Tiranlığa Karşı Özgürlük Mücadelesinde, Genelevlerde Ücretsiz Seksi Destekliyoruz

Norveçli 60 kadın ve 30 erkek, gönüllü seks işcisi oluyor. Açılacak 5 adet genelevde, vizitesiz, sevabına seks yapacak bu 90 kişi. Norveç’in 4,5 milyonluk nüfusu içinden 90 kişi gönüllü olmuş. Bu tip karşılaştırmalar yapmak saçma, ama yapmadan da duramıyor insan: Kaba bir hesapla, 70 milyonluk Türkiye’de yaklaşık 75 adet bedava kerane ile 1350 gönüllü kadın, erkek karışık orospuya tekabül ediyor bu.

Bu toplu hareketin bir sebebi var kuşkusuz. 2009 yılında Noreç’de yürürlüğe giren ve fuhuşu yasaklayan kanuna karşı, arkasında Fripolitisk Movement (Özgür Politika Hareketi) adlı oluşumun bulunduğu bir protesto bu.

Norveçli aktivistleri bu harekete iten sebebin dayanaklarını da öğrenmemiz lazım.

10 yıldan biraz fazla zaman önce, demokratik bir ülke olarak anılabilecek ülkeler arasında fuhuşu ilk yasaklayan İsveç oldu. Çıkarılan kanuna göre seks satmak yasal, ancak satınalmak suç.

Hükümetteki sosyalist blok ve radikal feminist lobinin çabalarıyla çıkarılan bu kanunu hazırlama sürecine hiçbir seks işcisinin katılmamış olması ilginç ve önemli bir ayrıntı. Halka rağmen halk için mottosu, rengi kırmızıya çalan kollektivistlerin etiket bulutunda var.

Aslında kanunun kağıt üzerine dökülen özüne baktığımızda itiraz edecek çok şey yok. Özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinden yapılan, pasaportuna mafya tarafından el koyularak, içlerinde İsveç’in de bulunduğu AB ülkelerine seks köleleri getiren şebekelere vurulmak istenen bir darbe var. Bir de tabii yine ‘’şüphesiz biz sizin için en iyi olanı biliriz’‘ edası ile masabaşında kısa saçlı, boğazlı kazaklı, gözlüklü orta yaş ve üstü kadın lobisinin verdiği bir mücadele de var. Seks, yalnız ve yalnız iki insan arasında, o da ancak aşk olursa yapılacak birşey. Bu tanımda direkt olarak ‘’sakat’‘ diyebileceğim birşey yok. Ancak seks gibi oldukça kompleks ve insan hayatında temel olan bir olguyu bireylerin hür iradelerine bırakmadan, zorla ve kanunla regüle etmek ve bu yorumlamayı tek gerçeklikmiş gibi empoze etmek olukça faşizan bir yöntem.

Yukardan bir topluluk, sizlere bu işin para için, toplu olarak, aşk olmadan, düzensiz veya organize olarak yapılamayacağını dikte ediyor. Dini değerler, puritanizm, ahlak normları ve faşizm, bir anda kadın erkek eşitlikçiliğine soyunanlar ve sosyalistlerle aynı potada eriyor. Çok ilginç… Or not !!!

Adalet bakanı – Tipik bir sol, radikal feminist profil

Herşeyden önce insan kaçakçılığına referans verdiğimiz, uluslararası tanımlamada ‘’trafficking’‘ denilen olayın önüne, kanunun yürürlükte olduğu 10 yıl içinde geçilemediğini belirtmem lazım. Polisin ve diğer bağımsız kurumların yaptıkları araştırmalar aksine seks kölesi olarak İsveç’e getirilen insan sayısında patlama olduğunu söylüyor. Bu verileri gazetelere ve tv lere gündelik düşen haberler destekliyor. Kış soğuğunda, bir camping alanında karavanlar içinde satılan, türlü bulaşıcı cinsel hastalığa sahip, pasaportları olmayan, yaşları küçük,  Slovakyalı genç kadınlar mesela…

Bu işte tabi muazzam para var. Devletin kendisi işin içinde olup, kuralları az veya çok belirlemediği takdirde bu tip büyük gelir kaynaklarının yeraltı dünyasının elinde olması çok şaşırtıcı değil. ABD deki içki yasağı döneminde zengin olanları hatırlayalım, Türkiye’de cüzdanında döviz bulundurmanın suç olduğu yıllarda bu işi yasadışı olarak yapıp döviz ticaretine soyunanların elde ettikleri servetleri de anlatıyorlar. Piyasanın işleyiş kuralı heryerde böyle. Yasağın olduğu yerde, bu koşullarda cebini doldururken insanları sömürenler her zaman bulunacaktır.

Gelgelelim, tüm bu verilere rağmen Norveç ve İzlanda bu kanunu İsveç’den ithal ettiler 2009 yılında. Norveç ayrıca kendine göre bir düzenleme yaparak, yurt dışında para ile seks satın alan yurttaşlarına da kanuni işlem uyguluyor. Tatilde Londra’da araba kiralayıp gezenlerin, kendi ülkelerine geri dönünce yanlış şeritte araba sürdükleri için trafik cezasına çarptırılmaları ile karşılaştırabiliriz belki bunu. Tek kelimeyle absürd.

Fripolitisk Movement 5 ayrı şehirde genelev açmak çin lokaller kiraladı. Oslo, Bergen, Trondheim, Stavanger ve Kristiansand. Bu genelevlerde gönüllü olarak çalışacak aktivistlerin hizmetlerinden yararlanacak olan vatandaşlar, karşılığında ücret ödemeyecekleri için Norveç’deki fuhuş kanununa mukavemetten yargılanamayacak.

Aktivistler kendilerine Fripolitisk Movement’in ambassadör leri (elçileri) adını veriyor. Organizasyonun sözcülerinden Frank Horn Hartvedt’in dediğine göre elçiler seksten çok özgürlük konusu ile ilgililer. Ayrıca bu proje için 3 yıl çalışılmış, yani bir anda parlayıp, sönecek birşey gibi görünmüyor. Elçilerin çoğu Norveç’ten olsa da, aralarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelenler de var. 3 isveçli kız varmış gönüllüler arasında mesela. Canlarım benim… Sizlerle aynı pasaportu taşımaktan gurur duyuyorum.

Bookmark and Share

Milky, Hot Mamas… Suck’em Or Not ? Emelim mi, Sabaha mı Bırakalım?

Türk blog yazarları biraz tembel. Haftada en az iki yazı girmek lazım. 3 yazı optimal. O yüzden RSS Reader’ın Türkçe bloglar kısmı neredeyse hiç kıpırdamıyor. Belki de yazacakları çok şey var, bir türlü ellerine alamıyorlar.

Bende bu var mesela. Yazılacak konulardan boğuluyorum diyebilirim. Aslında işim gücüm olmasa oturup günde 5 posta atarım. Evernote diye bir zımbırtı kullanıyorum. İnternette yabancı, yerli siteleri, tumblr ları dolaşırken karşıma ilginç, hoşuma giden birşey çıkarsa tarayıcıma koyduğum evernote widget’ına tıklıyorum, hoppp aletin içinde. İphone ile de senkronize oluyor. İçine kendi kafana göre notlar da alabiliyorsun. Bunu şurda kullanayım, bu videoyu koyayım, şu fotoğrafı da alırım gibisinden. Bu tüyoyu geçen gün Errorica Salt‘a da verdim. Sonra birilerinin paylaştığı Korhanello‘nun blog yazısını Evernote’un içine attım. Al sana mini bir posta…

Bu Korhanello‘yu ikinci okuyuşum. Bir yerde daha rastgeldim. Öyle bloglar hakkında eleştiri, övgü yazacak halim ve haddim yok. Korhanello beni eğlendiriyor. Kızgın, lafını esirgemeyen yazı tarzı ve bu tarza uygun profil fotoğrafı bence bloga yakışmış. Bunu da yeni aldım listeme…

Korhan, kadınların çocukları hakkında blog tutmasının blogosferde yarattığı kirliliğe dikkatinizi çekiyor. O abidik gubidikli, canım bebeğimli bloglara takmış kafayı. Ben işin emzirme tarafından tutayım diyorum. Tabii geleneksel Türk toplumunda kadınlar çocukları arka odaya götürüp emziriyorlar. Ya da ne bileyim arabanın camına hırkayı sıkıştırıp, canavarın gırtlağından aşşağı ılık sütü öyle akıtıyorlar.

[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Sapıkları Sallandıracaksın, Öyle Çok Daha Seksi

Poposuna kamçı yiyen kadınlarla ilgili yazıya ve ekteki videoya tepki gösterenler herhalde David Carradine‘in Tayland’da bir garderobun içinde, kafasına kendi geçirdiği bir torba ile penisi erekte haldeyken hakkın rahmetine kavuşmasına da bir anlam verememişlerdir. Kim suçlayabilir ki onları? Kadınları domaltıp kamçılamak hoş bir fikir. Hiç yapmadım o derecesini. Ama isterdim… Kafaya torba geçirmeyi ise bilemeyeceğim. Gelecek 10 senede yapacağım şeyler arasında yok en azından.

Özlemini çektiğim, arzuladığım, bunu yapmazsam gözlerim açık gider dediğim de fazla birşey yok aslında. İnsanın sınırlarını bilmesi lazım. Bazı şeyler yalnızca uzaktan güzel. Onları elde edebilmek için kendinden vermen gereken şeyler var. Bu bir hesap – kitap meselesi. O dolgun, taze, sulu, egzotik meyveleri yiyebilmek için o bahçeye girip, o ağaca tırmanmak gerek.

Bazıları hayatlarını o bahçenin içinde, o meyveleri yiyerek geçiriyor. Bu demek değil ki senin karınla, kocanla veya sevgilinle haftada bir misyoner pozisyonunda yaptığın seksin değeri yok. Muhakkak onun da kendi yaşadığın hayatın içinde bir değeri var.

Bu adamın adı Fakir Musafar. Kim olduğuna daha sonra geleceğim.

Meyve dedik, bahçe dedik de… O bahçenin ait olduğu malikanenin saygıdeğer ev sahiplerinden biri Musafar. Yine de ”O korse olmamış be güzelim” denilebilir. Ama adam oldurmuş kendine işte. Artık kafayı yemiş bir sapık olarak mı değerlendirirsin, yoksa tarikat lideri mi dersin? Ya da hepsinin ötesinde etnolog veya artist olarak mı adlandırırsın bu adamı, orası sana kalmış. Ta 1959′dan beri korseyle geziyor ama adam.

Nasıl ki okurla olan tartışmaların neticesinde, mahzende kırbaçlanan kadınların yer aldığı pornografiyi ben sanat olarak nitelendirirken, bazılarınız ”bana vuracak adamın amına korum” diye içgüdüsel bir tepki gösterdi, Musafar’ın icraatlarını da herbirimiz farklı değerlendireceğiz kuşkusuz.

İnterneti kullanıp da BM Ezine‘in den araklanmış fotoğrafları mail kutusuna almayan yoktur. (Yahu bu arada FF, FB, Twitter, Bloglar falan derken hala arkadaşlarından ”aa bak bu çok ilginçmiş” ya da ”bunu istioorrrrruuumm” diye mail alan var mı? Evlerinde gazyağı ile mi aydınlanıyor bu insanlar?) BM, Body Modification demek. Rabb’ ımızın bize verdiği vücudu beğenmeyip, onunla oynamak, değiştirmek anlamına geliyor. Rahmetli anneannem olsa böyle açıklardı. Dövme konusundaki görüşleri böyleydi çünkü. Ama o zamanlar kafasına, bacağına, şakaklarına, elmacık kemiklerine ve derisinin altına metal parça plantasyonunu yaptırarak şekil değiştirenler veya kasabın vitrinindeki koyunlar gibi kendini derisinden çengellere asıp, bundan aldığı zevk ile kukusunu ıslatıp, penisini kaldıran bir insan nesli de en azından misak-ı milli içersinde bilinmiyordu.

Biz genç bir cumhuriyet olarak belki bilmiyorduk ama Kuzey Amerika yerlileri ve Hinduların içinde bazı tarikatların böyle ritüelleri belki 1000 yıldır var. O kültürlerde muhakkak ayrı ayrı isimleri var bu yöntemin. Ancak günümüzde her yerde ingilizce’deki adı ‘‘Suspension’‘ kullanılıyor.

Çengellerle asıyorlar vücudu. Doğru takılmış herbir çengel 250 kiloyu taşıyabilecek kadar sağlam. Peki ya deri insanın vücudunu sağlayacak kadar sağlam mı? Bir santimetrekare deri 50 kilo ağırlık taşıyabilir. Suspension dan sonra sırtta oluşan yaraların kapanması için 2 ila 4 hafta beklemek lazım. Ancak profesyonel olarak gösteri yapanlar bu süreyi beklemiyor.

Acının hayatın bir parçası olması ve belirli dozlarda, ritüeller yardımıyla kendine acı vermenin felsefik açıklamaları tabi ki var. Bunu belki tartışılabilirsiniz. Ancak tartışılmayacak şey, böyle bir ritüel öncesi ve esnasına hissedilenler, salgılanan adrenalin ve endorfinin insanda orgazma varan, varmasa bile sonuçları benzeşen tepkiler uyandırması.

Türkiye’de icracısı var mıdır bunun bilmiyorum. İsveç’e de 2000 yılında bir Amerikalı getirmiş modayı. 4 yıl sonra 100 – 150 kadar kişi düzenli olarak kendini asıyordu. Elimdeki en son sayı bu. Aralarına yeni üyeler alıp, suspension olayını halka sevdirmek amacıyla yazları Malmö’de bir kamp yapıyorlar. Yiyecek, yatacak yer dahil 400 tl ye geliyor bu kampa katılmak. Fiyata bir kere asılmak dahil.

Tabi şimdi bu ürünü benim size satmam çok zor böyle. Ne yazsam boş… İyi işte öğrendik, ama asla yapmam deyip geçeceksiniz. Bir video var… Fakir Musafar‘ın da yer pilotu olarak katıldığı şu gösteriyi bir seyredin. Büyük ihtimal yine asmayacaksınız kendinizi. Ama lütfen söyleyin, şahane, egzotik, erotik, baştan çıkarıcı değil de ne?

Bookmark and Share

İskandinavya ve Finlandiya'da Penis Boyları, Göğüs Ölçüleri

Bu esprili görseli Önder göndermiş bana.

Cidden böyle mi, Öyleyse Finlandiya hayal kırıklığı yarattı bende

diyor.

Şöyle bir inceleyin, daha sonra hızlı ama mümkün olduğunca kapsamlı, öz bilgiler vereceğim.

Herşeyden önce Finlandiya’ya biraz haksızlık yaptıklarını söylemem lazım. Burada tasvir edilenler bir kere  Finli değil, zigenare, tattare veya Fince’de kullanılan adıyla mustalainen dediğimiz çingeneler. Gerçi Finliler’in kendi aralarında da siyah saçlı olanları az değil. Ancak özellikle çıkık elmacık kemikleri ve erkeklerinde androjen bir görüntüye sebep veren yüzhatları var.

Şu da bir gerçek ki Finli kızlar, kuzey ülkeleri kızları arasında kendi nüfuslarına oranladığınız zaman diğerlerinden daha az atraktif olabilirler dış görünüş olarak. Yani sayı ve oran olarak böyle. Yalnız Finli kızların güzelleri de inanılmaz güzel olur. Masumane bir güzellik. Kuzey’in köylüsü dememiz boşuna değildir Finliler için, kızları da köylü güzeli gibi olur ve hareket eder. Kötü anlamda söylemiyorum. Ben çok sempatik buluyorum onların bu davranış biçimlerini. Kaşarlıktan kesinlikle eser okunmaz suratlarında ve hareketlerinde. Açıkcası seks olarak da en iyi seksi Finli kızlar ile yapmanız mümkün. Çok utangaç gibi de olsalar, yatakta asla kasmazlar, örneğin İsveçliler genelde ya çuval gibi yatar ya da aşırı rahatlığın verdiği, yellenme gibi olayları da utanmadan yaparlar.

Bu arada Finliler İskandinavyalı olarak kabul edilmezler. İskandinavya haritalarında bunların ülkesi geçmez. Dillerinin ural dil familyasından olduğu biliniyor. Irkları ise bildiğim kadarı ile Cermen. Finlandiya’da yetişkinler arasında en normal ölüm şekli alkole bağlı arızalardan olan ölümler. İnanılmaz içerler. Kadını, erkeği… Bıçak taşımayı ve kavgayı severler. Bu yine ülkedeki çingene nüfusunun onlara bıraktığı bir miras olsa gerek.

Uzun bir ara not:

Fin çingeneleri, Finlandiya sıkıcı bir ülke olduğundan ve İsveç’in sosyal güvence şartları daha iyi olduğundan, kalabalık aileleri ile İsveç’e göçerler. Onları heryerde geleneksel kıyafetleri ile görmek mümkündür. Kadınları şişkin etekler ve üzeri bol aynalı, incik-boncuklu elbiseler giyer. Erkekleri ise koyu lacivert ya da gri, vatkalı kısa montlar ve muhakkak kumaş pantolon, makosen ayakkabı ile gezerler. Arka cepte muhakkak bıçak ve tarak olur. Kültür, ırk gibi ayraçlara dayanarak genelleme yapmaktan ne kadar kaçınsam da, günlük hayatta gördüğümüz kadarı ile bunlar asla bir işe girip çalışmaz. Son model gıcır gıcır steyşın Volvo kullanırlar. Steyşın arabanın esprisi; mağazalardan çaldıkları kıyafetleri veya elektronik eşyaları steyşının arka tarafında seyyar dükkan gibi açarak satmalarıdır. Bu arabaları olur olmaz yere parkedip, yazılan cezaları da ödemezler. Bu cezaları ödemekten kurtulmak için arabaları ailenin en küçük fertlerini üzerine yazarlar. Çocuklar 18 yaşına geldiklerinde milyon kronluk park cezaları borç olarak bunlar biner. Hiçbir zaman çalışarak ödeyemeyecekleri, çalışırlarsa da maaşlarından otomatik olarak kesileceği için, kriminal yolda devam etmek onlar için neredeyse tek çare olarak kalır.

Bu bilgiler ışığında Finli kadın ve erkekleri yukardaki betimleme ile eşleştirmek yanlış bilgi vermek olur. Göğüsler genelde küçük, görselde İzlandalı kızlara atfedilen gibi tasavvur edilebilir. Erkeklerin penis boyunu tam bilemeyeceğim. İnce ve solucan gibidir diyen biri olursa şaşırmam ama. Erkekleri çok sağlıksız görünür bunların genelde. Zayıf, soluk, renksiz, içe dönük olurlar. Yukarda belirttiğim gibi, hatırı sayılır bir bölümü hayatlarını alkolizm ile sonlandırır.

Danimarkalılar genelde utanmaz, asi ve kendilerini bir bok zanneden ulustur İskandinavlar arasında. Dillleri çirkinlikte Fince ile yarışır. Bir nebze diğer kuzey ülkelerine göre daha Avrupalıdır bunlar. O yüzden açıkcası kadınları açısından çok da dikkate değecek birşey yazamayacağım. Karakteristik bir Danimarka kadını nasıl olur, bir fikir edinmiş değilim. Bunların erkekleri diğer kuzey ülkeleri erkeklerine göre daha doğru düzgün tipli olurlar. Kuzeyli olmanın o tekdüzeliğini biraz esmerlikle kırabilirler. Görünüm olarak daha erkeksi oluyorlar. Yukardaki illüstrasyonda tam hakkını verememişler. Bana hep averaj penisleri varmış gibi gelmiştir. Şunu doğru yakalamış illüstratör; bunların erkekleri de daha kendileri ile barışıktır.

İzlandalı erkekler için söyleyebilecek fazla birşey yok sanırım. Bunlar Finli erkeklerin biraz daha normal tipli olanıdır diyeyim. Daha adam gibi adam olurlar. Kuzey ülkelerine çalışmaya gelip çok iyi entegre olurlar, dışardan farkedemezsiniz. Kadınlarda soyadı Gudrunsdottir, Emmanuelsdottir gibi bir sürü gacı var. Bunların kökeni adalıdır işte. Üzerinde küçük boy atlardan ve gayzerlerden başka hiçbirşey bulunmayan bu adadan gelen kızlar, aksine çok sıcakkanlı, güleryüzlü olurlar. Yukarda vücut özellikleri hem kadınlar hem de erkekler için oldukça iyi resmedilmiş. Kızlarının atraktiv olma oranı belki çok fazla değildir ama tatlı ve masum bir havaları her zaman olur. Seksi çok severler. Komplekssiz ve iyi sevişirler.

Norveçli erkekler ve kızları dışgörünüş olarak birbirinden ayırmamış arkadaş. Aslında doğru bir tespit. Bugüne kadar ne çok güzel, ne de çok çirkin bir Norveçli kız ya da erkek görmedim. Bunların cümlesi, bir köyün içindeki 6-7 ailenin birbiri ile çiftleşmesinden oluşmuş gibidir. Norveç zaten Kuzey Avrupa’nın köylüsü olarak kabul edilir. İsveçli kadınların dediğine bakılırsa erkeklerinin penisleri aynen yukarda resmedildiği gibi. Ancak  bu gerçekten metrik bir ölçüm mü, yoksa diğer pozitif özelliklerinden dolayı kadınların Norveçli erkeklere verdiği sempati puanı ile şişirilmiş bir söylenti mi? Norveçli erkeklerin pozitif özellikleri arasında, ülkenin refah seviyesinin şu anda petrolden dolayı diğer tüm kuzey ülkelerinden yüksekte olması vardır. Paradan daha seksi ne var? Bunların cebi doludur, boyunlarında altın kolye olur. Sarı saçlarının altına beyaz gömlek giymeyi severler. Dilleri kulağa çok eğlenceli gelir, genel tavırları da öyle. Kadınları güldürür, eğlendirir, hesapları öderler. Kakara kikiri yapmak için birebir olsalar da köylülükleri zamanla sıkabilir. Kızları sıkılgan ve içine kapanıktır, diğer burada bahsettiğimiz cinsdaşlarına nazaran.

İsveç… Yine başarılı çalışmış illüstratör burada. İsveçli kızların göğüsleri maşallahtır. Çok güzel şekilli ve dolgun olurlar. Evet, belki sırf İskandinavya ve kuzeyde değil, tüm dünyada kemik, yüz hatları vesaire baktığınız zaman, kızları ülkenin toplam nüfusuna kıyasla en fazla sayıda güzel hatunun olduğu ülke diyebilirim. Geldiğim ilk yıllar kafayı yeme durumu olsa da zamanla bal yiyenin baldan usanması durumu, çok çekici bulduğum bir ırk değil. Şimdi burada objektif olmaya çalışıyorum ama…

Ayrıca bu hatuncuklar seks konusunda oldukça iticidirler. Belki de ülkede bu kadar güzel hatunun bulunması bunların herbirinin kendine olan güvenlerinde derin yaralar açmaktadır. O yüzden yazın Alanya, Marmaris’e gittiklerinde halıcı ve dericilerden gördükleri ilgiye, onlarla deliler gibi sikişerek cevap verirler. Bu gariban oğlanlardan bazıları da hem bunlarla beraber olmak için, hem de Tr den götlerini kurtarmak için atlayıp Svea Rike’ye gelirler. Ancak o deliler gibi sevişen kızın yerine, binbir türlü psikolojik rahatsızlık ve güven sorunu yaşayan sinir enkazlarının koyunlarında bulurlar kendilerini. Hoş, bu Türk oğlancıkların arasından şanslı olup ta adam gibi hatunlara bile rastlayanlar ülkede bir kış gördükten sonra zırlamaya başlarlar.

Aaabbbi yeaaa… mmınakkoyiim, Allanya’da kraldım ben biliyon mu?. Üç tane derimont satyordum, aylık masrafım çıkıyodu. Sonra gelene gidene koyuyodum. Geldim bu siktiimin memleketine ayarım bozuldu şerefsizim. Nerden düştüm ben buraya?

Bu konuya fazla girmeyelim isterseniz. Konumuz iblisin yeryüzündeki suretleri değil çünkü bu postada.

Yukardaki tabloya bakınca, İsveçli erkeklerin penis boyları yüzünden utangaç olduğunu zannetmiyorum açıkcası. Çünkü Türk’ün ortalaması bu adamlarınkinin yanından geçmez. Gayet sağlam alet, edavat vardır arkadaşlarda. Ancak bunlar da psikolojik vak’a oldukları için sürekli kendilerini yetersiz görmektedirler. Bunda, artık son derce yerleşik ve karşı çıkması kesinlikle tabu olan feminizmin onları mental olarak da kısırlaştırmasının rolü vardır.

Mental olarak iğdiş edilmiş İsveçli erkek, kendi istekleri sorulmadan feminizme zorlanan İsveçli kadını asla tatmin edemez uzun vadede. Her genç İsveçli kız, iyi işi olan, sarışın bir İsveçli erkek ile izdivaç yapmak, kırmızı renkli bir villada oturup, bir köpek sahibi olup, 2-3 çocuk yapmak ister. Bu emeline ulaşır ulaşmaz, mahallenin sıhhi kurallara asla uymayan, kasasına sürekli siyah para basan, kıllı, arap kökenli pizzacısına, çocuklarını volvosuyla okula bıraktıktan sonra, restoranın önünden geçerken verir.

Edit: Seyretmiyorum Big Brother gibi programları. Bu postanın üzerine bir arkadaş göndermiş, ”sizin orada böyle mi yapıyorlar o programı?” diye. Cidden bakmıyorum, ama gazetelerin bazen başsayfalarında okuyordum haberini. Anders ile Helga yorgan altında blablabla diye… Ben de ilk defa görüyorum sizler gibi.

Best Of Big Brother Sweden – Watch more Funny Videos

Bookmark and Share

Medya Üzerine Haddini Aşan Tespitler. Bir de Gitar Blogu. Kısacası Notlar # 9

E kolay’ın kadınlara yönelik bir portalı var. Sağlık, cinsellik, moda vesaire konularının yazılıp, çizildiği. Meğerse bu portalın erkekler için olan versiyonu da varmış. Açıkcası hatırlamıyorum yine E kolay’dan mı, yoksa Mynet’den mi? Onun da şuradan farkına vardım; birgün FriendFeed’de açtıkları hesap ile beni takibe aldı bu portal. Aslında beni takibe almaları, beni adam yerine koyduklarından değil, spamın bir başka türü bu. Yani kafadan FF üyelerini geçiyorlar, günde 1500 kişiyi takibe alıyorlar. Aralarında 150 tanesi de sıkıntıdan bunları geri takibe alırsa kazanç sayılıyor. Sonra portalda çıkan haberlerin linklerine boğacaklar bu insanları çünkü.

Baktım neyin nesidir diye. İçerikten önce, FriendFeed gibi yaşayan, dönüşen bir küçük toplum modelinde ne gibi bir profil çiziyor, davranışları nedir, buna bakıyorum. Oldukça statik, yalnızca portalda çıkan yazıların, haberlerin kuru kuru linkler ile aktarıldığı bir profili yansıtıyorlar. Vergi dairesinde kayıdı olan, sahibi bilinen, markalaşmış, ancak arkasında birebir kontak kurabileceğim Celalettin Z. ya da Mr. Big gibi bir hesap sahibinin olmadığı bir FF profili. Dolayısıyla ilgimi çekecek birşey de yok. Soru sorsam cevabı gelmez, gelse de ortadan keser. Birşey ortaya atsam altına pozitif veya negatif yorum yazmaya da tenezzül etmez.

Sosyal medya uzmanı diyorlar. Guru, geek gibi eklentileri de var. Türkiye’de bu işlerin üniversiteleri falan var herhalde. Mezun olunca kartvizite de yazılıyor, gayet güzel duruyor. Yalnız iş alıyor mu bu arkadaşlar bilmiyorum. Alıyorlarsa da bu portallardan almıyor olmalılar. Kullanıcı açısından kullanılabilirliliği ve atraksiyonu sıfır (rakam ile 0) olan bu tip mecraları internet galaksisinde başıboş, terkedilmiş, yüzen reklam panosu görevi üstlenen hurda uzay gemilerine benzetiyorum ben.

Tabii ben bu işin amatörü olduğumu şöyle belli ediyorum. Sonuçta bu tip platformlar reklam alıyorlar. Alan da veren de memnun olmalı ki bu aynen devam ediyor uzun zamandır. Haksızlık da etmeyelim… İşin aslı, bunlar büyük kitlelere hitap ediyor, sürümleri oldukça fazla. Kıyıda köşede kalanların ise yaratıcı olup, nişlere kendilerini yönlendirmesi akıllıca.

Teknoloji ve internetin gözünü hep beraber yiyelim bu arada. Medya A.Ş lerin dünyanın parasına yaptırdıkları internet platformlarına, maaşlı kadrolarına, plazalarına kafa tutmak, ayda 149 kron 90 öre’ye mümkün. TL hesabı 30 liraya geliyor. Bu pazartesi postasının en altında sebebini söyleyeceğim. Önce kafama bu konuyu takan Alex Witjas‘a değineyim. Sitesinde fazla bir bilgisi de yok gerçi. 20 li yaşlarında bir grafik tasarımcı hatun. Konu etmeme sebep, kendi imkanlarıyla çıkardığı magazin.O kadar da alçakgönüllü prezente etmiş ki çalışmasını…

Self published mini-mag exploring sex & relationships

diyor. İşte bu kadar. Kıskandım, önünde saygıyla eğildim. Başından beri düşündüğüm bir projeyi hayata geçirmiş hatun. Markette rafta görsem, para verip alacağım birşey yapmış. Ya da neden kızın sitesinden direk olarak indirip, güzel bir kağıda basamıyorum? Henüz böyle bir sistemi bana sunmuyor Alex. Ancak teknik olarak mümkün bu. Örneklerini orada burada, yavaş yavaş görüyorum. Enkaz yığını, hantal uzay gemileri başıboş bir şekilde dolansınlar galakside, son teknolojiyi ve yaratıcılığını kullanan küçük, mobilize birlikler birbirinden bağımsız olarak bunlara ışık yılı fark atmak üzere.

Farklı, başka bir örnek Türkiye’den. Futuristikamag… Sitenin Türkçe versiyonu inşaat alanı. İngilizce versiyonunda gayet güze açıklamışlar ama.

Futuristika is Khalkedon-Istanbul based magazine dedicated to art in all of its various forms. We try to promote work from established and emerging artists together. Although we draw no lines and make no distinctions, we prefer the work to be unique, interesting. We simply love art, in a way of non-snob, but minimal aspect.

FriendFeed’den buldum bunları. Pagan kullanıcı adı ile başına bir iş gelmesinden korkup, kaçak güreşen bir arkadaş, Kabus Kerim adlı DJ’in podcast’ına da link vermişti. 60 ve 70 lerden Saykodelik törkiş funk hadisesi olarak.  Çocuğu tırsaklık ile suçlamak yanlış oldu belki. Yalnızca demode desek de olabilirdi. Trendsetter lara göre artık gerçek isim kullanmak moda. Bakın Facebook da bile herkes gerçek ismiyle ülkeyi kurtaracak aktivist hareketlere bir milyon imza topluyor… Futuristikamag’ın bir marka olmasına engel bunlar. İçerikten bile daha önemli bu tip ayrıntılar.

Yeri gelmişken, homoseksüel değilim ama arkadan vermeye doymam diye bir laf var, eşcinsel arkadaşlarım mazur görsün, insanın içinden gelenle dışarıya verdiği mesajların uymaması sorunsalına örnek vermek için söylemek zorunda kaldım. Bunu bu kadar sert alıp kalpleri kırmamak için biraz ters çevirip, değiştirelim. ”Rock and Roll severim aslında. Bir de elektrik gitarın sesi kulağımı tırmalamasa…”

Rock and roll ve elektrik gitar deyince… Yeni blogum Gitari.st i büyük bir ihtimalle buradan takip edecek insan sayısı fazla olmaz. Ancak müzik dinlemeyi sevenler için arada bir yapacağım albüm tanıtımı ve bu albümlerden örnek parçalar belki aranızdan rock, jazz, blues sevenlere birşey ifade edebilir.

Bir dostum bana aklı veriyor güya:

5 Posta’da bahsettiğin konular yüzünden bazı yeteneklerinin gözardı edilmesine sebep veriyorsun. Kafanı kullansan kendin için daha yararlı şeyler yapman mümkün.

Sağolsun, hem iltifat ediyor hem de beni düşündüğü için böyle söylüyor. Bense böyle bir blogda anonim olarak yazmaktan çok mutlu ve huzurluyum. Ayrıca pornografi mükemmel bir turnusol kağıdı görevi görüyor.”Kimin bloguna yorum yaptığına, kimin feedine layk verip ismini onun ismi ile yanyana koyduğuna dikakt et” tarzı bir düşünüşle mahalle baskısı oluşuyor belki ister istemez. İşte tüm bunlara rağmen, yine de olumlu veya olumsuz yorum yapmaktan çekinmeyen insanları, ismine ve rumuzuna ve titrine bakmadan sanal da olsa ”gerçek dost” diye nitelendiriyorum. Biraz ota, boka bulaş, bunları yaparken dangalak a dangalak de.  Sonra bir dur etrafına bak. Kimler kalmış, kimler kaçmış…

Kalanlardan biri Muammer Okumuş. Herhalde 2 sene oldu onun bloguna bir yazı yazmak için söz vereli. Geçenlerde, ”her görüşüne katılmasam da takip ediyorum. Bu arada bana verdiğin sözü de yerine getirmeni bekliyorum” diyerek bir ayar verdi bana. Bitirirken, bu postanın başında bahsini ettiğim konuya döneyim;

Mynet, E kolay gibi medya aktörleri, yalnızca 149 kron 90 öre masrafla, kullanıcıları ile daha iyi bir diyaloga girebilecekken bunu akıllarına bile getirmemeleri veya pasajlarda binlerce TL lik kira ödeyip, pahalı gazete ilanlarına kendilerini bırakan Ibanez ve Cort bayilerinin neden kahve parasına tenezzül edip, bir paylaşım platformu yaratamaması üzerine olan yazımı, Muammer ve Burcu’nun ortak yazdıkları blogları Moth and Moth‘da okuyabilirsiniz. (Henüz yayınlanmamış olabilir. Ben bu postayı atayım, Muammer yazıyı girdiğinde girer.)

Bookmark and Share

Çocuk Klasiklerine Önem Verin

Memur, bürokrat çocuğu olmanın dezavantajlarından, bir bakış açısına göre de avantajlarında biri sürekli yer değiştirmek. Sırf İstanbul’da beş defa taşındık. Bunun doğal sonucu olarak sürekli arkadaş çevrem değişti. Bu, insanın o yaşlarda biraz daha kendi iç dünyasına yönelmesine sebep oluyor. Eğer bir de aileden dolayı kitap okuma alışkanlığı denen hastalık kana geçtiyse… Okuma alışkanlığını kaybedeli çok uzun zaman oldu gerçi. Fakat bir çocuğun gelişimindeki en önemli döneminde benim kitaplara gömülmem, bugünkü ben olmamda büyük rol oynamış olsa gerek.

Öyle hava atmamı gerektirecek kitaplar da değil bunlar. Nedir ki, çocuk klasikleri işte. Daniel Defoe’den tut, Rudyard Kipling‘e, oradan da R.L. Stevenson‘a kadar bir potpuri. Kara Lale‘si, Monte Cristo Kontu, hatta bunun içine skindirik Kemaletin Tuğcu‘yu da katalım isterseniz.

Bu ve nicelerini yaşıtlarım sokaklarda top oynarken, kovboyculuk oynarken eve kapanıp, okudum. Kitapların bana verdiği hayal dünyasının o zenginliği, sokaktaki kuru gürültü ve toz topraktan daha ilginçti.

Boşuna değil, bunları çocuk klasikleri adı altında topluyorlar. Böyle deniyor ama, kaç aile çocuğuna tüm bu klasikleri okutuyor? Otun, bokun çizgi filmini yaptılar. Onu seyredince kitabı okumaya heves duymuyor olabilir çocuklar. Ancak o dil ve hayal zenginliği zannedersem beni yaşıtlarım arasından biraz sıyrılmamı, başka türlü düşünmeye başlamamı sağladı.

Nitekim bu klasikler serisi bittikten sonra o her çocuğun bir dönem merakını uyandıran Tanrı, varoluş, yokoluş, insanlığın başı ve sonu gibi konulara ilgi duyma devri başlıyor. Köprünün kırıldığı nokta da burada başladı benim için zannedersem. Çünkü bu sorulara, endişelere cevap vermesi beklenen kitabın dilindeki aşırı basitlik, içeriğindeki incir çekirdeğini doldurmayan açıklamalar, hayal gücümü zorlamama rağmen beni açıkcası büyük hayal kırıklığına uğrattı diye hatırlıyorum.

Aradan onca zaman geçti… Yaş kemale erince de birkaç kez elime aldım o kitabı. Küçük bir çocukken hakkında vardığım yargıda bir değişiklik olmaması beni şaşırtmadı.

Bu işin tabii ki bilenleri, araştıranları var. Eminim çok başka şeyler söyleyebilirler. Benim sığ olarak gördüğüm şeylerin altında derin anlamlar, yorumlar olabilir. Dürüst konuşmak gerekirse, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben o treni kaçırmış olabilirim. Ama yolu yaya gelirken çok başka şeyler öğrendim.

Oldukça alçakgönüllü bir insanım diye tarif edebilirim kendimi. Yine de kendi yaşam felsefeme göre yaşamak, doğruyu yanlıştan ayırmak için Marx’ın, Jesus’un, Manitu’nun, Muhammed’in, Torah’ın, Mustafa Kemal’in manifestolarına ihtiyacım yok diye düşünüyorum. Şöyle basitce örneklendireyim.

3281 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam:

“(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!” demişti. İçlerinden dirayetli bir kadın:

“Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?” diye sordu.

“Aklınızın noksanlığı, şahidlikte, iki kadının şehadetinin bir erkek şehadetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır” cevabını verdi.”

Kaynak: http://dinkulturum.blogspot.com/2010/01/kadnlar-hakknda-hadisler.html

Bir aşağıdaki doktrin merkezinin kadınlar hakkındaki söylemi ise kimi kesimlerce yukardakinin panzehiri sayılan, kimi kesimlerce de aralarında bir çelişki ve birbirini soyutlama bulunmayan bir ideolojinin söylemi.

Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, bazusiyle, azmiyle koruma ve müdafaaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa görevini yerinde getirebilir. Her halde kadın çok yüksek olmalıdır. ( 1925 )

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:II, 1952)

Ehh, bir öncekine göre daha nötral bir tonda olsa da kadını ve dolayısıyla bireyi ulusun, milletin malı olarak gören bir zihniyet bana açıkcası tam uymuyor.

Şuna ne dersiniz?

A photographer who doesn’t photograph women is no photographer, or only a third-rate one. Meeting a woman anywhere teaches you more about the world than reading Balzac. Whether it be a wife, a woman encountered by happenstance, or a prostitute, she will teach you about the world. In fact I build my life on meeting women and I have hardly read a book since primary school.

Türkçeleştirmeye çalışayım:

Kadını fotoğraflamayan bir fotoğrafçıyı fotoğrafçı diye kabul edemeyiz. Ancak olsa olsa, 3. sınıf bir fotoğrafçı olur bu. Herhangi bir yerde karşılaşacağınız bir kadın size Balzac’ın kitaplarında çok daha fazla şey öğretecektir dünya hakkında. Üstelik bu kadın rastgele karşılaştığınız bir kadın olabilir. Bir eş olabilir, hatta bir fahişe olabilir. Farketmez.. Hayata ve kendime dair ne biliyorsam bunu kadınlarla olan karşılaşmalarımdan öğrendim. İlkokuldan sonra doğru düzgün bir kitap okuduğumu bile hatırlamıyorum.

Ne bir devlet adamı, ne de bir peygamber bunu söyleyen. İlk cümleden de anlayacağınız gibi, bu kişi bir fotoğrafçı. Nobuyoshi Araki.

Eğer sıradan, işinde, gücünde bir dünya vatandaşı iseniz Araki’nin sanatını kocanıza, karınıza, çocuklarınıza, annenize, babanıza göstermekten utanıp, sıkılacaksınız. Ama milli marşınızı göğsünüzü gere gere okuyup sevdiklerinizi atıyorum, dünyanın bir ucundaki adı Afganistan olan ülkeye gönderip, tabutta geri almayı kabulleneceksiniz. Ya da cumaları veyahut pazarları çamurdan ve kaburgadan olduğunuzu gökyüzüne haykıracaksınız.

Dünyanın gittikçe yaşanmaz biryer olmasına şaşırmamalı, değil mi?

Çocuk klasiklerine önem verin !!! Küçük yaşta masala, hikayeye, fanteziye, hem de en kalitelisine doyurun çocukları. Sonra bunların ikinci, üçüncü sınıf kalitede olanlarına boğulup, gerçekle fanteziyi ayırdetmekte zorlanmasınlar. Bir de bu blogda attığım şu belki de en güzel videolardan birini ailece ezberinize alın, anlayın, özümseyin. Dersem ayıp mı etmiş olurum?

SymphonyOfScience.com

Bookmark and Share

Üç Fotoğraf, Erotizm ve Pornografi, Sınırlar

Erotik ile pornografiyi ayırabiliyor musunuz? Gerçek hayatta veya film, fotoğraf, basılı, internette ne gibi görseller sizi tahrik ediyor? Sınırı nereye koyuyorsunuz? Bazı şeyler sizleri durduğunuz yerde yutkundurup diğerleri suratınızı buruşturarak başka yöne bakmaya mı zorluyor?

Sinema ve tv de, internetde, basılı yayınlarda erotizm ve pornografinin sınırları nerde başlayıp, nerede bitiyor, bunu tespit etmek oldukça güç. Sınır, hangi görüntülerle aşılır ve sıradan vatandaş için bir tat, bir doku yerine ‘’Ohaaa a.k. aile var, çocuk var, yasaklayın bunları’‘ tepkisi doğurur? Ok olan nedir, olmayan nedir?

Benim tahamül sınırım geniş. Ama herkes gibi sınırlarım var. Sınırlar derken, aşırı tepkiyi gerektirecek birşey yok belki ama. Mesela çok fazla ilgi duymadığım halde internette çok konuşulan bir fenomen olduğu için, atın düzdüğü adamın kaportayı dağıtışına bakabildim. Erkekler arasında eşcinsel sekse ise bakamıyorum. Bakamıyorum değil de, bakmamayı tercih ediyorum.

Hani Jerry Seinfeld’ın kolej yıllarında bir koşu yarışmasında erken start alarak yarışı kazanmasının ardından insanların neden kariyerini atlet olarak sürdürmediği sorusuna verdiği ‘’I choose not to run’‘ ın versiyonu olarak ‘’I choose not to watch’‘ diyeyim bende. Domalmış bir erkeğin arkadan düzülürken tüm takımlarının arkadan görünüşü bana itici geliyor. O sebeple… Garip bir örnek mi oldu? Daha halkın anlayabileceği şekilde ifade edeyim.

Şöyle ki, bu ülke bile Hülya Avşar’dan ekran önünde mastürbasyonu göreli herhalde bir 20 sene oldu. Yatakta uzanmış bir Hülya, elini külodunun içine sokuyor. Ünlü sahne bu. Sinema branşını çok yakından takip etmiyorum ama herhalde bunun üzerine bir erkek oyuncunun mastürbasyonunu göremedik bu 20 senede. Yani var tabii.. Ama genel olarak kamera erkeğin suratını alıp, kısılmış gözlerine fokus yapıyor. Aşşağıda elin hareketlerini tahmin edebileceğimiz ipuçları da izleyiciye veriliyor.

Hani diyeceksiniz, kadının mastürbasyonu gösterilirken de vajinayı ayırıp, gözümüze sokmuyorlar. Evet onu sokmuyorlar ama zaten üç aşşağı beş yukarı kadının mastürbasyonu da o kadar . Bitimindeki titremeler, göğüslerin üzerindeki derinin tavuk derisi halini alması vesaire, bunlar da güzel ayrıntılar ama. Mastürbasyonu pratiğindeki gibi tasvir edeceksek erkeğinki çok daha kompleks, görsel olarak.. . Sinema perdesinde, klasik bir erkek mastürbasyonu tıpkı gerçek hayattaki gibi boşalma ile sonuçlanıyor. Sonra bakıyoruz, kahramanımız paketi tekrar pantolonun içine sokuyor. Bu da saçma işte. Tıpkı işerken olduğu gibi son damlaya kadar onu sıkmak, sallamak lazım. Buraları atlanıyor. Sonra da birşeye kurulamak gerekli. Hiç bunu yapmadan pantolonunuzun içine soktunuz mu o aleti? Olmaz öyle şey. Tabii bunun ötesinde kutsal spermin ekranda görünmesi de oldukça büyük bir tabu. Ben hiç görmedim.

Kadın cinsel organı gösterilebilirlerin arasında. Haksızlık yapmayalım, erkek cinsel organı da son yıllarda sinemada, dergilerde gösterilmeye başlandı. Ancak ereksiyon hala tabu. Ticari bir filmde her türlü kuku, penis görebilirsiniz, ama sertleşmiş bir penisi göstermek, o işi bir anda ‘’pornografi’‘ kategorisine atıyor. İlginçtir cinselliği tabularla yüklü olan kadının bile mastürbasyonu ve cinsel organı gözler önünde. Penis hala baskı altında. Ekürisi sperm de öyle.

Buna bağlı, diğer kafamı kurcalayan lginç konu ise, söz konusu materyalin erotik veya pornografik olarak değerlendirilmesi ile tahrik edici, kışkırtıcı, kafaları karıştırıcı olmasının arasında bi alaka olmadığı. örnek verecek olursam, ki vermek istiyorum bu örneği:

Bir önceki postada Pirelli çekimlerinden ve fotoğrafçısından bahsederken çıplak kadının hayvan cinsinden olan at ile beraber tasvirinin örneğini verdim. Bu çok kabul gören, bizi şaşırtmayan bir birliktelik. Hatta çoğu zaman biz izleyen için atın orada estetik olmaktan başka bir değeri yok. (Kadın için farklı olabileceğini söylemiştim).

O fotoğraf setindeki fotoğrafçının bir an ben olduğumu farzedelim. Met-Art ya da Hegre’nin kızlarından biri de tamamen çırılçıplak bir biçimde at üzerinde bu çekimleri yapmış olsun. Bir çalışma ortamı içinde bulunduğumuz için herhangi bir cinsel arzu duyacağımı tahmin etmiyorum modele karşı. Ayrıca karşı cins yalnızca çıplak diye beynimin belirli yerlerinin harekete geçtiği çağı da biraz geçtim galiba.

Ancak bir önceki yazımdan sonra aklıma geliverdi, tabii sözlük’te bana atfedilen o cidden gurur verici ‘’first class ruh hastası’‘ tanımına da uyacak şekilde şunu düşündüm. Dediğim gibi hatunun verdiği pozlar ve çıplaklık beni zerre kadar etkilemeyecekti. Fakat farzedelim tıpkı benim düşündüğüm gibi model atın üzerinde o pozları verirken, ortamı da çok rahat bulmasından ötürü acaba olayın etkisi altında kalıp kukusunda bir nemlenme yaşar mıydı? Bunu da böyle kabul edelim, velev ki altı ıslanmış olsun. Tropik rüzgar memişlere vuruyor at rahvan koştukça. Rahvan koşuşun da güzel bir ritmi var. Hayvanın omurga kemikleri falan direk modelin cinsel organının altında oynuyor. Ehh, bazı kadınlarda kontrolsüz güce tapma şeyi de var… Yani hayvan en az 700 kilo ve 60 santim. Birşey olacağından değil ama… Böyle bir kanlı, canlı makineyi altında hissetmek…. Ben kadın olsam etkilenirdim.

Çekim bitiyor ve model attan inip, üstünü değiştirmeye (giyinmeye) gidiyor diyelim. Hayvansever bir yönetmen olarak atı okşayıp, havuç vereceğim belki… Bir yandan elimdeki havucu elimi kaptırmadan hayvanın ağzına tıkıyorum, bir yandan da yelesini okşuyorum. İşte o an gözüme takılıyor…

Simsiyah, kadifeden tüyleri olan hayvanın sırtında, tam da modelin oturduğu yerde, köpüklü bir ıslaklık gözüme çarpıyor. Her aklıbaşında insan gibi bu ıslaklığı ve konsantrasyonunu parmaklarımla kontrol etmek istiyorum. Ancak nasıl şarap tadan bir somellier için bardak, direkt olarak bulaşık makinesinden çıkarılıp içine şarap koyulmaz, şarabı mahvetmemek için… Ben de parmaklarım bu harika kompozisyonu bozmadan önce muhakkak atın derisinin üzerinde hayvanın kokusu ile beraber kadının cinsel organının ve suyunun karışarak bıraktığı kokuyu duymak isterdim. Hatta mümkünse bir fotoğraf…

Tüm bunlar tabii bile bile lades demek. Yani o kokuyu içime çektikten sonra bütün mesleki kariyerimi o modeli elde etmek için verebileceğimi de baştan biliyorum.

Çıplaklık, erotizm, pornografiyi bu fotoğraf setinin neresinde bulacağız o zaman? İnsan o kadar basit bir yaratık değil. Duyu organlarımız ile aldığımız sinyalleri herbirimiz farklı değerlendiriyoruz. Beş parmağın beşi kesinlikle bir değil.

Erotik ile pornografiyi ayırabiliyor musunuz? Gerçek hayatta veya film, fotoğraf, basılı, internette ne gibi görseller sizi tahrik ediyor? Sınırı nereye koyuyorsunuz? Bazı şeyler sizleri durduğunuz yerde yutkundurup diğerleri suratınızı buruşturarak başka yöne bakmaya mı zorluyor?

Sinema ve tv de, internetde, basılı yayınlarda erotizm ve pornografinin sınırları nerde başlayıp, nerede bitiyor, bunu tespit etmek oldukça güç. Sınır, hangi görüntülerle aşılır ve sıradan vatandaş için bir tat, bir doku yerine ‘’Ohaaa a.k. aile var, çocuk var, yasaklayın bunları’‘ tepkisi doğurur? Ok olan nedir, olmayan nedir?

Benim tahamül sınırım geniş. Ama herkes gibi sınırlarım var. Sınırlar derken, aşırı tepkiyi gerektirecek birşey yok belki ama. Mesela çok fazla ilgi duymadığım halde internette çok konuşulan bir fenomen olduğu için, atın düzdüğü adamın kaportayı dağıtışına bakabildim. Erkekler arasında eşcinsel sekse ise bakamıyorum. Bakamıyorum değil de, bakmamayı tercih ediyorum. Hani Jerry Seinfeld’ın kolej yıllarında bir koşu yarışmasında erken start alarak yarışı kazanmasının ardından insanların neden kariyerini atlet olarak sürdürmediği sorusuna verdiği ‘’I choose not to run’‘ ın versiyonu olarak ‘’I choose not to watch’‘ diyeyim bende. Domalmış bir erkeğin arkadan düzülürken tüm takımlarının arkadan görünüşü bana itici geliyor. O sebeple… Garip bir örnek mi oldu? Daha halkın anlayabileceği şekilde ifade edeyim.

Şöyle ki, bu ülke bile Hülya Avşar’dan ekran önünde mastürbasyonu göreli herhalde bir 20 sene oldu. Yatakta uzanmış bir Hülya, elini külodunun içine sokuyor. Ünlü sahne bu. Sinema branşını çok yakından takip etmiyorum ama herhalde bunun üzerine bir erkek oyuncunun mastürbasyonunu göremedik bu 20 senede. Yani var tabii.. Ama genel olarak kamera erkeğin suratını alıp, kısılmış gözlerine fokus yapıyor. Aşşağıda elin hareketlerini tahmin edebileceğimiz ipuçları da izleyiciye veriliyor.

Hani diyeceksiniz, kadının mastürbasyonu gösterilirken de vajinayı ayırıp, gözümüze sokmuyorlar. Evet onu sokmuyorlar ama zaten üç aşşağı beş yukarı kadının mastürbasyonu da o kadar . Bitimindeki titremeler, göğüslerin üzerindeki derinin tavuk derisi halini alması vesaire, bunlar da güzel ayrıntılar ama. Mastürbasyonu pratiğindeki gibi tasvir edeceksek erkeğinki çok daha kompleks, görsel olarak.. . Sinema perdesinde, klasik bir erkek mastürbasyonu tıpkı gerçek hayattaki gibi boşalma ile sonuçlanıyor. Sonra bakıyoruz, kahramanımız paketi tekrar pantolonun içine sokuyor. Bu da saçma işte. Tıpkı işerken olduğu gibi son damlaya kadar onu sıkmak, sallamak lazım. Buraları atlanıyor. Sonra da birşeye kurulamak gerekli. Hiç bunu yapmadan pantolonunuzun içine soktunuz mu o aleti? Olmaz öyle şey. Tabii bunun ötesinde kutsal spermin ekranda görünmesi de oldukça büyük bir tabu. Ben hiç görmedim.

Kadın cinsel organı gösterilebilirlerin arasında. Haksızlık yapmayalım, erkek cinsel organı da son yıllarda sinemada, dergilerde gösterilmeye başlandı. Ancak ereksiyon hala tabu. Ticari bir filmde her türlü kuku, penis görebilirsiniz, ama sertleşmiş bir penisi göstermek, o işi bir anda ‘’pornografi’‘ kategorisine atıyor. İlginçtir cinselliği tabularla yüklü olan kadının bile mastürbasyonu ve cinsel organı gözler önünde. Penis hala baskı altında. Ekürisi sperm de öyle.

Buna bağlı, diğer kafamı kurcalayan lginç konu ise, söz konusu materyalin erotik veya pornografik olarak değerlendirilmesi ile tahrik edici, kışkırtıcı, kafaları karıştırıcı olmasının arasında bi alaka olmadığı. örnek verecek olursam, ki vermek istiyorum bu örneği:

Bir önceki postada Pirelli çekimlerinden ve fotoğrafçısından bahsederken çıplak kadının hayvan cinsinden olan at ile beraber tasvirinin örneğini verdim. Bu çok kabul gören, bizi şaşırtmayan bir birliktelik. Hatta çoğu zaman biz izleyen için atın orada estetik olmaktan başka bir değeri yok. (Kadın için farklı olabileceğini söylemiştim).

O fotoğraf setindeki fotoğrafçının bir an ben olduğumu farzedelim. Met-Art ya da Hegre’nin kızlarından biri de tamamen çırılçıplak bir biçimde at üzerinde bu çekimleri yapmış olsun. Bir çalışma ortamı içinde bulunduğumuz için herhangi bir cinsel arzu duyacağımı tahmin etmiyorum modele karşı. Ayrıca karşı cins yalnızca çıplak diye beynimin belirli yerlerinin harekete geçtiği çağı da biraz geçtim galiba.

Ancak bir önceki yazımdan sonra aklıma geliverdi, tabii sözlük’te bana atfedilen o cidden gurur verici ‘’first class ruh hastası’‘ tanımına da uyacak şekilde şunu düşündüm. Dediğim gibi hatunun verdiği pozlar ve çıplaklık beni zerre kadar etkilemeyecekti. Fakat farzedelim tıpkı benim düşündüğüm gibi model atın üzerinde o pozları verirken, ortamı da çok rahat bulmasından ötürü acaba olayın etkisi altında kalıp kukusunda bir nemlenme yaşar mıydı? Bunu da böyle kabul edelim, velev ki altı ıslanmış olsun. Tropik rüzgar memişlere vuruyor at rahvan koştukça. Rahvan koşuşun da güzel bir ritmi var. Hayvanın omurga kemikleri falan direk modelin cinsel organının altında oynuyor. Ehh, bazı kadınlarda kontrolsüz güce tapma şeyi de var… Yani hayvan en az 700 kilo ve 60 santim. Birşey olacağından değil ama… Böyle bir kanlı, canlı makineyi altında hissetmek…. Ben kadın olsam etkilenirdim.

Çekim bitiyor ve model attan inip, üstünü değiştirmeye (giyinmeye) gidiyor diyelim. Hayvansever bir yönetmen olarak atı okşayıp, havuç vereceğim belki… Bir yandan elimdeki havucu elimi kaptırmadan hayvanın ağzına tıkıyorum, bir yandan da yelesini okşuyorum. İşte o an gözüme takılıyor…

Simsiyah, kadifeden tüyleri olan hayvanın sırtında, tam da modelin oturduğu yerde, köpüklü bir ıslaklık gözüme çarpıyor. Her aklıbaşında insan gibi bu ıslaklığı ve konsantrasyonunu parmaklarımla kontrol etmek istiyorum. Ancak nasıl şarap tadan bir somellier için bardak, direkt olarak bulaşık makinesinden çıkarılıp içine şarap koyulmaz, şarabı mahvetmemek için… Ben de parmaklarım bu harika kompozisyonu bozmadan önce muhakkak atın derisinin üzerinde hayvanın kokusu ile beraber kadının cinsel organının ve suyunun karışarak bıraktığı kokuyu duymak isterdim. Hatta mümkünse bir fotoğraf…

Tüm bunlar tabii bile bile lades demek. Yani o kokuyu içime çektikten sonra bütün mesleki kariyerimi o modeli elde etmek için verebileceğimi de baştan biliyorum.

Çıplaklık, erotizm, pornografiyi bu fotoğraf setinin neresinde bulacağız o zaman? İnsan o kadar basit bir yaratık değil. Duyu organlarımız ile aldığımız sinyalleri herbirimiz farklı değerlendiriyoruz. Beş parmağın beşi kesinlikle bir değil.

[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

Takvim Kızlarının Köpek ve Horozlarla Flörtü

Gökberk Bilgin, İtalyanlar için ”paçavrayı bile pazarlamasını biliyorlar” diye konuşmuştu. Aslında konu kahve idi. Espressoyu nasıl yapıp, servis ettiklerinden bahsediyordu.

Barista, kepçenin içindeki eski kahve posasını makinenin altındaki çöp toplama düzeneğine boşaltırken, nasıl ihtişamlı bir şekilde makinenin kenarına vuruyor. Tak, tak, taaaakkkk… Bütün müşteriler bu sesi duymalı… Sonra ani ve kararlı el hareketleri ile kahve öğütücünün porsiyonlamaya yarayan düzeneğinin kolunu çekip, bırakıyor. Hepsi planlanmış, düzenli hareketler ile bu kahve kepçenin içine bastırılacak, kepçe makinaya takılacak, 20 ila 30 saniye arasında bu kahvenin özel espresso fincanına süzülmesine müsaade edilecek. En sonunda da servisi var. Gökberk’in dediğine göre, benim de gözlerimle görüp, teyid edebileceğim şekilde, fincanın içindeki 2 yudum espresso sanki cumhurbaşkanından özel kuryeyle geliyormuşcasına tüm salonda, neredeyse göğüs hizasında dolaştırılarak önünüze koyulacak.

Nedir? Sonuçta kuş gagasını dolduracak kadar bir kahveden bahsediyoruz. İtalyan bunu da böyle satıyor işte. Bizde Türk restoranında Türk kahvesi ısmarladığınız zaman, arkada bir yerde gizlice yapıyorlar, önünüze neredeyse utanarak getiriyorlar.

Ne satarsan sat, ürününe bir exclusive havası verdiğin zaman milleti önünde köpek etmen mümkün.

Giovanni Battista Pirelli, 1872 de Milano’da, daha sonraları adı ile anılacak Pirelli firmasını kurarken konsepti belirlemede ırkının özelliklerinden yardım alıyor tabii ki. Hayret !!! O zamanlar bugün benim friendfeed’de tanıdığım marka uzmanları, buzz expertleri falan da yok. Herhalde körün el yordamı ile iş yapması gibi o da Pirelli takvimlerinin bu lastik markasını daha değişik bir kategoriye taşıyacağını bulmuş olmalı. 1964 de basılmaya başlanmış Pirelli takvimi. 74 de, dünyadaki petrol krizinden dolayı 10 senelik bir ara vermişler bunu basmaya. 84 den günümüze kadar da süregelen, her sene Pirelli bayilerinin özel müşterileri ve özenle seçilmiş VIP lere dağıtılan, bu grupların dışnda kalan sizlerin de sanki bir matahmış gibi her sene beklediğiniz bir matbuattan bahsediyoruz.

Bu seneki takvimi ünlü fotoğrafçı Terry Richardson çekmiş. Ne yalan söyleyeyim, haberim yoktu. Bunun sebebi, bugüne kadar orada, burada gördüğüm Pirelli takvimlerinin benim için birşey ifade etmemiş olması diyelim. Hatta geçenlerde bu takvim çekimlerinin konu alındığı bir video da gördüm. Bırakın bunu bloga taşımayı, videonun play tuşuna bile basma isteği uyanmadı içimde. Dün Ozztrojen’in friendfeed’de açtığı bir konu üzerine, biraz da o feed de Deniz Eda’nın ayarı vermesi üzerine yazıya alayım dedim. Hazır bugün paylaşacak çok fazla ilginç, karışık linkler de yokken…

Ozztrojen takvimdeki bir fotografa takılmış. Modellerden biri şuh bir ağız pozu ile dilini kucağında taşıdığı horozun ibiğine atmış. Ozz soruyor; ”bunu çekici buluyor musunuz?” Kadınların bu tarz meraklı sorgularını sevimli buluyorum. Anlayamamak ile merak arası… Biraz hayal kırıklığı, hafif kızgınlığa kaçar gibi, ama tam öyle de değil. Tamamen farklı dünyalarda yaşıyoruz tabii. Cinsellik o kadar masum bir olgu değil. İçinde çok karanlık ögeler, bilinçaltının en duymaya, görmeye tahammül edemeyeceğiniz parçalarını taşıyor. Sizce öyle değil mi? Öyle değilse, bence ne kendinize ne de karşınızdaki insana bu rahatlığı ve şansı vermemişsiniz o zaman.

(Bu postada kullandığım görseller SSENSE adlı moda sitesinin reklam kampanyasından.)

Model kız, kolundaki horozun belki bizde bir kadın cinsel organı çağrışımını yaratması beklenen ibiğine son derece banal bir dil çıkarma değil de, ağzında biriktirdiği tükürüğü yukardan aşşağı gagaya sızdırsa, hatta horozun cinsel organının olduğu bölümdeki tüyleri de parmakları ile ayırsa, ve de fotoğraflar o kadar rötuşlu olmasa Ozz’a pozitif bir cevap verebilirdim. Ama hayır… Çünkü bundan iyisini gördüm ben. O fotoğrafları kullanmak için bir yere ayırmadığıma yanarım. Moda branşı ve buna bağlı reklam kampanyalarında artık yavaş yavaş işlenen bir bestiality modası gözlemliyorum. Hatta sextoys branşı da bu akıma ayak uydurmuşa benziyor. Şimdi adını vermeyeyim, bir arkadaşım mesaj atmış. Bana şu siteye bir göz atmamı tavsiye ediyor. Cidden ilginç…

Çıplak kadın vücuduna bugüne kadar en iyi uyan hayvan at olarak tasvir edildi hep. Pornografik manada demiyorum, çoğunuz çıplak bir kadını at sırtında yelenin ve saçların savrulduğu bir rüzgar eşiliğinde gördünüz. Ata binenleriniz bilir o duyguyu. Hem salıncakdaki apışarasında duyduğunuz o his, hem de bir kadın olarak çıplak cinsel organının atın sırtına yapışıp, hayvanın vücudundaki hareketlenmeleri direk olarak organınıza almak. Rüzgarın meme uçlarını dikleştirmesi… At gibi yüzlerce kiloluk, aslında tamamen vahşi olan, kontrolü imkansız gibi görünen bir hayvanın üzerinde  onunla bir bütün oluşturarak oturmak. Rahvan, tırıs ya da dörtnala, her türlü koşuşun darbelerini kasıklarda ve organında hissetmek… Eyersiz… Ya da fotoğraf kompozisyonunda çıplak bir çift bacağın iç baldır tarafının ıslak bir köpek burnu ile kesik kesik, gittikçe yukarı çıkacak bir biçimde koklanması. Bunlar hiç kuşkusuz biz erkeklere bir ereksiyon değil belki ama, hayal gücümüzü gıdıklayan, beynimizin keşfedilmemiş bölgelerini stimule etmemize yarayan antrenmanlar veriyor. Kadınlara da birşey vermeli diye düşünüyorum..

Bu yüzden Pirelli kızının o pozu bende tahrik, provoke duygusu yerine ‘’beeeeehhhh, metro niye gecikti’‘ diyecek bir ruh hali bıraktı geriye. Pirelli genel müdürü olsam;

Mr Richardson, biz kocaman bir İtalyan ulusunun zevkini, alışkanlıklarını ürünlerimizde yansıtmak istiyoruz. Yüz firma içinden birisi olmak değil, Pirelli olmak hedefimiz. Sizin bana getirdikleriniz ancak Türkiye’de Arena dergisinde basılabilecek fotoğraflar. Mesleğinize ve profesyonelliğinize olan saygım sonsuz. Bunları rica ederim önümden kaldırın. Baskı tarihine kadar sizden yeni fotoğraflar bekliyorum.

olurdu. Tabii büyük ihtimalle bu Pirelli’de genel müdür olarak kovulmadan önce verdiğim son karar olurdu. Zira bu derece enternasyonal bir şirketin bu kadar marjinal olma şansı yok. Sınırlar zorlanırmış gibi gösterilecek, ama asla aşılmayacak. Arena, Playboy gibi dergilerin müdavimleri için kuşkusuz kaş kaldırıcı fotoğraflar. Tastefull Erotica ile uzaktan yakından ilgisi yok ama.

Bu yüzden Pirelli takvimleri hiç ilgimi çekmedi. Bundan sonra da çekmeyecek.

Deniz Eda bana hafif bir ayar verdi, Terry Richardson hakkında. Zevkine, bilgisine güvendiğim bir arkadaşım olduğu için dikkate alıyorum. Ancak öbür blogum postdijital’de de yazdığım gibi, günümüzde profesyonellerle amatörler arasındaki sınır, kumsaldaki kumdan kaleler gibi eriyor. Pirelli’nin bir tarafına koyayım, Tumblr a birşey olmasın.

Bırakın takvim kızlarını falan da, madem kahve ile başladım kahve ile bitireyim. Saat 11 olmuş burda. Şu erotik videoya bakarken siz, ben de bir espresso yapayım kendime.

Espresso, Intelligentsia from Department of the 4th Dimension on Vimeo.

Bookmark and Share

Ayak ve Ayakkabı Fetişi, Footjob Üzerine…

Ayak fetişi oldukça yaygın bir fetiş olarak gözünüze çarpmıyor mu sizin de? Bir yandan Formspring üzerinden Wincih ısrarla footjob konusunu soruyor, diğer yandan çalıştığı bürodan, iş saatinde benle msn üzerinden konuşan Mr. FeetVeins’in Louboutin ile ilgili attığı linklere ve diğer ayak fetiş sayfalarına maruz kalıyorum. Tahmin edilenin üzerinde sayıda insan ayakları cinsel bir obje olarak görüyor.

Zevkli seçilmiş bir çift topuklu ayakkabının içinde nadide, pespembe, çiçek gibi ayakları kim sevmez? Benim ayakla ilgili fetişim, eğer o da varsa, ayakkabıda başlıyor ve bitiyor. Onda da ayakkabının markasına falan bakmam tabii ki. Nerden takip edeyim ünlü markaları? Yapan var ama… Mesela mr.Feetveins düzenli olarak İsveç’deki Gittigidiyor.com benzeri sitelerden 2. el Loboutin ayakkabılara bakıyor. Ara ara bunları bana da atıyor. Az para değil, 2. el bile olsa. Yalnız buna bütçe ayırsa, her ay bir tane alıp, evine koyacakmış gibi bir his var içimde.

Erkeklerde var bu durum. Adı bende kalsın, aramızdan bir arkadaş iç çamaşırı mağazlarında görüp, beğendiği kadın külotlarını satın alıyor. Bu işi, külotları hediye edecek kız arkadaşı olmadığı dönemlerde de yapıyor. Birkaç fotoğraf attı. Güzel hepsi. Hatta bu külotlar seçilmiş, birbirinden harika kızlara da kurye ile ulaştırıldı. Güya bunlar giyilerek poz verilip, fotoğraflarla geri dönülecekti. Ne oldu bilmiyorum?

Hani geçenlerde kadınların da erkekler kadar seks düşkünü olabilecekleri konusunda bir video üzerine tartıştık ya, aklıma geldi. Kadınlardan böyle uğraşları olan var mı? Spor salonlarının soyunma odalarına gizlice girip, kullanılmış don, çorap yürütmek gibi bir alışkanlığı olan var mı aranızda mesela? Kadınlar da erkekler kadar ”sapık” olabiliyor derken kiminle dans ettiğinizin farkında değilsiniz bence.

Bıraktım footjob üzerine olan fetiş, porno sitelerini, YouTube’da bile çok sayıda video var. Videoları da geçelim, bu konuda inanılmaz sayıda blog var, çoğu yabancı menşeili olmak üzere. Kolleksiyonculuğu ve içinde canlı, pembe etler olmadığı halde bu materyalleri satın alan erkekleri bir tarafa bırakalım, çoğunlukla bu videoların ve blogların arkasında kadınlar var. Demek ki ayak fetişinin, ayakların ve içinde bulundukları çorap, ayakkabı gibi materyallerin seks konusundaki potansiyelinin farkında kadınlar da. O zaman aklıma şu geliyor: Bunu kadınlar biliyor, erkekler de zaten delisi. Öyleyse Ugg’u kim dizayn etti? Burada güzel güzel konuşurken konuyu Ugg’a getirmek istemiyordum ama…

Ayaklar hep aynıydı. Ayakkabı modelleri ve çoraplar ise yenileniyor. Peki böyle seksi ayakkabı modellerinin yapılması, envai çeşit naylon çorabın piyasaya çıkması bu fetişi körüklemiş olabilir mi aramızda? Ben pek zannetmiyorum. Ayakların, çorapların ve ayakkabıların bu derece popüler olması internet, pornografi, video ya da bloglarla da açıklanamaz. Oldukça eskiye dayanan kökü var.

1791 de York Dükü evlenecek, kendine hayat arkadaşı olarak bir Prusya prensesi olan Frederica Charlotte Ulrica’yı seçiyor. Yalnız Dükün gönlü ota değil, boka konmuş. Hatun, şimdi günümüzdeki sosyalist partiler içinde görev yapan hatunlara namzet bir hatun. O dönemin işbirlikçi basını kara kara düşünüyor. Nasıl etsek de düşesi yıkasak, yağlasak, halkın gözüne ihtişamlı bir şekilde sunsak? Bula bula bu iş için, düşesin ayaklarını buluyorlar. Ben görmedim çıplak olarak, ama herhalde, küçük ve narin olmalı ki ”aha ! buradan tuttururuz” diye işe girişmiş basın. Bunun için artist James Gillray’in yayınladığı bir eseri kullanmaya karar veriyorlar. Fashionable Contrasts; or The Duchess’ Little Shoe Yielding to the Magnitude of the Duke’s Foot.

Artık bu yayının içeriği mi, yoksa medyanın gazı mı bilemiyorum ama Gillray’ın en başarılı eseri olarak kabul ediliyor bu. Aslında 18. yüzyılda ayakların, ayakkabıların ve ipek çorapların mütemadiyen erotize edilme durumu göze çarpıyor. Mesela, aslen İrlandalı bir şair olan, ancak Harri takma adıyla (ah şu gerçek adını gizleyip rumuzla dolaşanlar) yazdığı Harris List Of Covent Garden Ladies’de 1700 lerin sonlarında, Londradaki fahişelerin onları popüler kılan özelliklerini kağıda dökerken şu satırlara da yer vermiş:

Her leg and foot is particularly graceful, always ornamented with a white silk stocking, and a neat shoe.

Bu konuda tarihi olarak verilebilecek bir başka örnek, takma adı Peg Plunkett ile ”Memoirs of women of pleasure: the whore biography” de yer alan bir başka İrlandalı (yahu bunlar katolik değil mi?) Margaret Leeson. Kadıncağız Markisin biriyle ilişkiye giriyor. Ama sokma – çıkarma yok ilişkide. Yani Markise tilki avında arkadaşları sorsa ”sktin mi abi” diye, ”yok yalnızca yiyişiyoruz” diye cevap verecek adamımız. Yiyişiyoruz tanımlamasında da yoğunluk, Peg’in anlattığına göre ayaklarda. Ona da kız arkadaşları soruyor demek ki. ”Seviştiniz mi ?”… Cevabı şöyle oluyor Peg’in:

Henüz değil… Belki de hiç olmayacak bu. Onun yerine markis ayaklarımla oynuyor. Onları eline alıyor, yıkıyor, kuruluyor, kremliyor. Bunu büyük bir zevkle, tüm dünyayı unutmuş bir şekilde, hipnotize olmuşcasına yapıyor. Sanki ayaklarım, dünyada ona bahşedilmiş en değerli varlıklar. Ayaklarımla ilgilenmekten diğer şeylere vakit kalmıyor ki.. Bana bir öpücük bile vermiş değil henüz

Esasında Margaret Leeson’un yaptığı işin metreslik/eskortluk olduğunu belirtmem lazım. Bu mesleği o döenmde icra edenlerin biyografileri ile ilgili bilgileri kısaca burada bulabilirsiniz.

Ayak fetişiziminin tarihçesi, en azından yazılı olanı böyle görünüyor. Asıl benim zevkime uygun olanı, yani ayakkabı fetişine gelirsek… Bunun da babası 18. yüzyıl Fransız romancısı Nicolas Edme Rétif de la Bretonne. Gerçi adama Fransız dersek bize kızabilir . Bretonne olanlar kendilerini biraz ayırıyorlar Fransızlardan. O yıllarda açılım da yok belki Frenk ülkesinde.

Ama bu tarz fetişizmin isim babası demek ile doğru yapıyoruz. Nasıl mazoşim ismini Leopold Von Sacher‘den, sadizm ise Markis De Sade‘den alıyorsa, ayakkabı fetişi de Retifizm diye geçiyor.  Adamımız sokakta gördüğü güzel ayakkabılı kadınları izler ve bu ayakkabıların kopyalarını sipariş edermiş.

İdeal kadını da betimlemekten geri kalmamış hazretleri. Dar bir bel, dolgun göğüsler, erkek elinden küçük eller ve minik ayaklar.

Retif aynı zamanda bir teori de katmış literatüre. ”parvum pes, barathrum grande”. Yani küçük ayaklar, ıslak kukuya delalettir. Ayağı küçük olan kadınlar cinselliğe de çok serbest bakan, bugünkü deyimiyle hafifmeşrep kadınlar oluyorlar.

Kadın ayakkabılarnın topukları 17. yüzyıl boyunca hep yükseledururken, tasarımlar da Fransız sarayından esinlenmiş. Broderi ile işlenmiş, boyanmış derilerle, parlak cam ve taşlarla bezenen ayakkabılar Nicolas Edme Rétif için eşşiz görsellikler sunmuş olmalı. Büyük ihtimal, Fransız ihtilali kendisinin bu zevkine turp sıktı.

Nicolas’ın eserleri zamanında anlaşılmamış.. Dışlanmış diyelim, pornografik olarak görüldüğü için. Daha sonra sürrealist akımı tarafından el üstünde tutulmuş. 200 – aşkın kitabı var Nicholas’ın. Bunlardan en ünlüleri Fanchette’s Foot ve hiç sevmediği, en büyük rakibi De Sades’in ünlü eseri Justine’i yermek ve onun üzerinde bir eser koymak için yazdığı Anti-Justine.

Ayakkabılar herzaman ilgimizi çekecek, bazılarımızın bir tarafındaki düğmelerine basacak. Maalesef benim yaşadığım ülke ayakkabı fetişistleri için çok ideal bir ülke değil. İsveç’de hatunlar belli bir modanın peşinden gittiklerinden hepsinin ayaklarında aynı model ayakkabıyı görüyorum. Bir süre sonra sıkıyor bu. Daha büyük problem, bu tarz ayakkabıların yalnızca gece hayatında giyilmesi. Cuma ve cumartesi gecelerine saklanan bu ayakkabıların yerini gündüzleri mevsime göre terlik, babet, sandalet, converse gibi seksapeli son derece düşük şeyler alıyor. Gerçi Champs-Élysées  bulvarında da yürümüşlüğüm var. Fazla bir farkı yoktu. But, when I was in Russia… İşte o zaman başka şeylerden konuşabiliriz. Ancak o tamamen ayrı bir hikaye…

Feetveins.Tumblr.com’da, bolca ayakkabı fotoğrafları ile beraber kendi çektiği fotoğrafları da paylaşıyor bizim oğlan. Hatta bugünün fotoğrafı metroda geçen hafta sonu çekildi. 3 kız oturuyorlar, kikiri, kukuru konuşuyorlar. Kızlardan biri şöyle diyor. ”Snygga killar knullar sämst”. Yani ”yakışıklı herifler sikişmeyi bilmiyor”. Mr. Feetveins kıza dönüyor, ”yanılıyorsun minik kuşum” diyor… Ve iPhone’un çamur gibi fotoğraflar çeken kamerasıyla bu şımarık kızımızı cezalandırıyor.  Aşşağıda verdiğim diğer ayak ve ayakkabı ile ilgili blog adreslerini de ondan aldım.

Juicy Heels
Hottest Heels
The Shoe Girl
Labuena – Estrella
Come Over to the Darkside We Have Candy (ne güzel blog ismi bu böyle)
Highheeled Boy

En sonunda da 5 Posta için bir kullanıcı hesabınız varsa, şifreli bölgeye girip, gözlere layık bir footjob videosu seyretmeniz mümkün. Böyle bir hesabınız yoksa da edinin. Bloga ilk defa gelenler, bana mail atmayın, ”nasıl üye olacağız” diye. Tıkladığınız yerde herşey anlatılıyor. Evet biraz zahmetli bu işler ama… Aileyi ve toplumu müstehcenlikten korumanın bedeli de bu…

[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.

Bookmark and Share

7 Olmadı 5 Oldu – Pazartesi Klasiği # 8

Bloglar arasında mim denilen zımbırtıyı biliyorsunuz. Hani bir soru bir başka bloga gönderiliyor, o da sırasıyla aynı soruyu kendi seçtiği diğer bloglara iletiyor. Bir ara oldukça yaygın olan bu fenomen ile pek fazla hoşlaştığımı söyleyemem esasında. Hatta buna Türk blog aleminde son vermek için bir girişimim de olmuştu, hatırlarsanız… ”Hangi blog yazarını düzmek istersiniz” diye bir soruyu döndürerek Türk blogosferindeki ahlak erozyonuna önayak olmuştum.

Pazar günü gacısının altına yorum yapan Gece ”eskiden bu tarz şeyler daha gürültü, patırtı koparıyordu” diyor. Evet bebeğim.. Ama herhalde bunca zamanlık çaba ile toplumun internette takılan bölümünde istediğim ahlaki çöküntüyü ve çözülmeyi yaratmış olmalıyım ki, o günlerde ”ooooouww” denilen şeyler bugün ”yapma ya, öyle mi” oldu.

Buna bir başka örnek, Madde Bağımlısı blogunun yazarı Deniz tarafından ”en yaratıcı 7 blog” arasında gösterilmem üzerine bir blog okurunun yaptığı yorum:

Aşağıdaki karikatürün mantığı ile ilerleyen 5posta nın bu listede bulunmasını ve Yüce Zerey’in bunu olumlu bulmasını hicapla karşıladım.

Kılavuzu Atatürk olanın burnu b… tan kurtulmaz diyen, tavuklarla ve domuzlarla ilişkiyi gösteren pedofili bir blog bu güzel listede olmamalıydı.

Yüce Zerey’i kınıyorum. Diğer arkadaşlara tebrikler sunuyorum

Herşeyden önce, Deniz’in beni bu 7 blog arasında görmesi gerçekten gurur verici. Arkadaşlık-ahbaplık ilişkisi için söylemediğimi de Madde Bağımlısı‘nı ve Deniz’in Fırat ile beraber yazdığı diğer blogu Tamamen Atıyorum‘u okuyanlar anlayacaklardır. Sonuçta Deniz, bu alemin ayağı yere basan elitleri arasındadır. Benden duymuş olmayın.

Anonim yorumcu arkadaşın bu seçim üzerine yazdığı yorum da onur verici. En az 7 blog arasında yer almak kadar gurur verdi bana. Karikatür de cuk oturmuş. Evet, aynen öyle..

Demek ki bu da bana pas edildiğine göre, benim de 7 tane blog seçip, bunlar hakkında kısaca yazmam gerekecek. Ben de kişisel ve çok bilindiğini zannettiğim bloglar yerine, az duyulduğunu zannettiğim veya benim henüz yeni işittiğim blogları almayı mantıklı buluyorum.

Bu çok zor işte ! Birincisi, ben çok fazla blog takip edemiyorum. İkincisi, takip ettiğim blogların çoğu düzenli yazmıyor ya da bir süre sonra yazmaktan vazgeçmiş oluyorlar. Kişisel veya konulu olsun 70 e yakın Türkçe blog varmış RSS okuyucumda. Belki bunların arasında düzenli olarak güncelleyen 15 tane var, yok… O yüzden 7 yi dolduramayacağım. Araya bir iki tane de gavur koyarım diye düşündüm.

BiziBozmaz
Bu aslında oldukça tanınan bir blog olmalı. Ama ne benim onlardan, ne de onların benden haberi varmış bugüne kadar. Bono ile ilgili yazım üzerine bana yer vermişlerdi bloglarında. O vesileyle haberim oldu benim de. Esasında konulu blog diyemeyiz buna. Ama konusuzluğu niş olarak almış demek mümkün. Bir nevi magazin blogu olarak nitelendiriyorum ben bu tarzı. Magazin derken, o mankenin götü, bu şarkıcının tokmakcısı şeklinde haberler değil. Adam gibi magazin…

UndoMondo
Mersenne takma adı ile friendfeed’de tanıdığım bir müzik delisinin blogu UndoMondo. Beni yine köyden indim şehire pozisyonunda bırakan şahıs. ”Aaaa herife bak, ne harika bir müzik blogu yapmış” derken, bir baktım herkes tanıyor adamı. Hatta kızlara çektiği CD leri, beraber takıldıkları barların barmenleri vasıtası ile onlara ulaştırmak gibi bir cool davranışı da kendine rutin olarak kazandırmış kişi. ”Bu CD yi sana çekiyorum ama amacım seni götürmek değil. Adam gibi müzik dinle, neyin ne olduğunu anla, hayatını boşa harcama” gibi bir satır arası seziyorum Mersenne’de. Şöyle tanımlıyor kendi blogunu:

Undomondo is an mp3 blog that supports and promotes good music regardless of genres, periods and geography.

Limbo – Pillow
Bir müzik blogu daha. Gerek müzikle ilgili internette araştırma yaptığım zaman, gerekse elime bir müzik magazin aldığım zaman muhakkak Spotify açık oluyor. Eleştirisini okuduğum, duymadığım bir artisti anında, sıcağı sıcağına denemek istiyorum. Limbo – Pillow için de aynısı geçerli. Açtım, Ólafur Arnalds veya Álfheimr gibi, adlarını o güne kadar duymadığım grupları, artistleri dinliyorum. Bir yandan da Dream Endless rumuzlu Limbo – Pillow yazarının bunlar hakkındaki yazılarını okuyorum. Yazı dili tek kelimeyle harika… Müzik de eminim öyledir. Yani indie sevenler için öyledir herhalde. Ben hiçbir parçanın sonunu getiremedim. Ama itiraf etmem lazım, benim müzik zevkim daha old fashioned. İzlandalılar’ı müzikleriyle başbaşa bırakmak işime ve kulağıma geliyor. Ama dediğim gibi, blogu okumak zevkli. Eğer yeni şeyler keşfetmek istiyorsanız ve Dream Endless ile müzik zevkleriniz uyuşuyorsa kesinlikle tavsiye ederim.

Son iki bloga geçmeden önce bir ara vermek istiyorum. Başka birşeye kafam takıldı. UndoMondo ve Limbo-Pillow yazarlarının rumuzları… Adam gibi rumuzlar bunlar. Bir gizemi, ne bileyim şeysi var.

Bakın nereye geleceğim? Hafta sonu hatunun biri mail atmış. Seksi bir de rumuzu var, yazmayayım buraya, tanıyan çıkar belki. Kısa bir mail, şöyle diyor:

blog aslında ilgi çekici ama..Fenasi nicki hiç olmamış.Degiştirmeniz mümkün müdür?

Hahahah !!!!. Bunu kafaya benden fazla takanlar var demek. Cevabım şöyle oldu:

Değildir, maalesef. Aslında ben de rahatsızım bundan. Benim böyle isim uydurma yeteneğim falan yoktur pek. Başlarken de zaten hiç ciddiye almadan başladım bu bloga. ”E hadi bu rumuz olsun, bir de oturup bunu mu düşünücem” diye şeyttim. Sonra işler ilerleyince bu sefer değiştirmek için geç kalmış oldum.

Bir yandan da şöyle birşey var ama; böyle cool olmaya çalışan insanların uydurdukları nickler var. Genelde ucubik yerlerden çıkarıp, tarihi bir isim veya yazar adı falan koyuyorlar. Ya da cool bir filmden cool bir tip… Hiç olmadı Rus liginde alt sıralarda bir takımda ilk 18 e giremeyen bir futbolcu ismi bile çok cool olurdu. Anatoly Korsakoff? Nasıl? E ben bu tarz şeylere de gıcık oluyorum. Kontrpiyede bırakmayı seviyorum ben insanları. O yüzden esasında Fenasi nick i de çok kötü değil diğerlerine bakınca.

Neyse ya, bu da böyle işte…

BabyArt
Şu ”Atatürk düşmanı domuz, köpek, pedofili blogu” payesini taşımak kolay değil. Bu blog, sağdaki takip listeme en beğenerek koyduğum blog diyebilirim. Orası da çok kalabalık oldu, belki çoğunuz atlamış olabilirsiniz diye yine buraya almakta sakınca görmüyorum.

İngiliz sanatçı Trevor Brown, batı dünyasında, onların dili ile ”moral panic” dediğimiz şeyden kurtulmak için kendi kendini Japonya’ya sürgüne göndermiş bir sanatçı. ”Toplumda varolan tabuları yıkıp, sonra bunun insanlarda ne tepki yarattığına bakmayı seviyorum” diyordu bir röportajında. Şimdi ben ne anlatsam az kalır, en iyisi kendiniz bakın. Aranızda bana hediye almak isteyen olursa Trevor’un çalışmalarını Amazon‘dan bulabilirsiniz.

Jacques Magazine Blog

Apple iPad çıkmadan önce bayağı heveslenmiştim. Artık kitapları, magazin dergileri yepyeni bir şekilde okuyabilecektik. Büyük fiyaskodan sonra anladım ki, bir süre daha dergileri ve kitapları kağıda basılı olarak tüketeceğim. Bu pek de kötü birşey değil. Bazı dergileri elde tutmak, kağıdını koklamak, misafir odasındaki coffee table ın üzerinde dekor olarak kullanmak çok başka…

Erkek magazin dergisi yok alacak. Hele de Türkiye’de. Bir ara geldiğimde şöyle bir baktım… Çamur hepsi.. Hitap ettikleri kesimler, Hürriyet gazetesinin Max bölümüne bakanlar veya bir gıdım yukarısı. Sonra da diyorlar ki, gazete ve dergi branşları krizde. Sırf Türkiye için de diyemeyiz, tüm dünyada böyle. Sen ilkönce iyi bir dergi çıkar bakalım. Sonra satmak için de çaba göster. Medya plazandan kafanı bir çıkar, yeni kanalları kullan, milleti kendinden haberdar et. Bakalım ne oluyor o zaman?

Jacques Magazine nedir? America’s New Erotic Quarterly… Böyle demişler kısaca. Daha önce burada bahsettim, zannedersem bu magazinden ilk sözeden de ben oldum. Bilmiyorum Türkiye’deki medya patronları arasından bu magazinden haberi olan var mıdır? Olsa da farketmez, böyle bir dergiyi hazırlayabileceklerini zannetmiyorum.

İnternet üzerinden free erotik ve pornoya ulaşım hiç bu zamanki kadar kolay olmamıştı. Ancak kredi kartımı çıkarıp, dergiden yıllık abonmanlık almamı sağlayan, Jacques Magazine’in blogspot üzerinde açmış olduğu bu basit blog oldu. Geleneksel, kağıda basılı medyanın kendini krizden çıkarması için yapması gereken açılımlara çok iyi bir örnek. Okyanusun öbür tarafındaki insanların senin hakkında konuşmalarını nasıl sağlayacaksın, kendinden nasıl haberdar edeceksin milleti? Blogların insanlarla iletişirken kullanabileceği, insanları (potansiyel müşterilerini) kendine ulaştıran bir link edinmelisin. Bir de bloguna video koyup, bunun diğer bloglar tarafından da yayılmasını sağladın mı…

Jacques Magazine presents Tori from Jacques Magazine on Vimeo.

Bookmark and Share