derece boktan müziklerini indirip, bunlardan yaptığı şarkı listelerini, cool ve nerd gözüksün diye WinAmp ile çalan bir hödük. Hassiktir ordan!!! Ben ortama girip, karı kız yapayım diye dolaşan bir ergen değilim ki, senin saçmalıklarını bu yaşta çekeyim. Konuşacak bir şeyimiz de yok. HADOPI yi soruyorum, onu bile bilmiyor. Belki Sarkozy’nin günahını aldık, adam o kanunu, bu tip müzikleri indirenleri hapse atmak, para cezası vermek için çıkarttı o vakit?.

Unutmadan… Matmazel X umuyor ki, seyredeceğin maç yok. Gerçi seyredeceğim maç olsa, ve de matmazel haddi olmadan futbol konusundaki fikrini bildirse, sanki hemen utançla televizyonu kapatıp, Das Kapital’i orjinal dilinden okumak için dil kurslarına yazılacağım. Maazallah, ultimatomu da çakabilir ”mesela senin yok bilmemne kupası veya zırt ligini takip ettiğini filan düşünemiyorum, tanrı aşkına”. Ahahahah!! Bebeğim… Offfffff!!!!!!!! ne desem ki? Giroppon (Poppo-ropo-popo)….

Bu tip güç gösterileri, dengeyi kendi tarafına alma çabaları, birinin öbürünün zevkleri ve hayatı üzerinde söz sahibi olmak istemesi gibi durumlar (yahu ne kasıyorum kendimi nazik olacağım diye.. beyin sikmeler desek ya şuna!!!) ”ilişki” dediğimiz sosyal hayvanlığın habitatında sık görülen arızalar. Ve de bir tarafın, en iyi ihtimalde zombileşmesiyle son buluyor. Hani şu dolap kapaklarını kapatmama ve boş gözlerle bakma…. Herkesin tırtlattığı eşik farklı tabii. Şunu da anlatayım da, bu yazının epilogu olsun.

Evli bir arkadaşım, karısı uyuduktan porno sitelere giriyor sıkca. Ayrıca bir iki aldatma olayı da oldu, ayrılmanın eşiğine gelip döndüler. Son vuku bulan aldatma olayından sonra iyice laçka olunca ilişki, bizimki artık saklamadan giriyor porno sitelere. Hatun bir gece yakalamış bunu ekrana bakarken. Eskiden olsa, hemen bir excel tablosunu bir click mesafesinde bulunduracak olan arkadaşım hiç istifini bozmamış bu sefer.

- Ne yapıyorsun sen?

- Hiiiççç!!! porno bakıyorum…

Allah kimseyi o kadar pişirmesin, ama demek ki artık o olgunluğa gelmiş ikisi de.

Köpek çekmek diyoruz ya halk arasında, insan ilişkilerinin kimyası da hakikaten çok ilginç. Şunu da öğrenmeyen var mı aramızda acaba; bir taraf ne kadar köpek olursa, öbürü de o kadar köpek çekmeye meraklı. Artık bu, bir yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan klasiği ile de açıklanabilir belki. Birinin köpek olma arzusu, öbürünün tekmeleme isteğini arttırıyor olabilir mi? Ya da tam tersi…

Ve evet!!! Bir blogunuz olunca, psikoloğa o kadar ihtiyacınız olmayabiliyor.

Bookmark and Share

Yaz Dolayısıyla… Bir de Başka Durumlar…

Biraz ayıp ettim, siz okurlara karşı. Yaz aylarının kendine göre rutinleri olacağını ve buna bağlı olarak yazma aralıklarımın değişeceğini açıklamam gerekiyordu burada. Yapmadım böyle bir şey. Hem tempomun nasıl olacağını bilemediğimden, hem de bir anda bastıran iş ve gücün yoğunluğunu kestiremediğimden, eski sıklıkta yazabileceğimi hesap ettim hep.

Zamanla eski yazma rutinlerine döneceğim tabi ama, şu anda yapmam gereken dünya kadar iş var. Uzun zamandır yaz aylarını böyle yoğun geçirdiğimi hatırlamıyorum. Bir kere her şeyden önce halihazırdaki işim var. Çok olmasa da, iyi bir vakit yine de alıyor zamandan. Sonra öncelikli olarak kabul ettiğim bazı konular var, Postdijital‘de ele alınması gereken. Google engellemesi ile ilgili olan son olaylar ve Türkiye’nin ulaştırma bakanının artık bilgisizlikten mi, yoksa kötü niyetten mi (ya da her ikisinden) olduğuna herkesin kendi karar vereceği dezenformasyonu var. Elimde madem 3-5 kişinin okuduğu bir blog var, bazı şeyleri ora da işlemezsem öbür dünyada sırat köprüsünden geçemem. Fark ettirir, ettirmez… Yazmayınca sıkıntı yaratıyor bende.

Ötesinde, bende biraz hafif olarak Profesör Zihni Sinir‘lik var. Sürekli aklıma bir şeyler geliyor yapacak. Genelde, hatta tamamen internet üzerinde yapılabilecek projelerden oluşan bir bulut kafamda 24/7 gidip geliyor. Bu kadar çok şeyin kafada olması, ya ”boş işler müdürü” olduğumun, ya da cidden süper fikirlere sahip olduğumun bir göstergesi olabilir. Şimdilik bunu bilememenin verdiği rahatsızlık da var.

Blogun klasik konularından dışarı çıkıp sizlerle dertleşmiş gibi olacağız ama, tüm bu kendimi zora sokmaların ardında Türkiye’de bir işler çevirme isteğim yatıyor. Bunlar ne olur, zaman gösterecek. Şu an bu işlerin altyapılarını hazırlamakla meşgulüm. Aklımda hem 5 Posta’nın çizgisinde ve yolunda devam edecek projeler var, hem de hiç alakasız başka şeyler. Yaklaşık 12 yıldır internet ile ilgili kendime göre araştırmalarım, eğitimim ve çalışmışlığım var. Aslında eğitimi boşverin, sırf meraktan, ilgi duymakdan ötürü, kendi kendimi eğittim diyebilirim bazı konularda. Kartvizit bassam, ”hede hödö expert” veya ”bla bla evanghelist” yazabilirim gönül rahatlığıyla. Bunun yanında, ehhh biraz da girişimcilik de var. O zaman ”neden olmasın’‘ fikri kafamdan çıkmıyor işte.

Lafın kısası; zaten sizin de çoğunuz tatilde, blog okumak yerine yapacak daha eğlenceli işleriniz var. Fırsattan istifade, bırakın da ben biraz inekleyeyim. Tamamen bir ara vermeyeceğim zaten. Ama işte böyle haftada bir falan yazarım. Sonra yine her şey eskisi gibi olacak zaten. Hatta daha da güzel olabilir. Bakalım…

Bookmark and Share