Bloga ilk başladığım zaman sağ taraftaki linkler için yazılmamış bir kuralım vardı. Yalnız ve yalnız benim konuma yakın, ilgili blogların listesi olacaktı orada. Sonradan hem o kategoride fazla blog olmaması hem de bu uygulama biraz elitist bir hava verdiği için zamanla terkettim. Şimdi orayı 2-3 ayda bir, elim değerse güncelliyorum. Belki orada olması gereken başka bloglar da var, ama dediğim gibi çok üstüne düştüğüm bir konu değil, o yüzden biraz sallapati gidiyor orası.
Her hafta değil ama arada bir pazartesi günlerini blog ve link tavsiyelerine ayırmak lazım belki. Yeni keşfedilen bloglar, üzerine belki postalar yazılabilecek ama üşengeçlikten bir kenarda unutulan linkler verilebilir bu pazartesi postalarında. Hatta halihazırda linkini verdiğim bazı blogların da üzerinden geçeyim, belki orayı çok kalabalık bulduğu için girip de tıklamayanlar vardır aranızda.
Aradabiryer 5posta okuyucusu bir hatunun açtığı yeni bir blog. Anladığım kadarı ile buraya takılanların arasında bir hayli çevirmenlik yapan var. Sütlü Kahve rumuzu ile yazan bu yazarın pekçok yorumunu da burada beraber okuduk. Kişisel bir blog, mesleği itibarı ile dili de oldukça düzgün.
Hasan Rua‘yı yan tarafta link olarak verdim. Kendi adını taşıdığı blogunu olduğu gibi bırakıp Lektüel adlı yeni blogunda yazıyor. Kim olduğuna baktığımda 19 yaşında olduğunu görüyorum. Darwinist, bireyci – anarşist olarak tanımlıyor kendini. Kronik Muhalif‘in de editörlüğünü ve yazarlığını yapıyor. Yazı dili kafa ütülemeyen, entel havası vermek için bir çaba göstermemesinden dolayı çok kolay ve akıcı olarak okunabilen Hasan Rua’ya dikkat edin diyorum.
Burak Arıkan, kendini sitesinde ”artist and researcher” diye tanımlamış. New York’da yaşıyor. Kablolarda veya kablosuz olarak taşınan enformasyonun toplum hayatına yansımasını anlatan eserleri var. Benden yorumcu, eleştirmen olur mu? Olmaz… Ama bu kadarını söyleyebilirim. İnternet ve toplum ilişkisine facebook, msn, chat yapmanın dışında bakan herkesin ilginç bulacağı şeyler var Burak’ın bagajında. Bir diğer ilginç nokta, az kalsın Burak ile askerliği beraber yapacak olmamızdı. Birliğe teslim oluş saatlerimiz arasındaki farklılık bizi iki ayrı şehire atınca yattı o iş.
Hazal Yılmaz‘a yeni rastladım. İstanbul’u ve keyifli yerlerini biraz da Sex and the City havası ile yazıyor. Bu tarz hayatlara kıl olan bir kesim var toplumun içinde, dolayısıyla internette de. E herkesin kafa kafaya verip kanserin aşısını bulmasına gerek yok. Bir kısım anal seksin dübürü gevşetip gevşetmediğini yazacak, bir kısım Mekke’den Medine’ye göçü, biri de çıkıp İstanbul’un zevklerini yazınca kıl olmamak lazım. Kaldı ki benim gibi İstanbul’dan uzak olan bir insan için oraya gidince yapılacaklar listesi hazırlamama yardımcı oluyor. Hazal’ın yazdığı tür çok fazla türevinin olacağı bir blog nişi. Başkaları var mı bilmiyorum, ama olsaydı bile Hazal’ın blogu herhalde ayrılırdı aralarından. Çok profesyonelce… Ben uzağım bu İstanbul gece hayatına ve sosyetesine. Belki de çok ismi duyulmuş ünlü birinden yeni keşfediliyormuş gibi bahsediyorum.
Drake’s Coffee Cake hakkında bilgi arıyordum internette. Seinfeld seyredenler hatırlayacak bunu. Her bölümünde bir markanın adı geçmezse olmaz. Ya bizim eski dilde ”meşrubat”ın Amerikancası ”soda”nın çeşitli markaları ya da envai çeşit çikolata, şekerleme ve türevleri. Nedense aklımda kalan Drake’s Coffee Cake oldu bunların arasından. Google’da yaptığım kısa bir araştırmada karşıma şans eseri SnackSabbath isimli blog çıktı. Niş blogları ne kadar sevdiğimi hep söylemişimdir. Bir de blogun ismi beni çok cezbetti. Snack Sabbath… Kulağa o kadar hoş geliyor ki, içimden bu ismi com olarak satın alıp benzer bir konsept yaratmak bile geçti.
Biraz da kısa kısa haberlere bakalım.
İngiliz kadınlarının % 14 ü sevişmeden önce cesaretini toplamak için alkol alıyor. Telegraph
İnternet üzerinde paylaşılan ilk nude fotoğraf. Link
PETA (People for the Ethical Treatment of Animals) İslam aleminde hayvan hakları için yeni bir site açtı. islamicconcern.com
İsviçreli Eskort şirketi müşterilerine hamile kadın sunuyor. (Bu haber biraz eski bende. İlk baktığım zaman sitede söz konusu hatunun 6 aylık hamile olduğu yazıyordu. Aradan vakit geçti, doğurmuş olmalı… İyi ki screenshot almışım, onu koyayım, görmeden olmaz bu.)

İstiyorum… Ama kolay değil. Yine de çabalıyorum. Biraz da sesli düşünüyorum ki, anlamadığım yerleri anlayanlar varsa bana yardımcı olsun diye. Şimdi bir de diyebilirsiniz tabii ”Ulan seks blogundan dini niye yazıyorsun dürzü!!”. Oysa dikkat ederseniz en yukarda ”aile blogu” diye bir ibare var.
Kurban Bayramı İslam’a tabi olanlara kutlu olsun. Küçüklüğümden beri ben, özellikle kurban bayramından nefret ettim. Toprağa gömülmeye çalışılmış bir miğdenin toprak yüzeyinde kalan kısmını dalla, sopayla didikleyip onun dalgalanmasını seyretmek, ya da kesilen gırtlaktan kanla karışık çimen parçalarının toprağa dökülüşü falan hep gözler önünde. Kesilen, taze, çiğ etlerin naylondan leğenlerde dumanı tüttüğü halde o evden bu eve götürülmesi de cabası. Bir çocuk için kendi başına halledeceği bir travma ana hatlarıyla aynen bu. Bunu aile olarak çocuğa anlatmak da problemli. Çünkü sebebi, nedeni anlatılmaya çalışıldığı zaman ardından daha da yıkıcı bir travma gelmesi mümkün. Baban müslüman, Allah’a inancı var. Fakat Allah emrettiği zaman keskin bıçağı senin boynuna sürecek, bunu yaparken de gözünü kırpmayacak.

Tabii orjinal adı ile Eid-al-Adha, yani İbrahim’in Allah’ına itaati, eminim taa Fizan’da Ebu Bilmemne tarafından cilt cilt kaleme alınmış, açıklanmıştır. O farazi eseri okumadım. Birşeyi eleştirmek veya yüceltmek için böyle cilt cilt eserler okunması gerektiğine de inanmıyorum. Çünkü şimdi aranızdan biri çıkar ”kardeşim, sen bildiğin işi yap. Bunları tartışman için şunu da okuman, bunu da bilmen gerekiyor” diyecektir. Oysa özellikle milyarları peşinden sürükleyen bir düşüncenin sokaktaki adama da kendini literer araştırmaya gerek kalmadan anlatabilmesi gerekli.
Lafı çok da fazla uzatmayayım. Cidden bu işlerin derinine inmek vakit kaybı. Zaten sorarsanız ülkemizde dinin Haydar Dümen’i Yaşar Nuri de kitabına uydurarak, ne şişi ne de kebabı yakarak sizlere bir cevap verecektir. Bense gerçeği tüm çıplaklığı ile birkaç kelimeyle açıklayayım sizlere.
Ey İnsanlık,
Eğer bir ses ”oğlunun gırtlağını bıçakla kes” derse size… Lütfen uymayın bu sese!!! Zaten birçoğunuz yapmazsınız da.. (Doğuştan zeka geriliği olanlarınız ve psikolojik rahatsızlık yaşayanlarınız dışında) Ama bu sağduyunuzu veya benim naçizane tavsiyemi de abartıp bayram haline getirmeyin.
Uzun yolculuklar insanları bir yaşamdan alıp başka bir yaşamın kucağına oturtuveriyor. Stockholm – Göteborg arasını yine trenle geçmek üzere yerimi aldım. Kahve klasik kağıt bardağında, hafif karton tadı veriyor her zamanki gibi. Bu yolculuk hayata ne yön verecek bilemiyorum henüz.
Asıl bundan XY sene önce Esenboğa’dan Arlanda’ya gri, ıslak bir 12 Eylül günü inmem hayatımı değiştiren yolculuk olmuştu. O Eylül günü Stockholm’e indiğimde beni hatunum karşıladı. Hiç unutmuyorum, hala kadın cinsinin erkeğe eziyet vermek üzere yaratıldığına inanmam için beni zorlayan o anı… Havaalanından şehre giden otobüste başını omzuma koydu, elimi tuttu, ölü bir balığı okşar gibi parmaklarını elimin üzerinde gezdirerekten; ”bizim burada ne işimiz var?” diye mırıldandı.
Güzel bir kızdı, eğlenmeyi, arkadaşlarıyla beraber vakit geçirmeyi seviyordu. Zengin aile kızıydı herşeyden önce. O yüzden İstanbul gibi bir kentin yenilecek tüm meyvelerinin tadına bakmadan ölürse gözleri açık gideceğine inanıyordu. Kuzey’in 1,5 milyon insanlı, doğası, şehirciliği güzel ama eğlence hayatı İstanbul kadar olamayan bu şehrinde bunalması normaldi belki.
Peki ama, e amına koduumun şımarık, zengin kızı… Üniversiteyi ortasında terkedip, ailemi o gün içinde bulunduğu krizle başbaşa bırakıp, Türkiye’deki herşeyimin üzerine toprak örtüp, buraya, sana gelen bana mı soruyorsun ”burada ne işimizin olduğunu”?
Daha o gün birşey koptu içimde. Dişlerimi sıktım, camdan dışarı bakıp, sustum.
Arada çok güzel günlerimiz oldu. Sevimli, ağaç kokan, tek katlı bir evde, ormanın kenarında oturduk. Sabah erken dışarı çıktığında ormanın içinde, sislerin arasında ceylan, tavşan görmen mümkündü. Okula gittim, dil öğrendim. Dili iyice öğrenirken, arada bir, inşaatta saati 6 tl karşılığı, Pakistanlı bir orospu çocuğunun takımında moloz taşıdım. Bu saçma sapan işleri yaparken içimdeki o hırsı hep taze tuttum.
Uzatmayacağım… Ama 12 Eylül günü havaalanından eve otobüsle geldiğimizin üzerinden 4 yıl geçtikten sonra, o sevimli iskandinav evini içindeki eşyalarıyla bırakmış, şehrin zengin mahallesindeki bir restoran sahibinin bana kıyak olarak ayarladığı, kendisinin de akşamları Fas’lı goygoycu arkadaşlarıyla esrar çekip kafa yapmak için kullandığı, içinde doğru düzgün eşya olmayan, pis bir evin en küçük odasında, bir yer yatağında bulmuştum kendimi.
Bu tam da kadınım ile aramdaki cinsel ilişkiye girme sıklığının 2 ayda 1 e düştüğü zamanların ertesiydi. Yok, vermeyince terketmemiştim… Birbirimizi terketmek üzere olduğumuzu, birbirimizden uzaklaştığımızı bizden önce onun kukusuyla benim zamazingo anlamıştı. Cinsel organlarımızın çevikliğinin ve zekasının aksine, bizim kafalarımızın bu işe uyanması neredeyse 2 seneyi aldı.
Şimdi pis, eşyasız bir evde, yerde yatıyordum ama o zengin mahallesinin sakinlerinden birinin evinde baby sitter olarak çalışan, doğu blokundan, 20 yaşında bir hatun ile günde 5 posta (lafın gelişi 5 değil, ciddi) aşk yaşıyordum. Bir paskalya tatilinde, zengin aile şehirden uzaklara gittiğinde, 5 gün boyunca 5 er postadan, 240 metrekare evin her metrekaresine revirimi belirleyecek izler bırakırken, o evin direği olan kalantor adam bir zamanlar benim olduğum gibi 2 ayda 1 e talim ediyordu belki de. Tanrının ve bir ilahi adaletinin olduğuna sizin de inanasınız gelmiyor mu bazen?
O günlerin üzerinden çok zaman geçti. Aralarda da anlatılacak çok şey var belki ama, okunmayacak kadar uzun olur bu posta.
Türkiye’ye geldiğimde akrabalar bıkmadan, usanmadan sorar. Gittiğime memnun muyum, kazancım yerinde mi, geriye baktığımda kazandığım ve kaybettiğim şeyler neler? Akrabalarımın hepsini seviyorum. Seviyeli insanlar, bu soruları fazla ileri gitmeden soruyorlar. Ama askerdeyken komutanlar direk olarak soruyordu. ”Orada ne iş yapıyorsun? Maaşın ne?”. Cevabını vermedim hiçbir zaman.
İlk 5 senem kolay geçmedi, ama sonra açıldım. Çok sevmediğim, fakat parası iyi olan bir iş sahibi oldum. İşi sevmediğim için çalışmadım, iş yerinde fazla vakit geçirmedim. Ama oradan gelen parayı afiyetle yedim. Kara para olduğu için yemesi de daha kolay oldu diyebilirim. Bankaya koyamıyordum, yastık altında mı tutsaydım? Hiçbirşey biriktirmedim, yılbaşından sonra da devrediyorum, finito…
Bakıyorum Türkiye’de kalan arkadaşlarıma, yakınlarıma, akranlarıma… Maaşallah genelde durumları iyi. Türkiye’de kalanlar da açlıktan ölmemiş yani. Hatta aksine excel’de çizelge yapıp malı, mülkü ortaya döksek, benimki yarım sayfa excel dosyası olmaz, oysa onların dosyasını açarken Windows XP’nin RAM memory si zorlanabilir.
Bunda bir gariplik de yok. Kişi karakterinin yanında, Türkiye’nin şartları insanları daha fazla materyale yatırım yapmaya zorluyor. Gelecek güvencesi olmadığından millet küpü doldurma derdinde.
Peki ne kazandım, ne kaybettim e dönecek olursak… Kaybettiğim şeyleri tam olarak bilmem mümkün değil. Şöyle olsaydı böyle olur muydu? Kendimi kapitalist olarak da nitelesem, Türkiye’deki iş ahlakı bana uygun değil. Başarılı olmam zor olurdu. Protestan ethic diyorlar, belki bir nebze bana daha yakın bu. Ceza sahasında kendini yere bırakan futbolcuyu sevmem.
İşin materyal kısmı böyle. Peki insanı insan yapan manevi kısmı? Türkiye’nin sosyolojik yapısı, tv dizileri, iş çevremde başarılı olmak için öpmem gereken götler beni ulusalcı, Kemalist bir insan şekline sokabilirdi, ki bu bir felaket olurdu… Onun yerine 80 milletten 80 dilin konuşulduğu bir toplumda yaşam sürdürmek insanı sabırlı, hoşgörülü, demokrat, özgürlükçü yapıyor. ”Bir nebze daha” diyeyim en azından, bozulmayın fazla.
Bir de şey var.. Gavur ülkede yabancı olmak edebiyatı yapan zevzekler var. Zülfü Livaneli yaptı mesela benim tanıdığım, burada yaşayan ihtiyar bir Türk ressamına bunu. ”Ne işin var senin 2. sınıf vatandaş sayıldığın yerde, geri gel memleketine” diyordu. Yok böyle birşey!!! Sen kendini hangi mevkide görüyorsan karşındaki de seni orada görüyor. Immigrant olmanın, azınlık olmanın dayanılmaz bir hafifliği var, verdiği bir güç var. Kürtlerin güney sahillerini istila edip, devasa, lüks oteller kurup, paranın amına koyması gibi… Yahudilerin sürüldükleri her yerde karıncayı sikerken belini incitmeyerek medyayı, bankaları, vesaireyi ellerine geçirmesi gibi… Ya da İsveç televizyonunda İsveç dili üzerine çok popüler bir program yapan o sarışın, yakışıklı herifin Kasım soğuğunda, gece kulübünün sırasında içeri girmeyi beklerken, senin ve karakafa arkadaşlarının mekanın Sırp sahibi tarafından VIP kapısından içeri alınması gibi.
Yahu ben çok mu uzattım? Sanki birazdan dağılacakmış gibi konu.. Tren yolculuğumun beni yeni bir hayata götürmesi esnasında Google Reader’ımı açmıştım oysa yalnızca. Katja Kassin porno branşını bırakmış… Sevenlerine de bir mesajı var.
Sevgili Kandanadam,
İki hafta önce bu branşı bırakmaya karar verdiğimde bunu sana açıklamakta zorlanacağımı biliyordum. 2003 yılının mart ayında, cebimde 200 dolar ile Amerika’ya geldim. 2010 da vatandaşlık başvurusuna da hak kazanıyorum. Geçtiğimiz 7 yılda çevirdiğim filmlerin dışında striptizden tut, eskortluğa kadar her boku yaptım.
Bu zaman zarfında kendimle ilgili çok şey öğrendim, bu branşa girdiğim için Rabb’ime ne kadar şükretsem azdır. Normal insanların çok uzun zamanda elde edebileceği kazanımları fazla çalışmadan, kendim için boş vakit de yaratarak, kısa sürede elde ettim. Son olarak San Fernando Valley‘de kendi evimi satın aldım. Harika insanlar tanıdım, harika arkadaşlar edindim.
Ve tabii ki, herşeyde olduğu gibi aldığım kararların, yaşadığım hayatın bedelini ödedim. Geçmişimde aldığım bu karar ve tercihleri belki de ölünceye kadar sorgulayacağım. Yeni tanıştığım, sevdiğim, seveceğim insanlara hep bunları anlatmak zorunda kalacağım. Tıpkı şimdi sana yaptığım gibi… Ancak şu gerçek ki, artık hayatımda başka şeylere öncelik vermenin de vakti geldi. Yeni önceliklerime vakit ayırabilmek için hayatımın da yeni bir yol alması gerekiyor. Beraber geçirdiğimiz günler için teşekkürler, seni hep hatırlayacağım. Katja’n


Şu vakit sıkıntısı büyük dert. Oysa fotoğraf konusunda belli bir bilgi ve beceri sahibi olmak için o kadar büyük bir isteğim var ki. Belki yılbaşından sonra bir kursa falan gitme durumu olabilir. İşte böyle benim gibi tembel adamların klasik mazaretidir bu, ”vakit olsa biraz ders alsam şu veya bu konuda”. Oysa ne var yani, her türlü bilgi var internette. Al baba gibi bir kamera, çık sokağa, çek çiçeği ve böceği.
Gerçi burada da ne dışarı çıkılır, fotoğraf çekilir ya bu mevsimde… Birkaç hafta sonra saat 15 de kararmaya başlayacak hava. Neyse yaa, düşündükçe sıkıntı basıyor. Bu gidişle zor gibi işte, illa bir zımbırtı çıkar arada, o iş de kaynar.
En temizi önüme gelen fotoğrafları yarın öbürgün blogda veya başka bir yerde kullanırım diye ”tag”lamak, bir yerde tutmak. Haa bir de bizim Meren‘in fotoğraf blogu var, aklımdayken zikredeyim, uğrayın bir.
Şu aşşağıdaki fotoğraf geçti elime geçen gün. Bu fotoğrafların yayınlandığı dergiyi ele geçirsem bir şekilde, arkadaşım M. ye hediye vermeyi düşündüm. Yeni Harley Davidson almıştı, daha ehliyetini almadan devirdi aleti. Ben görmedim motoru, çok ilgi ve alakam da yok öyle motor olayına. Kafama eser de alacak olsam gider o II. Dünya Savaşı’nda kullanılan, revizyondan geçirilmiş aletlerden alırım. Bir de eski Rus motosikletleri de var, bunların özel hastaları, klüpleri falan olduğunu duydum.

Fotoğraftaki motorun 1946 model Harley Knuckle olduğu yönünde bir bilgi var. Dediğim gibi erbabı değilim, bilenlere bırakayım sözü. Bu fotoğraflar Jonathan Leder tarafından JACQUES MAGAZINE için çekilmiş. Işığıydı, kılıydı, tüyüydü, yünüydü diye beyninizi yiyecek değilim. Adam olan hakkını verir zaten.


Motorsiklet deyince akla gelen klasik parça ”Born To Be Wild” oluyor doğal olarak. Bu sefer gelin ezberi bozalım, madem Knuckle 1946 model, şarkıyı da 1955 den alayım. Vaughn Moore – Black Denim Trousers
Sözleri de oldukça eğlenceli.. Evde kareoke yaparsanız…
He wore black denim trousers and motorcycle boots
And a black leather jacket with an eagle on the back
He had a hopped-up ‘cicle that took off like a gun
That fool was the terror of Highway 101
Well, he never washed his face and he never combed his hair
He had axle grease imbedded underneath his fingernails
On the muscle of his arm was a red tattoo
A picture of a heart saying “Mother, I love you”
He had a pretty girlfriend by the name of Mary Lou
But he treated her just like he treated all the rest
And everybody pitied her and everybody knew
He loved that doggone motorcycle best
He wore black denim trousers and motorcycle boots
And a black leather jacket with an eagle on the back
He had a hopped-up ‘cicle that took off like a gun
That fool was the terror of Highway 101

Mary Lou, poor girl, she pleaded and she begged him not to leave
She said “I’ve got a feeling if you ride tonight I’ll grieve”
But her tears were shed in vain and her every word was lost
In the rumble of his engine and the smoke from his exhaust
He took off like the Devil and there was fire in his eyes!!
Hesaid “I’ll go a thousand miles before the sun can rise.”
But he hit a screamin’ dieselthat was California-bound”
And when they cleared the wreckage, allthey found
Was his black denim trousers and motorcycle boots
And a black leather jacket with an eagle on the back
But they couldn’t find the ‘cicle that took off like a gun
And they never found the terror of High way 1 oh 1

Arkadaşlık siteleri ve oral seks çekilişi postasına Vic’in yazdığı yorumda verdiği link sayesinde eskort kız Yağmur’u tanıdık. Yağmur’un ayak altlarındaki turuncu renkleri ponza taşı veya en azından fotoşopla yoketmesi gerektiğini içimizden geçirdik. Onun haricinde ise hazırladığı sitenin RSS ile takibe imkan vermesini takdire şayan bulduğumu belirtmem lazım. Tasarım kafada bazı soru işaretleri de bıraksa, ekmeğini hayranlarından çıkarmak isteyen pekçok yazar, müzisyen gibi emekçinin kendilerini pazarlamak için bu kadar bile çaba göstermemesi karşısında şapkamızın, omuzlarımızın üstündeki başımıza takılanını çıkarmamız lazım. Diğeri ise başında sonuna kadar yerinde kalmalı.
Yağmur’un gerçekte kim olduğunu bilmiyoruz. Tarifesine ve portakal/turuncu renge istinaden bunu, en azından benim asla öğrenemeyeceğime dair bir his var içimde. Sağlık olsun… Çok da önemli değil. Tabii şu da bir gerçek ki, günlük hayatında eğer sıradan bir işi varsa bile kaşımızı kaldırmayız. Tapu kadastroda, harita daire başkanlığında memur ise ”ee devlet memuru maaşı yetmiyor tabii” diye empati dahi yapan çok olur tahminimce. Fakat işinin sosyal statüsü ne kadar yüksekse, o kadar hayretler içersinde kalacağımız da bir gerçek.
Orospuluğun tarihsel tanımı da bunu doğruluyor. Pedofili, oğlancılık vesairenin günümüze nazaran normal sayıldığı Roma bile fahişeliği hor görüp, aşşağılamış, kayıt-kuyut altına almaya çalışmış. ”Çalışan” kadınların mesleklerini icra etmesi licentia stupri denilen bir lisans ile kurallar altına alınmaya mecbur bırakılırken, kılık kıyafetleri ve oturdukları yerler konusunda birtakım yükümlülükler altına alınmışlar.
Bu düşünce tarzının günümüze uzantısı genelde özellikle iffetli kadınlar veya feministler arasında kıskançlıkla karışık, acıma ve fahişeyi öyle bir dileği olup, olmamasına bakmadan bulunduğu halden kurtarma güdüsü şeklinde gelişiyor. Öyle bir genel kanı var. Orospuluk yapıyorsa, bu yola ”düşmüştür”. Edilgenlik bildiren bir ifade şekli. Kimse kendi isteği ile fahişe olamaz çünkü.!!!
İhtisas alanı nörotoksoloji ve epidemik onkoloji olan 34 yaşındaki doktor Brook Magnanti ise tam tersini iddia ediyor. Hatta iddia ediyor demeyelim, ispatlıyor. Çünkü kendisi 2003 yılından itibaren tuttuğu Belle de Jour – Diary Of a London Call Girl adlı blogunda 14 aylığına yaptığı eskortluk mesleğinden edindiği tecrübesini okuyucularıyla eğlenceli, esprili bir dille paylaşıyor. Daha yeni, yıllarca saklandığı anonim kimliğinin arkasından başını uzatıverdi Brook Magnanti. Ya da Londra’lı üniversiteli süper eskort Brook diyelim, eğer Türk insanının anlayacağı şekilde söyleyeceksek. Üniversiteli olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor. Var öyle bir olay biliyorsunuz. Düzdüğü eskortun henüz ”alınmamış” diploması ile övünen bir milletin daha olup olmadığını tez olarak araştırmak lazım.

Magnanti bir crack whore değil, pezevengi tarafından kullanılan, pisliği içine çekilen bir kadın değil, alkolik de değil. Küçükken de babasının tecavüzüne uğramamış. Onun yerine 14 aylık eskortluk yaşamında kazandığı paraları uzun yıllar okulunda okuyup, meslek sahibi olurken harcamış. Halihazırda The Bristol Initiative for Research of Child Health adlı kuruluşta araştırmacı bilimadamı/kadını olarak çalışıyor. Eeee, tüm klişeleri yıktı fahişeler konusunda? Üstelik bir de erkek egemen toplumun erkeklerine yol gösterici bir kitap yazmayı da başarmış görünüyor.
Biraz konu dışı birşeyle bitireceğim ama… Bazılarınıza ilham vermesi amacıyla yazayım dedim.
Bu kitap yazma konusu hoşuma gitmedi değil, eklemeden geçemeyeceğim.
Blogunu kitap yapan blogcuların daha masumları arasında İngiliz Catherine Sanderson‘u duymuştum. Petit Anglaise adlı blogu ile aynı ad altında çıkan kitabının bir nevi Bridget Jones’un hatıra defterini anımsattığını söylüyorlar. Bu sebeple softcore takılan kızlara rahatlıkla tavsiye edilebilir.
Blogunu kitaba çeviren blog-yazarları arasında bahsedilmesi gereken önemlilerden biri de Julie Powell. Mastering the Art of French Cooking adlı kitabın içindeki 524 tarifin hepsini deneyip, bunun üzerine de bir blog tutan Julie bu çalışmasını Julie and Julia: 365 Days, 524 Recipes, 1 Tiny Apartment Kitchen adı ile bir kitaba dönüştürmüş.
Oraya buraya yazı yazanlar, yazdıklarının içeriği ne olursa olsun, yetenekleri ne olursa olsun ve kaç tane okuyucuya ulaşırlarsa ulaşsınlar… Kendi kitaplarını kendilerinin çıkarabileceklerini biliyorlar mı? Şuradan:
Scribd.com
5posta’yı henüz kafamdaki istediğim şekle sokmadan, ufak ufak da olsa yazmaya başladım. Bundan sonra çok fazla telif hakları ile ilgili buraya yazmayacağım mesela. O iş için Postdijital.com u kullanacağım. Yalnız telif hakları lobisine ve yandaşlarına buradan son bir nanik çekme bab’ında önemli bir haberi burada paylaşamak istiyorum. Zira burası Postdijital‘e göre çok daha fazla trafik alıyor.
İsveç blogosferine yeni düştü, söylenenlere göre de İsveç dışında henüz adından da fazla sözedilmiyor (büyük ihtimalle Türkiye’de de ilk burada okuyorsunuz). Oldukça yeni bir site. Ve oldukça da mistik… Arkasında kim var, amacı nedir, gelir modeli var mı? Bu sorular şimdilik cevapsız. Bildiğim tek şey Holywood’un The Pirate Bay’den sonra mahkemelere astronomik paralar harcayarak süründürmek için elinden geleni yapacağı bir başka oluşumun taşlarından birinin de HDMT.NET olacağı.
The Pirate Bay’i kovalamak için oldukça uzun zaman harcadı Holywood lobisi. Bunun için aklınıza hayalinize sığmayacak kadar da para harcadılar. TPB nin tarih olduğu şu günlerden önce, yaklaşık bir sene önce, yani TPB mahkemesinin başlaması ile beraber torrent tekniğinin çok da uzun zamanı kalmadığını ve geleceğin streaming media’da olduğunu ben ve pekçok insan dile getirdi. Aklın yolu bir olduğundan gizli bir girişimci HDMT.NET projesiyle ortaya çıkmakta gecikmedi.
HDMT.NET pekçok film ve diziyi oldukça iyi bir kalite ile direk olarak tarayıcınızdan sizlere streaming yöntemi ile ulaştırıyor. Ne sitede reklam var, ne de gösterilen filmlerde YouTube’da olduğu gibi bir reklam uygulaması yapılmış. Ayrıca üye olmaya, siteye giriş yapmaya falan da gerek yok. Eğer bu işi yapan kişi hayrına yapıyorsa oldukça zengin olmalı çünkü streming video bir hayli tuzluya patlıyor.

Torrent tekniği sağolsun, varolsun. Fakat biraz zahmetli değil miydi? Saatlerce, günlerce bekleyip indirdiğimiz dosyaları indirip unzip yapıyorduk, biraz bakıp veya dinleyip beğenmezsek atıyorduk. Streaming tekniği ile artık beklemeye gerek yok. Filmi seç, tıkla ve başlat.
Sitede merak edilen sorular bölümünde HDMT.net in yaptığı işin kanuni olup olmadığı da ele alınmış.
HDMT.net offers streaming service for all movie and tv shows fans around the world. All videos on HDMT.net source from Internet. We respect copyrights of producers and advocate all friends here to budget legitimate DVDs to support your favorite movies and tv shows and persons who make efforts on these products.
diye yanıtlanmış bu sorunun cevabı. İkna edici olup, olmadığını değerlendirmek size kalmış.
iPhone’umda bir gariplik var, ekranda pil full gösterdiği halde şak diye kapanıverdi. Tekrar başlatmak istediğimde pilin boşalmış olduğunu anladım. İşte sırf bu iphone’suz kalmam yüzden eve dönerken metro ve otobüs duraklarında dağıtılan bedava gazete metro yu elime almak zorunda kaldım. Bu arada belirteyim, bir süre önce İstanbul’da da dağıtılan ancak ekonomik krizden payını alarak piyasadan çekilen Gaste‘nin arkasında da bu Metro’nun bağlı olduğu kuruluş vardı. İphone aldığımdan beri yolda gazete okumuyorum artık. Bir yılı geçti herhalde. Bir de zaten gazetede okuyacak ne var ki? Asparagas, abartı ve manipule edilmiş haberler dışında.
Bakın mesela, ilk gözüme ilişen haber şu:
Arkadaşlık Sitesi Üyelerine Oral Seks Armağan Ediyor!!!
Haberi iç sayfadan okuyunca görüyorum ki dating.se adlı sitede bir hesabı bulunan 5.sınıf İsveçli porno yıldızı Barbie Swede‘den başkası değil bu ağıza alma aktivitesinin arkasındaki kişi.

Size hatunun kendi sitesinin adresini verdim ama… Şimdi bende bu çift pasaport olayı olduğundan iki ülkeye de az-biraz bağlılık durumu var. Türkiye’nin kötü yönlerini pek deşmem sarıkafaların yanında. Ama aynı şekilde İsveç’in de kötü yönlerini fazla irdelemek istemiyorum size karşı. Açıkcası İsveç gibi bir ülkenin porno yıldızı çıkarıyorum deyip de ortaya ancak Barbie Swede’i atabilmesi utanç verici. Bir de Puma Swede var, ama yağmurdan kaçarken doluya tutulmak olur sizleri ona yönlendirmek.
Barbie Swede denen zat, dating.se deki hesabına 10 bininci maili gönderecek kişiye oral seks armağan ediyor anlayacağınız. Sitenin diğer üyelerinden olan hanım hanımcık kızlarımızdan Sara bunu ”fuhuşla eşdeğer” tutuyor, site üyeleriyle yapılan kısa röportajlardan anlıyorum ki bu görüşünde de yalnız değil. Sara şöyle diyor:
Bu fuhuşun başka bir yolu. Evet, belki para almıyor karşılığında ama 10 bininci kişi kendisini emzirdiğinde bunu aşkından yapmış olmayacak. Oysa ben burada aşkı arıyorum mesela. O yüzden kendimi azgın erkeklerin önüne bir orospu gibi atmıyorum.
Sara’nın ve dünyanın diğer yerlerinde bu tip sitelere üye olup aşkı arayanların aptalın önde gideni olmalarını bir tarafa bırakacak olursak, ve hatta Barbie Swede ve site sahibinin masa altından anlaştıkları ihtimalinin de gözardı edecek bile olsak, burada biz ”normal” insanlar için alınması gereken önemli bir, iki ders var.
Devlet babanın (veya eşitlikten dolayı ”annenin” diyelim) söyleyeceği birşey tabii ki olmuş bu olay üzerine. Şans oyunlarını denetleyen kurulun basın sözcülerinden bir kadın, bunun fuhuş gibi algılanmasına rağmen İsveç yasalarına göre suç teşkil etmediği görüşünü belirtmiş. Canım ülkem İsveç’in, ütopist sosyalizmin verdiği gaz ve feminizm baharatı ile bu bokları pişirip önünüze getirdiği ve defaatle de belirttiğim gibi fuhuşu yasaklamış bir parlamentoya sahip olduğu için daha fazla gürültü çıkacaracaklarını zannediyordum. Ancak bu sefer kendi silahları ile vurulmuşa benziyorlar. Sebep ise şans oyunları denetleme kurulunun basın sözcüsünün demecinde gizli. Kadın diyor ki;
Oral seksin maddi bir değeri olmadığı için kumar veya şans oyunlarının karşılığında verilecek bir mükafat olarak değerlendiremiyoruz.
Oral seksin ”değeri” olmadığından bahseden kadına bakıyorum. Bıraktım oral seksi, herhalde eline en son 1976 yazında almış olmalı. Kılık kıyafetinden de sosyal demokrat partiye oy verdiğini çıkarıyorum ama… Ki öyleyse, cidden de ağza almanın bir değeri olsa bile bundan onun yine haberi olmazdı. Çünkü fuhuşu yasaklayan kanunu getiren de onlar. Dolayısıyla bu iş artık yeraltına ve mafyanın eline indiği ve kamping alanlarında karavanların içinde icra edildiği için tarifelerden de haberleri olmaması doğal.
Oysa araştırmacı bir gazetecinin hazırladığı tv belgeselinde benim gördüğümü bu kadın kaçırmış. 2009 yılında İsveç’de, bir çalılık arkasında, kolunda artık iğne vuracak damar kalmamış bir crack whore un dişsiz ağzına pipisini sokmak isteyenler yaklaşık 80 avroyu gözden çıkarmalı. Bu narkoman fahişlerin çoğu Made in Sweden… Hem de en az IKEA kadar. Yok ithal mal kullanırım diyorsan Sırp, Rus ve Arnavut mafyasının doğu blokundan kaçırıp, pasaportlarını alıkoyup, darp ederek çalışmaya zorladığı 14-15 yaşındaki kızlar da var. Ama oralara araştırmacı gazetecilerin de kolları ulaşmıyor. Belki de yukardan birileri diyordur, ”aman bunları deşme, bir kanunumuz var harika, dostlar alışverişte görsün, bizde fuhuş yok, istatistiklerin şahane havasını bozma!!!”
Velhasıl var yani bir fiyatı ağza almanın. Esasında bir gariplik de şu; continental fuhuş kuralları (continental breakfast gibi oldu ama) na göre, en azından benim bildiğim kadarı ile böyle ağza almanın fiyatı falan ayrı koyulmuyor. Bir temel hizmet var, ki bu ”fucking & sucking” dir, buna tek bir fiyat, yani flat-rate uygulanır. Gel gelelim ki piyasaya devlet eli ile böyle müdahale olduğunda demek ki işin çivisi çıkıyor.
Bu postadan çıkaracağımız hisseleri sizler için özet olarak maddeleyeyim. Ama önce ev ödevi olarak Berlin’de Türklerin açtığı o çok ünlü Artemis adlı kulübe bir göz atın. Göz atarken de şunu düşünün. 60 lı yılların cinsel özgürlüğünün ve pornografinin merkezlerinden İsveç’de dişsiz bir narkoman ile oral seks yapmanın fiyatı Artemis’e giriş parasıyla aynı. Bu iki ülkenin politikacıları arasında hangisinin halk sağlığına, çalışanların sosyal güvencesine, girişimcinin parasına ve fikrine sahip çıktığını kendi aranızda tartışın.
Sonra yasaklanan şeylerin yeraltına inmesiyle kontrolünün zorlaşması ve mağdur durumda kalanlara devletin yardım elinin ulaşamaması ve en niyahetinde örnek olarak ABD deki içki yasağı esnasında kaçakcıların zengin olması, Türkiye’de 70 li yıllarda döviz alışverişinin suç olması yüzünden de döviz alıp, satan bir sürü işini bilir insanın zengin olmasıyla fuhuş yasağı uygulayan ve bu kanunlarını diğer AB ülkelerine ihraç etmek isteyen İsveç’in insan tüccarları için en karlı iş yapma imkanı olan ülkelerden bir ihaline gelmesi arasındaki ilişkileri bulmaya çalışın.
Bir de şunu şeyediverin bir… ABD gibi ”bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” in başmerkezinde, hem estetik olarak daha göze hitab eden porno yıldızlarının çıkması, hatta aralarından kafası çalışanların ve yetenekli olanların (Sasha Grey gibi) Holywood’a da sıçrayabilmesi örneğinin karşısında bir de ”sözde” kadın haklarının kalesi olmaya çalışan, ama kolay para kazanmayı seçen ”kadın vatandaşları” arasından Puma Swede veya Barbie Swede (bunlar ne sikim milliyetçi isim tercihidir yahu?!) gibi trajik örnekler çıkarmaktan öteye gidemeyen orta sınıf insanlar ülkesini karşı karşıya koyun.
Bu postanın anafikrini oluşturan som cümlem ile beraber Puma Swede’i İsveç milli kıyafetleri içersinde tarifeyi gösterirkenki bir fotoğrafı için üşenmeyip, bloga kullanıcı isminiz ve şifrenizle giriş yapmanız gerekecek. Aşşağıdan…
[Bu içerik, yalnızca Bold üyeler tarafından görülebilir] Daha önce üye olduysan buradan giriş yapabilirsin. Eğer üyeliğin yoksa, 18 yaşından büyük olmak koşulu ile buradan bir hesap açabilirsin.
Son Atılan Yorumlar