Dizlerimin Üstü Çekirge ile Dolmasın

Bir süre önce, Türkiye’den İsveç’e gelecek 25 kişilik bir grubu gezdirme, yatırma ve yedirme işini üzerimize aldık bir arkadaşla beraber. Bakın ”eğlendirme” demedim bilerek. O imkansız çünkü. Nedenine gelince; hani şu zihinlerde karikatürize edilen tipik Türk kızı tiplemesi vardır ya… Erkek arkadaşına sürekli naz, afra ve tafra yapan, gidilen restoranda salatanın sirkesinden tut, garsonun 5 saniye masaya geç bakmasına kadar her şeye irite olan, tuvalete giderken erkek arkadaşını da kapıda nöbet tutmak üzere peşinden sürükleyen Türk kızı… Sözüm meclisten dışarı, yurtdışına çıkan çoğu Türk insanı, dünya görüşü, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun, ”Türk kızı”laşıyor. Bunu nasıl memnun edersin? Neyse, işin bu tarafını uzatmayacağım, çünkü konu o değil.

Konu, Türklerin çekirgeler gibi, gittikleri ve keşfettikleri yerleri (ve şeyleri) tar’u mar etmeleri, kurutmaları. Mesela güzel bir otelin restoranında kendileri için özenle ”domuz yağı değmemiş” mutfak kapkacaklarında hazırlanmış soslu balıklarını yerken onları bir görmelisiniz. Sofraya ekmek ve salata ile beraber, balığın üzerine dökmek için bırakılan sos, balık gelene kadar kaş ve göz arasında, vücutlarının üst kısımları ile masaya abanmış yarı insan, yarı çekirgeler tarafından ekmekler banılarak tüketiliyor.

Bu kadar çeşnili bir mutfağa sahip ülkenin, yemek yeme adabından bu kadar uzak olması hayret verici. Amaç yemeği yemek değil, yutmak, tüketmek, doymak.

O sebeple Türk’ün geçtiği yemyeşil vadiler, kovboy filmlerindeki terkedilmiş kasabalara, yaşamak ve çalışmak için yerleştikleri şehirler de İstanbullara dönüşür.

Sustainable development diye bir olay var, gavur üniversitelerinde çevre mühendisliği bölümlerinde falan okutuluyor. Türkçesi, oturduğun yeri harab etmeden, pisletmeden, kaynakları fütursuzca tüketmeden, nasıl insanca yaşarsın, gelecek nesillerin de hayatını karartmazsın… Aramızda en kültürlümüzün, sustainable lafında sustain i duyunca aklına Gary Moore’un Parisenne Walkways‘deki gitarı öttürüşü gelir oysa. Öyle ya, o da sustain bu da sustain. Birinde kaliteyi düşürmeden, aynı standartta belli bir süreklilik sağlıyorsun, öbüründe de sesde sustaini yakalayıp, şiddetini ve kalitesini düşürmeden uzatıyorsun. Aslında ben edepli anlatmaya çalışıyorum ve öyle de devam edeceğim. Ama anlamakta zorluk çekenler için tavsiyem, tüm olayı ”piç etmek” fiiline de indirgemeleri. Tekrar edepli tarza dönelim…

Aslında Türklerin çekirgelere olan benzerliğini ve sustainability prensibini daha birçok konuda gözlemlemek mümkün.

MedyaTava’da okuyorum: Sanal Dünyanın Ünlüleri Artık Raflarda diye başlık atılmış. Türk blogosferinde dikkat çeken blog yazarları, birer birer kitapları ile dizlerinizin üzerindeki yerlerini alacaklar. İlk olarak Pucca’nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası adlı kitabı çıkıyor. Zannedersem haziranın hemen başlarında olacak bu.

Aranızda hatırlayan olur belki, bundan uzun zaman önce blogu kitap olan blog yazarı olayının ecnebilerde yavaş yavaş görülmeye başladığına ve bizdeki yetenekli yazarların da bu işi kotarabileceklerine değin görüşlerimi açıklamıştım. Böyle bir şey olacağına benle birlikte inanlar için, bu işi ilk yapması muhtemel kişinin Pucca olacağını kestirmek güç olmamıştır. Bu, Pucca’nın cidden hakederek kazandığı bir başarı. Kimse profiline Marilyn Monroe fotoğrafı koydu diye tutup, ”al kızım sana bu imkanı veriyorum’‘ demez. Düzenli ve itina ile uzunca süre tutulan bir blog, bunu destekleyecek şekilde, sosyal medyada yine aynı başarı ile varolma gibi faktörler kanımca Pucca’nın yeni çıkacak kitabının satışlarına bugüne kadar Türkiye’de ilk çıkış yapan yazar olarak kimsenin görmediği bir başarıyı yakalattıracak.

Video ile de desteklenen başarılı pazarlama, kitabı bekleyenlerde merakı üst düzeyde tutuyor. O eller Pucca’nın mı? Kitabın kapağındaki kız o mu? Anonimliği güme gidecek mi? Kaç sayfa? Fiyatı ne? O kadar çok soru soran oldu ki videoyu seyredenler arasından, aklımdaki soruyu soracak fırsatı ben bulamadım. Why did you wear that puffy shirt???

Benim gibi, ne eski karısının ne de babasının aşk hayatını dahi merak etmeyen bir insanın tutup da Pucca’nın özel hayatını merak edeceğini düşünmek garip kaçar. Peki almayacak mıyım kitabı? Tabii ki alacağım. Her şeyden önce az veya çok tanıdığım bir insanın, hatta belki onun da ötesinde bir blog yazarının bu başarısı ile gurur duyduğum için alacağım. Hatta söz veriyorum, almakla kalmayıp hepsini okuyacağım. Çünkü şu satırları yazarken, karşımda küçük bir yığında, aylar önce aldığım, ama asla yarısından öteye geçemediğim kitaplar da var. Ancak Türkiye’de bir ilki, ayrı, başka bir yere koymak tabii ki gerekli.

Cem Mumcu ve Okuyan Us, Dizüstü Edebiyatı serisinden çıkacak diğer blog yazarlarını da şemaya koymuşlar. Her Boku Bilen Adam ve Sami Hazinses sırada. Onları da tebrik ediyorum bu arada.

Pucca ile gurur duydum, HBB ve Sami’yi tebrik ettim. Peki her şey çok güzel olacak mı? İşte orada ciddi şüphelerim var. Çekirge sendromu ne zaman ve nasıl vuracak tam bir tahmin yapamıyorum. Ama o lanet sürünün tüm yeşilliği, tazeliği, heyecanı bir gün gelip kurutacağına emin olduğumu söyleyebilirim.

Cem Mumcu’nun Okuyan Us’una laf söyleyebilir miyim? Zannetmem! En azından bir kapitalist olarak çenemi tutmam lazım kendimle çelişmemek için. Yükselen bir trendi görmek, dünyada olan biteni ama iyi, ama kötü, Türkiye şartlarına uydurarak yakalamaya çalışmak ve bundan da fabrikasyon usulü para kazanmak istemenin çok fazla eleştirilecek bir tarafı yok benim kitabımda.

Öte tarafta da, ister hobi olarak başladıkları bir uğraş olsun, ister tutkuyla kendini cyberspace’de bir şeyler karalıyorken bulanlar olsun, belli bir uğraş sonucunda ellerinde eni, boyu, derinliği ve hacmi ile bir eser tutacak olanların duyacakları heyecanı da anlıyor ve paylaşıyorum. Tahminim, ben de dahil olmak üzere hepimiz bu işten maddi karşılık beklemek yerine üste para bile verirdik. Hem kökeni blog yazarlığından gelmeyen, diğer kitabı çıkan yazarlara da bakarsak, kim kitap yazıp da para kazanmış ki? Hatta kitabı çıksın diye yayınevinin gazetelerde yaptığı reklamların parasını kendi cebinden ödemek zorunda olan yazarlar bile varken. İşte benim, telif hakları sözkonusu olunca, ”ama eser sahibi nasıl para kazanacak” diyenlerin ağzına kürekle vurasım bu yüzden geliyor. E allahın eblehi, zaten para mı kazanıyor yazar veya müzisyen?

İşte zurnanın zort dediği yer burası. Bloglar yeni bir dünyaya ve sisteme ait. Adı üzerinde, yeni medya. Bunları fabrika bandına sürer gibi, etiketlerine yılın aylarından birinin ismini oturtmak, buharlı makinanın yeni icad edildiği devirlere ait bir düşünce değil mi? Hele dijital olanı plastiğe ve kağıda dökmek, kamyonlarla dağıtımını yapıp raflara koymak, araya aracıları sokmak… Sanki yayıncı, kamyoncu, kitabevi, matbaa yola iki sıra halinde dizilip tünel oluşturmuşlar, yazarı ortadan geçirirken ellerindeki raf suntaları ile beline beline vuruyorlar. Ha bir de bu tünelin sağına ve soluna, sayfa hışırdatıp, ciğerlerine selüloz çekmezse agresifleşen narkomanları koyalım.

Bir küçük bilgi eşliğinde biraz da basit matematik, mantık yapsak?. Örnek olarak yine Pucca’yı kullanalım. Wired Magazine Editörü Chris Anderson‘un ismini verdiği bir Long Tail kavramı var. Bu kavramdan yola çıkarak, ister fotoğrafcı ol, ister müzisyen, ister yazar, eğer yaptığın işi takip eden 1000 tane sadık izleyicin, okuyucun varsa bundan hayatını kazanman mümkün.

A creator, such as an artist, musician, photographer, craftsperson, performer, animator, designer, videomaker, or author – in other words, anyone producing works of art – needs to acquire only 1,000 True Fans to make a living.

Pucca, 3000 civarında okuru, 2000 i aşkın FF takipcisi ve 4000 civarında twitter takipcisi ile zaten bu eşiği çoktan aşıyor. Asıl kahramanlar, Pucca, HBB veya Sami Hazinses gibi o kitapların içini yazanlar. Kendi bileklerinin hakkı ile gelmişler oraya. Burada hemfikiriz de, kazancın kime gittiği konusunda çok aydınlık değil kafalarımız galiba.

Ne okuyan, ne de basan, hele de yazan, gereğinden çok alınganlık yapmasın bu yazdıklarıma. Her şeyi bildiğimi zannetmiyorum. Zaten belki bir tane de doğru yok. Bazı şeylerin henüz çok başındayız hepimiz. Ama millet olarak sustainable development a meyilli değiliz. ”I – ıh.. Yimeycen..” diyoruz.

Her ay bir blog yazarının kitabı dizlerinizin üzerinde fikrinin de alıcısı çok olacaktır. Çekincem, kitleler halinde, ki bunlar Okuyan Us taklitcileri, Pucca, HBB ve Sami’nin izinden gitmeyi tek amaç olarak görecek diğer blog yazarları veya selülöz kokusuna bağımlı olup, ucuza temini için köprü altlarında korsana koşacak okurlar da dahil olmak üzere bokunun çıkarılması, işin barlar sokağı, tuhafiyeciler çarşısı, overlokcular pasajına dönmesi.

Eğer bu yazıyı okuyup da, ahh keşke benim de blogum kitap olsa diyenlere:

Hulusi Kentmen’in kapını çalmasını bekleme! Google is your new religion! Self publishing ve print on demand diye arattır. Ve lütfen Creative Commons‘un ne olduğuna iyi bir bak.

Haa tabii, bir de yazacak bir şeylerin olması lazım. Söylemek gerekli mi bilemedim.

Bookmark and Share

Erkeği Ayakkabısına Göre Değerlendirmek Lâzım

You can judge a man by his boots diyor gerçi görselde. Aklınıza o sarımtrak fotolardaki halleriyle İsmet İnönü ve Atatürk gelmesin diye keyfi bir çeviri yaptım. Erkek çizmesi deyince, haliyle…

Yukardaki doğru bir tespit. Hatta o kadar doğru ki, bu görseli Gayest Ever dat kom adlı siteden almış olmam da fazla bir şey değiştirmiyor.

Sex and the city deki o jewish bitch var ya hani. Carrie mi ne? Beyaz mac ı ile ”relationships” hakkında kelâm ediyor. Meraktan soruyorum, o tırışkadan yazıları bir yerde yayımlanınca o kadar ayakkabıyı satın alabilecek kadar para kazanabiliyor mu cidden? Fuckin’ Bitch!!!

Yoksa gerçek hayatta olsa, bu iş ancak eski doğu bloku’nda şimdi olduğu gibi bir şekilde mi halledilir? Sponsorlarla yani. Ben sponsor dedim de, siz Sugar Daddy deyin veya Tokmakçı olsun adı.

Sponsora gerek kalmadan, orada burada fink atarken yaşadıklarını yazmakla bu iş oluyorduysa eğer, bana biraz yazık olmuş. Zira adlarını şimdi hatırlayamayacağım 4 tane erkeg dergisine ”size yazayım, bana para verin’‘ diye başvurdum ama otomatik bir mail dahi almadım karşılığında. Sendikalı bile değilim oysa.

Yani yazayım, siz parayı hesabıma yatırın. Vergi kesintisi falan olmadan. Ben de İtalyan Premiata ayakkaplarmı ayağıma geçirip, emeğimin karşılığını deniz kenarında, buzlu kova içindeki rose şarabı eşliğinde çilek yiyerek tüketeyim. Tıpkı doğum günümde yaptığım gibi.

Yeni bir şişe buzlu şarap almak için bara seyirtirken premiata’nın ayağımı biraz sıktığını hissettim.  Onun yerine günlük giydiğim Paul Smith‘i mi geçirseydim ayaklarıma? Çok geç artık. Şarabı bardan buzlu kova içinde alırken gözüme ilişti. Filipinli çocuk, boş bardakları tepsiye diziyordu arkada, bulaşık makinasına götürmek üzere. Siyah mı çalışıyor ki? Zannetmem. İyi ki haydan gelen üç kuruş paramızı buralarda huya harcıyoruz. Ekonominin çarkı da ancak böyle dönüyor demek ki. Ülkeme gelen göçmenlere istihdam sağlamanın verdiği huzuru ta içimde hissederek, elimdeki buz gibi kovayla masama döndüm.

PS: This blog post sponsored by HushPuppies ;)

Bookmark and Share

Sırça Köşk’de Hiçbir Şey Kutsal Değil

Çok üzgün ve kızgın olduğun anlarda duygularını bloga dökmekten kaçınacaksın. Hele bir de seni kızdıran şeyler hakkında nasıl bir tavır takınman gerektiğini bilemiyorsan, o güne kadar kendine ilke edindiğin ”olmazsa olmazların” gerçek hayatta sallandığını farkedip, prensiplerin yeniden gözden geçirilmek zorunda olduğunu düşünüyorsan, en iyisi sıcağı sıcağına o konuyu yazmayı boşvermek. En azından birkaç gün bekleyip, daha salim kafayla hoyhoyların indiğinde o konuyu işlemen daha akılcı.

Arada bir okurlarla tartıştığım olmuştur. Bazen onlarda ”sırça köşkünden bildiren adam” izlenimi yarattığım doğrudur. Burada sırça köşk olarak neyin anlaşıldığı önemli oysa. Temiz sokaklar (ki temiz değiller), sosyal haklar, güzel ve sokağa işeyen kızlar aslında benim sırça köşk tanımıma girmeyen şeyler.

Benim Sırça Köşk’ümde, geceleri kulaklara dillerin girdiği, tuvaletlerinde gang bangların döndüğü barlar sokağının bittiği yerde, parkın içinde, cuma günleri dolup, taşan cami var. Somalili, Iraklı, Türk, Kürt, zenci ve beyaz müslümanların gittiği caminin 100 metre karşısında, mini eteklerinin altından donlarını aça aça oturan kızların bulunduğu açıkhava birahaneleri var. Sonra blog yazan bir dışişleri bakanı var. Dışişleri bakanının hristiyanlığı ve noeli saçma bulan 17 yaşındaki oğlunun tuttuğu blogu var. Blog demişken, unutmadan; kraliyet ailesinin biricik prensesi için ”sosyetik amcık” diye başlık atan, ödüllü, politik blog yazarı var. Metroda kartımı gösterip, geçtiğim türbanlı hintli görevli var. Başka bir türbanlı, posta paketlerimi aldığım ofiste çalışan Pakistanlı kız var. Evin altındaki markette çalışan transseksüel var. Yemek yediğim restorana tişört ve kot içinde, ailesi ile eskortsuz gelen, serviste sırasını bekleyen, Türkiye kökenli milli eğitim bakanı var.

Belki de bu yüzden, bazılarınızın ”hariçten gazel okumak’‘ diye tabir ettiğiniz gibi, ”hak ve özgürlükler şudur, böyle olmalıdır” tarzındaki söylemlerle haddimi aşıyor olabilirim. Özgürlük hissinin ve bu hissin garantörü olan sistemin bana verdiği sarhoşlukdan olsa gerek. Mazeretim budur.

72 milletin ve kültürün, 30 değişik dinin yer bulduğu bu ülkede, bu Sırça Köşkte, bu kadar ayrı telden çalan insanlara rağmen 14 yıl boyunca kan, şiddet, kavga ve tehdit gördüğüm pek olmamıştır. En son bir sokak kavgası ne zaman gördüm? Cidden hatırlamıyorum.

O yüzden geçtiğimiz günlerde, Uppsala Üniversitesi’nde bir sunum yapacak olan sanatçı Lars Vilks‘in 2010 yılında, farklılıklara, aykırı görüşlere büyük toleransla yaklaşan bu ülkenin, bağımsız ve herşeyin tartışılabileceği bir mekanı olan üniversitesinde yapılan saldırı beni derinden etkiledi.

Kısa bir özet geçecek olursam; geçtiğimiz sene, İsveç’in küçük bir şehrinde, ifade özgürlüğü ve tolerans üzerine bir sanat galerisi açılışına davet edilen Vilks, galeri sahipleri tarafından galeriye bağışlanmak üzere ayaküzeri bir çizim yapmaya zorlanır. Bunun üzerine Vilks, ideal anlamda bir ifade özgürlüğünün olmadığını göstermek için (ne yazık ki), sonradan gelecek tepkileri de o anlık yaptığı sanat eserinin bir parçası olarak algılanmak üzere bir kağıt parçasına müslümanların peygamberi Muhammed’i çizer. Muhammed’i bir köpek olarak çizen Vilks’in buna benzer bir başka eski çalışması ise İsa’yı pedofil olarak tasvir etmesi.

Galeri yönetimi bu çizimi ilk önce gösterime koysa da, gelen tepkiler üzerine hemen indirir. Ancak orada bulunan bir gazeteci bu olayı medyaya taşır ve o günden sonra ortadoğuda yakılan İsveç bayrakları, telefona gelen tehdit mesajları, polis koruması, arabaya binerken bomba var mı diye kontrol etmek vesaire Lars Vilks’in günlük hayatına girer.

Bu izleyeceğiniz video, geçtiğimiz günlerde Uppsala Üniversitesindeki sunumu esnasında saldırıya uğrayan Vilks ve salonda atılan tekbirler üzerine.

Üniversitenin anlamını bilenler ya da en azından bir yerde okumuş veya hatırlayanlar için… Burası bir üniversite!

Yazımın başında, prensipleri ve ilkeleri gerçek hayatla bağdaştırma çabasının, zaman zaman verdiği yenilgi hissinden bahsetmiştim. Bireyin inanç, yaşam, eğitim özgürlüğü konusunda görüşlerimi biliyorsunuz. Bu sebeple İsviçre cami minarelerini yasaklarken, Fransa burkayı yasaklarken, Türkiye’de türban takanların üniversitelere girmesi yasakken, tüm bunlara karşı olduğumu fırsat buldukça belirttim. Ancak yukardaki görüntüler beni ciddi anlamda düşünceye sevkediyor. Bu kutuplaşmanın çözümü nedir? Düşünce ve ifade özgürlüğünü bir kenara ”azıcık” koyup, Sırça Köşk’ü tehlikeye mi atalım? Ne adına vazgeçelim Sırça Köşk’ten? Şu videodaki, insan kılığına girmiş ”şey”lerle uzlaşmak adına mı? Değecek mi? Sonucunda nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz? Biz gerçekten beraber ve barış içinde yaşayabilir miyiz? Barış içinde yaşamak derken, koyun gibi değil ama. Düşünerek ve düşündüğünü ifade edebilerek…

Sanat eleştirmeni değilim, sanatın ne olup ne olmadığını en iyi açıklayabilecek kişi de değilim. Ancak sanatçının görevlerinden biri de provoke etmek değil mi zaten? Sanatı, masaya koyulan bir lahanayı resmetmekten veya siyasetci taklidi yapmaktan öteye götüreceksek biraz daha provokatif olmak gerekmiyor mu?

Sorular ve cevapları… Hem zor, hem çok kolay…

Bakacağımız örnekler var mı bu problemi çözerken? Bilmem ki… Şöyle bir örnek var. Ama ”o başka bu başka, benim kutsalım, onun kutsalı, hassasiyetler” diye geviş getirenler, anlamaya çalışanlardan fazla olacaktır. Hem de ”peki, hadi” desen, nerden baksan 200 yıl var oraya gelene kadar.

Magnus Betner Sırçalı Köşk’ün dikkate değer stand up komedyenlerinden biri. İsveçlilerin espri anlayışı bizimkilere benzemez, soğuktur daha çok. Ama tutuluyor bu çocuk kendi memleketinde.

Inget Är Heligt (hiçbir şey kutsal değil) adını verdiği turnesinin bir ayağını methodist kilisesinde yapıyor. Bu gösteri Tv de de yayımlandı. Video İsveçce olsa da ilginç bulacağınız ayrıntılar olabilir. Hepsini seyretmenize belki gerek yok. Ama 01.24 ile 01.32 arası önemli. Magnus orada şöyle diyor: ”yesus va gey” diye başlayan bölüm.

İsa tabii ki homoseksüeldi. Eğer öyle olmasa, o kıyafetler içinde 3 yıl boyunca 12 erkeğin arasında kalır mıydı?

Bu bölümde, kilisedeki izleyicilerden gelen yüksek sesli kahkahalar var. Gösterinin diğer bölümlerinde, İncildeki ensest ilişkilere dahi referans veren espriler var. Herkes gülüyor mu? Tüm videoya bakarsanız, suratı asılmış bir şekilde oturan bir kesim de var. En arka sırada papaz oturuyor. Zaman zaman gülümsüyor, zaman zaman rahatsız olduğu belli. Kavga, tehdit, bağrışma-çağrışma? Yok!


Magnus_Betner_-_I_ditt_ansikte_-_Standup_i_kyrkan
Uploaded by kukuriku1907. – Full seasons and entire episodes online.

Bookmark and Share

İlişkiler, Arkadaşlık Siteleri, Sosyal Medya Şeysi

Ne kadar sivilceli, antisosyal, çirkin ve mal olsak da, klavye delikanlısı veya ilgi manyağı hatun rolünü almak daha işimize geliyor. Öyle mi? Peki şuna ne dersiniz?

Gercek hayatta cok süper, internette tamamen bombok olan arkadaşlarımız var. Evet.

Güzel bir bakış açısıyla yaklaştı Kandanadam bana kalırsa. Genelgeçer bir etiketi tersyüz etmek, ederken de aslında gerçeğe herkesten daha çok yaklaşmak…

Klavye başında tanıştığınız insanlarla, o klavyelerden uzaklaşıp kafelerde, barlarda buluşmayı deneyeniniz oldu mu? İçinizde en az tecrübeye sahip olan benimdir herhalde. 4 kişiyle yaptım ben bunu. 3,5 da diyebiliriz aslında.

Klavye başında titr’ine değil fikrine saygı duyduğum, seksapeline olduğu kadar, benim ilgi duyduğum konulara ilgi duyduğu için de ”e buluşalım o zaman” dediğim 3,5 insan. Bir anda AFK (away from keyboard) bir buluşma ayarlayınca yine de o blind date heyecanı yaşanmıyor mu? Buluşacağın kişi erkek bile olsa. (Yok, gay değilim. Bir kadınla buluşmak tabii ki daha başka bir heyecan veriyor.)

Valid’anım ile peder beyin birbirlerini ben ve Serdar Kuzuloğlu kadar tanıdıklarını zannetmiyorum evlenmeden önce. Yine de çeyrek asır çektiler evlilik denen şeyi. Bu devirde tahammül edemediğin insanı çekmiyorsun kolay kolay. Eklememek, Facebook hesabının ayarlarını iyice ”private” yapmak, en olmadı ”block”lamak mümkün. Old school tanışıp, hayatını birleştirmiş, parti kurmuş, seks yapmış, yiyişmiş, top oynamış, beraber tatile gitmiş insanların asla görmedikleri bir konfor ve kafa rahatlığına, bir email adresi ve rumuz seçerek açtığımız hesaplarla ulaşıyoruz.

Tevekkeli değil, internette sosyalleşen insanların hatırı sayılır bölümü 30 plus, bekar, Türkiye ortalama kültür ve zeka seviyesinin az ya da çok (istisnalar dışında) üzerinde insanlar. Müşkülpesentlik, havai olmak, okul arkadaşları kendilerine karı-koca ararken hayatın anlamını aramaya çıkmak gibi sebepler, belli bir yaştan sonra yine belli bir ekonomik özgürlüğün de getirdiği kazanımlara dönüşürken, bir yandan da bu insanları ”available” kılıyor. Eşleşme imkanı da az değil, ben size söyleyeyim. Amaç, ihtiyaç, özlenilen ne olursa olsun.

Biraz daha genç kesimde bu o kadar kolay değil hala galiba. İçimizde en atılgan, piç, ağzı laf yapanların bile yirmili yaşlarımızın başlarında ne kurdeşenler döktüğü malum. Kafalarının içinde dönen gag, choke ve anal etiket bulutlarıyla, ayak parmağından saç teline kadar vuran testosteronların kamçıladığı çocuklar, beyaz atlı prenslerini bekleyen melaikelerin privacy level ına ve block sistemine, sineklerin cama vurması gibi vuruyorlar. Bu duvarı kaldıran meraklı melaikeler de var. Ama arz ve talep birbirini burada karşılamıyor. Zaten mevcut, kullanılabilir vajina sayısı, tarihin her döneminde mevcut, kullanılabilir penis sayısından hep düşük oldu. Yaş grubu düştükçe, oran penisliler adına daha da negatif gelişim gösteriyor. Gerçi bu genç grupta da ChatRoulette yeni bir trend yaratacak gibi. Görelim…

Ancak ben, kendi dahil olduğum 30 plus grubuna dair konuşsam daha iyi olur. Ne yabancı ne de yerli hiçbir arkadaşlık sitesine üye olmadım şimdiye kadar. Ancak bunların çok popüler olduğu aşikâr. Özellikle belli bir niş seçen siteler çok başarılı oluyor. Zannedersem ABD den bir site var, Positive Meeting mi ne , öyle bir adı var. HIV pozitif olanlar arasında bir matchmaking nişi ile giriyor olaya. Sonra İsveç’de uzaktan tanıdığım bir oğlan var. Big Girls and Big Boys hedef kitlesi. Son derece mütevazi, ucuza kurdurduğu bir site ile İsveç’de kilolu olan hatun ve erkekler arasında partiler düzenliyor, bibirleriyle tanışmalarını sağlıyor. IT milyoneri olduğunu söyleyemem. Ama yolunu buluyor, az veya çok parasını kazanıyor, eğleniyor. Yine ABD de, hapiste yatan tutuklular arasında kullanılan bir dating sitesi var. Son olarak, uzun süre bu blogu takip edenler, bir zamanlar uyduruk bir sosyal ağda 600 kişi ile sabahlara kadar lak lak yaptığmızı hatırlarlar. Hatta bugün bile arada bir yorumları ile buraya katılan Leri Flint o kısa dönemde aktif olan sosyal ağın belgeli olarak meyvesini yiyen üyelerinden biriydi.

Bana kalırsa, büyük bir medya grubunun veya ne idüğü belirsiz kişilerin allayıp pulladığı arkadaşlık sitelerine üye olmaktansa, işin içine hile karıştırmayacak, bireysel projesi ile bu işe soyunan Aslı Kubilay‘ın Lalaloo.com‘u bakmaya, şans vermeye değer.

Türkiye herşeye rağmen ileriye doğru belli konularda gelişim gösteren bir toplum. Buna bağlı olarak evlilik, bağlanma yaşı gittikçe yükselecek. Zaten büyük şehirlerde bu böyle halen. Şehrin stresi, iş hayatı, gelişen yaşam standartlarının insanlara kazandırdığı hobilerin daha fazla vakit alması gibi sebeplerden ötürü eşini, arkadaşını, seks partnerini, halı sahaya eksik olan adamı zamanla internet üzerinden tedarik etmek kaçınılmaz bir gelişim gibi görünüyor. Bu o kadar kötü birşey değil. Saçını ayırış şekline, memesinin yuvarlaklığına, bindiği arabaya kafanı takıp, değerli vaktini ”acaba kafesleyebilir miyim” diye harcayacağına, evinde oturduğun yerden bir süre hoşuna giden kişiyi gözlemleyip, başkaları ile olan iletişimlerinden de kendine çıkarımlar yapıp, daha isabetli bir seçim yapmak neden mümkün olmasın?

Normal olarak burada bitirmem lazım ama bazı biriken şeyleri de boşalttığım pazartesi gününe denk gelince yazıyı biraz uzatayım dedim. Zaten bu aralar hem aralıklı, hem de düzensiz yazıyorum.

# Yukarıdakilere ucundan değen bir konuda, Tamamen Atıyorum‘un nefis bir yazısı var. 18-20 yaşlarındayken 30 lara gelmek insanın gözünde büyüyordu. Ve 30 lara geldiğimizde hayatın biteceğini, gözümüzün ferinin söneceğini düşünüyorduk çoğumuz. Şimdi sorsanız, başa gelen en güzel şeyin bu olduğunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim. İnsanın başından geçen şeylerin zevkine varmaya başlaması bu dönemden önce olmuyor.

# Yazıya kandanadam‘ın bir tweet i ile başlamıştım. Severek takip ediyorum. Hani bazı şeylerin tüyosunu vermek istemezsin ya. Değerli görürsün, birtek kendin layıksındır falan. Ünlüleri falan sktr edin bir kalemde. O sebeple, bir kandanadam var bir de ıslakkarga. Eğer twitter takip edeyim, beni fazla kasmasın, ama biraz kassın, güldürsün, güldürürken düşündürsün, hafif elit olsun diyorsanız bu ikisini tavsiye ederim.

# Sonra bir de yeni twitter selebritimiz Pucca var, 4000 civarı bir takipcisiyle… Bu 4000 in içinde ben de varım ama açık olmak gerekirse dikkatle takip ettiğimi söyleyemem. Kadın-erkek ilişkileri ve bunların Türk usulü açılımları bana afakanlar bastırıyor. Sayesinde Murat Boz’un kim olduğunu google’a sorarak öğrendim. Devamını getiremedim ama. Türk dizileri ve Türk popunun konu olduğu yerde, bir grup çıplak kız arasında, öpüşmeyle hamile kalınacağını zanneden 13 yaşında bir oğlan çocuğu gibi hissediyorum kendimi.

Pucca’nın herkesce izlenen aşk hayatı da sinirli et gibi. Çiğne çiğne bitmedi. Kendisi de ne türkürdü ne de yuttu. Pucca’nın iki arada bir deredeki bu hali ve bu halin siber dünyadaki yansıması, kendine hatırı sayılır bir insan grubu tarafından hakettiği bir ün getirdi sonunda. Bu yaz kitabı çıkacakmış. Sevindim, tebrikler. İyi satacağına eminim. Sosyal olmaktaki bu başarısı, yazar olarak kendini pazarlamasına zaten yansımış. Ama satışlarına da olumlu etki yapacaktır. Yeni medya, değişen şartlar, içerik üretimi, yazma, çizme, eser sahibi, artist hayatını nasıl kazanacak, cak-cuk derken söylemeye çalıştığım şeylerden biri de buydu.

# Son paragrafı, iki gün önce bulduğum bir blogu paylaşarak kullanayım. Son zamanlarda fazla blog takibi yapamıyorum. O yüzden etrafta dönen ”seks blogu tutan ergen kızlar” lafının kimleri hedef aldığına dair bir bilgim yok. Ergenler de yazsın bana kalırsa. Doğal seleksiyon var. Yazanın yaşına, penisinin uzunluğuna, memelerinin ölçüsüne bakarak okumuyoruz blogları. Yine de Early MILF ler tarafından tutulan bloglar sanki daha şey gibi. Ne dersiniz? Gerçi Artemisia Gentileschi (ya da Ayşe Nur mu diyeceğiz?) 26 yaşında imiş. Early MILF de diyemiyoruz o zaman. Arası birşey… Hoş, yazı dili düzgün, bahsettiği konular ilgimi çekti. Bakalım biraz. http://aaysenur.blogspot.com/

Bu arada hazır arkadaşlık sitesi, sosyal ağ vesaire bahsetmişken… Urban5 için elimde 3 davetiye var. Bir bakayım diyenler bana bir mail atıversinler. Yorumlara yazmayın, İletişim sayfası var.

Bookmark and Share

Çocuk Tecavüzcülerini Tanımak

2010-05-02 - 7 Yorum Aptalca Şeyler

Bu yazıyı okumadan, şunu okuyun.

Türkiye, kısa aralıklarla, ardarda patlayan tecavüz olayları ile sarsıldı. Küçük çocukların, kendilerinden daha da küçük çocuklara tecavüz ederek öldürmeleri ve iki tarafın aileleri arasında bu olayın ‘’halledilmesi’’, benim tüm hayatım boyunca öğrendiklerimi, insanlığa bakış açımı, aklımı, hayalimi, fersah fersah aşar. O olay için söyleyebilecek hiçbir şeyim yok. Diğerleri içinse söylemeden geçemeyeceğim şeyler var.

Çocuk tacizi konusunda henüz Siirt’deki ilk olay patlak vermişti ki, bir tartışmada porno film paylaşım sitelerinden birinde rastlanılan Türk pornosunun konusu geçti. Çok da alakalı görmemiştim başlarda ama daha sonra olaylar gelişip, üzerine tartışmalar yaşanınca pekala arada bir bağlantı kurulabileceği aklıma geldi.

Sözkonusu video iki ayrı parçadan oluşuyor. İlkinde genç bir kız, erkek arkadaşı tarafından duygusal olarak manipüle edilerek, bunun yanında tehdit unsuru da kullanılarak cinsel ilişkiye razı ediliyor. Burada bazıları ‘’zorlanıyor’’ kelimesi ile yer değiştirip, olayı tecavüz kategorisine koymak isteyebilir. Ancak hukukçu olmadığım halde, bu işi yapan çocuğun, vasat bir avukat ile olaydan sıyrılabileceği konusunda düşüncelerim var. İkinci videoda ise aynı kız, bu sefer başka bir erkek ile, bu sefer hiç zor ve manipülasyon olmadan ilişkiye giriyor. Burada bahsi geçen kişilerin yaşları, büyük ihtimalle 18 yaşından biraz az.

Bildiğim kadarı ile bir taraf reşit olmasa dahi diğer taraf ile arasında 3-4 yaş fark olunca mahkemeler daha müsamahalı davranıyor. Yani 19 yaşında birinin 16 yaşındaki biri ile beraber olması ayrı, 16 yaşındakinin 30 yaşında biri ile beraber olması ayrı. İkincisinde, (Türkiye’de rıza yaşı 18 olduğu için) hiç af yok. En azından bu bakış açısı ile o filmi çeken oğlanlar yırtabilir. Yalnız burada hukuku, özellikle de TCK yı bilmeden, yurtdışındaki örneklere bakarak konuştuğumu söyleyeyim.

Eğer konu ilginizi çeker de linkini verdiğim tartışmaya bir gözatarsanız, katılımcıların çoğunun bu işi yapan, kızı videoya çeken ergenleri 7 ila 12 yıl arası hapse göndermekten bahsettiklerini de göreceksiniz.

Genelde, bu olaydan bağımsız olarak gözlemlediğim insan davranışlarından biri de şu: Cinsel suçlar sözkonusu olduğunda, ‘’asın, kesin, sallandırın, acımayın, hadım edin’’ diye çığırmaya başlayan bir insan tipi var. Bilemiyorum, homofobiklerin homoseksüellere saldırışı ile özdeşleyebilir miyiz bu davranışı? Beni son derece rahatsız ediyor. Çünkü problemi anlamak, çözüm veya korunma/koruma yolları geliştirmek yerine ‘’heyy!!! en dürüst, en ahlaklı, en adam gibi adam benim. bu cezayı öngörüyorum. arttıran yoksa kabul edilmiştir’’ gibi bir kolaycılıkla, tüm pisliği bir dahaki vukuata ve yine akabinde gelecek çığırmalara kadar halının altına süpürmeye zorluyorlar bizi.

Bir önceki yazımda, yaşanmış bir olayı dürüstçe paylaştım. İki insan arasında yaşanmış, o an için ikisi tarafından da doğal gelişmiş bir olay. Aradan geçen onca zamandan sonra arkama yaslandığımda, tüm bu gelişmeler ve yaşanmışlıklarda insiyatifi alanın karşı taraf olduğunu rahatlıkla görebiliyorum. Oysa bir şekilde olay adliyeye gitseydi, çok başka şekillerde, başka yerlerde olacaktım belki de.
Benim başımdan geçenlerle de bağdaştırabilirsiniz, ben videodaki kız olayı için de aynı şeyleri söyledim.

1- Bireyleri adam yerine koymaktan bahsettiğimiz zaman onlara yedikleri nanelerin sorumluluğunu da belli bir yere kadar yüklemek.

2- Tecavüz, taciz, rıza ile, rızasız, yaşı tutan, tutmayan, bilinçli, bilinçsiz… Bunlara girdiğiniz zaman içinden çıkmak çok kolay değil. Bir de artık afedersiniz, iş o dereceye gelmiş oluyor ki, yapılan şey ”düzülmüş götün davası” olmaktan öte gitmiyor.

Su testisi kırılmadan birşeyler yapmak nasıl olurdu? Gerçek suçluları adalete teslim etmek ile başlayalım mı?

Toplumun müsamaha sınırlarını aşan, hayat boyunca bireylere damga vurabilecek istenmeyen şeyler başa geldiğinde, ilk elinize geçirdiğiniz kişiye meydan dayağı atmanız, Taksim’de sallandırmanız problemleri çözmüyor. Porno videosu çıkan Türk kızı davası, adil bir dünyada, ailenin 12 sene ceza alması ile sonuçlanmalı aslında.

Kadınların, yaşları ne olursa olsun, erkekler konusunda attıkları yanlış adımlarının çoğu, hayatlarındaki ‘’baba profili’’ ile bağlantılı olmalı. Özgüven ve sevgi eksikliği yüzünden kolay kırılabilen dirençleri ile o kadar kolay bir av haline dönüyorlar ki…

Aile içinde sevgi, açıklık, insanların birbirini adam yerine koyduğu bir ortam olduğunda, 13-14 yaşındaki birinin gidip o sıcaklığı, güveni ve beğeniyi ‘’iyi tanımadığı’’ birinin kollarında araması ihtimali zayıflıyor.

Bu açıdan baktığımda, okulunda 11 yaşından beri, 4 yıl boyunca tecavüze uğrayan bir kızın, gidip de bu olayı ailesine açamayışında aramak lazım problemi. Sapık öğretmen ve 15 lik kuzusunun videosu, önüne koyulan 10 saniyelik reklamları ile seyredildi, galerileri tıklandı. Yarın öbürgün birileri de hapsi boylar. Hatta o tutuklananlar içerde şişlenirse de ‘’ohhh’’lar eksik kalmaz. Ama sizin böyle 5 sapığınıza Türkiye’de yine böyle 5000 aile düşüyor. Buna ne yapacaksınız?

Şu bir gerçek ki, bir önceki yazımda bahsettiğim gibi ergenlerin aileleri tarafından görülmek istenmeyen, yok sayılan, sırt çevrilen bir cinsellikleri ve bunu yaşayış şekilleri var. Yani o vajina ile penis illa bir şekilde buluşuyor. Ancak iş işten geçtikten sonra birilerini cezalandırmaktan başka birşey düşünülmüyor. Çünkü aslında bu olaydan en fazla hasar gören de, tacize, istismara, tecavüze uğrayanın kendisi değil, ailesi. Acı bir gerçek, ama öyle değil mi? Komşu, mahalle ne diyecek, kız evde mi kalacak? Kirlenen namusun lekesi kaç yıl hapis ile çıkar? Dikkat ederseniz, olaylar nasıl gelişirse gelişsin, senaryo ne olursa olsun, sürekli pisletilen, kirlenen, bir daha onarılamayacak şekilde ‘’bozulan’’ kadın, kadıncıklar var.

Daha da garip olan, bu ülkede ‘’feminizm’’ deyince, akla, yazılan bir iki kitaptan başka birşey gelmiyor. İstanbul’u sel bastığında, belediye barınaklarında, çamurda boğulma tehlikesi yaşayan köpekler ve kedilerin daha fazla ilgileneni var.

‘’Herşeyin başı eğitim’’ lafı beni kusturacak birgün. Lafın kendisinde birşey yok da, ağaca ve oduna bakmaktan ormanı göremeyenler o eğitimi kime, nasıl vereceğini bilemiyor, ona bozuluyorum. Yavşak yavşak oturduğu yerde sakız çiğneyip, suratıma bakarak sırıtan tipler görüyorum ‘’eğitim’’ lafını duyunca.

Okullarda prezervatif dağıtımı ve cinsel eğitim ile ilgili bir soru soruldu. Hayır, ben de inanmıyorum beklenen efekti vereceğine bu tip çalışmaların. Ama o sorulan sorunun altında ‘’amaan bırakın! zaten bu şeyleri çocukların aklına getirip, bozuyorsunuz onları. seks, cinsellik 18 yaşından sonra başlar’’ tarzında fikir belirten ‘’tecavüz toplumunun suç ortakları’’nı görünce kafamda çakıverdi birşey.

Eğitilmesi gerekenlere bugüne kadar ne verildi? Erişkinlerin bile ellerine alınca şeytan görmüşe döndüğü prezervatifler ne öğretebilir çocuklara, ergenlere? Ve belki de ailelere?

Neden en iyi eğitim aracı olan interneti, araya o herşeye burnunu sokan, ama bir bok beceremeyen devleti koymadan kullanamıyoruz. Daha uygun bir dille söyleyecek olursam, ‘’herşeyi devletten beklemeden…’’. Çünkü MEB ağzı, dili ve jargonu ile cinsellik konusunda hedef kitleye ulaşmak mümkün değil.

Bu blogda hiçbir ciddi amacım olmadan, hobi projesi olarak 3 yıldır yayın yapıyorum. Günde sırf google’dan birşey merak ederek gelenlerin sayısı 4000. Evet, bunların 3950 si falakalık. Ama akıl eksikliğinden dolayı cezai ruhsatları yok. Ancak bir pedagog ve iyi yazan bir blog yazarı ile tamamen çocuk/ergen cinselliğine, problemlerine yönelik bir çalışma yapılsa nasıl olur? Günde 4000 – 5000 genç insan, ana babasına soramadığı, okulda öğrenemediği şeyleri öğrense, başına gelebilecek kötü şeylerde nerelere alarm verebileceğini gösteren bir kaynağı bulsa… 5 Posta’nın junior versiyonu… Uzman psikologlar kırpsın, eklesin.

Aslında bir WordPress kurulumuna, bir psikoloğa, bir de yazara bakıyor. Ben kendi blogumu sponsre edecek kimse bulamadım. Ama hazır sunucu parası veriyorum, bunu da aynı yere koyarım.

İyi, güzel… Kanla yıkanılan topraklarda kurulan cumhuriyeti armağan da ettiler. Senede bir gün kamera karşısında masaya da oturtuyorlar. Ama sanki bedava sunucu üzerinde bir psikolog ve bir yazarlı çocuklara/ergenlere cinsel bilgiler projesi, iş bu hale gelmişken daha elzem gibi. Masa ve koltuk, kamera ışıkları yanınca şov yapanlarda kalsın yine.

Bookmark and Share