Ne varsa eskilerde var demek ki. Ne yazmışım 1 sene önce? 23 yaşında üniversite öğrencisiymiş. Amatör Türk Gacısı başlıklı bir postada yer almış fotoğrafıyla.
Hayr, tabii o zamanlarda Tumblr olayı bu kadar sarmamıştı belki milleti. Her taraf amatör, gavur gacı doldu şimdilerde. Yine de aynı şey değil Türk amatörlerin poz vermesi ile. (Yahu acaba ”Türk” diyerek ülkedeki Rum, Ermeni ve Kürt gacıları rencide ediyor, ayrı bir yere koyuyor olabilir miyim? Bunu söylemeyi bırakayım en iyisi.)
Sebebine gelince; yerli hatunlar ile yerli erkekler arasında iki tarafın da öyle bazı şeyleri alenen yapmasını, konuşmasını engelleyici şeyler var. Ve ne erkek tarafı, ne de kadın tarafı bu engelleri kolay aşabileceğe benzemiyor.
Kapalı kapılar ardında ise herşey çok farklı, bunu zaten hepiniz biliyorsunuz. Ama açık söyleyeyim ben daha öğreneli bunu birkaç sene oldu. Bir kere ecnebiler topluma karşı neyse karşısındaki ile birebir kaldığında da aşşağı yukarı o. Fakat bizdeki baskı sonucu, insanlar kapalı kapılar ardına geçince çok fantastik şeylere şahit olma şansınız var. Ah şu gözlerin gördüğü herşey buraya yazılabilse…
Bu konuyu daha başka bir yazıda belki etraflıca alabilirim, ama şimdi asıl söylemeye çalıştığım, bu tarz açılımlarda bulunan her bireyi cesareti ve özgüveni için alkışlamak gerektiği. Çok yok bu örneklerden…
80 lerin sonundan 90 ların sonuna kadar, Commonwealth of Australia birbiri ardına sinemada ve müzikte dünya yıldızları çıkarıyordu. Özellikle de müzikte. Hatırlar mısınız, bilmem? Midnight Oil, Men At Work, Inxs, Kylie Minoque, Nicole Kidman, Natalie Imbruglia ve adını benim hatırlamadığım başkaları.
Midnight Oil’i hep tek albümlük grup gibi gördüm, Men At Work’u sevmeyen yoktu, Inxs hiçbir zaman tarzım olmadı… Kadınları için de farklı düşüncelerim oldu hep. Uzun bir dönem Türkiye’de de Kylie Minoque en seksi, vamp kadındı. Ben onu ”too perfect” buldum, ama seksi asla değildi gözümde. En son dönemde Natalia Imbruglia gelmişti. Masum bir görüntüsü vardı. Tabii bunların içinde en kıdemlisi hiç kuşkusuz Nicole Kidman. Yalnız ona geçmeden şunu söyleyeyim: Bugün hepsine bakıyorum da birer birer… Tartışmasız Natalia her yönüyle daha seksi, daha sempatik, daha sıcak, daha gerçek diğerlerine göre. Bir de araya giren birkaç senenin getirdiği o olgun kadın havası… Mmmmmmm…. Buna mukabil, Nicole Kidman o sivri burnu ve elitist tavırları ile oldukça gıcığıma gidiyor.
Ama hep böyle değildi bu. Hatta aralarında mastürbasyonuma malzeme olmayı da başaran birtek Kidman oldu. Hatırlarsınız, kocasıyla denizlere açılıyorlardı. Sonra teknelerine aldıkları bir kazazede, Nicole’un kocasını sopalıyor sonra da Nicole’e (yarı) tecavüz ediyordu. Pembe ve az etli kalçaları gri renkli eşofman kumaşından yapılmış şortunun altından fırlamıştı. Kızıl saçlar ve küçük ama biçimli göğüsler… Ensede, bembeyaz boynun üstünde, ter yüzünden kıvrılan saçlar, düzüldükçe kızaran, çilli yanaklar..
Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum ama herhalde bir veya iki defa o filmdeki sahneleri düşünerek mastürbasyon yaptığım oldu. Etiket bulutunu / anahtar kelimeleri veriyorum : tecavüz, küçük göğüsler…
Şimdi sizlere samimi bir soru soracağım… Bir ara ekşisözlükte de yazdığı gibi (bir başkası da olabilir, hatırlamıyorum) benim sıkı bir ruh hastası olduğumu düşünüyor musunuz? Ya da ağzımdaki baklayı çıkarayım hadi, benim pedofil olduğumu düşünüyor musunuz? Çekinmenize gerek yok, bu kritiği kaldırabilirim. Ayrıca böyle düşünüyorsanız yalnız da değilsiniz, onu belirteyim. 22 milyon Avustralyalının (bunlara aborjinler de dahil) oylarıyla meclise soktukları milletvekilleri böyle düşünüyor mesela. Yani 5 Posta blogunun yazarı pedofil derseniz, arkanızda koca bir Avustralya kıtası var.
Tabii tüm kıta böyle diyor dersem abartmış olurum biraz. Mesela Avustralya Seks Partisi var, ciddi ciddi siyasi parti bu bildiğin. Politik olarak benim gibi düşünenlerin yanında yer alıyor. Demek iş o raddeye gelmiş ki Dingo’nun ahırında, artık parti kurmak elzem olmuş. Konu şu:
Bir merci var bu Kangurusikenler ülkesinde. Bunlar tıpkı bizde olduğu gibi, halk internette neye bakarsa, vatana-millete faydalı olur diye düşünüp, uygulamayı kendilerine görev edinmişler. Amcalar diyor ki,
küçük göğüslü (flat chested women) hatunların erotik film ve fotoğraflarda yer aldığı yayınları yasaklayalım. Çocuk istismarını çağrıştırıyor bu.
Yaşın 29 da olsa, göğüslerin küçükse bunların fotoğrafını çekip internete yüklemen hem senin başını yakacak, hem de bu fotoğraflara bakanlar pedofil olarak şüphe altına alınacak. Somebody Think OF The Children – Discussing censorship and moral panic in Australia adlı site haberi böyle vermiş. Baktım, ama aletin boyundan ötürü interracial pornonun yasaklanacağına dair bir haber yok. Yakındır ama..
İngilizlerin bu adaya işe yaramaz, çapulcu, hırsız, sahtekar tipleri sürdüğünü biliyordum. Ama bu taşşak artıklarının 1788 den günümüze, 222 yılda biraz ilerlediklerini zannetmiştim.
Bu çılgın fikrin arkasında aslında Kids Free 2 B Kids adlı organizasyon var. (Bu arada küçük bir bir tespitimi sıkıştırayım buraya: interneti sansürlemeye çalışan kurumların websitelerini incelediğimde çağdışılığın yalnızca düşüncelerde değil, estetikte de bir standart olduğunu gören birtek ben değilim herhalde. bkz. Mü-Yap internet sitesi)
Denize sıfır porno yıldızı Stoya
Bu kararla Porn Valley’de 2 sene öncesinin en iyi aktristi seçilen ve aynı zamanda anal seks düşkünü (hadi şuna götçü diyelim) Marilyn Manson’un da sevgilisi olan, 1986 doğumlu Stoya’yı ülkede illegal yapıyorlar. Stoya sevenleri tespit edip, bu bilgilerle bir bilgi bankası oluşturmak, daha sonra bu sistemde adı yer alanların bir listesini anaokullarına ”işte şüpheliler” diye dağıtmak sıradaki kanun olsun…
Sıra gelirse tabii… Herhalde şunu da duymadınız: Aynı amcalar fıskiyeli orgazmı yasakladılar. Sebep: orgazm sırasında fışkıran şey sidik mi değil mi tam karar verememişler. Ama daha çok sidik olarak göründüğü için kanundaki ”Golden Shower tasvir etmek suçtur” maddesine istinaden Squirting içeren pornografi ülkede yasaklandı. Adamlar ayrıca kadınların fışkırtarak orgazm olmasını miğde bulandırıcı olarak nitelendirmişler.
Stoya (soldaki) sansüre takılır, sağdaki ”şey” OK.
Bazen cennet ülkemizin üzerine çok gidiyoruz belki. Bilmediğin, aklının ermediği işlere kafana göre yasak koymayacaksın demek ki. Yapacaksan Türkler gibi toptan yasaklamak lazım pornografik yayınları. Yoksa biz de yarım yamalak yasaklasaydık, bu tip saçmalıklar gündemimizi dolduracaktı. 5651 den Allah razı olsun, bu kanunu düzeltmeye çalışanların elleri kırılsın. Düşünebiliyor musunuz, bizde ana haber bülteninde fıskiyeli orgazm ve yasaklanması konuşulacaktı. Türk tv lerinin ele alış biçimiyle düşünün bir…
Fıskiyeli Orgaaaazzzzm!!, Aağzz sonra !!! Bu yasak ünlü manken Pelin Götveren’i de vuracak mı? Daaaaannnnnn. Reklamlardan Sooooğra!!!!! Tüm ayrıntılarıyla… Yalnızca AmTV de… Daaaaaannnnnn!!!!..
Bence şanslıyız… Ayrıca bizim kanunlarımız kadına toplumda hakettiği yeri veriyor, onu bir eşya olarak görmemizi engelliyor.
Çünkü sizce de Avustralya’daki bu uygulama, insanlara kadınların yalnız ve yalnız büyük göğüslü olursa seksi, atraktif olabileceği mesajını vermiyor mu? Aksi, iğrenç bir sapıklıksa …
# Kadın ve erkek kıyaslamalarından pek hoşlanmıyorum ama bu sefer işi video ile görsel olarak da işleyince eğlenceli birşey çıkmış ortaya. Konu, kadının da erkeğin skine olduğu kadar kukusuna düşkün olup, olmadığı…
Cinsel özgürlüğü kazanmak üzerine sözcülük yapan kadınların sık sık dillendirdikleri şey bu. Erkekler de aslında olayın bu şekilde olmasından son derece kazançlı çıkabilirlerdi. İlk etapta bu onların kulağına hoş gelebilir. Sonrasında evli, nişanlı bir adam sevdiceğinin de yoldan geçen karşı cins hakkında ne düşüneceği kafasına dank ettiğinde, toplumlarda kan gövdeyi götürürdü. Şükür ki, Allah-u Tealla bizleri farklı yaratmış, durum öyle değil… İşte ispatı:
# Üniversite ilk sınıftayken, yaz tatilinde çalışmak üzere Ankara’da açılan ilk sexshop’a iş için başvurduğumu hatırlıyorum. Görüşmeden sonra işe alındım. Peder beye yaz planlarımı açıklayınca neredeyse tavana hopladı adamcağız. ”xxxx beyin oğlu takma yarrak satıyor” dedirtmem diyerek beni vazgeçirmek için elinden geleni yaptı. Fleshlight o zamanlar çıkmamıştı galiba. O yüzden takma yarrak konusunda haklıydı. Bense işverenin bana görüşmede anlattığı (ya da vaad ettiği) o Çankaya’nın sosyete hanımlarına veya yabancı büyükelçi hanımlarının evlerine yapacağım özel paket teslimatlarını düşündüğümden vazgeçmeye niyetim yoktu. İşin sonunu başka zaman anlatırım. (Bu arada görüyorsunuz değil mi? Peder bey takma yarrak satmamı istemedi. Ancak yıllar sonra oğlu olan ben, eski Osmanlı topraklarında, Buda ile Peşte şehrini ayıran ırmağın bir yamacındaki şatoda, al yanaklı, gül dudaklı melaikeleri eşşek sudan gelesiye kamçılayan gavurun safhında yer alıyorum. Neymiş? Olacak ile öleceğe çare yokmuş…)
Ama o yıllardan bu yıllara ülkemizde ne değişti ona bir bakalım. Seks Shoplar, Ankara’nın yeni açılan lüks alışveriş merkezi Karum gibi yerlerden, ancak arabayla geçerken Melih’in her tarafa yaptırdığı o alt ve üst otoyolların kenarında, asla duramayacağın yerlerde, üst katlarda, kapalı ve tozlu panjurların önüne asılmış, beyaz üzerine kırmızı beze ”erotik ürünler” yazan işyerlerine döndü.
Bu esnada metruk barakada, kutsal değeri inek olan Hindistan’da, ülkenin ilk gay, lezbiyen ve transa olanlara hizmet veren ”Pride Shop” u açılmış.
# Ünlü usta Nobuyishi Araki’ye çok, ama çok iyi kulak verelim. Fotoğrafın hemen altında yapalım bu işi…
Şöyle diyor:
A photographer who doesn’t photograph women is no photographer, or only a third-rate one. Meeting a woman anywhere teaches you more about the world than reading Balzac. Whether it be a wife, a woman encountered by happenstance, or a prostitute, she will teach you about the world. In fact I build my life on meeting women and I have hardly read a book since primary school.
Bu pazartesi bu kadar. Soul Train de güzel, hepsini palylist’ime aldım. Ancak pazartesi postalarında, önüme çıkan, alışılagelmişin dışında, değişik müzik videolarına yer vereyim diyorum. Bugünkü, esasında çok uzun zaman önce yayınladığım bir video. Olsun… Tibet pop müziğinden bir örnek.
yazmak istiyorum… Hatta başladım da… Var yani oraya buraya karaladığım 3-5 yazı bilgisayarda. Biraz dağınığım ve çok istikrarsızım. O yüzden bu yazdıklarım hiç bir araya gelir de birşey oluşturur mu bilemiyorum.
İlk defa böyle bir yazma olayını tutturabileceğimi askerdeyken anladım esasında. 3 hafta kukusuz kaldım orda. Ama psikolojik ve hijyenik faktörlerden ötürü insanın aklına sık gelmiyor iki bacağının arasında birşey olduğu. Birtek geceleri 60 kişi ile beraber koğuşa girip yatağıma uzandığımda zaman zaman bu açlığı hissettim. Askerin not defteri diye kara kaplı bir defter var, göt kadar… Taylandlı kız götü kadar diyelim. Hani içinde askerlik andı ve komutanlarımızın adı olan. İşte ona birşeyler çiziktirdim. Uniformadan kurtulur kurtulmaz düzmeyi planladığım ilk kişiye hitaben kafamdan geçenleri, fantezilerimi yazdım.
Yazdıklarımı kendim beğendim. Hatta takatim olsa 2 kat aşşağı inip, yazdıklarımı kafamda tekrar canlandırarak mastürbasyon da yapabilirdim. Yapmadım…
İlk fırsatta bunları muhatabına mail olarak attım da. Beğenilmiş… Vakti gelip, askerlik ızdırabı bittiğinde bu beğeninin meyvelerini yedim diyebilirim.
Bakalım zaman ne gösterecek? Ciddi ciddi yapmak istiyorum dediğim gibi. Hatta kendimi gaza getirmek için Blurb.com dan BookSmart adlı programı indirdim, oynuyorum. Tuttum blogdan bir yazıyı koydum içine, bakayım nasıl görünüyor diye. Durun size de göstereyim, 10 dakikada neler yaptım.
Kitabın ismi falan o anda uydurma tabii. Kapak fotosunun da çözünürlülüğü düşük diye uyarı veriyor program. Zaten o fotoğraf da uydurma. Ama o tarz birşey olur herhalde. Şiddet pornografisi üzerine bir kitabın kapağında ağzında gagball ve makyajı akmış bir hatun kullanmak amatörlük olur. Pembe kapak da anlamlı duruyor bence. Dedim ya, blogdan da bir yazıyı koydum nasıl görünüyor diye. Ben başarılı saymam kendimi tasarım konusunda falan. Bu tarz programları adamakıllı kullanmasını öğrenecek kadar sabrım da yok. Ayaküzeri bu kadar oldu ama… Yine de fena değil.
Neden şiddet pornografisi?
Şiddet seven bir insan olmadım hiç aslında. En son ortaokulda yumruklaştım oğlanın biriyle. Timuçin denen orospu evladının biriydi. Soyadını hatırlasam onu da yazardım buraya.
Cinsellik tabii başka tarzda dışavurumları getiriyor insanın önüne. İşyerinde herkese çatarak patronluk yapan bir adam evde sevgilisi veya karısı tarafından emzirilmek, bezlenmek de isteyebilir. Bunlar henüz Japonya dışında pek kabul gören eğilimler değil. Kabul görmekten öte, insanların rahatça paylaşabildikleri bir cinsel açılım tarzı değil diyeyim. Sadizm ve mazoşizm için aynı şeyleri söyleyemem.
Uzun zamandır toplumda ürkeklikle karşılansa da ilgi ve merak uyandıran şeyler bunlar. Dolayısıyla bu tercihlere sahip insanlar için daha kolay bir gardroptan çıkma durumu sözkonusu. Tarihin en ünlü sadisti Markis De Sade‘yi okuyorum. Bu çeviriyi övmüşlerdi, ama ben kendimi pek veremedim İsveçcesine… Çok da ileri gidemedim henüz kitapta. Ama İlk grubu yaptılar. Kızlardan biri 16 yaşında, diğeri ise düşes mi ne?. Erkek ise biseksüel. Tüm bu ortamı planlayan ise düşesin erkek kardeşi. Bir süre sonra onun da ortamı dörtleyeceğini düşünüyorum. Yalnız şimdilik light geldi biraz bana. Dediğim gibi çeviriden de olabilir. Biraz daha ilerleyeyim bakayım.
Size şunu anlatmıştım belki bir yerde. Bizim Danua’cı Tobias‘ın bir arkadaşı bunu yapan. Çocuk ta Almanya’dan artık tam hatırlamıyorum, ya dişçi koltuğu ya da jinekolog koltuğu mu ne getirtiyor, Ebay’den satın alıp. Böyle bir tip… Evinde şu kafayı geçirip, elleri bağladığın düzenekten de var. Tobias’ın dediğine göre sessiz, sakin biri. Buranın çok ünlü restoranlarından birinde aşcılık yapıyor oğlan. Bir, iki yemek dergisinde yazıları falan da çıkıyor. Yine Tobias’ın dediğine göre bakışlarında bir boşluk var çocuğun. Gözlerinin içine baktığında derinliklerinde kayboluyorsun dedi…
Neyse, internette bir forumdan hatunla yazışıyor bizimki bir süre. Sonra evinde randevu veriyor. İlk defa karşılaşacaklar. Gerçi internetten ayarı veriyor oğlan hatuna. Yani belki de fazla sürpriz değil hatun için olacaklar… Gün geliyor, kapı çalıyor…
Bizimki kapıyı açar açmaz bir sağ kroşe çıkarıyor. Hatun merdivenlerden aşşağı yuvarlanıyor. Kahramanımız hemen arkasından inip, saçından kavrayıp, sürükleyerek evin içine tıkıyor kızı.
İki gün iki gece sikmiş… Artık sevişmişler diyemiyorum. Pazar günü sabah erkenden, çırılçıplak bir halde hatunu kapıdışarı ediyor eleman. Giysilerini de camdan dışarı fırlatıyor.
3 gün sonra arıyor kız telefonla. Soruyor:
Bir daha ne zaman gelebilirim?
Oluyor yani böyle şeyler hayatta. Hiç mi hiç şaşırmayın o yüzden.
Ben kullanmıyorum öyle fazla alet, edavat. Şimdiye kadar da şiddetin dozunu pek kaçırmadım herhalde. Yalnız, biliyorum doğru birşey değil ama, ilişkiyi bitirmek istediğim, sıkıldığım kişilerde kullandığım pek de etik olmayan bir taktiktir karşımdakinin müsaade ettiğinden fazla şiddete başvurmak. Onda da öyle kalıcı izler bırakacak değil belki ama genelde gırtlağa eksta baskı şeklinde…
Yalnız geçenlerde gördüğüm bir video açıkcası beni oldukça tahrik etti. Bunu da repertuarıma almayı düşünüyorum. Sesi açarak bakmanız lazım videoya. Evet, belki bir nebze ileri gidiliyor videonun sonunda. Ancak No pain, no gain …
Dutty Boukman Fenerbahçe’nin ara transferde kadrosuna Gökhan Ünal‘ın yerine katmak istediği, siyahi, çevik bir pivot santrafor değil. Keşke olsaydı! Ama değil… Hatta hiçbir alakası yok. Yalnızca idiotizm karşısında blogumu kusma duvarı olarak kullanıyorum.
Dutty Boukman denilen adamı bundan 200 küsür sene önce doğduğu Jamaika’dan almış İngiliz’in biri, köle diye. Sonra da bir Fransız’a satmış. Jamaikalılarda her türlü pislik var. Uyuşturucudan tut, satanist ayinlere kadar. Dinsizliği, allahsızlığı, keşliği kendine yaşam tarzı olarak seçmiş bir millet. Elin uygar İngiliz’i, Fransız’ı bunları adam etmek için esir de alsa, eşşek ve altın semer misali işte.
Son olarak Fransız efendisinin yanında da rahat durmuyor Dutty Boukman. Yoksa monsieur buna diğer kölelere okuma yazma öğretme görevi de vermiş. İyiniyete bakın !!! Zaten Boukman ”Book Man”dan geliyor, okuma yazma var allahsız pezevenkte. Dutty ise, İngilizce ”dirty”den. Siyahi ya…
Rahat durmuyor dedim. Onu, bunu gaza getiriyor. Bir de kendisi voodooo rahibi. E hem okuma yazması var, hem de iğneyi bebeğe batırınca ebeninkini görüyorsun. Bu ne derse, köle milleti sustalı maymun gibi dinliyor haliyle.
Diğer kölelerle beraber Fransızlar’ın toprağını ekip biçiyor Dutty Boukman. Kendilerine kalsa toprak, marihuana ekecekler bu ahlaksızlar. Fransız hiç değilse karpuz, kavun, tütün ekiyor da bi skime yarıyor arazi. Kıçlarında giyecek donları yoktu Fransızlar gelmeden önce sayın okurlar.!!! Aynen böyleydi durum.
İklim tropik, aylardan ağustos… İnsan fıttırır. Ben bu halimle yazın sıcak günlerinde St. Tropez sahillerinden uzak tutuyorum kendimi. Çünkü şampanyanın içinde dondurulmuş çilek bile hararetinizi almıyor. Belli ki bizim Dutty woodoo rahibi olmanın verdiği prestiji harcamamak için mala da vurmuyor, ortada löngür löngür gezen gacılara rağmen. Kafayı iyice bozuyor, rahat duramıyor Dutty.
14 ağustos 1791′de adanın kuzey bölgesindeki Bois Caïman dağının yamacında tüm köleleri topluyor bizimki. Toplantı bir süre sonra bilindik bir voodoo seremonisine dönüyor.
Tam filim burası. Yağmur yağıyor ve gökyüzü karanlık bulutlarla kaplı. Kölelerin yüzlerinden korkunun ifadesi çok açık belli oluyor. Kalabalığın arasından bir kadın vücudu L’wha‘nın ruhu tarafından esir alınmış gibi dans etmeye başlıyor.
Kadın, elindeki bıçakla törene getirilen bir domuzu gırtlakladı, kanını voodoo törenine katılanlar arasında paylaştırdı. Ve hep beraber adadaki tüm beyazların oymağını sikmeye and içtiler.
22 Ağustos 1791′de kuzeydeki siyah köleler isyanı başlattı. Adadaki beyazları keserek, şişleyerek, döverek (sikerek öldürdüler mi bilmiyorum) öldürüp, onların sahip olduğu ekilmiş alanları ateşe vermeye başladılar.
Ancak Fransız koloniciler kısa sürede Boukman’ı yakaladı. Yakalamakla yetinmeyip, ruhlar tarafından kendisine ölümsüzlük verildiğini iddia eden Boukman’ın kafasını da kestiler. Kesik kafayı herkesin görebileceği bir meydana koyup, kölelere onun gerçekten öldüğü mesajını verdiler. Dutty Boukman bu olaydan sonra ruhu ile birlikte L’wha’ya yükseldi. (Gülüşmeler).
Ben böyle anlattım tarihi. Ancak bir kısım dış mihraklar bunu siyahların özgürlük savaşı diye de empoze etmeye çalışabilir size. Hatta utanmadan Haiti için, The First Black Republic başlıklarıyla bölücü site de açarlar.
İşte bu tarihi olay, Amerika’daki dindar kesim üzerinde büyük etkisi olan ve çoğu zaman Amerikan başkanlarının seçim kampanyalarına destek için kapısını aşındırdıkları Pat Robertson‘un bahsini ettiği ve Haiti’deki depremin, 220 yıl önce yerli halkın şeytanla işbirliği yapmasının sonucu olduğunu belirttiği TV konuşmasının ardındaki gerçek.
Haiti, biliyorsun Fransız yönetimi altındaydı. Daha sonra bu köleler kendi aralarında toplanarak şeytana secdettiler. ”Bizi Fransızlardan kurtarırsan biz de sana itaat edeceğiz” dediler. Şeytan da ”tamam anlaştık” dedi. Gerçek hikaye bu, biliyorsun. Bir de dikkat et, bugün Haiti’nin bir ucu Dominik Cumhuriyeti. Adanın o ucu çok zengin, imkanları olan bir bölge. Oraya hiçbirşey olmadı depremde. Ama Haiti yerle bir oldu.
Pat Robertson gibi insanlar, münferit ve kendini bilmez kişiler değil. Bunlar hayatlarını inançlarına göre yaşayan, kitaplarını okumuş, öğretilerinden geçmiş, hayatlarını inandıkları inanç sistemini sana, bana yaymaya adamış, okula gönderdiğimiz çocuklarımıza elleri devlet üzerinden veya direkt olarak yeten insanlar. Bunlar münferit vaka falan değil. Her an burnumuzun dibindeler.
Başlık güzel: Büyücülüğün ve satanizmin merkezinde korkunç manzaralar
Sonuç daha da güzel: “Bir de öyle bir musibetten korkun ki; o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (bu belâ başkalarına da geçer, umumî olur.) Bilin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”(Enfal Süresi 25)
Biz bilmeyiz, elbette her şeyin doğrusunu Allah bilir.
Her şey ama her şey takdir-i ilahidir.
Türkiye’den yardım yapmak için verilen linkler var orada, burada. Kafanıza uyanı kullanın. Eğer bu yukardaki kırmızı banner a basacak olursanız paypal üzerinden yapacağınız yardımdan Paypal’ın keseceği hizmet ücretini Richard Dawkins kendisi ödüyor. Ödediğiniz para, başka hiçbir kesintiye uğramadan direk olarak Kızılhaç ve Doctors without Borders adlı uluslararası gönüllü organizasyona gidiyor. Yapılan yardımın şekli çok önemli, çünkü pekçok yardım yönteminde işletim masrafları kesintisi yapılıyor. Burada yok. Verdiğiniz paranın tamamı bu kuruluşlara gidiyor.
Her türlü ürünü seks ile satmak mümkün mü? Bazen blogun ziyaretçi sayısını soran oluyor. Söylediğimde gelen ilk tepki, ”oo iyiymiş”, sonra kısa bir düşünme süresinin ardından ”e tabii konu seks olunca, normal… Seks her zaman satar” yorumu arkasından geliyor.
Ben pek aynı fikirde değilim. Blogu geçtim, o konu uzun, Nikita Verevki‘nin bir başka videosunu arayacak değilim. Eğer gacının anlaşmalı olduğu plak şirketi bana 100 dolar öderlerse torrent’de ararım, ama orada yoksa yine de paralarını alırım…. Ve seksin, açık, erotik sahnelerin filmlerde satıp, satmadığına dikkat çekmiş CNN. 2001 – 2005 arasında çıkarılan 900 filme bakarak karar vermişler. Seks satmıyor…
# Sinemadan girmişken… Yakın sinema tarihinin kult filmlerinden Big Lebowski eğer Shakespeare (bunun da bilmem kaç yazılış şekli vardı değil mi?) tarafından yazılsaydı, sonuç ne olurdu? Bunu da öğrendik, başımız göğe erer artık.
# Mesleğiniz ne olursa olsun, aldığınız maaşı yurtdışındaki emsallerinizle karşılaştırıyorsunuz değil mi? Chilloutpoint 2010 un en düşük maaşlı 25 işini sıralıyor. Sıralamaya şöyle bir gözgezdirdim de… Bizim burda metal işçileri, makine operatörleri, çatı ustası falan doktordan iyi maaş alıyor.
# Politik blok olarak herhangi bir tarafa meyilli olmadığımı netleştirdim zannedersem. Sosyalizm’den biraz nem kapıyorum, tıpkı diğer -izm’ler gibi. O yüzden dünyadaki Korsan ve anticopyright hareketinin bu konulara yeni ilgi duyanlar tarafından baştan yanlış anlaşılması ihtimali beni biraz endişelendiriyor.
Anticopyright adlı blog, 15 Nisan’ın dünya işçileri için, işyerinden birşey aşırma günü olduğunu haber veriyor. Niye işyerinden birşey aşırılacak? Sebep?
Eğer patronun senden az çalışıyor, senden fazla maaş alıyorsa, senin emeğin sayesinde başkası özel uçakla dolaşıyorsa bu işyerinden birşey yürütmen için geçerli sebep. Hele şuna bir bakın !!!
Eğer çalıştığınız müessese günü sonunu kar ile kapatıyorsa, bu size emeğinizin karşılığı verilmediği için.
!!!!! ????? Son yıllarda bu kadar çocukça birşey hiç okumadım. Bu kendini de enayi yerine koymak aynı zamanda. Madem işyerinin, patronunun seni düzdüğünü düşünüyorsun, niye hala ordasın? Çaldığın fotokopi kağıdı ile işverenin kanattığı anüsüne pansuman mı yapacaksın? Lütfen aklınızı başınıza toplayın !!!
Geçenlerde eski bir (dost diyeyim artık) dosttan mail aldım. Bazen olur hani, unuttuğunuz bir insandan haber alırsınız, suratta belli belirsiz bir gülümseme belirir. Öyle oldu diyebilirim. Yazan, günün eski gacılarından Gece Doe… Hani hatırlıyorsunuz, ”bunlar silikondur, gerçek olamaz bunlar” yorumlarına sebep veren Gece Doe.
Biraz lafladık. O zamanlar aşk acısı vardı onda. Köprünün altından çok sular aktığını söyledi. Yeni fotoğraflarını benle ve dolayısıyla sizle paylaşmak istediğini belirtti. Blog yazmanın bu tip kaynaştırıcı, sosyal etkisini seviyorum. Dalgaya aldığımı zannetmeyin, çok ciddiyim.
Hakkında pek az şey biliyorum Gece’nin. O zamanlar bir blog tuttuğundan bahsetmişti kendisi. Hangisi diye sordum, söylemek istemedi, ben de ısrar etmedim. Bazen herşeyi bilmek iyi değil. Bir de kişinin kendine özel (private privacy) hayatı diye birşey var. Kişi istediği şeyi, istediği insanlarla, istediği kadar paylaşır. Buna saygı duymak gerek.
Friendfeed yorumlarını da buraya almaya başlamadan önce blogun en fazla yorum alan postası olmuştu o posta. Ayrıca yalnızca 2 fotoğrafla başarmıştı bunu. Bakalım bu sefer nasıl olacak? Gerçi nitelik değil, nicelik önemli. Araya kılçık kaçmaz umarım.
Not: Bu arada bug var bir yerde. 5 foto var, ama alakasız başka fotolarda çıkıyor arkadan. Bakacağım buna ilk fırsatta
Stockholm’de American Apparel mağazası açıldı. ”Ohaa daha yeni mi açıldı” demeyin. Bizde böyle… Adamlar yıllardır gelemediler İsveç pazarına. Biliyorsunuz American Apparel cüretkar reklamları ve ürün katalogları ile tanınıyor. ABD deki ve Avrupa’nın diğer ülkelerindeki konseptleri ile gelseler dükkanlarına molotof kokteyli, sprey boya ile saldırı kesin olurdu. Mesela aşşağıdaki gibi bir reklam bu şirketi direk iflasa sürüklerdi burada. Bu yüzden onlar da pazara kendilerini uydurarak gelmek zorunda kaldılar.
Şimdi çok güzel.. Dışardan baktığınızda mağaza 1970 lerin Sümerbank mağazalarını andırıyor. Ürün katalogu ile de utanmadan kiliseye bile girersiniz. Konuya buradan girdim, çünkü bugün FF de kısa bir tartışma oldu. BMW nin ”kullanılmış araba almayın, kadınınızı ikinci el alıyor musunuz?” mesajlı reklamı üzerine bir tartışma döndü. Bir kısım bu seksist reklam olarak değerlendirdi. Bir kısım ise ”sakin olun, kasmayın kendinizi” tavrını temsil etti.
Yeryüzünde olan bitenlere bir an bile şaşırmamak lazım. O yüzden büyük resmi mümkün olduğu kadar görmeye çalışıyorum. Herkesin taktığı, uğraştığı bir savaşı var tabii. Seksizm savaşına ben girmiyorum. Çok klişeleri olan bir mücadele o. Klişeleri kırmak ve tartışmayı başka bir eksene koymak oldukça zahmetli. Bu zahmete katlananları tebrik ederim. Ben başka yerden bakayım duruma.
Milyonlarca Çinli erkeğin en büyük sorunu bu devasa ülkede hayatını birleştirecek, soyduğu mandalinayı yiyecek, sıcacık kukusunu verecek bir hayat arkadaşı bulamaması.
Bunun sebepleri arasında devletin tek çocuk politikası ile beraber ülkede tarımdan geçinen insan sayısının halen fazla olup, bu insanlar arasında erkek çocukların favorize edilmesi en büyük etmen.
Erkek çocuk, tıpkı bizde bazı yörelerde olduğu gibi ekini, çifti, öküzü idare edecek, aileye yaşlılığında bakacak bir yatırım olarak görülüyor. Ancak büyük şehirlerde bizden fazla da farklı olmadığı söyleniyor. Akademikerler, şehirde yaşayanlar, ekonomik durumu nispeten iyi olanlar arasında böyle bir cinsiyet ayrımı tabii ki gözetilmiyor.
Hatta Şanghay’da kadın oranının erkeğe göre fazla olduğu da söylenenler arasında. Ancak bu ülkenin taşrasından büyük şehirlere göçen fakir erkekler için bir umut mu? tabii ki hayır. Şanghay’ın güzel ve bakımlı kadınları herhalde ağzında dişi, cebinde parası olmayan, eciş bücüş taşralılara değil, HongKong ve Şanghay’ın o uluslararası şirketlerinde çalışan batılı erkeklerin peşinde olacak.
Eğitimli, bakımlı, hoş bir Çinli hatun pekçok batılı erkeğin düşlerinde. zaten bu hatunların da bir kısmı evlenip iç piyasadan kendilerini çekiyor. Anlayacağınız büyük bir sıkıntı bu Çinli erkeklerin geneli için. Hatta şehirli ve paralı olanları için bile.
Bu sorunun kestirme çözümü yok elbette. Köyden kente göç bu şekilde devam edeceğe benziyor. Kısa sürede bu sorunun çözümü doğal olarak fuhuş oluyor. Komünist rejim vitrinde fuhuşu yasaklıyor ama genelde yetkililer elleriyle gözlerini kapatıyorlar. Süleyman Demirel argümanı orda da geçerli demek ki. Millet kadın bulamazsa yöneticilerini mi siksin? Biraz traşlanmamış bir şekilde söyledim ama olay ana hatlarıyla bu.
Fuhuş hiçbir zaman tek çıkış yolu olmasın tabii ihtiyacı olan için. Ama bir opsiyon olarak bir yerde durmasının faydası var. Köyünden, kasabasından çıkıp şehirlerde yaşama tutunmaya çalışan kadınlar birtek Çin’de yok çünkü. Birtek Çin’de yok ama herhalde en bahtszıları yine bu ülkede.
Çin’in devlet politikası olan tek çocuk kuralı ve tarımal uğraşan kesimin içgüdüsel olarak erkek çocuğa yatırım yapması trajedinin ana nedeni. Çoğumuz duyduk, kız çocuklarının öldürüldüğünü Çin’de. Bu eski dönemlerde bizim kültürlerde de var.
Yalnız şimdi kız çocuklarını öldürmekle kalmadıklarını da görüyoruz.
Doğru, yalan bilmem. Olay şu: Çin’in kantonlarından birinde yeni bir moda bu. Ölü, kız ceninden çorba… Bir kase çorba, yanında garnitürü falan 4000 dolar. Zenginler tarafından seks gücünü arttırıp yaşamı uzatığı için tercih ediliyor.
Bu ceninler doğal sebeplerle yaşamı son bulmuş olanlar. Bir de tabii kız olacağı anlaşılınca kürtajla alınanlar var. Bu fotoğraftaki öyle mesela. Yapılan röportaja göre ailenin 2 kızı varmış zaten. 3. çocuğun da kız olacağı anlaşılınca aile kürtaj yoluna başvuruyor. Kürtajdan sonra cenini de o bölgede çorbasıyla ün yapan restorana satıyor aile. Bilgilere göre bu tip kürtaj ceninleri birkaç yüz dolara satılıyor. Eğer doğuma yakın tarihte doğal sebeplerden ölmüşse fiyat 2000 dolara kadar çıkıyor.
Kadın olmak zaten zor da… Bazı yerlerde daha da zor.
Mastürbasyon yapmaya anaokulu çağında başlıyor insan yavrusu da, erkek olanlarında ilk spermin gelmesi 13 yıl alıyor genelde. Hesaplarımda yanılmadıysam ben 12 yıl 8 ay 17 gün 9 saat bekledim ilk defa meni gelmesini. Bundan yarım saat sonra ikinci defa hayatımda sperm gördüm. Görmekle kalmadım, dokundum ve kokladım… Bundan oldukça uzun süre sonra birgün, çocuk psikolojisi üzerine uzman olan valid’anım evden çıkarken masaya bir kitap koydu alelacele. ”Bunu oku, merak ettiğin birşey olursa akşam sorarsın” diye de ekledi. Vallahi yanlış hatırlamıyorsam kitabın basım tarihi 1969 muydu neydi? Benim böyle sürpriz olarak önüme çıkan şeyleri koklama huyum vardır (yukarıda belirttiğim gibi). O yüzden bu kitabı da kokladım ilk olarak. Lafın gelişi diye söylemiyorum, resmen küf kokuyordu.
İçini açıp okumaya çalıştım ama kitabın yazı dili bana oldukça yabancıydı. Oku, oku açıkcası bir bok anlamadım. Birşeyden bahsediyor ama… Sürekli o belirsiz konunun anatema olduğunu hissediyorsun, fakat neyin ne olduğunu tam olarak koyamıyorsun. Yani bu kitap model denizaltı yapımını mı anlatıyor yoksa fezaya çıkan ilk köpek Laika’nın o anki hislerini mi okura iletmeye çalışıyor? O an sorsanız, kendimden emin bir verecek cevabım yok.
Valid’anımın konudan tam da rahat olmadığını da sezince akşama da birşey sormadım. Bu olaydan kısa bir süre sonra annemin mesleki literatürünü barındırdığı kitaplığında başka bir kitap buldum. Dr. Alfred Kinsey‘in raporunu konu alan bir kitap (Sexual Behavior in the Human Male, 1948)… Resimsiz, sırf yazı ile dolu olan bu kitabın sayfalarını çevirdikçe şimdiki ergenlerin evde internetin aile filtresini kırıp, SexTank adlı siteyi birdenbire karşılarında buldukları anki hislerini duyuyordum.
Alfred Kinsey’i bilmeyenler için… Bibel Temple – Hristiyanlığın inancı ve uyanışı – adlı koyu dindar web sitesi aynen şöyle diyor:
Modern Sodom’un Temellerini Atan Yezid
Evrimciler için Darwin, komünistler için Marx neyse, günümüzde esefle şahit olduğumuz modern Sodom halkı için de Alfred Kinsey ve çalışmaları odur. Kendisi sadomazoşist, biseksüel ve teşhirci olmasının yanında kurduğu enstitüde de yüzlerce çocuğun ırzına geçilmiştir. Yine de hala dünya çapında saygıdeğer bir araştırmacı olarak yerini alması hayret.
Alfred Kinsey ve raporu başka bir yazının konusu. Ama benim için doğru veya yanlış ilk bilgilerimi aldığım kaynak buydu diyebilirim. Neden sonra vald’anımın verdiği o ilk kitapta ”ergenlikte mastürbasyon” dan bahsedildiğini anlayacaktım. Tabii kitabın dili eski olduğu için mastürbasyon kelimesi ”istimna” olarak geçiyordu. İçeriğinden bir şey anlamadığım bu ilk kitaptan sonra zihnimi açıp, parçaları birbirine oturtturmamı sağlayan Kinsey’in kitabı olmuştu.
Bu esnada metruk barakada… Batıda bir ergen, yeni doğmuş kulun (at yavrusu) gibi titrek ayakları üzerinde durmak için çalışadursun… Doğuda başka birşey oluyor.
Hey Jane What is a Bukkake?
Kızcağız sanki kına gecesini anlatır gibi sakin…
Dün sordular, ”Japonlarda yastık kitapları var, küçük yaşta bu işleri aileler çocuklarına detayları ile öğretiyorlar” dedim. Yer dardı, yüzeysel olarak geçtim orada. Esasında işin rengi azcık değişik.
994 yılında, kanı imparatorun ve asillerin soyundan olan Sei Shônagon adlı bir kadın, edepsiz anılarını ve etrafındaki dünya ile olan ilişkisini, bunlara dair anektodları not almaya başlıyor. 1002 yılında bu notlar tamamlandığında bir kitap olarak karşımıza çıkıyor ilk defa. Adı 1889 da İngilizceye çevrildiği hali ile The Pillow Book. Orjinal adı ise 枕草子,Makura no Sōshi.
(resimlerin üzerine tıkladığınızda büyüyor)
Sei Shônagon’un yazmadaki kabiliyeti ve bu kitabın Japonya’da oldukça tutması, tüm olayın bir literatür tarzı olarak yeşermesi sonucunu doğuruyor. Tabii daha sonra bu literatür tarzının içinde de dallanıp, budaklanmalar olmuş. İşte burada asıl benim gelmek istediğim özellikle Shunga Pillow Books…
Batıda müsamaha gösterilip , popüler olmasından çoook önceleri Asya’da var erotik art – sanat dediğimiz tür. Sırf Japonya değil, Çin, Hindistan ve diğer Asya kültürlerinde de sıkça görülen bir tarz. Hatta shunga çizimlerinin ilk görülmeye başlandığı asır 7 ve 8. asırlar. Ancak 12 ve 18. yüzyıllar arasında belki de Yastık Kitapları’nın rüzgarını da arkalarına aldıkları için olsa gerek, popüler oluyorlar.
Shunga çizimlerinde insanları tamamen çıplak görmek pek mümkün değil. Bu çizimlerde, kadının giydiği ipek kimono/kıyafetlerin aslında kadınsal vücut hatlarını ve vajinayı temsil ederken Bonzai ağacının da erkeğin kalkmış penisini tasvir etmesi dikkat çekici.
12. ve 18. yüzyıllar arasında altın devrini yaşadı diyordum. Samuraylar tarafından yapılıyordu bu çizimler, Geyşalarla geçirdikleri şehvetli anıları bu çizimlerle ölümsüzleştiriyorlardı. Shunga çizimleri tahrik edici, yüksek dozda erotizm içermelerinin yanında, hali vakti yerinde olan aileler arasında çocuklarının cinsel eğitiminde kullanılması da bu devre rastlıyor.
Kısaca Shunga’nın çocukların cinsel eğitimindeki rolünü şiirsel ve hikayesel olarak aktarılan erotizmin ilgi uyandırarak, gerçeklikle ilinti kurdurarak eğitmesi diye özetleyebiliriz. Dikkat edin, 1969 basımlı küf kokan kitaptan ve Kinsey’in batıda devrim yaratan çalışmasının 700 yıl öncesinden bahsediyorum. O dönemlerin Japonyası feodal bir yapıya sahip. Yine hali vakti yerinde, feodal beylere gelin gidecek kızların çeyizlerinde Shunga çizimlerinin rulolarını getirmeleri de adetten sayılıyor. Ayrıca bu çizimlerden bir tanesini silah odasında, miğferlerin bulunduğu kutunun içine koymanın savaşçılara sonsuz bir şans ve mutluluk getireceği inancı da var.
İnsan ”keşke param sınırsız olsa da bu tarz ota, boka kolleksiyon için bütçe ayırsam” diye düşünüyor. Daha yeni Danimarka’da bir müzayedede Edo dönemine ait, 1840 dan bir Shunga Pillow Book satıldı. Satan kişi yaklaşık 1200 TL istemiş, ama gittiği fiyat neredeyse 800 TL. Bunda çizimlerin yakın tarihte yapılmasının da rolü muhakkak var.
Bir resim bin kelimeden iyi… Bir video ise pekçok resimden. İtalyancam yok, olanlar buyursun.
Ben gazete okumuyorum esasında. Birtek Taraf Gazetesi yazarlarının köşe yazıları RSS okuyucuma gelsin diye eklemiştim. Ama onlar da yazının başlığından sonra 2 satır veriyor. Yani yazının tamamını Taraf Gazetesi’nin kendi sayfasından okuyacaksın. Aranızda blog yazanların falan aklında bulunsun, asla okumuyorum bu tür yazıları. Benim gibi de çok insan var.
Ancak Türkiye’ye gittiğim zamanlar ailenin statükocu bireylerine takılmak için Taraf alır, atarım önlerine. Toplam kaç defa aldın da okudun diye sorarsanız, 7-8 defayı geçmemiştir derim. Ancak Taraf Gazetesi bende Lorel ile Hardy’i, Mandela ile Hitler’i aynı bünyede barındıracak bir gazete imajı vermişti. Sırf kendi imajları değil, Türkiye için de böyle bir elbise biçen yaklaşımları vardı. Yalanmış…
Sevan Nişanyan Taraf Gazetesi’nde uzun süre ekonomik karşılığını almadan yazdığı yazılarına son verdi ve köşesi Kelimebaz’ı bırakmak zorunda kaldı. Detaylı gerekçeleri Facebook‘da kendisi bizzat haber veriyor Nişanyan. Ben bunu Hasan Rua‘dan öğrendim.
21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.
diyor Nişanyan.
Fikir üretip, bunu başka insanlarla paylaşan bireylerin meslekleri ve isimleri ne olursa olsun, kimi, hangi kurumu ve düzeni hedef almış olurlarsa olsun, böyle susturulmaları doğru değil.
Peki ne yazmış da Nişanyan afaroza uğramış? Bu da yayılsın… Eskiden oluyordu, artık klavyeyle yazılan birşeyin saklanması, sakıncalı kabul edilmesi ve yayılmasının önüne geçilmesi mümkün değil. O yüzden Nişanyan’ın yazısının tamamını kendi blogundan buraya kopyalıyorum:
-”Censeo (değer biçmek, takdir etmek) fiilinden censor (/kensor/) eski Roma’da hem nüfus idaresi hem ahlak zabıtası görevi yapan bir yüksek görevlinin adı. Yaptığı işin adı censura (/kensura/). Latincenin Kuzey Frengistan vilayetinde konuşulan taşra lehçesinde bu kelimenin telaffuzu ikibin yılda tanınmayacak derecede değişmiş. İnce sesliye bitişen /k/ sesi önce /ts/ sonra /s/ diye söylenir olmuş. Geniz /n/sine bitişen /e/ sesi ağzın gerilerine doğru kaçıp /a/ olmuş. /U/ sesi incelip /ü/ halini almış. Kelime sonundaki –a dişil eki de önce /e/ olmuş, sonra eriyip gitmiş. Modern Fransızca sözcük halâ aslına yakın bir şekilde censure yazıldığı halde /sansür/ diye okunuyor.
Türkçeye gazetenin icadından hemen sonra sansür de gelmiştir. Kelimenin 1900 civarından daha eski örneğini bulamadım henüz, ama tahmin ederim 1865’lerde Tasvir-i Efkâr’ın hükümetle başı derde girdiğinde Babıali’de birileri “fekat bu censure’dür azizim” diye mırıldanmıştır.
Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.
Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar.
Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!
Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde.”#
Taraf Gazetesi’nin bu sansürüne karşı tepkilerini Nişanyan’ın yazısını yayınlayarak gösteren diğer bloglar ise şöyle (başka bloglarda çıktıkça aşşağıdaki listeyi güncelleyeceğim)
Yaşı 30 u geçenler, yalnızca kadının metalaştırıldığı bir kültürden ilk eğitimlerini alırken, 20 li yaşlarında olanlarımız bu metalaştırma trendine erkeklerin de sokulduğu bir döneme rastgeldiler. Kadınlar kadar vahşice zorlanılmasalar da, ellerinde kumanda ile kanal zaplamak ve arada bir kalkan penisini indirmek için kız arkadaşına sahte kur yapmak dışında fazla bir dürtüsü ve rutini olmayan erkekler [...]
Son Atılan Yorumlar
deryaa: bende anal seks yapmak ıstıyorum ama tırsıyorum canım cok ya...
Son Atılan Yorumlar