Klasik Bir Pazartesi… Değil Aslında…

# Şanslı bir blog yazarı sayılırım. İlk yazmaya başladıktan sonra geçen belli bir sürenin ardından pek yorumsuz kalmadı 5 Posta. Bloga bırakılan yorumlar o blogları tutanlar için en değerli şeyler. Zaman zaman dinamit koymaya heveslenenler de olmadı değil ama bu sürede. Hatırlayın, günün gacısı konusunda bir trollemeye maruz kalmıştım. Sonra birde o klasik troller var aradan çıkan. ”Bırak artık yazmayı, tükendin sen artık, buraya kadarmış” gibi yorumlarla ortaya çıkıyorlar ara ara. İşte bu trollerle ilgili bir yazı yazdım Meşgul Sinyali isimli blogda.

Meşgul Sinyali, Sosyal Medya, Dijital PR, Dijital Pazarlama ve Online İtibar Yönetimi konularında uzmanlaşan yazarlar tarafından oluşturulmuş bir blog. Diyeceksiniz ki, ”e senin ne işin var orada o zaman?” Pek onunla alakası yok aslında. Dijital PR ve pazarlama, online itibar yönetimi gibi şeylerin ne olduğu konusunda fazla bir fikrim yok açıkcası. Yalnızca tahminlerim var. Sosyal medya konusunda ise herkes kadar söyleyecek birşeyim olabilir. Roket mühendisliği değil sonuçta bu. Bir okuyun bakalım. Sanki o kadar da fena bir yazı olmadı gibi.

# Türkiye’den bir dergi geçti elime, Express adında. Yine FriendFeed’de tanıştığım insanlardan biri olan Netdaş Koray Löker ile beraber bir yazı hazırlamıştık o dergiye. Eh, ne yalan söyleyeyim, insanın hoşuna gidiyor yazılarının bir yerde çıkması. Neyin nesidir diye merak edenler Koray’ın ”Yılgı ve Kılgı” başlıklı yazısını okuyabilir.

# Yaşı ve aklı benden büyükler ”din ve politika tartışmasına girilmez” diyor. Bu dediklerini de uyguluyorlar. Ben o kadar olgunlaşamadım henüz. Böyle bir acemilik, delilik, cengaverlik var hala içimde. Gerçi çok da alakam yok politikayla ve ideolojilerle. Fikri sabit, endoktrine olmuş insanlar çok batıyor ama bana. Dindar olmadığımdan ve de hayatımın hiçbir döneminde politikaya ilgi duymadığımdan kendimi polarize etmedim. Bu da beni nötr ve objektif kılıyor desem, kimse gak guk diyemez.. Yalnız orada burada ”liberal” diye de birkaç kere söylendiği için buna kafayı fazla takanlar oluyor. Şimdi Türkiye’de liberal deyince AKP sempatizanı olup, ülkeyi İran olma tehlikesi ile başbaşa bırakıyorsun ya… Bir de işci düşmanı, evinde röpteşambr ile oturup, pahalı viski içen, fular takan adam imajı yakıştırılıyor sana. Bu prototipler bir bizim ülkede var galiba.

Tv lerde, dini yayınlarda konuşan kavuklular var bir de… Hani ince bıyıklarının altındaki dudaklarını şöyle bir ıslatıp, diyaframlarını pompalayarak ”vuezzumarrahinilettün ü mealumun kaumunniyeetül…” diye girişen sırtlanlar. Dili, jargonu halktan mümkün olduğunca uzak tutarak ”ben bu dili ve anlatmaya çalıştığını biliyorum. sen anlamadığın için sus, benim anlattığımı dinle”dir aslında tüm o afra tafranın altında yatan. Gerçekten inananacak olan adamın ne işi olur bu sırtlanlarla ve onların önlerine açtıkları kitaplarla?

Sizi temin ederim, hayatta uğruna ahkam kesip, afra ve tafra ile kasılmaktan çatlanılan konular aslında hiç de öyle siyah ve beyazdan ibaret değil. Arada o kadar fazla renk var ki. Ama bu renkleri herhangi bir dine, inanca veya ideolojiye çakılı kaldığınız zaman anlamanız, onların farkına varmanız zor. Konuyu örnek vererek bağlayayım, kafanız daha da karışmasın:

İzlanda’nın Eyja…. volkanı ortalığı skti attı ya.. Buna sevinenlerin sayısı hiç de az değil. Bir kere çevreciler, yeşiller çok sevindi. 28 bin uçuş oluyormuş Avrupa kıtası’nda günde. Bunun kirlettiği hava, kullandığı kaynakların israfı var. Sonra fabrikada tütün saracağına ucak şirketi kurup para kazanan şerefsizler vardı. Bunlara gıcık olan sosyalistler de pek sevindi. Zira günlük kayıpları milyonlarca avro herbir uçak şirketinin. Oh olsun ama… Ucuz uçak bileti satmak için pilot ve hosteslerine sendika anlaşması yapmayan, az maaş veren şirketlerin çoğu iflasa gidecek bu olaydan sonra. Az maaş alan hosteslerin işsiz ve maaşsız kalmalarını bir yana bırakalım, G 8 toplantılarını ve globalizmi protesto için maske ve 20 kiloluk içi taş dolu bagajları ile o başkent senin, bu başkent benim gezen gençlerin o kadar yolu 3 – 10 paraya katettikleri günler belki artık tarih olacak. Ekonomi ve dünya globalleşmesin deniliyor ama Allah-ü Teala şamarını vurdu mu tek yerde patlamıyor, her yeri vuruyor. Uçaklar kalkmayınca çevreciler ve sosyalistler kıs kıs gülerken, Afrika’daki pekçok meyve ve çiçek üreticisi, ürünlerini Avrupa’ya gönderemedikleri için depolarında çürüttü bu malları. Uçak şirketlerinin yanında, hatta onlardan da önce iflasa bunlar gitti. Bu konuların türevlerini şurada ve şurada güzel güzel tartıştık. Dedim ya, yaşı ve aklı benden büyükler bir şekilde girmiyorlar bu tartışmalara. Bir bildikleri olmalı.

# Bu hafta Türkiye ligi maçlarının bazılarını geniş bir grup Türk ile beraber seyrettim. Bizim insanların anlamadığı çok şey var. Ama bana kalırsa en anlamadıkları şey futbol. Maçlar esnasında seyircilerin oyun, oyuncular, taktik ve teknik üzerine yaptıkları yorumlar beni benden aldı. Örnekler vererek bu blogu kirletmek istemem. Ama bir milletin en çok önem verdiği spor dalında, tv kanalları, gazetelerin spor köşeleri ve ortalıkta enflasyonundan geçilmeyen spor yazarlarına, eleştirmenlerine rağmen bu derece cahil olması çok trajik esasında. Niçin bir spor gazetesinde, bir spor yazarı böyle bir yazı yazmaz. Ben bunu yazanın adını bile bilmiyorum. Ama Gökmen Özdenak ve bloklar arası uyumdan bahseden Ömer Üründül’ü biliyorum maalesef.

# Kız arkadaşınıza sorsanız, ”sekste manyaklık olarak herşeyi denedik, yeni ne deneyebiliriz?” O da size şöyle bir cevap verse;

Beni arkadan düz, sonra anüsüme boşal. Akşama gideceğim arkadaş yemeğinde spermlerin yavaş yavaş aksın içimden. Sen de benim çekeceğim rahatsızlığı düşünerek zevk al

E böyle bir kadına şapka çıkarmaz da ne yaparsınız? Üstelik o kadın Pierre Woodman‘ın adını telaffuz edecek kadar genel kültüre sahip bir kadınsa artık ruhunuzu teslim etme vakti gelmiştir. Üstelik kendisini İstanbul Tünel’de diz hizasında çorapla görmüşler. Kim bu kadın? O bende saklı kalsın. Ama hatunun tumblr blogu şurası.

Bookmark and Share

Tecavüze Karşı En Etkili Yöntem

2010-04-20 - 12 Yorum Magazin, Teknoloji

Gazetede ”maganda sezonu açıldı” başlığı ile verilmiş haber. Ne zaman turistler ve Türk erkeklerinden bahsedilse, aklıma güney sahillerindeki o yılışık bebeler ve esnaf gelir. Gazetenin bu ”maganda” diye tanımladığı insanlar ise aslında gözle rahatsız etmek dışında fazla ileri gitmezler.

Aksine, o rahatsız ve taciz edici kesim ile İsveç’de çokca karşılaştım ben. Bu yağız Türk delikanlılarına import boys adı da verebiliriz.. Bu import boys, genelde Marmaris, Alanya çevresinden gelen çocuklar. Derici, halıcı, otelci, barmen vesaire… Mesleklerini icra ettikleri coğrafi bölgenin avantajlarını ”bal tutan parmağını yalar” parolasıyla birleştirip, cinsel yönden ”doymuş” (!) olarak geliyorlar Kingdom of Sweden’a.

Ağzında emzik olmadan sosyalleşmekte zorlanan bu insanlardan, yaptığımız futbol maçlarının devre aralarında tüttürülen sigaralar eşliğinde

Türkiye’deyken am üstünde göt sikiyorduk, buraya bir geldik, karıların burnu kalkmış, amcık orospular..

lafını duyduğum çok olmuştur.

Türkiye’de kukunun üzerinde dübürü nasıl düzdükleri konusunda da örneklemeler gelmekte gecikmez. Mesela çalıştığı halıcının kepenklerini içerden kapatan bizim yağız oğlan, kızcağıza karşı sırıtarak ”ağzına almazsan salmam seni buradan” diye bir teklifle gelir. Tabi bu hatunların dünyanın en kadın ve erkek eşit toplumlarından gelip, böyle tekliflere itaatkar bir şekilde boyun eğmesinin muammasını çözmek de davranış bilimcilerinin alanı. Beni aşıyor.

Genelde boyun eğiyorlar tahminimce. ”Amaan !! Şimdi tatsızlık çıkacağına emivereyim biraz. Hem belki akşama diskodaki içkilerim bedavaya gelir” düşüncesine sahip Nordic/European kız ve kadın sayısı bana kalırsa hiç küçümsenecek gibi değil. İşte artık buralarda tecavüz ve fahişelik kavramları biraz birbirine giriyor.

Zaten buraya kadar olanlar sınırda. Özellikle bu karşılıklı yavşak cilveleşmede işin ”tecavüz” kısmı, psikolojik baskından fiziki zorlamaya falan giderse o zaman fena işte. Nitekim bu tip durumlarda hem tecavüz edip hem de şikayet olmasın diye kayalardan aşağı kadınları attıkları da oldu.

Tecavüz suçu birgün gelir de önlenir mi? Zannetmem. Hele de böyle modern toplumlarda, biraz önce açıkladığım gibi şaka, cilve, yavşaklık ve amatör orospuluk ile karışmış haliyle asla.

Ama herşeyin daha siyah ve beyaz olduğu yerler var dünyada. Güney Afrika ve Kongo gibi Afrika ülkelerinde tecavüz günlük hayattan sayılıyor. Daha önce cahil halkın ”bebekle cinsel ilişkiye girerseniz, AIDS mikrobundan temizlenirsiniz” hurafesine inanıp, çocuk/bebek tecavüzü vakalarının, özellikle Güney Afrika’da çokca vuku bulduğunu hatırlayalım.

Linkini bulamıyorum ama geçenlerde Kongo’da tecavüz timlerinin topluca hareket edip, ülkedeki kadınlara sistematik bir şekilde tecavüzü kendine meşgale edindiğini okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam ülkedeki tüm kadınların % 52 si tecavüze uğramıştı. (bu haberin linkini ararken stile ve modaya önem veren Kongo erkeği ile ilgili şu haberi buldum, alakasız biraz ama…)

Problemin bu kadar vahşi bir çıplaklıkla yaşandığı kıtadan iyi veya kötü bir çözümün çıkması aslında çok sürpriz değil belki.

Güney Afrikalı bir kadın olan Sonnet Ehlers 40 yıl önce hastanede tecavüze uğrayan bir başka kadın ile karşılaşıyor. O kadının ”ah keşke vajinamda dişlerim olsaydı” demesiyle kafasında ışık yanan Ehlers, bu fikrini 40 yıl sonra gerçekleştirmiş. Ortaya çıkan ürünün adı Rape-aXe.

Kadının vajinasının içine yerleştireceği, prezervatife benzer bir zımbırtı olan Rape-aXe’in iç tarafında plastikten, jilet gibi kesin dişler var. Bu dişlerin geriye dönük olarak Rape-aXe’in içine monte edilmiş olması, aletini bir kere içeri sokanın, onu tekrar dışarı çıkarmak için mutlaka tıbbi yardım almasını gerektiriyor. Böylelikle tecavüzlerin önüne geçebileceği düşünülmüş.

Görelim, best-seller olacak mı?

Bookmark and Share

Lolita

Biraz sonra seyredeceğiniz iki video, Vladimir Nabukov‘un Lolita adlı eseri gibi hem rahatsız edici (bazılarımıza göre) hem de çok etkileyici. Zaten Lolita’nın 20. yüzyıl romanları içersinde en popülerlerinden biri olmasını da çok iyi açıklıyor bu iki özellik. Başrollerini 17 yaşındaki Dominique Swain, Jeremy Irons ve Mellanie Griffith’in oynadığı bu 97 yılı yapımı film ile ilgili fragmanı seyretmeden önce, Nabukov’un romanı için 1958 yılında yapılan bir eleştiriye göz atalım.

“Lolita” is a small masterpiece, an almost perfect comic novel, a rare thing in these days when we have lost sight of the purgative and pleasurable effects of comedy and when tragedy has become the small and poverty-stricken province of southern effetes and New England housewives… Far from celebrating perversion, this novel somehow communicates the utter hopelessness and bitterness of it.

Los Angeles Times, Robert R. Kirsch (Aug 31, 1958)


Dominique_Swain_-__Screen_test_for__Lolita_
Uploaded by kukuriku1907. – Classic TV and last night's shows, online.

Filmi değil de kitabı baz alacak olursak, LA Times’daki oldukça cesur bir yorum. Zira 1955 de Lolita Fransa’da basılsa da Amerika’da işler iyi gitmedi. Parlamento üyesi Nigel Nicholson kendi yayınevinden bu kitabı çıkarmaya çalışınca parlamentodaki koltuğundan oldu.

Fransa’da da 1956 ve 58 yılları arasında yasaklanan kitap, ABD ye de ancak o senede girebildi. Kitabı yazmadan önce Nobel ödülü adayları arasında adı geçen Nabokov, Lolita’sı yüzünden bu ödülü de asla kazanamadı. 55 yıl sonra, 2010 yılında yeni bir Lolita yazılsa, aynı afaroz çarkının işleyeceğine kuşku yok.

Zannedersem en büyük problemlerimizden biri, son yıllarda sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bir ahlak paniği ve testi kırılmadan tokadı çakma sabırsızlığının olması.

Filmde Jeremy Irons’un tecrübeli oyunculuğu ve role uygunluğu, Dominique Swan’ın ise baştan çıkarıcılığı cidden inkar edilecek gibi değil…

Fakat kitabın karakteri Lolita Haze ile filmdeki lolita Dominique Swan arasında büyük bir fark var. Son bahsini ettiğim 17 yaşında iken Vladimir Nabokov’un romanında, 40 yaşındaki Hupert Hupert’in aşık olduğu Lolita 12 yaşında.

Nabokov’un Lolita’sını bu kadar popüler yapan, yazarın olayları anlatışındaki ustalığı. Okurken Humbert’i kötü, adi bir insanmış gibi kafanızda canlandırmakta zorlanıyorsunuz. Hatta aksine Lolita Haze’ye olan tutkulu aşkı, ister istemez okurun Humbert gibi bir pedofilin bile insani yanlarını, iç dünyasını, duygularını yaşamasına sebep veriyor.

Herkes böyle mi düşünüyor? Asla.. The Fashionable House Wife adlı blogun yazarı pekala sizler arasında da var. Günümüzün seksist reklam anlayışını belki de haklı olarak eleştirecekken, örnek gösterdiği reklam kampanyalarındaki modellerin yaşları konusunda oldukça yanlı ve subjektif görüşler ileri sürerek hedefi şaşırdığını düşünüyorum. Yine de okunmaya değer, farklı bir açıdan yaklaşmak, bu açıdan yaklaşanları anlayabilmek için. Ev Kadını’nın gençliğinde okuduğu, fantezi ürünü bir edebi eser olan Lolita ile reel hayattaki seksizmi, yaşı küçük kız ve erkeklerin (erkekleri ben koydum cümleye) böyle kullanılmalarını bağdaştırmasını ben çok anlayamadım. İlginizi çeker de okursanız, altındaki yorumları es geçmeyin.

Okurlardan Toz arada bir sitem ediyor bana. ”Yine ortada bırakmışsın, birşey söylememişsin”. Evet, son zamanlarda bunu biraz da bilerek yapıyorum. Doğrular, gerçekler veya belirli bir görüşten çok, ortada olanı, herkesin bulabileceği şeyleri biraraya getirerek, okuyanları serbest bırakmak sanki daha iyi bir yöntem gibi. Amaç kavga etmekten çok tartışmaksa…

Yoksa ben Toz’u yine hayal kırıklığına uğratmam. Dominique Swan? I’d bang the fuck out of her…


Lolita__Jeremy_Irons
Uploaded by kukuriku1907. – Watch feature films and entire TV shows.

Reading Group Center (Vintage Books & Anchor Books)  Lolita Reading Group Guide

Lolita – From Nabokov’s Novel (1955) to Kubrick’s Film (1962) to Lyne’s (1997)
– Constantine Santas / Sense Of Cinema

Martin Amis on Lolita

Library Thing

Bookmark and Share

Parası Az Gelen İsveçli Kumbarayı Kırdırıyor

Öğrenci kredisi veren kurumdan düzenli mektup geliyor eve. Şu kadar borcun kaldı, bu kadar faizi bindi, şöyle bir ödeme planın var bu yıl için vs… Resmi kayıtlara göre işsiz göründüğüm için 2010 yılında oldukça düşük bir rakam ödeyeceğim.

Ne kadar eleştiri getirirsem getireyim, bu sosyal devletin hakkını da ödemek zor olur gibime geliyor. Benim hiçbir şeyi beğenmemem, çatık kaşla eleştiri getirmem biraz da Türk şımarıklığı. Elin adamı, seni senden daha fazla düşünüyor. Bu öğrenci kredisi dediğin şey benim zamanımda 7200 kron civarındaydı (yaklaşık 1500 TL) aylık. Bunun 2400 kronu, geri ödemeni gerektirmeyen bölümü. Sana hibe ediyorlar bu rakamı her ay. Geri kalan 4800 kronu ise eğitimin boyunca borç olarak alıyorsun. Bu arada yurtdışına dil öğrenimi veya başka bir eğitim için gideceksen, 40 haftaya kadar olan eğitim programları için de bu miktar veriliyor.

Bunun yanında kirada oturanlar için kira yardımı, hastalık parası, 300 işgünü boyunca maaşının % 80 ini verdikleri işsizlik parası gibi bir ton sosyal güvence dahilinde olan yardımlar var. Ancak bunlardan yararlanmak için bir sürü form doldurup, özel hayatını sosyal hizmetler dairesinin arşivine koyman lazım. O yüzden ne hasta oldum bugüne kadar, ne de ihtiyacım olduğu anlarda kira yardımı aldım. Bir de yarın öbürgün sarıkafanın biri sohbetin ortasında ”hem ülkemize geliyorsunuz…” diye bir cümleye başlarsa ”siktir lan” diyebilmek için.

Yalnızca 10 yıl önce çalıştığım şirket iflas edince, iyi bir maaşın işsizlik sigortasına denk gelen kısmını uyanık bir manevra ile 300 değil, 599 iş günü boyunca yedim. Üzerine bir de barmen olarak çalıştığım için bahşiş ve kayıt dışı maaşımla birleştirip, paranın münasip bir yerine yerleştirdim.

Barı işleten adamı tanıyordum önceden. Şansım ve çevrem olduğu için dört ayak üzerine düşmüştüm. Bir İsveçli hayatta bu kadar kıvrak olamıyor ama. Yabancılar şikayet edip, zırlarlar çokca. Fakat yeraltındaki o muazzam şebekenin görünen ve görünmeyen kısımlarına ulaşma şansın vardır her zaman, bir karakafa olarak İsveçli’den daha çok.

Doğu bloku tayfasında iyi kontakların varsa, Rusya’dan getirilen kaçak havyarı restoranlara el altından satabilirsin. Yine bu tayfanın elinde tuttuğu illegal inşaat sektörü kaynakları ile evinin restorasyonunu bir İsveçli’nin getireceğinden % 50 daha ucuza da getirirsin. Bir Asyalının sahip olduğu restoranlar zincirine ait tüm işletmelerin, XP windows işletim sistemi altyapısı ile çalışan yazarkasalarını manipule ederek kendine kayıt dışı, bir İsveçli üst düzey yöneticinin vergi çıktıktan sonra elinde kalan maaşına mütekabil geliri de tedarik edebilirsin. (Şimdi bakıyorum da, bu kadar malzemeden aslında iyi bir roman çıkar).

Peki ülkedeki sıradan bir AB ülkesine göre oldukça iyi olan sosyal haklarına rağmen, kişisel ekonomisi birazcık sekteye uğrayan, günlük hayatta sosyal ağı çok da geniş olmayan Svensson ne yapar? Evinde oturup keyfine mi bakar? Çünkü daha önce çalıştığı işinde aldığı maaşının % 80 i de az bir rakam değil hani. Eğer hiç adamakıllı bir işi de olmamışsa yine dört ayak üzerinde. Çünkü kirasını, toplu taşım kartını, internet bağlantısını tamamen sosyal büro ödüyor. Bunun üzerine evde aş bekleyen kafa sayısına göre alçalıp yükselen bir indeks var. 1,5 kişilik çekirdek isveç aile yapısından 8 çocuklu Somalili mülteci ailelerine kadar günlük 3 öğün yemekten ve üstüne başına alacağın kıyafetleri de hesaplayıp, her ayın 25 inde parayı hesabına yatırıyor devlet baba.

Sosyal araştırmalar bürosunun 4 hafta boyunca katılımcılara açık tuttuğu, katılanların kimliğinin gizli tutulacağı garantisi verdiği ankete göre, devletin verdiği paraya tamah etmeyen Svensson fuhuşa yöneliyormuş. Anket sorularını kendi gözlerimle görmediğim için ”pazarda limon satmak” bir şık olarak sunulmuş mu bilemiyorum. Sunulsaydı da farklı bir sonuç çıkmazdı ama.

Ülkenin güneyinde, Danimarka’ya yakın olan Skåne bölgesi ile sınırlı tutulmuş bu araştırmada, 2010 yılının ilk 3 ayı içersinde internette kendini pazarlayanların sayısının 160 olduğu belirlenmiş. Tüm 2009 a göre % 100 artış var deniliyor raporda. Bu 160 kişinin 40 ı erkek. Tüm dünyayı saran ekonomik krizin, herşeyin rakamlarla, istatistikle ölçülebildiği ülkesi İsveç’deki yansıması bu. Sosyal büronun dediğine göre fuhuşun artık neredeyse tamamen internete taşınması, bu araştırmayı yapmalarını kolaylaştırmış.

Anna adında, 30 yaşında, normal hayatında bir işi olup, eskortluğu ekstra gelir için yapan kadın da tv deki röportajında ilginç birşeye değindi. Fuhuşun internete taşınmasını pozitif olarak değerlendiren Anna, bu sayede aracılara ihtiyacı kalmadığından ve müşterilerini daha karşılaşmadan seçme şansı olduğu için mesleğin tehlikelerinden korunabildiğini söyledi.

Türkiye’de halk arasında ”internet yasası” veya ”5651” adı ile bilinen kanun, içerdiği bir madde ile internet üzerinden fuhuşu teşvik edeceği gerekcesiyle serbest çalışan seks işcilerinin kendi hizmetlerini bir web sitesi ile tanıtmasına, müşterilerini kendilerinin seçmesine ve aracılara para kaptırmadan emeklerinin karşılığını almalarına engel oluyor. Hayatını bu yolla kazanmayı seçmiş insanları zorla sokağa ve pezevenklere mahkum ediyor.

Aile bakanının homoseksüelliği hastalık olarak görmesi, aile içi cinsel taciz, evde cinsel şiddet ve seks işcilerinin sorunları gibi aslında birincil derecede önemli konularda, literatürdeki adı ile ”seksüel politik” i ajandası yapacak, partilere bağımlı veya partilerden bağımsız kişilere ve organizasyonlara ihtiyaç olduğu çok açık.

Bookmark and Share

İşeyen Kız Modası Türkiye’ye Gelmesin – P.tesi Notları # 14

# İki sene oldu galiba blogun tasarımı ile oynayalı. Sanki tekrar zamanı geliyor gibi. Arada bir internette dolaşırken beğendiğim tasarımlar olursa bir yere kaydediyorum, daha sonra detaylıca incelemek üzere. Bunların arasına çok saçma sapan ve uçuk siteler de girmiyor değil. Geçenlerde FriendFeed’de paylaştım Yvette’s Bridal Formal adlı siteyi. Bence oldukça ilginç ve sıradışı olmuş böyle. Hatta büyük ihtimalle, bilhassa böyle bir tasarım kullanmış da olabilirler.

# Adam videosunu da koymuş. Hristiyanlık propagandası yapıyor diye boğazını kesmeye yeltenseler, gülmekten bıçağı süremezler gırtlağa. This Homepage gives you a free computer Study bible from Harry

Yeni tasarım falan dedim ama ne kadar ağırkanlı olduğumu biliyorsunuz. Eylül’ü bulur bu iş. Hazır o kadar vakit varken aklınızda sitenin tasarımı veya işleyiş fonksiyonları ile ilgili birşeyler varsa onları da yorumlarda veya direk maillerde alayım. Gerçi 70 milyon futbol teknik direktörüne sahip bir ülkede görüş istenince olacakları tahmin etsem de bu özgürlüğü veriyorum sizlere. Zaten büyük bir ihtimalle ben kendi bildiğim ve gücümün yettiği kadarını yine kendi kafama göre yaparım. Ama bakarsın, aradan bir cevher fikir de çıkar.

# Katolik dünyası pedofili krizi ile çalkalanırken, şimdiki Papa’nın da henüz Papa değil de kardinal Ratzinger iken tacizci papazları koruduğu ortaya çıktı. Yakında İngiltere’yi ziyaret edecek olan kırmızı kukuletalı ihtiyarın bu yaptığı yanına kar kalacak mı yoksa tıpkı Şili’li faşist diktatör Augusto Pinochet‘nin başına geldiği gibi İngiltere topraklarına ayak basar basmaz tutuklanacak mı? Böyle bir tutuklamanın mümkün olup olmadığı konusunda Richard Dawkins, yine kendisi gibi ateist olan yazar Christopher Hitchens ile beraber çaba gösteriyor.

Ass Spanking’de dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de poponun loblarına şaplağı eşit olarak paylaştırmak. Lobların ikisini de iyice benzetmek lazım ki, kendini köteklettiren aklı eksik, oturmaya çalıştığında canı adamakıllı yansın.

İsvçire’de cami minarelerine yasak geldiği zaman, aklı ve fikrini misak-ı milli sınırları dışındaki gerçekliklerle de zenginleştirmiş olanlarımız bunun son derece yanlış bir uygulama olduğunu, inanç özgürlüğüne ve dolayısıyla da İsviçre anayasasına aykırı olduğunu belirtmişti. İsviçrelilerin merak ettiği bir konu, niçin hristiyan ülkelere iş gücü veya mülteci sıfatıyla gelen müslümanlara kendileri cami açarken aynı hakka kendilerinin Suudi Arabistan’da sahip olamamasıydı. Videoda bunun son derece doyurucu bir açıklamasını bulacaksınız.

Tabi ki inanç özgürlüğü korunması gereken bir özgürlük. Ancak bu özgürlüğün tanınması, inanılan şeylerin çoğu zaman oldukça dandik şeyler olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Beraberce izledik. Gerçi aramızdan yorumlar bölümüne ”din bu deYİL” şeklinde yorum yapacak olanlar da vardır. Onların loblarına loblarına hep beraber veririz.

# Vespa, 1946 dan beri çok kişinin gönlünde yatan bir taşıt aracı. Econogo adlı şirket tarafından şimdi şarj edilebilir akülü, benzinsiz çalışan Vespa piyasaya sürülüyor. Fiyatı 2000 pound. Yani yaklaşık 4500 TL ediyor galiba. Siyah ve bej renkleri var. Bilemiyorum motorlu taşıt muamelesi mi görür de üzerine fiyat biner mi gümrükte bu aletin? Eğer değilse popüler olabilir Türkiye’de.

# Avrupa’dan demokrasi dahil herşey geldi Türkiye’ye. Allah eksik etmesin, daha da gelsin. İki eliyle bir ski doğrultamayistan’ın ihtiyacı var bu tarz muassır medeniyet seviyesi emarelerine. İster özümseyerek, ister yüzeysel…

Yalnız bazı şeyler var ki, liboş olan ben dahi onları bu güzel vatanda görmek istemem. Ocak ayının eksili, buzlu bir Stockholm gecesinde, şehrin tarihi, turistik merkezinde bir barın çıkışında gördüğüm, yolun kenarında sıyırmış işeyen kız, bu cennet vatana gelmesin mesela. Hayır, direk olarak o görüntüden rahatsız olmuyorum. Sonrasında olabilecekler biraz rahatsız edici. Ne istediğini bilen kadının vazgeçilmezi olan cunnilingus ifa edilecek, omza alınan bacaklar kavranıp, bileklerin iç tarafı öpülecek.

[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Üzerinde Durmaya Değmez

Kadın, orgazm olamazsa kendi hatası olarak kabul eder çoğu kez. Beyin ile ”o an” birbirine oturmamıştır, kontakta bir arıza olmuştur.

Erkeğin orgazm olamaması da kadının hatasıdır. Kadın öyle düşünür. – Kötü bir sevgiliyim

Kadın suçu hep üzerine alır. Erkek suçu hep kadının üzerine yıkar.

İyi adamın dışında.

Takma kafanı, üzerinde durmaya değmez.

der, O.

Fotoğraf, Eroticexposures

Bookmark and Share

Collateral Murder Burada, Bloglar Nerede?

2010-04-06 - 11 Yorum Aptalca Şeyler

Yılın blog ödülleri için henüz kayıtlar tamamlanmamış olsa gerek. Yoksa kendine oy isteyen blogları orada, burada görürdük. Gerçi sosyal medyadaki reklam ve kampanya blogları kavgası da henüz geçmiş değil. Belki yarışma başladı ama haberim yok o zaman diğer gürültüden.

Öğreten ve eleştiren adamlardan oldum olası hazetmedim. Kendim de böyle biri olmamak için çaba gösteriyorum. Ama bugün midem o kadar bulanıyor ki, buraya kusmam kaçınılmaz oldu.

Dün geceden beri dünya bloglarında tek konu var
. 2007 yılında, Bağdat’da bir Amerikan helikopterinin, içinde gazeteci ve çocukların da olduğu bir düzine insanın üzerine kafam kadar mermileri sebepsiz olarak yağdırmasının görüntüleri sızdı. Medyanın profesyonel ve para kazananları, Türkiye’de internetten devşirme fotoğraf galerilerini en çok tıklanılan fotoğraflar olarak lanse ededursun, öbür cenahta da 60 sene önce kafasına iki atom bombası gömdüğü ülkeyi, çıkardığı video oyunları ile çocukları zehirlemekle suçlayan bir CNN vardı.

İşte bu sebeplerden dolayı katliamın görüntülerini ortaya çıkaran ne BBC, ne CNN, ne de bütçesi milyonlarca dolarları bulan diğer medya kuruluşları. Bu WikiLeaks‘den başka biri değil.

Bu yüzden olsa gerek, dünyada kendine ”blog tutuyorum” diyen pekçok insan, medyaya olan güvensizliklerinin de etkisiyle kah bedava, kah üç on paraya kurdukları kendi platformlarını, içlerindeki tepkiyi dökmek, düşüncelerini paylaşmak için kullandı.

Şöyle yanlış anlaşılmak istemem; burada bir insanlık suçuna karşı olan tepkimi ortaya koymuyorum. Onu diğer blogumda yaptım. Şimdi yalnızca söylemek istediğim, Türk blogosferinin, dolayısıyla da Türk insanının neden kendi dışında olan bitenlere bu kadar kapalı olduğu, umursamadığı. Hürriyet ve NTV nin verdikleri ile yetiniyoruz, sonra dünyada olan biten her konu hakkında ahkam kesmekten geri kalmıyoruz.

Yorulmayacaksanız eğer, google.co.uk, google.se ve google.com.tr üzerinde, videonun adı olan ”Collateral Murder” ı bir arattırın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. İngiltere’de ilk 40 arama sonucu direkt olarak konu ile ilgili sonuçlar veriyor, google.se de ise ilk 70 arasında bu haber ile ilgili arama sonuçları var. Bunların çoğu blog üstelik.

Google.com.tr üzerinde ise ilk 20 den sonra gelen sonuçlar oldukça yetersiz. Günlük gazetelerin domainlerini görmek zaten mümkün değil bunlar arasında. Fakat şunu da utanarak söylüyorum ki, bu yazımı saymazsam ilk 20 de 5 tane sonuçta benim paylaşımlarım var. FriendFeed’de dün yaptığım paylaşım ve diğer blogum Postdijital‘deki 1 saat önce yazdığım yazı arama sonuçlarında yerini almış.

Collateral Murder pekçok açıdan önemli. Bizim coğrafyamızda olan bitenler açısından önemli, yakın dünya tarihi açısından önemli, insan hakları açısından önemli, savaş suçlularının cezalarını çekmeleri açısından önemli, enformasyon özgürlüğü açısından önemli, 200 yıllık basın özgürlüğü açısından önemli, internet sansürü açısından önemli.

Kedi, çiçek, böcek, aşk ve yemek tarifleri de güzel. Bunlarsız bir alternatif medya cidden çok asık suratlı olurdu. Ama eğer adına alternatif medya diyeceksek, bunun da hakkını versinler. Kimse birşeyi araştırsınlar, ortaya çıkarsınlar diye beklemiyor bloglardan. Yalnızca üzerinde yaşadığın dünyada neler olup bittiğine biraz kulağını, gözünü açacaksın. Çünkü üç gün sonra biri sana birşey dediği zaman ”ben buna götümle gülerim” dediğinde, asıl sen gülünç duruma düşüyorsun.

Bookmark and Share

Pazartesi Notları # 13

2010-04-05 - 5 Yorum Ivır Zıvır

8 Nisan 2008. Neredeyse tam 2 sene olmuş tavuk yemeyi bırakalı. Tarihi tam olarak hatırlayabilmem için çalışma masamın üzerindeki ıvır zıvırları tıkıştırdığım zımbırtıyı karıştırmam gerekti. Londra’da bir bahar akşamı, Stamford Bridge’e çok yakın, güzel ve mütevazi bir İtalyan restoranında pizza yiyip, bira içmiştik öncesinde.

2-0 ın ağırlığı ile birlikte kendimizi kaldığımız otele atmadan önce yine karnımız guruldamaya başladı. Avrupa ülkeleri Türkiye gibi olamaz, gece yemek yiyecek yer bulma konusunda. Bizde hiç yoksa dürümcü kültürü var. Tabi Londra büyük bir başşehir, muhakkak ilginç şeyler yiyebileceğin yerler gece de açık. Ama biz turist olarak o saatte bulamadık.

KFC oldu seçimimiz. Kaldığımız otele de çok yakın. Girer girmez içeri, havadaki yağ partiküllerinin zamanla yere inenleri ayakkabımın altını kayganlaştırdı. Ağır bir yağ kokusu var ve İngiltere’nin o eski binalarında konuşlandırılmış ucuz hostelimizde Londra’nın o kötü suyuyla bir duş yapmadan yatamayacağımız anladık. Mide gurultusu ile verilen siparişler geldikten sonra yumulduk. Sonunu getiremedim. Kallavi bir küfürden sonra elimdeki Burger’i sepetim içine fırlattım. Bu dedim, son tavuğumdu.

Domuzda da aynı şey oldu bana yıllar önce. İsveç Kralı Ruslara yenildikten sonra yıllarca Türkiye’de ikamet etmiş. Demirbaş şarl diyorlar galiba Türkiye’de. Karl XIIburadaki adı. Ülkesine geri dönerken Osmanlı misfirperverliğinde geçirdiği yıllarda beğendiği bazı şeyleri de beraberinde getirmiş. Bizdeki köşk kelimesi de buraya kiosk olarak geçmiş. Gerçi anlam olarak zamanla değişikliğe uğramış. Gazete, mecmua, ıvır zıvır satılan bizdeki büfelerin adı kiosk şimdilerde. Bir de yolda sosis satan ayaküstü büfeleri var. Onlar da… Yemeklerden de almış yanına Demirbaş Şarl. IKEA’nın o ünlü köftesi mesela böyle gelmiş. Sonra bir de etli lahana dolması. Aslında bunda biraz şüpheliyim. Çünkü Alman mutfağında da var galiba bu yemek. Bir de Baltık ülkerinde de gördüm bunu. İsveç’de kåldolmar diyorlar. kål – lahana, dolmar – dolma. İşte bunu yerken ağzıma domuzun kokusu geldi bir kere. O gün kestim yemeyi. Yavaş yavaş yeniden yemeye başladım ama tavukta asla bir geri dönüş olmayacak.

KFC’nın Double Down‘ı 12 nisanda çıkıyormuş. Bütün yurda ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ne zaman gelir bilmiyorum. Fritözlenmiş iki tavuk kanadının arasına cheese & bacon. Bööööğğğğğğğggggg……. Haber ve fotoğrafı midemi kaldırmaya yetti. 540 kalori. Erman Toroğlu’culuk gibi olacak ama… Yemeyin, yedirmeyin. Evde pişen tavuğun bile eti artık lifli değil, mermer gibi. Antibiyotikle beslediklerinden.

# YouTube’da kısa kliplerin, dizilerin yanında film klasiklerinin tam versiyonlarına da ulaşabileceğinizi biliyor muydunuz?

George Orwell
‘in anti totaliter klasiği Animal Farm bunlardan bir tanesi. Orwell kitabında pek de içaçıcı olmayan bir sonu uygun görmüşken, filminde rejisörler John Halas ve Joy Batchelor mutlu bir finali seçtiler. YouTube bir sosyal medya olarak filmin altına yazılan yorumları ile de insanlarla iletişmenizi ve etkileşmenizi sağlıyor.

Reefer Madness, ilk başta ”Tell Your Children” adını taşıyordu. Kilise siparişi bir ahlak anlayışı ile çocukları marihuana denemekten alıkoymak için yapılan bu film tüm zamanların en kötü rejisörlerinden biri olan Dwain Esper tarafından hazırlandı. Cinayet, tecavüz, bağımlılık içeren sahneleri var. Esper’in saha sonra başka yapıtları da var. Sex Madness ve How to undress in front of your husband bunlardan ikisi.

Revolution will not be televised Hugo Chavez’e karşı yapılan darbe girişimini konu alan 2002 yapımı bir film. Aslına El Presidente hakkında film çekmeye giden bir grup İrlandalı film yapımcısı, bir anda darbenin ortasında buluyor kendisini. Belgeselvari bu çalışmada olayların merkezinde kendi gördüklerini ve aynı haberin Amerikan medyasındaki yansımasını konu almışlar bu çalışmalarıyla.

Fritz Lang‘ın über creepy filmi M – Eine Stadt sucht einen Moerder - 1931 de çekildi ve Berlin’de bir seri katili konu alıyor. Tüm şehri korkuya boğan pedofili Peter Lorre oynamış. Korku filmleri kategorisi için ”bir klasik” diye geçiyor ve Alfred Hitchcock için de ilham kaynağı olduğu söyleniyor.

Bir film sitesi üzerine aklıma bir fikir geldi ve bu fikri 5 Posta’nın kodlanmasında büyük emeği geçen bir arkadaşımla beraber yapıyoruz. (Daha doğrusu emeğinin hakkını yemeyeyim, işin tüm hamallığını o yapıyor şu anda) Sonuç birşeye benzerse sizlerin karşısına da çıkaracağız.

Benzer şekilde çok fikir geliyor aklıma ve aklımıza. Ancak vakit darlığı ve fiziki olarak Türkiye’de olmamak ket vuruyor tüm bu projelere.

Mesela yaklaşık 1,5-2 senedir şu blogun arkasına bir e-shop koymak düşüncesindeydim. Hala da düşünüyorum gerçi. Normal seks shop larda fazla rastlanmayan ürünleri satmak, blogdan bir şekilde para kazanırken Türkiye’de işhanlarına gizlenen bu dükkanlara gitmeye çekinen insanlara, ürün paketleri üzerinde yazan standart bilgilerin dışında ürünü tanıtarak satmak. Gerekli kontakları sağlamadaki zorluk ve aradaki mesafe buna engel oldu hep.

# Şimdi görüyorum ki yeniden açılan Urban5, aklın yolu bir olduğu için aynı fikirle geliyor. İnsanın içinde tabi ki ”hassktr, benden önce davrandılar” hissi uyanmıyor değil. Ancak birimiz elma, öbürümüz armut olduğu için uzun vadede her türlü düşünce ve atraksiyonun Türk internet camiasına hayırlı olacağını zannediyorum.

Urban5, konulu bir komünite olarak kendini tanıtıyor. Konusu seks, cinsellik. Tam da birşey söyleyemiyorum. Çünkü üyelik gerektiren bir oluşum. 2 sene önce bir hesap açıp, bakmıştım içine. Sonra ipe un serdiler bir ara. Şimdi nasıl işlediği konusunda ise fazla bir bilgim yok.

Atilla Baybara kurucusu. Editörü ise Umut Karacaoğlu. Umut’u referans alırsam, iyi bir iş çıkarabileceklerini tahmin ediyorum.

# Favorilerimden biri Nina Simone. Günün anlam ve önemi ile alakası yok ama şu parça ile bitireyim diyorum.

”Nina Simone’s first civil rights protest song, sang while guarded by troopers wearing Con federate flag patches on their uniform. The song was inspired by the murder of four girls in the bombing of the 16th Street Baptist Church on 15 September 1963”

Bir de Masum Güzellik koyayım mı son olarak?

Bookmark and Share

Tuvalette, Parkta, Toplu Tecavüz

Kimura, trende sarkıntılık ettiği kızın şikayeti sonucu hapse girer. Fakat babası tanınmış bir politikacı olduğundan, uzun kalmaz içerde. Çıkar çıkmaz başına bu belayı getiren kızdan intikam almak için onu takip etmeye başlar. Punduna getirdiği bir anda da tuvalette sıkıştırıp tecavüz ederek, intikam oyununun ilk perdesini sahneye alır. Bu kadarla da kalmaz Kimura. Kızın sperme bulanmış vücudunun fotoğraflarını, telefonunun kamerası ile kaydeder.
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share